4 Şubat 2025 Salı

TRUVA'DAN SONRA SADAKATİN SON NEFESİ


İthaka’nın sarayı, zamanın acımasız ellerinde yıpranmış, eskiden yankılanan kahkahalar ve şölen sesleri yerini sessizliğe bırakmıştı. Avluda, taşların arasına sıkışmış birkaç sararmış yaprak süzülüyordu. O yaprakların arasında, kıvrılmış yatan yaşlı bir köpek vardı: Argos.
Argos’un tüyleri bir zamanlar altın gibi parlıyordu. O, efendisinin gururuydu. Gençliğinde, rüzgâr gibi hızlı, pençeleri keskin bir avcıydı. Ama şimdi tüyleri keçeleşmiş, gözleri bulanıklaşmış, bacakları titriyordu. Açlık ve ihmal içinde kıvrılmış yatıyor, bekliyordu. Çünkü beklemek, onun hayatı olmuştu.
Yirmi yıl önce…
Büyük bir sabahın eşiğindeydiler. Kral Odysseus, İthaka’nın genç savaşçılarıyla birlikte Truva’ya gitmek üzere limana yürüyordu. Tüm şehir halkı, kalkanların parlaklığını, mızrakların keskinliğini seyrediyordu. Genç adamlar şarkılar söylüyor, zafer hayalleri kuruyorlardı.
Argos, efendisinin peşinden gitmek istedi ama Odysseus eğilip onun başını okşadı. “Beni bekle, Argos” dedi. “Bir gün döneceğim.”
O zamanlar Argos’un kasları çelik gibiydi, gözleri yıldızlar kadar parlaktı. Zıpladı, havladı, kuyruğunu salladı. Efendisini bir süre daha izledi, sonra limandan ayrılan gemiler ufukta kayboldu.

Ve zaman geçti…
On yıl sürdü Truva Savaşı. Sonra bir on yıl daha, Odysseus eve dönebilmek için tanrılarla ve denizlerle mücadele etti. Efsaneler, onun denizlerde kaybolduğunu, sirenlerin sesine kapıldığını, devler ve büyücülerle savaştığını anlatıyordu. Saraya dönen haberler umutları tüketti. İnsanlar artık onu öldü bilip unuttular.
Ama Argos unutmadı.
Gözleri her gün saray kapısında, kulakları her ayak sesinde, burnu her rüzgârda efendisinin kokusunu aradı. Zaman içinde, bir zamanlar kendisine hayranlıkla bakan hizmetkârlar, artık onu görmez oldu. Avlunun bir köşesinde, gözden uzak, aç ve yorgun bir gölgeye dönüştü.
Sonunda…
Bir gün, avlunun taşlarına yabancı bir ayak bastı. Üstü başı yırtık pırtık, yüzü güneşten kavrulmuş bir adamdı bu. Eski günlerdeki gibi görkemli değildi, ama gözleri aynıydı.
Argos’un kalbi hızlandı. Gözleri artık bulanıktı, ama kokusu hâlâ burun deliklerini dolduruyordu. Gelen Odysseus’tu!
Ama bu adam, ona bakıp tek kelime etmeden geçti.
Çünkü Odysseus, sarayını ele geçiren soylulara karşı kimliğini saklıyordu. Yabancı gibi davranmak zorundaydı. Gözleri dolsa da, köpeğini çağırmadı, elini uzatmadı.

Fakat Argos, anladı.
Efendisi geri dönmüştü. Bekleyiş sona ermişti. Yorulmuş, aç kalmış, unutulmuş olsa da, beklemeye değmişti.
Son bir nefes aldı, kuyruğunu hafifçe oynattı ve gözlerini kapadı.
Odysseus, kapıdan içeri girerken bir an durdu. Başını eğdi. Sadık dostunun artık nefes almadığını fark etti. İçinden yükselen acıyı bastırarak yoluna devam etti.
Çünkü Truva’yı fethetmiş, denizleri aşmış, tanrıların gazabını yaşamıştı ama en büyük kaybını şimdi hissediyordu.

NOT: Ulysses’in (Odysseus) köpeği Argos, Homeros’un Odysseia destanında sadakatin ve bekleyişin en dokunaklı sembollerinden biri. Argos’un hikâyesi, mutlak sadakati, sabrı ve zamanın acımasızlığını anlatan edebiyat tarihinin en etkileyici sahnelerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu sahne, Odysseus’un kimliğini gizlemek zorunda olduğu dramatik ortamda, sessiz ama derin bir duygusal an yaşatır.

TRUMP VE KANLI KANAL: PANAMA'NIN UNUTULAN BEDELİ


Sene 2025.
ABD Başkanı Donald Trump, Andrews Ortak Üssü'nde gazetecilere dönerek Panama kanalındaki ısrarını sürdürdü ve "Ya geri alacağız ya da çok güçlü şeyler olacak" diye tehdit dolu bir dil kullandı.

120 yıl öncesi.
Sene 1905.
Pascalles, boğucu bir Panama sabahında, elinde ekmek kırıntılarıyla kampın önünde duran dostu Mustafa'ya göz kırptı. Yağmur, sıcağın bunaltıcı etkisini biraz olsun dindirmişti, ama yine de üzerindeki ince gömlek tenine yapışıyordu. Mustafa
Pascalles'in uzattığı ekmek parçasını nazikçe aldı ve derin bir iç çekti.

"Bugün de hayattayız dostum" dedi Mustafa, sesi yorgun ama umudu tamamen yitirmemişçesine.

İkisi de Osmanlı topraklarından gelmişti. Pascalles Midilli’den, Mustafa ise Orhangazi'den. Birbirlerini İstanbul’da bir Fransız gemisine binerken tanımışlar, Panama’daki Amerikan mühendislerin ihtiyacı olan iş gücü için çalışmaya gönüllü yazılmışlardı. Başta bir macera gibi görünmüştü yeni bir dünya, yeni bir hayat. Ama şimdi, Gümüş Rulo’nun gölgesinde yaşıyorlardı.
İnsanlar ırklarına göre iki sınıfa ayrılmıştı. Altın Rulo’yu hak edenler, yani Amerikalılar ve diğer ayrıcalıklılar, geniş bungalovlarda kalırken, Pascalles ve Mustafa gibi Gümüş Rulo işçileri, rutubetli barakalarda yatıyor, sıtma taşıyan sivrisineklerle sabaha dek savaşıyorlardı. Birçokları gibi, onlar da neden bu koşullara razı olduklarını artık unutmuşlardı.

Washington’da, Başkan Theodore Roosevelt Panama Kanalı’nın ilerleyişi hakkında raporları inceliyordu. Çelik gözlüklerini düzeltti ve Panama’dan gelen bir telgrafı dikkatlice okudu.

"Ölümler artıyor. Yağmurlar nedeniyle çalışmalar aksıyor. İş gücü kaybı yaşanıyor. Yeni işçilerin hızla getirilmesi gerekiyor."

Roosevelt, masasındaki dünya haritasına baktı. Panama, gözünde bir hayalin gerçekleşmesi için gerekli bir mühendislik mucizesiydi. Ancak kanaldan dökülen su kadar, işçilerin kanı da akıyordu. Başkanın umurunda mıydı? Belki de yalnızca bir rakamdı bu ölümler, büyük vizyonunun önündeki ufak engeller.
"Devam etmeliyiz," diye mırıldandı kendi kendine. "Her şey bedel gerektirir."


Panama’daki şantiyede, Gümüş Rulo işçileri sıtmadan kıvranan arkadaşlarını taşıyor, bataklıklaşan hendeklerde vagonlar dolusu toprak boşaltıyorlardı. Pascalles, sıtmalı bir Rum arkadaşını taşırken, Mustafa'nın kollarına düşen bir Osmanlı işçisini fark etti.

"Dayan dostum," dedi Mustafa, adamın alnını sildiği bir paçavra ile. Ancak içten içe biliyordu. Gümüş Rulo’da kimse için doktor çağırılmazdı.

O gün yağmurla birlikte toprağa kan da karıştı. Çamura bulanmış cesetler, taşınmaya bile zahmet edilmeden suya bırakıldı.

Gece çökerken, Pascalles  ve Mustafa, gizlice bir ateşin etrafında toplandı. Yanlarında Jamaikalı, İtalyan, Türk ve Yunan işçiler de vardı. Hepsi, yorgun ama umut dolu gözlerle birbirlerine bakıyordu. Şantiyede kimseye anlatamadıkları hikayeleri, ateşin çıtırtısına fısıldıyorlardı.

"Bir gün bu kanal tamamlandığında, Amerikalılar buradan geçerken bizi hatırlayacaklar mı?" diye sordu Pascalles.
Mustafa  başını salladı. "Hayır," dedi, "Ama bu suyun her damlasında bizim terimiz, bizim kanımız olacak."


Pascalles gözlerini ateşe dikti. "Belki de gerçek miras budur" diye fısıldadı.

Mustafa ve Pascalles artık buradan kaçmaları gerektiğine karar vermişlerdi. Panama'da ölmeye niyetleri yoktu. Ama kaçmak kolay değildi. Amerikalılar, işçilerin kaçmasını önlemek için limanlara ve demiryollarına muhafızlar koymuştu.

"Kolombiya sınırına yürümeliyiz," dedi Pascalles. "Oradan bir gemi bulur, Karayipler’e geçeriz."

"Ya bizi yakalarlarsa?" diye sordu Mustafa.

"O zaman Gümüş Rulo'da ölen binlerce işçi gibi çamura gömülürüz," dedi, Pascalles acı bir gülümsemeyle.

Ay, kara bulutların ardında saklanıyordu.  Pascalles ve Mustafa yanlarına sadece birkaç parça ekmek ve biraz su alarak barakalarından ayrıldılar. Sessiz adımlarla ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladılar. Gecenin içinde, sadece cırcır böceklerinin ve uzaktan gelen jaguarların sesleri yankılanıyordu.

Ancak Panama’nın ormanları sadece sessizlikten ibaret değildi. Sivrisinek sürüleri, üzerlerine hücum ediyor, her adımda vücutlarını delip geçiyordu. Sıcak, nefes almayı bile zorlaştırıyordu.

Tam sınır yoluna çıkmak üzereyken, arkalarından bir ses duyuldu.

“Hey! Kim var orada?”

Bir Amerikan muhafızı, elinde tüfeğiyle onlara doğru koşuyordu.
Pascalles ve Mustafa, çalıların arasına daldı. Nefeslerini tutarak saklandılar. Muhafız, fenerini ormanın içinde gezdirdi ama sonunda küfrederek geri döndü.

Saatler sonra, iki dost nefes nefese sınırın diğer tarafına geçmeyi başardılar. Kolombiya topraklarındaydılar artık.

"Başardık!" dedi Mustafa, yüzünde ilk kez gerçek bir gülümsemeyle.
Pascalles, Panama’nın üzerine doğan güneşe baktı. "Evet, ama arkada ne bıraktığımızı unutamayacağız."

Yıllar geçti. 1920’lerin başında, Mustafa ve Pascalles nihayet Karayipler’de küçük bir kasabaya yerleşmiş, bir fırın açmışlardı. Bir gün, Panama Kanalı’ndan geçen büyük bir geminin haberini aldılar. Bu gemi, Amerika’nın gücünü ve mühendislik başarısını dünyaya göstermek için törenle geçiyordu.


Pascalles, kasabanın iskelesinde durmuş, gemiyi izliyordu. Su, yıllar önce toprağa karışan işçilerin kanını taşıyor muydu? Gözlerini kapadı ve Panama'daki son geceyi hatırladı.

"Unutulmadınız," diye fısıldadı kendi kendine.

Mustafa, Pascalles'in omzuna dokundu. "Hadi, ekmeklerimiz soğuyacak" dedi gülümseyerek.

Ve Panama'nın gölgesinde sıkışıp kalmamış iki dost, hayatlarına devam ettiler. Ama kanalla birlikte silinip giden binlercesi, hiçbir zaman hatırlanmadı.


NOT: 33 yıl süren Panama Kanalı'nın inşaatında dünyanın çeşitli ülkelerin 27.500 emekçi can verdi.

UNUTULMUŞ ADANIN UYANIŞI

Ege’nin mavi sonsuzluğu içinde, haritalarda bir gölge gibi silikleşmiş, adını bile unutturmuş bir kaya parçası var; Anydros.
Rüzgarın bile tereddütle yaklaştığı, ne bir insan sesinin ne de bir keçinin ayak izinin duyulduğu bu ıssız ada, yüzyıllardır uyuyordu. Zamanın dokunmaya kıyamadığı, denizin dalgalarla oyaladığı bir yalnızlık adasıydı. 

Ancak, 2023 yılının sisli bir sabahında, Kiklad Adaları Eski Eserler Enstitüsü (ECYNI), Norveç Enstitüsü ve Carleton Koleji’nden oluşan araştırma ekibi, bu kayalık parçaya ayak bastı. Sessizliğin içine dalan ayak sesleri, adanın derin uykusunu bölmüştü. Anydros, tarihin sisleri arasından çekilip gün ışığına çıkarılmak üzereydi. 
Arkeologlar kazı yapmaya başladıkça, adanın taşlarına kazınmış geçmiş yankılanmaya başladı. Milos’tan getirildiği anlaşılan obsidyen aletler, Nisyros’tan gelen cam eserler… Bir zamanlar Ege’nin ticaret yollarının kalbinde atan bir nabız gibi hareketli olduğunu gösteren izler… Yıkık duvarlar, geçmişin sesini taşıyan taşlar ve zamana meydan okuyan bir gözetleme kulesi… Burada, tarih boyunca insanlar yaşamış, savaşlar görmüş, fırtınalara dayanmıştı. Hatta, kayaların arasında saklanmış, minik bir Bizans kilisesi bile vardı, sanki adanın yalnızlığına dua eden bir hatıra gibi. 
Fakat, Anydros’un bu sessiz uyanışı, bir başka uyanışı da beraberinde getirdi. Önce hafif bir titreşimle başladı. Adanın yüzyıllardır sakladığı karanlık bir sırrı varmış gibi… Sonra, suların altından gelen derin, iç çekişleri gibi daha büyük sarsıntılar takip etti. 

Burası, yüzyıllardır deprem üretmeyen, "aseistos" olarak bilinen bir kara parçasıydı. Ama artık durum değişti. Anydros, Ege’nin en aktif sismik merkezlerinden birine dönüşmek üzere. 

İlk başta bilim insanları bu hareketliliği anlamaya çalıştılar. Ama sarsıntılar hızlandı. Anydros, uzun süredir içinde sakladığı sessizliği haykırıyor artık. Güney ve Orta Kiklad Adaları’nı peşi sıra vuran yüzlerce deprem, onun bir zamanlar uykuya terk edilmiş olduğunu unutturuyor. Amorgos, İos, Anafi ve Santorini arasında bir hayalet gibi gezinen bu kaya parçası, şimdi Ege’yi titreten bir güce dönüştü. Çünkü son depremleri üreten fayın tam üstünde. 

Efsanelerde anlatılan kayıp adalar gibi, Anydros da unutulmuş bir geçmişten sıyrılıp gerçek dünyaya geri döndü. Fakat bu dönüş, Jules Verne’in "Gizemli Ada" romanındaki gibi bir keşif hikayesi değil, Ege’nin yer kabuğuna işlenmiş bir uyarı. 

Şubat 2025’te, Yunanistan ulusal sismik ağı, bu küçük ve unutulmuş kaya parçasının üzerine bir sismometre yerleştirdi. Çünkü Anydros artık yalnızca bir arkeolojik keşif değil, geleceğin felaket habercisi haline geldi. 

Bir zamanlar deniz yollarını kontrol eden bir ada, şimdi tektonik hareketlerin kaderini belirliyor. Sessizlikten gelen bu çığlık, Ege’nin en sessiz adasını, en gürültülü sismik merkezlerinden birine dönüştürdü. 

Ve belki de Anydros, tarihin tekrar eden döngüsünde, bir kez daha unutulmaya mahkum olmadan önce, Ege’nin hafızasında sarsıcı bir iz bırakacak. 

(×)-Aseistos (ἄσειστος), Yunanca kökenli bir kelime ve "depremden etkilenmeyen", "sarsılmaz" veya "deprem üretmeyen" anlamına geliyor.

3 Şubat 2025 Pazartesi

ATEŞİN VE KÜLLERİN ALTINDA YATAN EFSANE


Olimpos’un zirvesinde, bulutların arasında, tanrılar insanların kaderini şekillendirirken, denizlerin efendisi Poseidon’un oğlu Euphemus bir rüya gördü. Rüyasında, bir su perisi ona yakarıyordu. "Babam Triton’un gazabından kaçmalıyım," dedi peri, "Bana sığınacak bir yer ver!"
Euphemus, rüyasından uyandığında, elinde Anafi Adası’ndan aldığı küçük bir toprak parçası olduğunu fark etti. Poseidon’un oğlunun dokunduğu her şey gibi, bu da sıradan bir toprak parçası değildi. Efsaneye göre, Euphemus, toprağı Ege’nin sularına attığında, deniz kabardı, rüzgarlar  geri çekildi ve dalgaların arasından yeni bir ada doğdu: Kallisti, 'En Güzel'.
Bu ada, Euphemus’un ve onun soyundan gelenlerin evi olacaktı. Fakat tanrılar, insanoğlunun kaderini asla tek bir çizgide bırakmazlardı. Çünkü adanın tam kalbinde, uyuyan bir dev vardı: Yanardağ.

Günler, yıllar, yüzyıllar geçti. Kallisti, Akrotiri halkıyla büyüdü; zenginleşti, güzelleşti. Minos Uygarlığı doğdu. Tanrılara tapınaklar yapıldı, boğalar kurban edildi, bahar ayinlerinde şaraplar içildi. Fakat kimse farkında değildi ki, adanın altındaki uyuyan dev, tanrılar kadar kadim bir güçle besleniyordu.
Bir gece, Hades’in derinliklerinden bir ses yükseldi. Yeraltı dünyasının efendisi, toprağın altında sıkışıp kalmış bir titan olan Typhon’un yankılanan sesini duydu. Typhon, Zeus’un gazabıyla Etna Dağı’nın altına hapsedilmişti, ama parçaları, yanardağların içindeki lavlarla birlikte dünyaya yayılmıştı. Ve Santorini’nin altında, Typhon’un öfkesinden bir parça uyuyordu.
Zeus’un buyruğuyla, yüzlerce yıl sessiz kaldı bu lanetli güç. Ama bir gün, tanrılar gökyüzündeki tahtlarından uzaklaştıklarında, uykusu bozuldu.
Önce deniz sessizleşti. Poseidon bile, Ege’nin üzerinde yüzünü gölgeleyen kara bulutları fark etti. Deniz, tanrısının kontrolünden çıkmış gibiydi. Sonra, toprak titremeye başladı. Küçük sarsıntılarla başlayan bu huzursuzluk, yeraltındaki titan ruhunun uyanışıydı.
Ve o gün geldi. Typhon’un son nefesi gibi, yanardağ patladı.

Tanrıça Gaia’nın kalbini yararak yükselen lav sütunları, gökyüzünü kan kırmızısına boyadı. Santorini’nin dağları paramparça olurken, Akrotiri’nin sokaklarını ateş yuttu. Tapınaklar birer birer yıkıldı; boyalı duvarlar, freskler, mozaikler, hepsi külle örtüldü.
Poseidon’un çocukları, denizciler ve tüccarlar, kaçmak için gemilerine atladılar. Ama bir lanet adaya çökmüştü; sular, kaçanları yutmadan önce kısa bir an için çekildi. Ardından, bütün adayı boğacak büyüklükte bir dalga yükseldi, tanrıların bile önünde diz çöktüğü bir tsunami.
Hades, denizin derinliklerinde yeni ruhlar toplarken gülümsedi. O gün, Kallisti bir daha asla aynı olmayacaktı.

Yıllar geçti. Yüzlerce yıl sonra, Dorlar adaya ayak bastıklarında, burada ne Euphemus’un adası, ne de Minos uygarlığı vardı. Sadece bir enkaz ve bir hatıra kalmıştı. Theras liderliğinde yeni bir halk geldi ve adaya onun adını verdiler: Thera.
Sonra yüzyıllar birbirini kovaladı: Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler... Her gelen, adanın şekilsiz kıyılarında kendine bir yer buldu. Ama hiçbiri yanardağın hikayesini unutmadı.
Bugün, Santorini’de Oia’nın tepesinden gün batımına baktığınızda, o eski patlamanın izlerini görebilirsiniz. Kraterin hilal şeklindeki kıvrımları, denize bakan volkanik kayalar... Her şey, tanrıların ve devlerin savaşının yankılarıyla şekillenmiş gibi görünür.
Bazen, rüzgarın arasında bir ses duyarsınız. Bu, Typhon’un hâlâ Santorini’nin derinliklerinde yankılanan sesi olabilir mi? Yoksa Poseidon’un kaybolan adasını arayan yankıları mı?
Kim bilir…
Ama bildiğimiz tek şey, Santorini asla gerçekten ölmez. Çünkü küllerin altından her seferinde yeniden doğar.

31 Ocak 2025 Cuma

ŞUBAT'TA DATÇA'DA OLUN. UMUTLAR ÇİÇEK AÇACAK


Yıl 1890.
Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo, bir oğul kucakladı. Ona, amcasının adını verdiler: Vincent.

Bu isim, ressamın yüreğinde yankılandı. Bir hayat sona ererken, bir diğeri başlıyordu.
Yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir nefes…
Ona bir armağan bırakmalıydı.

Şubat ayının soğuk rüzgarları Arles sokaklarında dolaşırken,
Van Gogh gözlerini badem ağaçlarına çevirdi.
Dallar çıplaktı ama umut çiçek açmıştı.
Bembeyaz çiçekler, kışın içinde baharı müjdeliyordu.
O an kararını verdi: İşte bu tablo, yeğenine sunulacak en güzel hediyeydi.
Ve fırçasını badem çiçeklerinin narin hatlarında gezdirerek,
"Almond Blossoms"u, badem çiçeklerinin zarif dünyasını,
yeniden doğuşun sessiz hikâyesini resmetti.

Ama badem çiçekleri yalnızca baharın değil, hüznün de çiçeğidir.
Bir zamanlar, efsanelerin fısıltılarla anlatıldığı devirlerde,
bir başka aşkla, bir başka kaderle filizlenmişti bu narin çiçekler.

MÖ 1200.
Truva Savaşı’nın ardından, kazananlar yorgun gemileriyle
savaşın külleri arasından yeni limanlara doğru yol aldılar.
Bir liman… Trakya kıyıları…
Ve bir aşkın, kaderle boy ölçüşmeye hazırlandığı an.

Thracia Kralı Lycurgus, zafer kazananları onurlandırmak için
bir şölen düzenledi.
Ve o gece, savaşın kahramanlarından Demophon gözlerini kralın kızı Phyllis’e kaldırdı.
Göz göze gelişleri bir hikâyenin başlangıcı oldu. Sonsuzluğa açılan bir pencere gibi.
O gece oturdukları masadan, ertesi gün el ele kalktılar.
Ve sonra bir gün daha, bir gün daha…

Fakat vakit geldi, Demophon Atina'ya dönmek zorundaydı.
Sözler verildi, yeminler edildi.
Döneceğim.” dedi Demophon, “Beni bekle.”

Phyllis, limanda, her geçen gemiye umutla baktı.
Bekledi…
Bekledi…
Bekledi…

Ama Demophon’un gemisi bir türlü görünmedi.
Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü.
Ve umut, zamanın içinde yavaş yavaş solmaya başladı.

Sonunda Phyllis, umutsuzluğun gölgesinde kendini asarak
bu dünyadan göçtü.
Fakat tanrılar, aşkın hatrına onu unutmadılar.
Athena, Phyllis’i yapraksız bir ağaca dönüştürdü.

Ve bir gün, Demophon nihayet geri döndüğünde,
sevdiğinin artık yalnızca bir kuru gövde olduğunu gördü.
Sarılıp ağaca yaslandığında,
mucize gerçekleşti.

Yaprakları olmayan o ağaç, bir anda çiçeklerle bezendi.
Bembeyaz badem çiçekleri…
Aşkın ve hüznün çiçekleri…

Şimdi yine bir kış vakti.
Rüzgarlar soğuk, dağlar karla örtülü.
Ama Datça’da badem çiçekleri açıyor.
Tıpkı Phyllis’in aşkını yeniden hatırlatır gibi.

Aziz Nesin’in dizelerindeki gibi:

"Sen ağaçların aptalı,
Ben insanların.
Seni kandırır havalar,
Beni sevdalar.
Açalım yine de çiçeklerimizi."

Ve Datça’nın tarlalarına, ovalarına, sokaklarına
bahardan önce yağan bu beyaz örtü,
bize şunu hatırlatıyor:

Bazı çiçekler umut için açar.
Bazıları hüzünle çiçeklenir.
Ama her biri, hayatın içinde bir yeniden doğuş hikâyesidir.

Şubat’ta Datça’ya gelin.
Datça Belediyesi'nin düzenlediği Badem Çiçeği Festivali'nde  badem çiçeklerinin dansını izleyin.
Belki de, rüzgarın fısıltısında, Phyllis’in sesini duyarsınız.

GÖKOVALI DESTANI

Evvel zaman içinde, rüzgarın bilge sözler fısıldadığı, güneşin tanrılarla dans ettiği topraklarda, bir ozan doğdu. Adı, Şadan’dı. Gökova’nın kadim rüzgarları onun kaderini daha beşiğinde fısıldamış, Anadolu’nun bilge gölgeleri başucunda nöbet tutmuştu. 

Homeros’un destanlarını mırıldandığı, Herodot’un zamanı kayda geçirdiği, Thales’in yıldızlara göz diktiği bu topraklar, bir bilge daha yetiştirdi. 
Şadan Gökovalı, güneşin altında gölgeye ihtiyaç duymayan Diyojen gibi hakikatin izinden gitti. Anaxagoras gibi gözlerini göğe dikti, yıldızların ve tarihin sırlarını çözmeye koyuldu. 

Fakat onun destanı, mitlerin anlatmadığı bir savaşla başladı. O, kahramanların kılıç kuşanmadığı, ancak ölümle ve hastalıkla savaşan bir babanın oğluydu. Gökova, bir zamanlar tanrılar tarafından lanetlenmiş bir diyar gibi, bataklıklarla, sıtma ve ölümle boğuşuyordu. O çocukken, dört kardeşini bu lanete kurban verdi. Ancak babası, Prometheus’un ateşi insanlığa getirdiği gibi, Gökova’ya umudu getirmeye and içmişti. 

Kaderin iplerini kendi elleriyle dokuyan bu adam, tanrıların bile kıskanacağı bir azimle valilere, bilginlere, ziraatçilere danıştı. Çaresi yok sanılan bu bataklık, okaliptus fidanlarının mucizevi dokunuşuyla kurutulacaktı. Ancak bu kutsal ağaçlar Anadolu’da yoktu. O vakit, Bodrum’un bilge denizcisi, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir devreye girdi, yabancı diyarlardan fidanlar getirtti. 

Ve köylüler, bir mitin doğuşuna tanıklık edercesine, günlerce, haftalarca el ele vererek bataklığı kuruttu. Bu, yalnızca bir coğrafyanın kurtuluşu değil, aynı zamanda Şadan Gökovalı'nin kaderinin şekillenişiydi. O topraklar, onu bilgelikle, doğayla, kültürle yoğurdu. 

Edip Cansever’in dediği gibi, "İnsan yaşadığı yere benzer"di. Ve Şadan Gökovalı, toprağı gibi bereketli, suyu gibi berrak, dağı gibi vakur, yıldızları gibi bilge oldu. 

O, sadece bir insan değil, zamanın içinde bir kitap, Homeros’tan Herodot’a, Dede Korkut’tan Yunus Emre’ye uzanan bir kütüphaneydi. Mitolojiyi şiire, destanı kelimelere dönüştüren bir büyücüydü.
Cevat Şakir ona şöyle demişti: 

"Ölsem, ölüm beni yenemeyecek, çünkü Şadan var." 

Ve bu sözler, bir vasiyet gibi, tarihin sayfalarına kazındı. Gökovalı, yalnızca yaşamadı, yüzyıllara sığacak kadar yazdı, anlattı, öğretti. Akademisyen, ozan, yazar, tarihçi, mitolog, gazeteci… Kaç hayat yaşadı bilinmez, ancak kesin olan bir şey var ki, o bir masalın başkahramanıydı. 

81 yıllık ömrüne 81 asır sığdırdı. Knidos’tan Efes’e, Bergama’dan Fethiye’ye, tanrılar ve bilginler yurdu Anadolu’nun her taşına dokundu. Ve son nefesine kadar aynı şeyi söyledi: 

"Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim.

Tıpkı Prometheus’un ateşi insanlığa armağan etmesi gibi, o da bilgiyi halkına sundu. Ve ardından şu dizeleri bıraktı: 

"Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime.
Diyeceklerimi türkülerle demişim." 

Ve işte böyle, Gökovalı’nın destanı, Anadolu’nun rüzgârlarıyla, kuşaklar boyunca anlatılacak bir efsaneye dönüştü.
Dört yıl önce bugün kaybettik.
Unutulmayacaklar listemde baş sıralardadır.

30 Ocak 2025 Perşembe

HASTA KUŞUN RÜYASI

Tamer Ertuna, hayatı boyunca doğanın ve sanatın izini süren bir gezgindi. 5 Şubat 1958'de İstanbul’un gri göğü altında doğduğunda, kaderi çoktan çizilmiş gibiydi. Bulgaristan’dan göç eden ailesinin yükü sırtında, hesapların, rakamların, defterlerin içinde bir ömür geçirmek yerine, doğanın büyük defterinde kendine bir satır arıyordu.

Muhasebenin soğuk rakamlarıyla uğraşırken, içindeki sanatçının yüreği hep başka yerlere akıyordu. Sahaf dükkanlarının küf kokan raflarında, geçmişin fısıldadığı hikâyeleri dinler, eski kitap sayfalarının arasında kaybolurdu. Ama asıl kayboluşu, derin mavinin ve yüksek dorukların kollarında yaşayacaktı. Önce suyun altına daldı; mercanların kırmızı nefesinde, yosunların yeşil sarhoşluğunda başka bir dünya buldu. Sonra, gözlerini göğe çevirdi; dağların tepesinde, sislerin ardındaki büyük sessizlik ona başka bir sır verdi.
Yıllar geçtikçe doğaya olan aşkı, onu sanatın derin sularına çekti. Emeklilik, birçok insan için bir duraksa da, Tamer Ertuna için yeni bir yolculuktu. Datça’nın taş sokaklarında, denizin tuzlu kokusunda, güneşin sarı ve mavi tonlarında kendini bir paletin içinde buldu. Geçmişin izlerini ararken, doğanın her anını resmetmeye başladı. Ama sıradan bir ressam değildi o; renkleri, hatıraları ve rüyalarıyla yoğuruyordu.
Zamanla tablolarında kendini hasta bir kuş olarak çizmeye başladı. Yalnız bir kuş, sırtüstü uzanmış, evrenin sonsuz boşluğuna bakıyordu. Gecenin karası ile gündüzün sarısını aynı resme sığdırıyor, güneşle ayı bir araya getiriyordu. Çünkü biliyordu ki, coşku ile çöküş, yaşam ile ölüm, nefes ile fırtına hep aynı anda var oluyordu.
Tamer Ertuna eserlerinde sonsuzluğu merkezine alarak, iç içelik ile karşıtlığı aynı kompozisyon içinde ustalıkla harmanlıyordu. Bu yaklaşımı, onun hem coşku dolu hem de melankoliye meyilli ruh halinin bir yansımasıydı; uçlarda gezinen duygularını tuvaline incelikle işledi.
Yaldızlı kalemlerin farklı kalınlıkları ve renkleriyle çalışan sanatçı, figüratif anlatımı tercih etti. Yalnızca sergilerle değil, kitap ve dergilerde yer alan eserleriyle de sanat dünyasında kendine özgü bir iz bıraktı. Hem yurt içinde hem de uluslararası platformlarda sergilenen çalışmaları, izleyicisine derinlikli bir görsel deneyim sundu.
Renkleri, kalemlerin ucu kadar keskin; ironisi, dalgaların kıyıya vurduğu taşlar kadar ağırdı. O, doğanın sonsuz büyüsüne kapılmıştı ama bir o kadar da insanlığın hoyrat ellerinden yaralanıyordu. Tablolarına baktıkça, hasta kuşun gözlerinde hep aynı soru vardı: "Bu dünya gerçekten bizim mi, yoksa biz mi ona emanetiz?"
Bugün, Datça’da atölyesinde, rüzgarın taşıdığı fırça darbeleriyle çalışmaya devam ediyor. Belki de bir gün, hasta kuş kanatlarını yeniden açar ve sonsuz gökyüzüne doğru süzülür…

29 Ocak 2025 Çarşamba

ZİNCİRLERDEN ÖNCE ZİHNE VURULMUŞ PRANGALAR KIRILMALI

Özgürlük, sanıldığı gibi yalnızca fiziksel sınırların kalkması değildir. İnsan, en sert duvarların ardında bile özgür kalabilir ya da en geniş topraklara sahipken bile tutsak olabilir. Çünkü özgürlük, aslında insanın kafasının içindedir.

Bir hapishane hücresinde bile düşünebiliyorsanız, hayal kurabiliyorsanız, kelimeleri bir araya getirip yeni dünyalar yaratabiliyorsanız özgürsünüzdür. Ama dışarıda olup da korkularınız, kaygılarınız, öğretilmiş çaresizlikleriniz yüzünden düşünmekten bile çekiniyorsanız, gerçekte tutsak olan sizsinizdir. Özgürlüğü yalnızca dış koşullarda arayanlar, içsel zincirlerini göremedikçe hiçbir zaman ona ulaşamazlar.

Toplumlar, iktidarlar bireyleri kontrol altında tutmak için bazen fiziki duvarlar örer, bazen de görünmeyen ama çok daha güçlü olan zihinsel duvarlar inşa eder.
Öyle ki insan, bir süre sonra zincire bile ihtiyaç duymadan kendi kendini sınırlamaya başlar. “Bunu düşünmemeliyim,” “Bunu söylememeliyim,” “Bu konuda fikrim olamaz” dediğimiz her an, kendi zihnimizin gardiyanı oluruz. Oysa gerçek özgürlük, tüm baskılara rağmen düşünebilme, sorgulayabilme ve kendi yolunu çizebilme cesaretinde saklıdır.

Tarih boyu büyük filozofların, düşünürlerin,  gazetecilerin,  sanatçıların çoğu baskılar altında yaşamış ama düşüncelerini durdurmayı reddetmişlerdir. Zihinsel özgürlüğünü koruyabilen biri, yasakların, baskıların içinde bile yolunu bulabilir. Çünkü asıl mahkûmiyet, zincirler değil, zihinlerde yaratılan korkulardır.

Bir kuşun kafesi açık olduğu halde uçmaya cesaret edemediğini düşünün. Çünkü ona yıllarca kafesin dışının tehlikeli olduğu öğretilmiştir. O artık yalnızca bir kafeste değil, kendi zihninde hapsolmuştur. Oysa özgürlük, kanatların açık olup olmamasıyla değil, uçmaya cesaret edip etmemekle ilgilidir.

İnsan, her şeyden önce zihnini özgürleştirmeli. Ancak o zaman bedenini, yaşamını ve geleceğini özgürce şekillendirebilir. Çünkü zincirlerden önce kırılması gereken şey, zihne vurulmuş prangalardır.

28 Ocak 2025 Salı

ARTIK KORKMA SIRASI SENDE


Gri bir sis, kentin üzerine çökmüştü. Eskiden cıvıl cıvıl kahkahalarla dolan sokaklar, şimdi suskun birer mezarlığa dönüşmüştü.
Başkan Kranos, devasa sarayının camlarından dışarı bakarken her şeyin ne kadar sessizleştiğini fark etti. Bu sessizlik, onun için bir zaferdi. Ancak derinlerde, bu sessizliğin aslında bir tehdit olduğunu biliyordu.

Hükümetin korkusu, bir gazetecinin kaleminden damlayan mürekkeple başlamıştı. Genç bir gazeteci olan Hermes, iki yıl önce bir makale yazmıştı: “Halkın Sofrasındaki Kuru Ekmek.” Hermes, ülkenin dört bir yanını dolaşmış, insanların boş tencerelerine, çöpten topladıkları yemek artıklarına tanık olmuştu. Makale, okuyan herkesin kalbine bir kor gibi düşmüştü. Ancak Başkan Kranos için bu, devlete bir saldırıydı. Hermes, gece yarısı evinden alınmış ve bir daha kimse onu görmemişti. Ardından çok gazeteci Hermes'in kaderini paylaşmıştı.

Hermes’in tutuklanmasıyla başlayan süreç, adeta bir domino taşı gibi devrilerek genişledi. Muhalif siyasetçiler de birer birer susturuluyordu. Bir muhalefet lideri olan Hektor, mecliste yaptığı bir konuşmada “Halk aç, insanlar çöpleri karıştırıyor” dediği için tutuklandı. Onun hapse atılmasıyla birlikte ülkedeki tüm siyasetçiler daha temkinli konuşmaya başladı. Hükümet ise, her geçen gün daha da paranoyaklaşıyor, en ufak eleştiriyi bile bir “ihanet” olarak görüyordu.
Sanatçılar, tablolarına ve şarkılarına Kranos'un korkusunu çiziyordu. Bir ressam, Başkan Kranos'un kocaman bir kafesin içinde küçücük bir adam gibi göründüğü bir tablo yapmıştı. O tablo, sadece bir gece sergide kalabildi. Ertesi gün ressamın adı, gözaltına alınanlar listesine eklendi. Şarkılar yasaklandı, filmler sansürlendi. Çünkü sanat, halkın korkularını dile getiriyor, Kranos'un yarattığı sahte sessizliği bozuyordu.
Halk ise susmaya mahkûm edilmişti. İşçi bir kadın olan Helen, pazar yerinde bir gün ekmeğin fiyatına isyan etti: “Bizi aç bıraktılar!” dedi. Bu söz, pazar yerindeki diğer insanların dahi nefesini tutmasına neden oldu. Birkaç dakika içinde pazar yerine gelen polisler, Helen’i gözaltına aldı.
Uzaklarda bir köyde 70 yaşındaki nine Pandia, doğasını talan etmeye çalışan madencilere direniyordu. "Tanrınızdan bulun aç gözlü haramiler" diye bağırdı. Hemen tartaklandı, gözaltına alındı. O an herkes anladı ki, konuşmanın bedeli çok ağırlaşmıştı. Her kesimden politik/apolitik yüzlerce insan tutuklanıyordu.

Ülke, Kranos'un korkusuyla inşa edilmiş bir kafese dönüşmüştü. Ama bu kafesin en büyük özelliği, içindeki insanları değil, kafesi inşa eden Kranos'u hapsetmesiydi. Kranos, sarayında her gece aynaya bakarken bir yüz değil, arkasında beliren hayaletleri görüyordu: Hermes'in makalesi, Hector'un sözleri, Helen’in çığlığı, Pandia'nın bedduası… Ve en çok da halkın sessizliği.

Sessizlik, başta bir zafer gibi görünmüştü. Ancak zamanla, bu sessizlik, fırtına öncesindeki huzursuz bekleyişe dönüşmeye başladı. Sarayın devasa sütunları bile halkın büyüyen öfkesine dayanamıyordu. Kranos bunu hissediyor, ancak korkusu yüzünden önlem alamıyordu. Çünkü o artık sadece halktan değil, kendi gölgesinden bile korkan biriydi.

Bir gece, saraydan dışarı baktığında, o gri sisin içinde yavaş yavaş parlayan binlerce ışık gördü. İnsanlar, ellerindeki fenerlerle sessizce toplanıyorlardı. Halk konuşmuyor, bağırmıyordu. Sessizlik içinde yürüyen bu kalabalık, Kranos’a sadece bir mesaj veriyordu:

Artık korkma sırası sende.”

KARANLIK DALGALARDA KAYIP BİR HAYAT; MARİA

Karadeniz, o gece kapkaraydı. Yıldızlar, bulutların ardına saklanmış, ay ışığı dahi cesaret edememişti denize dokunmaya. Rüzgarın uluması, dalgaların hiddeti ve bir takanın tahtadan iniltileri... İşte Maria'nın kaderi bu karanlık gecenin kollarında yazıldı. 

Maria, sarı saçları ve mavi gözleriyle bir masaldan fırlamış gibiydi. Ama bu masalın sonu, kimsenin hayal edemeyeceği kadar karanlıktı. Odessa’nın sokaklarında neşeyle dolaşan o genç kız, artık idealist bir aşkın peşinde, Karadeniz'in soğuk sularına doğru sürükleniyordu. Yanında kocası Mustafa Suphi ve onun 13 yoldaşı vardı. İnanmışlardı. Bir dünya hayal etmişlerdi; eşit, adil, sevgi dolu bir dünya. Ancak karanlık, bu hayali boğmaya çoktan hazırdı. 

Takalarının yolunu bir başka tekne kestiğinde, Maria'nın kalbindeki umut ilk kez kırıldı. Gelenler... Karanlık sular kadar acımasız, ölüm kadar soğuktu. Silahların parlamasıyla kocası ve yoldaşları, mezbaha soğukluğunda birer birer yere düştüler. Maria’nın gözlerinin önünde, sevgisi, inancı ve umudu parçalanıyordu. Kocasının son nefesi Karadeniz’in dalgalarına karışırken, Maria canlı kalan tek kişiydi. Ama yaşamaktan ziyade, bir hayalet gibi hissediyordu artık. 

Kader, Maria’yı kurtarmadı. Karaya adım attığında, onu bekleyen cehennemin yalnızca başlangıcıydı. Yahya Kahya’nın eline düşmüş, bir kapatmaya dönüştürülmüştü. Onun evi bir zindandı, her gece ise tarifsiz bir azap. Dayak, tecavüz ve aşağılanma... Maria’nın ruhu her geçen gün biraz daha tükeniyordu. Ama bu yetmedi; o, bir nesne gibi elden ele dolaştırıldı. Zengin sofralarının aşağılık eğlenceleri, çetelerin karanlık gece alemleri... Maria'nın bedeni, paranın ve gücün kurbanı oldu. 

Yıllar sonra Maria, ne bir kadın, ne bir insan gibi hissediyordu. Sokaklarda aç, beş parasız ve yalnız... Akıl sağlığı yitip gitmiş, yalnızca acının izlerini taşıyan bir bedene dönüşmüştü. Bir gün, kimse fark etmeden, bir köşe başında son nefesini verdi. Sessizce... Sanki hiç yaşamamış gibi. Onu kimsesizler mezarlığına gömdüler, ismi bile unutuldu. Ama o, Karadeniz’in karanlığında boğulan bir hayal olarak kaldı. 

Mustafa Suphi ve 13 yoldaşı, Maria’nın gözlerinden gitmeyen hayaletlerdi. 28 Ocak 1921 gecesi, Erzurum'dan Trabzon'a sürüklenmiş, her durakta biraz daha onurlarından koparılmışlardı. Halkın öfkesi, linç girişimleri ve çığlıklar... Bu öfke nereden geliyordu? Onları kim böyle kışkırtmıştı? Kimse bilmiyordu. Belki de biliyordu ama susuyordu. 

Değirmendere'de Yahya Kahya ve adamları, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını zorla bir takaya bindirdiler. "Batum’a gidiyorsunuz," dediler. Ancak Karadeniz, bu yalanı çoktan yutmuştu. Takanın ardından bir başka tekne... Daha büyük, daha hızlı, ölümle dolu bir tekne... Gece, Karadeniz'in hırçın dalgaları arasında iki tekne çarpıştı. Silah sesleri yankılandı, çığlıklar sulara karıştı. Mustafa Suphi ve arkadaşları, onurlarıyla son nefeslerini verdiler. Ve Karadeniz, onların cesetlerini karanlıklarına sardı. 

Yahya Kahya Trabzon’a zaferle döndü, yanında Maria ile birlikte. Ancak zafer, sonsuza kadar sürmezdi. Katliamın yankıları Ankara’ya ulaştığında, gözler Trabzon’a çevrildi. Ali Şükrü Bey, mecliste bu korkunç katliamın hesabını sormaya çalıştı. Ancak tarihin karanlık elleri devreye girdi. Yahya Kahya bir gün faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Onun ardından Ali Şükrü Bey, Topal Osman tarafından boğularak öldürüldü. İpler daha da karıştı, hakikat gömüldü. Ve böylece Mustafa Suphi ve arkadaşlarının hikayesi, Cumhuriyet tarihinin ilk faili meçhul cinayeti olarak tarihe geçti. 

Ama ya Maria'nın hikayesi? O, tarih kitaplarında bir dipnot bile olmadı. Onun adı, sadece Karadeniz’in karanlık dalgalarına fısıldandı. Ve bu hikaye, bir kadının hayaletini, bir halkın vicdanını ve bir denizin sessizliğini anlatır oldu. 

O karanlık gecenin özeti Nazım Hikmet'in mısralarına şöyle yansıdı. 

"Karadeniz
on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü."
#28kanunisani
#28ocak

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...