6 Ekim 2018 Cumartesi

ÖLÜM BAZEN ÖZGÜRLÜKTÜR.


Çok değil.
Daha 110 yıl önce.
1906 yılının Ağustos sonu.
Amerika kıtasına ayak bastığında, insan denilen mahluğun bu kadar gaddar, bu kadar acımasız, bu kadar zalim olduğunu bilmiyordu.
Onun vatanında aslanlar, timsahlar, aç yırtıcılar bile bu derece vahşi değildi.
O bir Afrikalı'ydı.
Kongo Cumhuriyeti'nde Chirichiri kabilesinden bir pigme.
Boyu sadece 1.49'du.
46 kiloydu.
23 yaşında, evli,  bir çocukluydu.
Güler yüzlü, hayat dolu bir insandı.
Adı Oto Benga'ydı.
Kendi dilinde "Dost" demekti.
Bir gün Kasai nehrinde balık avlarken yakaladılar..
Yakalayan Amerikalı din adamı Samuel P. Verner'di.
Boynundan ve ayaklarından zincire vuruldu.
Yük taşısın diye sadece ellerini özgür bıraktılar.


Kırbaçlar altında saatlerce yol yürüttüler.Sonra onlarca soydaşıyla birlikte bir geminin makina bölümüne konuldu.Zifiri karanlıkta, haftalar süren bir yolculuk sonrası New York'ta gün ışığıyla buluştu.
Soydaşlarından ayırıp bir kafese koydular kendisini..
Bir depoya hapsettiler.
Günlerce orada tutuldu.
Hergün önüne bir kuru somun attılar.

*.   *.   *

Tarih 9 Eylül 1906'ydı.
New York Bronx Hayvanat Bahçesi'nde o gün görülmemiş bir kalabalık vardı.
Hayvanat Bahçesi hasılat rekoru kırıyordu.
Nedeni New York Times Gazetesi'nde çıkan bir haberdi.
Şöyle yazıyordu.

"Vahşi adam Bronx’da maymunlarla aynı kafesi paylaşıyor.. İnsanın ilk ataları bir arada.. Bakıcısı bazen serbest bırakıyor.. Eylül ayı boyunca akşamüstleri ziyaret edilebilir."
Gazete haberine bir de not eklemişti.
"Bazı kesimler bu olaya tepki gösterse de, bilim adamları Benga’nın insan olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.”
*.   *.  *

Oto Benga'yı önce hortumla yıkadılar.
Sonra hayvanat bahçesinde içinde ağaçlar olan geniş bir kafesin içine koydular.
Kucağına Dohong adlı yavru orangutanu verdiler.
Gazeteciler fotoğraflarını çekerken, binlerce insan merakla kendisini izledi.
Oto Benga da onları.
Yüzünde garip bir ifade vardı.
Hüzün ve kin.
Yavru orangutan korkudan sımsıkı ona sarılmıştı.
Hergün saatlerce poz verdiler.
Bir hafta içinde ziyaret edenlerin sayısı 250 bini geçti.
Bazıları kafese kemik atıyordu.
Oto Benga sinirlenip, sivri dişlerini gösterince, "Cannibal, cannibal (Yamyam yamyam)" diye tempo tutuyorlardı.
Gazeteler "Benga bir yamyamdır" diye yazıyordu.

*.    *.   *

Putperest olan Oto Benga'ya yapılan bu
zulme, çoğu hristiyan olan New York halkından kimse ses çıkarmadı.
Ne politikacılar, ne bilim adamları, ne gazeteciler, ne aydınlar.
Yüreklerin kulakları sağırdı.
Herkes bu vahşeti doğal karşılamıştı.
Bir kişi hariç.
Rahip James H. Gordon.
Zulme isyan etti.
Gazete gazete dolaştı.
İmzalar topladı.


Uyuyan insanlığı uyandırmak için çalmadık kapı bırakmadı.
Kilisede sürekli aynı şeyleri söyledi.
“İnsan ırkından olan birinin maymunlarla sergilenmesi en büyük günahtır.” 
Sonunda Bronx Hayvanat Bahçesi Oto Benga'yı serbest bıraktı.
Pantalon, ceket giydirdiler.
Ayak işlerinde çalıştırdılar.
Tarih 20 Mart 1916 idi.
Eşinden, çocuğundan, soydaşlarından binlerce kilometre uzakla olan Oto Benga, çaldığı bir silahla kendisini kalbinden vurarak intihar etti.
Çünkü ölüm onun özgürlüğüydü.
Öldüğünde henüz 32 yaşındaydı.

Bronx Hayvanat Bahçesi zamanla Oto Benga ile ilgili tüm kayıtları sildi.
Ancak gazete haberleri ve fotoğraflar gerçeği gizleyemiyordu.
Hayvanat Bahçesi yetkilileri, tepkiler artınca "Dünyanın her yerinde yapılıyor, biz niye yapmayalım?”  dediler.
Söyledikleri doğruydu.

O yıllarda uygar denilen Avrupa'nın  bir çok yerinde aynı vahşet sergileniyordu.
Londra, Paris, Berlin, Brüksel, Stuttgard, Barcelona, Milan, Hamburg gibi metropollerde kafes içinde insanlar, diğer insanların eğlencesiydi.
Bu vahşet öylesine bir gelir kapısı olmuştu ki, "Hayvanat Bahçeleri"nin yerini, "İnsan Bahçeleri" almıştı.
1960'lara kadar binlerce insan kafeslerde hayvanlar gibi sergilendi.
Çığlıkları yeri, göğü inletti.



Ama modern insanlar(!) kör ve sağırdı.
Oto Benga'nın vatanında şöyle bir atasözü var..
Jaa se behn-indeh bun-wehnin.
"Dekor gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekora ihtiyacı yoktur."
Bugün uygar denilen Amerika'nın, İngiltere'nin ve Avrupa'nın "özgürlük ve demokrasi" edebiyatı sadece bir dekordur.
Gerçeği görmek isteyenler, ortadoğuya baksınlar yeter.
İnsanın insana zulüm etmediği günlerde buluşmak dileğiyle.



SABIRSIZLIK VE TARLAKUŞU


Yıl 1914'tü.
Dünyanın yeniden parsellendiği günler.
Emperyallerin paylaşım savaşına girdiği günlerdi.
Umumi Harbiye'ydi.
1. Dünya Savaşı yani.
Çoluk çocuk herkesi toplayıp silah veriyorlardı ellerine.
Öldür diyorlardı.
Vatan için, bayrak için, din için öldür.
Yeter ki öldür.
İnsanlar birbirini öldürüyordu.
Osmanlı İmparatorluğu'nu da soktular bu savaşa.
Tüm ülkede seferberlik ilan edildi.
Askere alınanlardan biri de Kunduzlu Mehmet'ti.
Tokat'ın Artova ilçesine bağlı Kunduz Köyü'ndendi.
20 yaşındaydı Mehmet.
Evli, bir çocukluydu.
İkincisi ise eşinin karnında, yoldaydı.
Mehmet'i cepheden cepheye sürdüler.
Çanakkale savaşında öncü birliklerde görevlendirdiler.
Bir kaç kez yaralandı.
Ama azraile pabucu bırakmadı.
Beş yıl olmuştu askere gideli.
Beş yıl boyunca köyüne dönmemişti.
İki yaşında bıraktığı oğlu 8 yaşına gelmişti.
Giderken eşinin karnındaki ise 5 yaşına.
Onu hiç görmemişti.
Nasıldı acaba?
Kime benziyordu?
Teskereyi hayal ederken Mehmet'e yeni bir haber geldi.
Suriye'ye gidecekti.
Filistin cephesine.
Trene bindirdiler.
Bir vagona tıktılar.
Vagon silme asker doluydu.
Mehmet vagonun havalandırma penceresinden bakıp, hayaller kuruyordu.
Ertesi gün zabitlerden biri trenin geçeceği yerleri açıkladı.
Aralarında Tokat da vardı.
Üstelik gündüz vakti geçeceklerdi Tokat'tan.
Memleket toprağından.
Mehmet'in kalbi duracak gibi olmuştu.
5 yıl sonra memleketinin havasını soluyacaktı.
İki gün uyku basmadı.
Gözünü camdan saniye ayırmadı.
Nihayet tren Tokat topraklarındaydı.
Dışarıya hayranlıkla bakıyordu.
Havayı derin derin soluyordu.
Bir süre sonra gördüğüne inanamadı.
Tren köylerinin hemen yanından geçiyordu.
Kunduz'dan.
Akrabalarının, arkadaşlarının evlerini bile görüyordu.
Dikkatlice baktı.
"Evet evet o" dedi.
İlerideki kendi evinin çatısıydı.
Eşi ve çocukları işte o evdeydi.
200 metre ötede.
Bir an düşündü Mehmet.
Evine bu kadar yaklaşmışken, Filistin'e gidip de dönmemek vardı.
Eşine, çocuklarına sarılamamak vardı.
Tokat kebabı yiyememek vardı.
Gıj Gıj Tepesi'ne çıkamamak vardı.
Deveci Dağları'ndan esen yeli çekti içine.
Sanki burnuna etli yaprak dolma kokuları geliyordu.
Eşi ne güzel yapardı o dolmayı.
O an karar verdi.
Ani bir hareketle trenden atladı.
Koştu, koştu, evlerin arasına daldı ve gözden kayboldu.
Firar etmişti.
Artık asker kaçağıydı
Bir yıl geçmeden yakaladılar Mehmet'i.
Kodese attılar.

*.   *.  *

Kunduzlu Mehmet hapiste 3 gençle tanıştı.
Üçü de kendisi gibi asker kaçağıydı.
Karacaviranlı Koca Yunus, Balta Mahmut ve Aşıklarlı Himmet.
20 yaşındaydılar.
Çok uzun zamandır asker kaçakları asılmamıştı  ülkede.
Ama son günlerde iş değişmişti.
Kurtuluş Savaşı'nda kaçakların sayısı o kadar artmıştı ki, ibret-i alem için bazıları sallandırıyordu.
Yine de hiç idamı düşünmüyordu dört genç.
Öyle ya,  yirmi kez firar edenler asılmamışken, onlar mı asılacaktı?
Ama bir gün acı bir şüphe düştü yüreklerine.
O gün hapishaneye ziyaretçi gelmesi yasaklanmıştı.
Zaten ne zaman biri idam edilecek olsa, o gün hapishane ziyarete kapatılırdı.
Dört genci ilk kez korku bastı.
Öğrenmek için çok çabaladılar.
Acaba kim asılacaktı?
İpin ucunda hangisi sallanacaktı?
Gardiyana yüklü bir para verdiler.
Haber kısa sürede geldi.
Darağacı dört taneydi.
Asılacak olanlar da kendileriydi.
Kötü haberle yıkıldılar.
Kendilerine gelince gidip yıkandılar.
Tüm eşyalarını sattılar.
Elde ettikleri parayı koğuşun en fakirlerine dağıttılar.
Sonra sigaraya sarıldılar.
Bir süre sonra Yunus, Mahmut ve Himmet bitkin düşüp yattılar.
26 yaşındaki Kunduzlu Mehmet ise uyuyamadı.
Pencerenin yanına oturdu, hayatı film şeridi gibi önünden geçti.
Çocukluğu, ergenliği, eşi, oğulları ve savaşta öldürdükleri.
Gece boyu gözünü kırpmadı.

Artık gün ışımak üzereydi.
Birden hapishanenin koridorlarından zincir şakırtısı gelmeye başladı.
Korkunç bir sesti o.
Ürperten bir sesti.
Gelen dört genci daragacına götürecek olan jandarmaydı.
Mehmet hemen toparlandı, bir anne şefkatıyla arkadaşlarını uyandırdı.
Yunus, Mahmut ve Himmet uyanınca anladılar.
Birazdan asılacaklardı.
“Bismillah”  diyerek kalktılar. 
Diğer mahpuslarla kucaklaşarak helalleştiler. 
Sonra gidip kelepçeleri, prangaları, zincirleri taktırdılar. 
Dik dik ve emin adımlarla yürüyerek hem hapishaneden, hem de hayattan uzaklaştılar.

*.  *.  *

Tarih 13 Nisan 1925'di.
Cevat Şakir,  Resimli Ay Dergisi'nde Hüseyin Kenan takma adıyla  "Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler" başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Yazı,  Kunduzlu Mehmet ile diğer üç gencin son gecesini anlatıyordu.
Cevat Şakir o geceye hapishanede şahit olmuştu.
Dört asker kaçağı gözünün önünde idama götürülmüştü.
Yazı yayınlandıktan hemen sonra derginin sahibi Zekeriya Sertel ile tutuklandılar.
Suçları halkı askerlikten soğutmak, askeri isyana teşvik etmekti.
İstiklal Mahkemesi'nde yargılandılar.
Cevat Şakir, mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali'nin önerisiyle Bodrum'a sürüldü.

Cevat Şakir yıllar sonra o günleri şöyle anlattı.
“Büyümekte olan sabırlığa, havada uçarak türküsünü söylemekte olan bir tarla kuşuna, günün birinde durup dururken ‘buyurun karakola’ derler. 
Karakola gittiğini bilmez, karakol bir muammadır, hem karanlık, som bir muamma. 
Belki muamma sözünün aslında karanlık anlamı vardır. 
Çünkü karanlıkta hiçbir şey görünmez. 
Karakolda ona, “İstiklal Mahkemesi’ne gideceksin” denir. 
Niçin İstiklal Mahemesi’ne gittiğini bilmez, bu sefer mahkeme bir karanlıktır. 
İki jandarma ile kelepçeli olarak İstiklal Mahkemesi’ne sürüklenir. 
Mahkemenin bulduğu bir suç vardır, daha doğrusu mahkeme birçok şeyler arasında bir şeyi suç saymıştır. 
Olur a! Mahkeme istediğini suç sayar ve suça da dilediği cezayı seçer. Sonunda cezanın idam olacağı anlaşılır. 
Sabırlık ve tarlakuşu, eller göğüste kavuşturulmuş idamı beklerler.”

Öne çıkan

PİYANOLARI DA ZİNCİRE VURURLAR

Bir piyanoyu neden susturmak ister bir rejim? Bu sorunun cevabı, sadece müzikte değil, müziğin taşıdığı anlamda gizli. Çünkü b...