Kayıtlar

BOYNU BÜKÜK DURUYORSAM EĞER...

Resim
Homero s'un İlyada 'sındaki narin çiçektir çiğdem. Tanrıların tanrısı çapkın Zeus 'un Hera ile aşkının simgesidir. Hermes 'in arkadaşı ölümlü Crocus 'un toprağa düşen üç damla kanından filizlenmişti. Bu yüzden bilimsel adı da Crocus 'tur. Ayrıca bizim Aznavu r'un da çiçeğidir çiğdem. Kevork Viçen Aznavur'un. A znavur , 1800'lü yılların sonlarına doğru İstanbul'da yaşayan bir ermeni vatandaşımızdı. Galatasaray Lisesi mezunuydu. Muhasebecilik yapsa bile amatör bir botanikçiydi. İstanbul'da binden fazla çiçeği, bitkiyi kayıt altına aldı. Anadolu'nun çok yerini dolaşarak, 20 binden fazla bitki ve çiceğin yer aldığı bir arşiv oluşturdu. Araştırmaları yurtdışında ilgi gördü, Fransızca yayınlandı. Kendi yaşadığı topraklarda ise maalesef çok tanınmadı. Bugün Mecidiyeköy'deki Katolik Ermeni kabristanında yatıyor. Sabah kırsalda bir çiğdem çiçeği çıktı karşıma. Aznavur 'un en sevdiği çiçeklerden biriydi çiğdem. Nedense boynu büküktü.

CAHİT AMCANIN KEÇİLERİ

Resim
Köyümüzde bir Cahit amcamız var. Güler yüzlü, espirili, hayli yaşlı. Yılların yorgunluğuna rağmen her sabah keçilerini dağa bırakır, güneş batarken gidip alır. Kilometrelerce yol, tınlamaz. Keçiler önde, o arkada. Çok sever keçilerini Cahit Amca, çocukları gibi adeta. Bir de sütlerinden biraz bizlere verse. Nafile. Damla vermez, hepsi kendine. Ah o keçiler. Ne sevimli, ne faydalı canlılar. Onlar olmasaydı, her sabah keyifle içtiğimiz kahveyi belki keşfedemeyecektik. Keçi deyip geçmeyin. Eti de, sütü de, derisi de hem faydalı, hem değerli. Ayrıca pisliği de. Düşünsenize, keçi gübresinin kilosu yaklaşık 3 lira. Çuvalla alırsan, 70 lira. Millet bahçesine keçi boku alabilmek için birbiriyle yarışıyor. Ama ne ilginç değil mi? İnsanoğluna bu kadar yararı olan bir canlı yüzlerce yıl günah kavramı ile eş tutuldu. Antik çağdan bu yana dünyanın hemen hemen tüm kültürlerinde bir deyim var mesela. "Günah Keçisi." İngilizler Scapegoat diyor, Almanlar Sündenbock, İspanyollar Chivo Expiator

SANA BUGÜN BİR TEPEDEN BAKTIM GÜZEL MESUDİYE

Resim
"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul" demişti Yahya Kemal Beyatlı . Ben de bugün bir tepeden baktım güzelim Mesudiye'ye. Malum hava bahardan kalma. Önümüz kış. Bu fırsat kaçmaz diye, kaptım fotoğraf makinası, vurdum kendimi dağlara. Zirveler iyidir, huzur verir insana. Bilge diyor ya. "Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle huzurlu hissederiz ki." Öyle bir huzur işte. İsmi şimdi aklıma gelmiyor, bir dönem Knidos'ta yaşamış önemli bir filozof, canı sıkıldığında kendisini doğaya atarmış. Yabancı bir kaynakta okumuştum, "doğa insan yaşamının ilacıdır" diye bir sözü var hatta. Kim bilir belki de 2000 yıl önce benim yürüdüğüm bu topraklarda dolaşırdı. Coğrafya biliminin atası, antik çağ tarihçisi Strabon, " yarımadaların en güzeli" demişti bu topraklara. Hiç de haksız değil, değil mi? Buralarda kurak geçiyor havalar. Yağmura hasret kaldı doğa. Zeytinler henüz yağlanmadı, çoğu hastalıklı. Ahlat olgunlaşmış, tek tek y

İKİ YÜREK YARASI

Resim
Dikran ve Armen . Kardeştiler. Ordulu iki Ermeni vatandaşımızdı. Altınordu ilçesinin bugün Zaferimilli, o dönem Ermeni mahallesi olarak bilinen semtinde doğmuşlardı. Osmanlı döneminde 12 binin üzerinde Ermeni' nin yaşadığı Ordu' daki son Ermenilerdi. İki kardeş özel bir liseyi burslu okuduktan sonra üniversiteyi kazanmışlardı. Dikran İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültes i’nde, kardeşi Armen ise İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi ’nde okumuştu. Eğitim masraflarını mahallelerindeki komşuları imeceyle üstlenmişti. Okullarını bitirdikten sonra da hemen geri döndüler. Babaları Mıgırdiç usta bakırcıydı. Çocukları diplomalarla dönünce onlara S ırrı Paşa Caddesi ’nde iki katlı bir dükkan satın aldı. Alt katta Armen, İtimat Eczanes i’ni açtı. İtimat Eczanesi o dönem Ordu’da 5 eczaneden biriydi. Üst kat ise Dikran 'ın muayenehanesi oldu. Doktor ve eczacı iki kardeş eğitim masraflarını karşılayanları hiç unutmadı. Eşek sırtında köy köy dolaşıp çocukları ücretsiz muayene

OLEA PRİMA ARBORUM OMNİUM EST*

Resim
"Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz? Evet, konuşurlar. Birbirleriyle konuşurlar, kulak verirseniz sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun, sizin dinlememeniz, doğayı, ağaçları.. Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar." *. *. * Bu sözler Stoney Kızılderililerin şefi, Yürüyen Boğa diye de bilinen Tatanga Mani 'ye ait. Doğa ile iç içe yaşayan toplumların doğaya bakışının bir özeti bu. Navahoların atasözüdür. “İnsan doğadan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.” Karl Marks da aynı saptamayı yapar. "İnsan doğaya ne kadar yabancılaşırsa o kadar toplumsallaşır, ne kadar toplumsallaşırsa da o kadar kendine yabancılaşır." Sonra da ekler; kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı k

ÖRGÜ MASALI

Resim
Atena, Yunan mitolojisinde zeka ve sanat tanrıçasıydı. Özellikle kadınların yaptıkları ince nakışların, oyaların, kanaviçelerin, işlemelerin koruyucusu idi. Hera' nın gelinliğini bile kendi elleri ile dikmişti. Yunanlı kadınlar A tena 'yı çalışırken seyrederek sanatçı olurdu. El örgüsü ve dokumada kimse onunla yarışamazdı. Bir kişi hariç. Lidyalı bir güzel kız; Arakne . Bir ölümlü. Arakne İzmir'in Kolophon kentinde yaşardı. Çok sanatkardı. Özellikle gergef (işlemelerin yapıldığı alet) işlemekte, oya yapmakta çok başarılıydı. Nymphalar (su perileri) bile onu izlemeye doyamazdı. Bir gün Nymphalar Arakne ’ye sordu. "Bu kadar güzel işlemeyi sana Atena mı öğretti?" Arakne kibirliydi. " Atena da kim? Ben bu işte tanrıça da olsa geride bırakırım." diye cevap verdi. Bunu öğrenen Athena çok kızdı. Arakne 'yi tanrılarla yarışmama konusunda uyarmalıydı. Yaşlı bir kadın kılığına girerek, soluğu Kolophon' da aldı. Geçti Arakhne 'nin karşısına "

ZAVALLI TİTHONUS, NE ÇOK İSTEMİŞTİ ÖLMEYİ

Resim
İzmirli Homeros "Gül Parmaklı" diye söz ediyordu Şafak tanrıçası Eos 'tan. Eos , Akdenizli Güneş tanrısı Helios ile Bafalı Ay tanrıçası Selene 'nin kardeşiydi. Aliağalı ozan Hesiodos şöyle söz ederdi ondan. "Şafak tanrıçası Eos, her gece alacakaranlık tanrısı Astraio'la birleşip coşku yürekli rüzgârları estirirdi. Bunlar gökleri arıtan Zephyros(batı rüzgarı, meltem), azgın esişti Boreas(kuzey rüzgarı, poyraz) ve Notos‘tu(doğu rüzgarı, lodos). Rüzgarlardan sonra Şafak tanrıça günün müjdecisi Şafak yıldızını ve göklerin çelenk çelenk yıldızları doğururdu." Eos her şafak vakti atlı arabasıyla gökyüzünü dolaşıp, parmaklarıyla karanlık ile aydınlığı bir perde gibi ayırır, günü aydınlatırdı. Zaten adını gül rengi şafaktan almıştı. Akıllı, iyi kalpli olmasına rağmen, çok yaramaz, kıskanç, şıp sevdiydi. Önüne gelene aşık oluyor, aşklarını ergence kıskanıyor, onları uzak ülkelerde saraylara kapatıyor, ergen davranışlarıyla, kaprisleriyle bıktırıyordu. Bir gün