11 Ekim 2018 Perşembe

MAVİ SULARIN MİMOZA ÇİÇEĞİ


Bir yelkenli düşünün.
Denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde.
Adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. 
Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor.
Bir türlü kıyıya yanaşmıyor.
Denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor.
“Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba.”
Selin Tekin böyle anlatıyor onu.
Gerçekten "merhaba" demeyi çok severdi.
Girdiği her insan topluluğuna, ağaçlara, çiceklere,  havyanlara, doğaya gördüğü herşeye "merhaba" derdi.

"Merhaba, rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur. Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde..”
Yelken denizi çağrıştırıyordu.
Ve o denize aşıktı.
Ondan Halikarnas Balıkçısı koydu kendi ismine.

*. *. *

1945 yılıydı.
Yazar, sanat tarihcisi ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu'na bir mektup geldi.
Bodrum'dan gönderilmişti.
Gönderen Halikarnas Balıkçısı Cevap Şakir'di.
Şöyle diyordu mektupta.
"Bir kaç arkadaşını topla güneye gelin, güzelliğin ne olduğunu anlayın."
Toplandılar.
Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi, Erol Güney, Sabahattin Ali, Samim Kocagöz, Fuat Erol Keskinoğlu ve Necati Cumalı İzmir'de Cevat Şakir ile buluştular.
Yanlarına peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak ahtapot avcısı Paluko'nun teknesine bindiler.
Güneye indiler.

Yolculuğun kuralları vardı.
Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacaktı.
Dünya ile ilişkilerini keseceklerdi.
Öyle de oldu.
Mavi cennette kayboldular.
Sonra bu geziler her yıl tekrarlandı.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, ilk gezide başlayarak farklı yıllara ait on iki defter hazırladı.
Defterlerin adı "Mavi Yolculuk"tu.
O gün bugün Ege ve Akdeniz’de tekne ile çıkılan ve günlerce denizde kalınan gezilerin adına ‘mavi yolculuk’ deniliyor.
Bu yolculuklar bugün turizme milyarlar kazandırıyor.
Tek farkı var.
O günlerde cebi boş aklı dolular çıkardı bu turlara, şimdi cebi dolu aklı boşlar.
Mavi yolculukların fikir babası Cevat Şakir'di.

*. *. *

Sadece denize değil.
Doğaya da aşıktı.
Yine yıllar öncesiydi.
Cevat Şakir, Prosper Merime'nin Karmen'ini Türkçe'ye çevirirken İspanyol kızın tütün fabrikasına saçlarına mimoza demetleri takarak girdiğini okuyunca düşündü.
"Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar!" 
Gerçekten ne güzel olurdu?
Mimozalar Bodrum'u sarıya boyardı.
Ama Türkiye'de mimoza yoktu.

Cevat Şakir hemen harekete geçti.
Paris'ten tohum getirtti.
Her tarafa ekti.
Bir süre sonra Bodrum'da her yerde mimozalar yetişti.
Yıllar sonra bir gün sokaktan geçen düğün alayında Bodrumlu esmer kızların saçlarına mimozalar taktıklarını görünce haykırdı.
"Mimozayı onlar için yetiştirmiştim." 
Bugün Bodrum denilince akla mimoza, mimoza denilince akla Bodrum gelir.

*.  *.  *


Sadece mimoza değil elbette.
Palmiye, Greyfurt, begonvil, narienciye
50’ye yakın çicek, meyve, agaç.
Hepsi onun eseriydi.
Ve okaliptüs.
Yıl 1938'di.
O yıllar Ege'nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu.
Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı.
Yörede nam salmıştı.
Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı.
Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler.
Ancak, bölge bataklıktı.
Tüm ova sivsinek yuvasıydı.
Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti.
İnsanlar ölüyordu.
Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4'ü maalesef ölmüştü.
Son çocuğu erkek doğdu.

Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi.
O bataklık kurutulacaktı.
Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı.
İnsanlar yaşayacaktı.
Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi.
Muhtar ve köylüler valiye çıktılar.
Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar.
Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi.
Bilim insanlarına danıştı.
Sonunda çare bulundu.
Bataklığı besleyen sularını kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı.
Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu.
O girdi devreye.
Avusturalya'dan yüzlerce okaliptüs getirildi.
Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu.
Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi.
Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu.
Sivrisineklerin ve hastalıkların da kökü kazındı.

Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu.


Bugün Marmaris'e ya da Datça'ya karayoluyla gelenler, Sakar'dan Gökova'ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır.
Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir.
Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler.
İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer.
Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir.
İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar.
Şimdi birer dev oldular.
Bazılarının boyu 20 metreyi geçti..
O muhtar Gökova köyü muhtarı Mehmet Gökovalı.
O dönemin valisi Recai Güreli.
O fidanların Avusturalya'dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar da  Cevat Şakir'di.
Muhtarın oğlu da, Halikarnas Balıkçısı'nın manevi evladı Prof. Dr. Şadan Gökovalı'ydı.

*. *. *

Arkeolojiye de meraklıydı.
Mitolojiye de.
Mitolojiyi şiire döken insandı.
Çağdaş Homeros'tu.
Yaşam ustasıydı.
Gazeteciydi.
Yazardı.
Şair, rehber, araştırmacıydı.
Anadoluculuk akımının hümanist kolunun baş temsilcisi ve fikir babasıydı.
Ona göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştı. 
Batı kültürünü benimsemek de doğru değildi. 
Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir senteziydi. 
Anadolu, hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı.
O yüzden de Cevat Şakir Kabaağaçlı Anadolu'nun sesiydi.
1973 yılının 13 Ekimi'nde, İzmir'de dilinden düşürmediği o sözcüğü taşıyan Merhaba Apartmanı'nda 87 yaşında aramızdan ayrıldı.
Manevi evladı Şadan Gökovalı'ya verdiği vasiyeti üzerine Bodrum'a gömüldü.
Geriye sadece onlarca eser değil, o mimozaları, begonvilleri, çicek bahçelerini de bıraktı.
Anısına saygıyla.

KARŞIYAKA VAPURUNDA O MAHUR BESTE



Büyük şair Attila İlhan'ın bugün ölüm yıl dönümü.
Attila İlhan denilince akla yürekten Atatürkçü, devrimci bir vatansever gelir.
Bir de o mahur beste.

Tarih 6 Mayıs 1972.
Denizler'in asıldığı gün.
Attila İlhan İzmir'dedir.
Radyodan duyar kahrolası haberi.
Dünyası yıkılır.
Kendini sokaklara atar.
Sonra soluğu Karşıyaka vapurunda alır.
Sessiz sessiz ağlar vapurda.
Bir yandan gizlediği gözyaşları, bir yandan şu mısralar dökülür.

"Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız.
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız.
Gitti dostlar, şölen bitti, ne eski heyecan ne hız.
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız..
O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız."

Attila İlhan vapurda yalnızdır..
Sözünü ettiği Müjgan bir kadın değildir.
Müjgan Farsça kirpik demektir.

*. *. *
Yıllar sonra Ahmet Kaya, Attila İlhan'ın bu mısralarını şarkı yapar.
Kendisiyle İstanbul'da buluşur ve Taksim'de bir Cafe'de dinletir..
Attila İlhan şarkıyı dinlerken, öyküsünü anlatmayı da ihmal etmez..
..Ve "O Mahur Beste" Ahmet Kaya'nın en sevilen şarkılarından biri olur.

*. *. *

Bugün bir anket yapılsa Attila İlhan severlerin bir kısmı Ahmet Kaya'ya vatan haini der..
Oysa ikisinin de çok iyi birer dost olduklarını bilmezler.
Yaşarken o kadar yakınlardır ki birbirlerine, Attila İlhan Ahmet Kaya'ya "Deli Kara Çocuk" der.

*. *. *
Hatırlıyorsunuz değil mi?
Yıl 1999'du..
Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül törenine katılan Ahmet Kaya birsözü nedeniyle linç edilmişti..
Ahmet Kaya'nın Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıklaması üzerine, törene katılanların hemen hepsi elinde ne varsa kürsüye fırlatmıştı..
Yuhlamalar, küfürler, üstüne yürümeler..
Kaya'yı adeta salondan kovan bir çok ünlü daha sonra sahneye çıkarak hep bir ağızdan Ayten Alpman'ın "Bir Başkadır Benim Memleketim" Şarkısını söylemişlerdi.

"Havasına suyuna taşına toprağına
Bin can feda bir tek dostuma.
Her köşesi cennetim..
Ezilir yanar içim.
Bir başkadır benim memleketim."


Söyledikleri bu şarkı aslında bir Yahudi folk müziğiydi..
Adı da Rabbi Elimelekh'ti.
Kendi topraklarında konuşulan bir dille şarkı söylenmesine karşı çıkanlar, bir Yahudi folk müziğini bağıra bağıra söylüyordu.
Çoğu müzisyen, televizyoncu, gazeteciydi ama müziğin evrensel olduğundan habersizdi.
Gerçekten bir başkaydı benim memleketim!.

Öne çıkan

PİYANOLARI DA ZİNCİRE VURURLAR

Bir piyanoyu neden susturmak ister bir rejim? Bu sorunun cevabı, sadece müzikte değil, müziğin taşıdığı anlamda gizli. Çünkü b...