8 Ocak 2025 Çarşamba

GÖKYÜZÜNÜN EFENDİSİ

Uzak geçmişin karanlık gecelerinde, insanlar gökyüzüne baktığında orada parlayan beş gezegen görürlerdi. Bu gezegenlerden biri, yavaşça ve ağırbaşlı bir şekilde hareket ederdi. O kadar yavaştı ki, bir yıldızın hareketsizliğini andırıyordu. Bu gezegeni izleyenler ona, zamanın ve sabrın ruhu olduğunu düşündüler ve her uygarlık ona kendi hikâyesini yükledi.

Mezopotamya topraklarında, Sümer rahipleri onu Ninurta olarak adlandırdı. Ninurta, hasat zamanı yağmurlarını getiren tanrıydı. Babilliler için Satürn, gökyüzündeki diğer tanrılardan daha farklıydı; ağır hareketi, onun güçlü bir efendi olduğunu gösteriyordu. Bu yüzden göksel tahtında sabırla oturan bir hükümdar gibi saygı görürdü.

Helen diyarında ise ona Kronos dediler. Kronos, zamanın efendisi ve Titanlar’ın lideriydi. Babasının gökyüzünü ele geçiren kudretiyle tanınıyordu. Ancak kaderden kaçmak imkânsızdı; bir gün kendi çocukları tarafından devrileceğini biliyordu. Bu trajik hikâye, Satürn’ün gökyüzündeki yalnızlığına dair bir yankı gibiydi.

Sonra Roma halkı geldi. Onlar Kronos’u Saturnus olarak adlandırdı. Ancak Saturnus, Yunanlar'ın trajik tanrısından farklıydı; o, toprağı bereketlendiren, insanlara hasatın hediyesini veren bir tanrıydı. Roma'nın kış gündönümünde düzenlenen Saturnalia festivali, onun onuruna kutlanırdı. Bu günlerde köleler özgür ilan edilir, efendiler kölelerine hizmet ederdi. İnsanlar hediyeler verir, ziyafetler düzenlerdi. Saturnalia, zamanın ve sınıfların ötesinde bir kutlamaydı.

Eski Türk topraklarında Erkliğ dediler ona. Erklig Han adlı bir Tanrının adıyla onurlandırdılar. Sonra ismi Sekendiz oldu. Sabrı, kararlılığı ve liderliği temsil ederdi. 

Ama bu hikâyeler sadece bir başlangıçtı. Antik astrologlar, Satürn’ün gökyüzündeki ağır hareketini daha derin anlamlarla ilişkilendirdiler. Onlara göre Satürn, bir öğretmendi. İnsanlara sabrı, disiplini ve zorluklarla yüzleşmeyi öğretiyordu. Hint bilginleri ona Shani adını verdiler. Shani, adaletin ve karmanın koruyucusuydu. İnsanların eylemlerini tartar ve ödüllerini ya da cezalarını dağıtırdı.

Yüzyıllar boyunca, Satürn gökyüzünde ağır ağır ilerlemeye devam etti. Gözlemcileri, onun yavaş ama emin adımlarıyla dönen zamanın çarkını simgelediğini düşündüler. 
O, gökyüzündeki tanrılar arasında bir bilgeydi; her kültürde farklı bir yüzle karşımıza çıksa da özünde hep aynı şeyi öğretti: Sabır ve zaman, her şeyin anahtarıdır.

Ve işte böyle, insanlar Satürn’ü izlemeye ve onun hikâyelerini anlatmaya devam ettiler, ta ki bilim insanları teleskoplarını gökyüzüne çevirip halkalarının sırrını çözene kadar.
Bugün ajanslara düştü haber.
NASA, Satürn'ün uydularında yaşam olup olmadığı anlamak için bir robot ordusu gönderecekmiş.
Biz de Allah'ın izniyle Ay'a sert iniş yapacağız!
Nasıl olsa uzaya ilk astronotumuzu gönderdik evellallah.

SONSUZ HÜZÜNLE YAZILMIŞ BİR İSTANBUL HİKAYESİ

İstanbul’un eski apartmanlarından birinde, iç içe geçmiş anılar ve kitap kokuları arasında doğdu Selim İleri. 1949 yılının sakin bir gününde, şehrin tarih dolu kalbine bir edebiyat sevdalısı daha eklenmişti. Çocukluk yıllarında bile kelimelerle kurduğu gizli dostluk, onun için bir kader ipliği gibiydi. Kendi dünyasında sessiz, ama içten içe büyük bir gürültü koparıyordu. 

Edebiyatla ilk büyük hesaplaşması, lise sıralarında başladı. İstanbul’un sokaklarını bir harita gibi ezbere bilen bu genç, yalnızlığını kitaplara, hayal kırıklıklarını hikâyelere emanet etti. Ve böylece, Selim İleri’nin ilk hikâye dünyası oluştu; içinde hüzünle sarmaş dolaş olan insan yüzleriyle doluydu. 

1973 yılında yayımlanan "Cumartesi Yalnızlığı", edebiyat dünyasına attığı ilk adımdı. Bu eser, onun hayata ve insana dair derin gözlemlerini, şiirsel bir dille aktarma yeteneğini herkese göstermişti. Kısa bir süre sonra, Selim İleri yalnızca bir yazar değil, duyguların kağıt üzerindeki temsilcisi olarak anılmaya başlandı. 

Her hikâyesinde bir İstanbul vardı: çürüyen apartmanlar, mazinin gözden kaçırılmış köşeleri, vapur düdükleriyle yankılanan sahil yolları… İnsan ruhunun kırılganlığıyla büyülendi. Yazdığı her cümle, bir iç hesaplaşmanın izini taşırdı. "Her Gece Bodrum", onun bir roman olarak yazın dünyasında patlama yaptığı eserdi. İnsan ilişkilerinin karmaşık yapısını, Bodrum’un gece sessizliğinde yankılanan bir iç monolog gibi aktardı. 

Selim İleri, sadece bir yazar değil, edebiyat tarihine saygı duruşunda bulunan bir bellekti. Tanpınar’dan Halit Ziya’ya kadar birçok isme olan vefa borcunu denemelerinde dile getirirdi. Ama o, geçmişe duyduğu sevdayla yetinmeyip modern edebiyatın da bir sesi oldu. 

Bir hikâye kahramanı olsaydı, muhtemelen İstanbul’da eski bir sahaf dükkânında yaşayan melankolik bir karakter olurdu Selim İleri. 
Ama o, hikâyenin kendisi oldu: sonsuz hüzünle yazılmış bir İstanbul hikâyesi.
#Selimİleri

ACI, DİRENİŞ VE ÖZGÜRLÜK

Yıl 1899… Batı Anadolu toprakları, yerin derinliklerinden gelen bir öfkeyle sarsılıyordu. Gecenin karanlığında, doğanın nefesi yerle bir olmuş şehirlerin taşlarına karışmıştı. Aydın ve Denizli’de taş üstünde taş kalmamış, sabaha karşı 20 Eylül’de en şiddetli darbe vurulmuştu. Binlerce can, enkazın sessizliğinde kaybolmuştu. Hükümet binaları, camiler, evler… Hepsi yerle bir olmuştu. 

Osmanlı Hükümeti, bu yıkımı onarmak için bir karar aldı: Tralleis Antik Kenti’nden taş çıkarılacaktı. O eski zamanların görkemli kentinden arda kalan taşlar, yeni bir hayat için kullanılacaktı. Ancak bu kurtarma operasyonu, antik bir hikâyenin üzerindeki tozu kaldırmak üzereydi. 

Hacı Halil Efendi isimli bir arkeoloji meraklısı, kazıları denetleme görevini üstlenmişti. Onun keskin gözleri ve sabrı sayesinde, tiyatro yakınlarında yapılan kazılarda üç değerli eser gün yüzüne çıktı. Bu eserlerden biri, neredeyse hiç zarar görmemiş bir Karyatid heykeliydi. Zarif saç örgüsü ve kat kat dökülen elbisesiyle, bu heykel 2000 yıl öncesinin Ege kadınlarını bugüne taşıyordu. 

Bu "Karyatid", kelime anlamıyla "Karyalı Kız" demekti. Ve Tralleis’in bu Karyatid’i, bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin en değerli eserlerinden biri olarak sergilenmekteydi. Fakat bu zarif heykelin ardında yatan hikâye, yalnızca bir sanat eseri olmanın ötesindeydi. 

Yunanistan’ın başkenti Atina’da yükselen Akropolis, antik çağın mimarlık şaheserlerinden biri olarak bilinir. Ve bu görkemli yapının bir parçası olan Erekhtheion Tapınağı, güney cephesinde taşıyıcı sütun olarak kullanılan altı Karyatid ile tanınır. Ancak bu kadın figürleri, sadece sanatın değil, acının ve direnişin de birer sembolüdür. 

Karyatid’ler Karya’dan, yani Anadolu’dan gelmişti. Oysa Karya, Antik Yunan’ın değil, bir Anadolu medeniyetinin parçasıydı. Zaman zaman Antik Yunan ile savaşmış, bazen ise ittifak kurmuştu. Ama bu altı Karyatid, sadece bir savaşın değil, bir halkın kaderinin de anlatıcısıydı. 

M.Ö. 5. yüzyılda, Persler ile Antik Yunan arasında kanlı bir savaş patlak vermişti. Karya, Perslerin tarafında yer aldı ve bu karar, halkının kaderini belirledi. Karyalı erkekler, vatanlarından uzaklarda savaşırken, kadınlar tüm yükü sırtlanmıştı. Ancak savaşın sonunda kazanan Sparta önderliğindeki Antik Yunan oldu. 

Zafer sarhoşu Yunanlılar, Karya’ya saldırarak erkekleri kılıçtan geçirdi ve kadınları esir aldı. Karyalı kadınlar, Atina’ya götürüldü; köle yapıldı, eş yapıldı. Ancak bu kadınlar, sessiz bir direnişle yeni kocalarını asla kabullenmedi. 

Romalı yazar Vitruvius, bu kadınların kaderini şöyle anlatır. 

Kadınların uzun giysilerini ve evlilik simgelerini çıkarmalarına izin vermeyerek, onları teşhir ettiler. Bu kadınlar, utançlarının ağırlığı altında ezilerek sonsuza dek köleliğin temsili haline geldiler.” 

Bu acıyı taşımak için mimarlar, kamu yapılarında Karyatid figürlerini kullandılar. Bu heykeller, Karyalı kadınların taşıdığı utanç yükünün bir simgesiydi. Ancak bu yük, bir direnişe dönüşecekti. 

Herodot’un yazdığına göre, Karyalı kadınlar yeni kocalarını asla isimleriyle çağırmadı, onlarla aynı sofraya oturmadı. Bu, öldürülen eşlerinin intikamını almak için anneden kıza geçen bir yemindi. 

Bugün bir müzede ya da antik bir tapınakta bir Karyatid gördüğünüzde, bu heykelin yalnızca bir sanat eseri değil, aynı zamanda bir direnişin sembolü olduğunu unutmayın. Çünkü onlar, "Mesele esir düşmek değil, teslim olmamak asıl mesele" diyen Ege kadınlarıydı.
Ve her biri, taşın soğuk yüzünde, insanlığın en eski hikâyesini anlatıyordu: Direniş ve özgürlük.

HEKİMLER DE SUSARSA KİM KONUŞACAK?

İnsan sağlığı, toplumların en temel değeri. Sağlıklı bireyler olmadan ne ekonomik büyüme mümkün olur ne de sosyal huzur. İşte bu nedenle, sağlık hizmetlerini sunan doktorlar, hemşireler, ebeler ve sağlık çalışanları birer kahraman. Ancak bugün, bu kahramanlar onurları için mücadele ediyor. Türkiye’de sağlık sisteminin temel taşlarından biri olan aile hekimliği sistemi, bir kez daha çalkantılı günlerden geçiyor. 

Sağlık meslek örgütlerinin yıllardır dile getirdiği sorunlar, Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesiyle daha da derinleşti. Ülkemizde sağlık hizmetlerinin %40’ı Aile Sağlığı Merkezleri'nde(ASM) karşılanırken, burada çalışan doktorların oranı sadece %15. Üstelik yeni yönetmelik, teşvik ödemeleri için neredeyse imkânsız şartlar öngörüyor ve performans sistemini daha da ağırlaştırıyor. Doktorlar yalnızca hasta tedavi etmekle değil, bir yandan da bürokratik yüklerin altında ezilmekle meşgul. 

Bunun yanı sıra, yeni düzenleme doktorların ilaç yazma yetkisini sınırlıyor. Ağrı kesici veya antibiyotik yazımı için getirilen kotalar, yalnızca hekimleri değil, aynı zamanda hastaların tedavi süreçlerini de olumsuz etkileyebilir. İnsan sağlığı, performans kriterleriyle ölçülebilecek bir meta değildir; doktorların inisiyatifine güvenmek gerekir. 

📌Doktorlar Neden İş Bırakıyor? 

Aile hekimleri ve sağlık çalışanları, yalnızca kendi hakları için değil, insan sağlığını koruyabilmek için de seslerini yükseltiyor. ASM’lerin altyapısının güçlendirilmesi, sağlık çalışanlarına güvenceli istihdam sağlanması ve hak ettikleri ücretlerin verilmesi taleplerinin arkasında, daha iyi bir sağlık hizmeti sunma isteği yatıyor. Talepleri çok net: Sağlık hizmetleri kamu tarafından desteklenmeli, nüfusa uygun sayıda hekim görevlendirilmeli, çalışanların özlük hakları iyileştirilmeli ve sağlıkta şiddet önlenmeli. 

Ancak en önemlisi, bu talepler yalnızca sağlık çalışanlarının meselesi değil; bu, herkesin meselesi. Çünkü onlar iş bırakınca aslında bir sistemin sürdürülemez olduğunu haykırıyor. 

📌Hastalar ve Hekimler Karşı Karşıya Gelmemeli

Yeni düzenlemelerin hekimler ve hastalar arasında gerilime yol açması ihtimali, halk sağlığı açısından da bir risk oluşturuyor. ASM’ye yılda en az iki kez gelme zorunluluğu veya başka bir sağlık kuruluşuna başvurma sayısının sınırlanması gibi uygulamalar, hasta-hekim ilişkisinde güvensizlik yaratabilir. Oysa sağlık hizmetleri, karşılıklı güven ve iş birliği üzerine kurulmalıdır. Hekimlere güvenmek, onlara destek olmak ve sistemin daha iyi işlemesi için birlikte mücadele etmek gerekiyor. 

📌Sağlıkta Şiddet: Önlenebilir Bir Felaket 

Bir diğer önemli sorun ise sağlıkta şiddet. Ne yazık ki sağlık çalışanları, bu kutsal mesleği icra ederken kendi güvenliklerinden endişe duymak zorunda kalıyor. Hekimlerin can güvenliği sağlanmadan, sağlık sisteminin iyileşmesini beklemek hayalden öteye geçmez. Sağlıkta şiddeti önlemek için caydırıcı ve etkili yasal düzenlemelere acil ihtiyaç var. 

📌Sağlığımızı Koruyacak Olanlara Sahip Çıkalım 

Aile hekimlerinin, sağlık çalışanlarının ve ebelerin mücadelesi, hepimizin mücadelesidir. Sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, yalnızca doktorların daha iyi koşullarda çalışmasını sağlamaz; aynı zamanda bizlere daha sağlıklı bir gelecek sunar. Unutmayalım ki, insan hayatı bir istatistik değil, bir değerdir. Ve o değeri korumak için mücadele edenleri yalnız bırakmamalıyız. 

Bugün onların sesi olmak, yarın kendi sağlığımızı savunmak demektir.
Hekimler de susarsa, kim konuşacak?

7 Ocak 2025 Salı

CENNETTEN KOVULANLARIN CEHENNEMİ


Dünyanın kadim bir köşesinde, bir kabilenin yaşadığı sakin topraklar vardı. Bu topraklar, nehirlerin fısıldadığı, rüzgârın ulu ağaçlarla dans ettiği, hayvanların özgürce dolaştığı bir cennetti. İnsanlar, bu cenneti kutsal bir emanet gibi taşır, nehirlerin suyunu yudumlarken gökyüzüne şükranlarını sunarlardı. Yaşamları, doğanın ritmiyle uyum içinde akardı.
Bir gün ufukta, daha önce hiç görülmemiş devasa gemiler belirdi. Gözleri keskin, silahları parlak adamlardan oluşan bir grup karaya ayak bastı. Yüzlerindeki ifade, ne merak ne de dostluktu. Onların bakışları, sanki her şeyi birer nesneye, her şeyi birer ganimete indirgeyen bir ağırlık taşıyordu. Kabilesini koruma arzusuyla dolup taşan genç bir savaşçı, yaşlı reisinin yanına gidip sordu:

"Bu insanlar kim, neden buradalar?"

Yaşlı reis derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı ve duyduğu hikâyeleri hatırladı. "Onlar," dedi, "toprağı bir düşman gibi gören insanlar. Gölge gibi gelirler, ama ışıklarını getirmezler. Toprağı fetheder, nehirleri kirletir, ağaçları keserler. Yollarını kandan ve ateşten örerler. Onların kalpleri küçük, açlıkları ise dipsizdir."
Genç savaşçı şaşkındı. "Ama toprak bizim anamızdır. Ona nasıl düşman olurlar?"
Reis, derin bir hüzünle güldü. "Onlar cennetten kovulmuş olanlardır. Cenneti kaybetmenin acısını, dünyayı cehenneme çevirerek dindirmeye çalışıyorlar. Ama bil ki, toprak hiçbir zaman tam anlamıyla teslim olmaz. Nehirler yeniden akar, ağaçlar yeniden filizlenir. Biz, bu döngünün bir parçasıyız. Onlar ise kendilerini bu döngüden üstün görürler."

Beyaz adam, vadilere yayıldıkça ormanları yok etti. Sürülerle hayvanları avladı, nehirleri kuruttu. Kabile halkı direndi; ama her geçen gün toprakları biraz daha daraldı. Genç savaşçı, her kaybın ardından gökyüzüne baktı, yüreğindeki isyanı susturmaya çalıştı. Fakat beyaz adamın açlığı hiçbir zaman dinmiyordu. Onlar yalnızca toprakları değil, ruhları da ele geçiriyordu. Kabile halkının bir kısmı beyazların dünyasına katıldı; diğerleri ise izlerini doğanın saklı köşelerine taşıdı.
Yıllar geçti, nesiller değişti. Kabilelerin hikâyeleri artık yalnızca fısıltılarda, dağların yankısında yaşamaya başladı. Ama toprak, her şeyin tanığıydı. Ve toprak, her zaman hatırlardı.

Bir gün, bir başka genç savaşçı, bir yıkıntının arasında bulduğu yaşlı bir taş tableti okurken kendi halkının hikâyesini keşfetti. Üzerinde şu cümle kazılıydı:

"Toprak bizim anamızdır. O asla teslim olmaz. O bizden güçlüdür. Ama onun yitip gitmesini izlemek, kendi varlığımızı yitirmek demektir. Cenneti koruyamayan insan, bir daha onun kapılarını bulamaz."

Genç savaşçı, bu sözleri gökyüzüne haykırdı. Ve gökyüzü, onun çağrısını rüzgârla taşıdı.

6 Ocak 2025 Pazartesi

KARANLIĞI DELEN IŞIĞIN ÇOCUĞU

Fırtına, geceyi delip geçen şimşeklerle Hırvatistan Smiljan köyünün ufkunu aydınlatıyordu. Küçük bir taş evin içinde bir kadın sancılar içinde kıvranıyor, yeni bir hayatın doğumuna tanıklık ediyordu. 
Şimşeklerin ardı ardına çaktığı o anda, bir ebe, titreyen bir sesle “Bu çocuk karanlığın çocuğu olacak,” dedi. 
Kadın, acının içinden bir cesaretle başını kaldırdı ve cevap verdi. 

Hayır, o ışığın çocuğu olacak.”

İşte böyle başladı Nikola Tesla’nın hikayesi. 

Tesla, daha çocukken bile sıradışı bir zekâya sahipti. Annesinin evde yaptığı mekanik aletlere olan ilgisi, onu daha o yaşlarda hayaller kurmaya yönlendirdi. Büyüdükçe, hayalleri gerçeğe dönüştürme arzusu içinde büyüdü. Eğitimi boyunca, matematik ve fen bilimlerindeki dehasıyla öğretmenlerini hayrete düşürüyordu. Ancak Tesla’nın gözleri hep daha uzaklara, bilinenin ötesine bakıyordu.

Tesla, genç bir adam olarak cebinde sadece bir tren bileti ve birkaç dolarla Amerika’ya adım attı. Hayalleri onu Thomas Edison’la çalışmaya götürdü. Edison, Tesla’nın fikirlerinden etkilenmişti, ama Tesla’yı anlamakta zorlanıyordu. Edison için yenilikler, paranın hizmetinde araçlardı; Tesla içinse insanlığı ileriye taşıyacak kutsal bir görevdi. Edison, Tesla’ya daha verimli motorlar geliştirmesi karşılığında 50.000 dolar teklif etti. Ancak Tesla işini bitirdiğinde, Edison yalnızca gülümseyerek “Bunu Amerikan mizahı olarak düşün,” dedi. İşte o an Tesla, hayal kırıklığını derin bir kararlılığa dönüştürdü. 

Tesla, Edison’un doğru akım sistemine karşı kendi alternatif akım sistemini geliştirdi. Edison’un doğru akımı, şehirlerin yalnızca birkaç sokak ötesine güç taşırken, Tesla’nın sistemi tüm dünyayı aydınlatma potansiyeline sahipti. Ancak Edison, yenilgiyi kolay kabul edecek biri değildi. Halkı Tesla’ya karşı korkutmak için doğru akımın güvenli olduğunu, alternatif akımın ise tehlikeli olduğunu savundu. Sokaklarda hayvanları alternatif akımla öldürerek gösteriler düzenledi. Tesla, bu alçakça saldırılara sessiz bir şekilde cevap verdi: kendi vücudundan alternatif akım geçirerek zararsız olduğunu gösterdi. Sonunda kazanan Tesla oldu. Onun vizyonu, modern elektrik şebekelerinin temelini oluşturdu. 

Tesla’nın hayatı yalnızca başarılarla değil, aynı zamanda hayal kırıklıklarıyla doluydu. En büyük hayallerinden biri, enerjiyi kablosuz bir şekilde tüm dünyaya ulaştırmaktı. Wardenclyffe Kulesi, bu hayalin somut bir parçasıydı. Tesla, Dünya’yı dev bir enerji jeneratörüne dönüştürmeyi planlıyordu. Ancak yatırımcıları, bu teknolojiyi kontrol edemeyeceklerinden korktular ve projeyi yarıda bıraktılar. Tesla, finansal sıkıntılar nedeniyle projelerini gerçekleştiremeden yarıda bırakmak zorunda kaldı. 

Yaşamının son yıllarında, Tesla New York’taki bir otelde yalnız bir hayat sürdü. Güvercinlere duyduğu sevgi, onun için bir teselli kaynağıydı. Her gün parkta onları besler, bir tanesine diğerlerinden daha fazla bağlanırdı. O güvercin hastalandığında Tesla, “O öldüğünde hayatımdaki ışık da söndü,” dedi. 

7 Ocak 1943’te, doğduğu günkü gibi fırtınalı, şimşekli bir karanlık gecede, yoksulluk içinde hayata gözlerini yumdu. Ancak onun ölümüyle dünyaya getirdiği ışık asla sönmedi. Alternatif akım, radyonun temelleri, kablosuz enerji ve daha nice fikir, Tesla’nın mirası olarak insanlığa hizmet etmeye devam ediyor. 

Işığın Çocuğu, kendi çağı tarafından anlaşılmamış olabilir, ama bugün Nikola Tesla, insanlık tarihindeki en büyük dehalardan biri olarak anılıyor. O fırtınalı karanlık gecede doğan bebek, gerçekten de ışığın çocuğu olmuştu.
Antik çağın ışık tanrısı Apollon'du.Tesla o çağda yaşasaydı hiç şüphesiz ki, Apollon'u koltuğundan etmişti.
Görsel: Yapay zeka

BÜYÜK İSKENDER VE SAKAL TRAŞININ ZAFERİ

Yıl, MÖ 333. Çanakkale'nin rüzgarlı topraklarında, tarih sahnesine damga vuracak bir savaşın hazırlıkları yapılıyordu. Genç ve kararlı bir komutan, Büyük İskender, kaderini şekillendirecek Granikos
Muharebesi'nin arifesinde ordusunu bir araya toplamıştı. Karşısında, devasa büyüklükteki Pers ordusu duruyordu. Sayıca üstün bir düşmanla yüzleşmek, bir imparatorluk hayali kuran bu genç lider için yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi temsil ediyordu. Ama İskender, sayılarla değil, akıl ve stratejiyle savaşı kazanacağını biliyordu.

Savaşın öncesinde, İskender gökyüzüne baktı. Rüzgâr kurumuş otları sürüklüyor, gece yavaş yavaş çökmekteydi. Yunan tanrılarına sessiz bir dua fısıldadı. O gece, efsaneye göre korku tanrısı Phobos’a bir kurban sunmuştu. Phobos, savaş meydanlarında askerlerin kalplerine korku salan bir tanrıydı. Ancak İskender için bu ritüel, korkunun yalnızca kontrol edilmesi gereken bir gölge olduğunun bir ifadesiydi. Ordusuna korkuya teslim olmamaları gerektiğini, her bir kişinin savaşta kendine düşeni yerine getirmesinin zaferin anahtarı olduğunu söyleyerek bir kez daha hatırlattı.

Sabaha karşı, subaylarından biri yanına yaklaştı. Yüzündeki kaygı açıkça görülüyordu. "Başka bir hazırlık yapmamız gerekiyor mu, efendim?" diye sordu. İskender, kendinden emin bir tebessümle karşılık verdi: "Makedonyalıların sakallarını kesmek dışında hiçbir şey."

Bu söz, önce şaşkınlık yarattı, ardından ordu içinde yankılanan bir emir haline geldi. Subaylar, askerleri sırayla topladı ve herkes sakalını tıraş etti. Bazıları bunun İskender’in kendisini örnek almak isteyen bir liderin emri olduğuna inandı. Tıraşlı yüzler, birlik duygusunu pekiştiren bir sembol haline gelmişti. Diğerleri ise bu emrin altında yatan pragmatik sebebi fark etti: Yakın dövüşte, uzun sakallar düşman için bir avantaja dönüşebilirdi. Ayrıca askerler uzun sakallı Perslerden kendilerini ayırt edebilirdi. İskender, detaylara önem veren bir stratejistti ve düşmana karşı hiçbir koz vermeye niyetli değildi.

Muharebe günü geldiğinde, Pers ordusunun tozu dumana katan adımları ufukta belirdi. Ancak Makedon askerleri, İskender’in verdiği ilhamla ve kalkanlarının ardındaki kararlılıkla dimdik duruyordu. İskender’in planı bir satranç oyunu kadar kusursuzdu; askerlerini düşmanın zaaflarını kullanacak şekilde konuşlandırdı. Kendisi, savaş arabalarının yarattığı kaosta, ordusunun önünde bir yıldırım gibi parladı.
Granikos, kan ve terle yoğrulmuş bir zaferin adı oldu. Makedonlar, sayıca az olmalarına rağmen, disiplin, cesaret ve İskender’in dâhiyane stratejisi sayesinde Pers ordusunu bozguna uğrattı. İskender’in zaferi sadece bu savaşı kazanmakla kalmadı; aynı zamanda, bir imparatorluğun temellerini atarak tarih sahnesine adını altın harflerle yazdırdı.

Zafer sonrası, İskender’in tıraşlı yüzü, Helen dünyasında bir akım başlattı. Artık yalnızca bir askeri taktik değil, bir ideoloji, bir kültür haline gelmişti. Temiz yüzler, yeni bir dönemin sembolüydü. İskender’in sakallarını kesme kararı, bir askeri zaferin ötesine geçti; bir devrim, bir çağın başlangıcı oldu.

İşte o çağı başlatan savaşın yaşandığı alan Çanakkale'nin Biga ilçesinin yaklaşık 10 kilometre kuzeyinde gün yüzüne çıkarıldı.
Arkeolog ekibinin lideri ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde arkeoloji profesörü Reyhan Körpe, Live Science'a yaptığı açıklamada, "Granikus Muharebesi, sadece İskender'in hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri olmakla kalmadı, daha sonra kendisine 'Büyük' ​​lakabı kazandıran bu savaş, aynı zamanda dünya tarihinde de önemli bir an oldu," dedi.
Türkiye bu tarihi zenginliği değerlendirmeli.
İyi bir tanıtım yapılırsa, o savaş alanı her yıl binlerce turist çeker.

GEZEGENLERİN DANSINI İZLEMEYE HAZIR MISINIZ?

Ocak ayının derinliklerinde, evrenin sonsuz tarlalarında sıradışı bir karnaval başlamak üzere. 
Gökyüzü, yıldızların pırıltısı ile süslenmiş bir tiyatro sahnesine dönmüş, sıranın büyük oyuncularına geldiğini haber veriyor. İnsanoğlunun gözlerini ufka diktiği o anda, güneş sisteminin yedi ihtişamlı gezegeninden altısı, antik bir melodiyle bir araya gelmeye hazırlanıyor. 

8 Ocak’ta, alacakaranlığın mavi örtüsü karanlığın kadife siyahına dönüştüğünde, hilal ayın narin ışıkları gökyüzüne yayılacak. Bu ışık, adeta kadim bir orkestra şefinin değneği gibi, gezegenleri dansa çağıracak. İlk olarak Venüs ve Satürn, güneybatı ufkunda belirip, birbirine yakın durarak sahneye çıkacak. Venüs, zarafeti ve parlaklığıyla adeta bir gece mücevheridir. Satürn ise sessiz ve vakur bir bilge edasıyla ona eşlik edecek. 

Gökyüzünde yukarılara doğru çıktıkça, Jüpiter sahne alacak. Bu gaz devi, altın bir taç gibi parlayan ışığıyla hem meraklı bakışları hem de hayalleri üzerine topluyacak. Yakın zamanda muhalefeti geçmiş olan Jüpiter, bu parlaklığını güneşin kalbinden getirdiği sırlarla bezemiş gibi görünecek. 

Doğu ufkuna doğru gözler kaydığında, kızıl bir ışık titreşecek. Bu, Mars’tan başkası değil. Kızıl Gezegen, tarihin efsanelerinden çıkmış bir savaşçı gibi gökyüzüne meydan okuyacak. Onun kızıl parıltısı, Dünya'ya olan yakınlığından gelen heyecanla daha da güçlenecek. Mars, 12 Ocak'ta en yakın yaklaşımına hazırlanıyor ve bu, onun dansına başka bir boyut katacak. 

Jüpiter’e komşu olan Uranüs, zar zor fark edilen bir titremeyle sahnede yerini alacak. O, ancak keskin bir gözle veya bir teleskop yardımıyla görülebilir. Onun hemen ilerisinde, derin uzayın buz devlerinden biri olan Neptün, Venüs ve Satürn'ün yakınında sessiz bir şekilde duracak. Bu iki buz devi, geceye mistik bir hava katıp, uzayın derinliklerine dair sırların mesajlarını taşıyacak. 

Hilal ay, bu kozmik balenin izleyicisi ve sessiz anlatıcısı olarak gökyüzünde yükselirken, insanlık bir kez daha evrenin büyüklüğü ve güzelliği karşısında nefesini tutacak.
Gezegenler sırasını alıp dans ederken, bu sahne yalnızca astronomların değil, hayalperestlerin de rüyalarına ışık saçacak. Çünkü o gece, gökyüzü sadece yıldızlarla değil, insanlığın sonsuz keşif arzusu ile de aydınlanacak. 

Ve böylece, Ocak ayının gökyüzü bir bilimkurgu masalına dönüşecek. İnsanlık, evrenin derinliklerine gözlerini çevirirken, o gece yalnızca gezegenlerin değil, hayallerin de dans ettiği bir gece olacak.
Görsel: Yapay zeka

5 Ocak 2025 Pazar

BU SOHBETE BAYILACAKSINIZ


Datça yarımadasının üç yakasında, üç ayrı köyden üç dost... Çocukluktan tanırlar birbirlerini. Aynı toprağın kokusunu içlerine çekmiş, aynı dereden su içmiş, aynı rüzgârın savurduğu papatyalara takılmış gözleri.
Batı Datça'dan(Yazı Köy) Sinyor Günay Kaptan, Doğu Datça'dan(Emecik) Bekir Cümen ve Orta Datça'dan(Reşadiye) Y. Ziya Özalp.
Onlar, birbirinden farklı aksanları, şiveleri ve tabii ki birbirinden ayrı kahkahalarıyla Datça'nın renkli mozaiğini oluştururlar.

Günlerden bir gün, bu üç eski dost Reşadiye meydanındaki kahvede buluşur. Ortalık cıvıl cıvıl, herkes kendi gündemiyle uğraşırken, onlar masanın köşesinde hararetli bir tartışmaya tutuşmuşlardır.
Konu: “NEREYE GİDİYORSUN?” sorusunun en güzel şekilde nasıl söyleneceğidir. Çünkü her biri, kendi şivesinin diğerlerinden daha doğru ve tabii ki daha "ince" olduğuna emindir.

Sinyor Günay Kaptan, bir elini bardağındaki çaya, diğerini burnunun altındaki bıyığa götürerek konuşmaya başlar:

Bakın şimdi, esas ‘nereye gidiyorsun?’ şöyle söylenir: ‘NEREYE GİDİİYRUUUN?’ Böyle bir uzatma, böyle bir ahenkle Datça’nın rüzgârını, denizin dalgasını içinde hissedersin. Bu, şivemizin asaletidir!

Bekir Cümen, sandalyesini ileri kaydırır ve parmağını masaya vurur.

Yok ya! Hadi ordan! En doğalı, en samimisi benim söylediğimdir: ‘NEREYE GİDİCİSİN?’ Hem kısa, hem net. Lafı dolandırmadan, mertçe sorarsın. Bir kere Datça’nın efeliği bu konuşmada var.”

Y. Ziya Özalp, diğer iki dostuna bakarak hafifçe gülümser. Her zamanki gibi sözünü sakınmaz.

İkiniz de yanılıyorsunuz, ağalar. Esas güzellik, ‘NEREYE GİDİPDURUUUN?’ demekte. Bir düşünün! Hem soruyorsun hem de karşı tarafın haliyle meşgul olduğunu hissettiriyorsun. Biz Reşadiyeliler, karşıdakinin halini hatırını göz ardı etmeyiz.”

Üçü de kendi söyleyişini birbiri ardına tekrar ederken, meydanda toplanan kalabalık kahkahayla izlemeye başlar.
Biri, "Bunlar bu tartışmayı kırk yıldır yapıyor!" derken, bir diğeri, "Gene başladılar!" diye ekler. Ama kimse müdahale etmez. Çünkü bu üç Datçalı'nın dostluğu, köylerin ayrılığına rağmen Datça’nın ruhunu temsil eder.

Akşamüstü, kahveci çay ocağını kapatırken, üç arkadaş hâlâ “nereye gidiyorsun” üzerine tartışmaktadır. Sinyor Günay, Cümen ve Yusuf Ziya… Bu üç Datçalı, ne kadar farklı olsalar da aynı gökyüzünün altında büyümenin güzelliğini bilir.
Onlar, Datça’nın üç rüzgarıdır; biri kuzeyden eser, biri doğudan, biri batıdan. Ama nihayetinde aynı denize ulaşırlar.

Ve o akşam Datça’da bir kez daha gülüşmeleri yankılanır:
Ee hadi bakalım, nereye gidiiyruuun? Nereye gidicisin? Nereye gidipduruuun?”

YAZIKLAR OLSUN HEPİMİZE

Yağmur kesildi.
Sular çekildi.
Belgeselci arkadaşım Orhan Soylu çekti bu fotoğrafları.
Ortaya çıkan tablo, insanlığın doğaya karşı işlediği en büyük suçlardan birinin sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir belgesi.

Her yer çöp. Plastik torbalar, kimyasal kalıntılar, inşaat artıkları.
Tonlarca kilometrelerce atık.
Üstelik bunların büyük bir kısmı doğrudan denize karıştı,  güzelim koylar zehirle kaplandı. Denizin mavisi, insanın açgözlülüğünden ve umursamazlığından griye dönüştü.

Dünyayı tekne ile dolaşan ilk denizcilerimizden Sadun Boro, yaşamının son günlerinde bu duruma dikkat çekmişti. Onun şu sözleri hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor:

"Dünyanın hemen hemen tüm koylarını gezdim. Doğaya bizim kadar kötü davranan bir toplum görmedim. Daha beş nesil önce birbirini yiyen yamyamlar bile çevreye bizden daha duyarlı."

Bu cümleler bir utanç vesikası gibi önümüzde duruyor. İnsan eliyle yaratılan bu yıkımı görmek, yalnızca doğaya değil, kendi vicdanımıza karşı da işlenmiş bir suçun itirafı gibi.

Ama asıl soru şu: Biz buna nasıl izin verdik? 
Kendi yaşadığımız toprakları, berrak denizleri, yemyeşil doğayı çöplüğe çeviren bu kör düzeni nasıl görmezden geldik? 
Sessizliğimizle bu suça ortak olmadık mı?

Sadece kirliliği değil, kendi kayıtsızlığımızı da sorgulamalıyız. Eğer doğa böyle acı çekiyorsa, bunun suçlusu sadece bizi yönetenler, atıkları bırakanlar değil, aynı zamanda onlara ses çıkarmayan, tepki göstermeyen hepimiziz.
Hesap sormayan biziz!
Yazıklar olsun bize.

Doğayı tüketirken, aslında kendi geleceğimizi, çocuklarımızın yaşamını ve ortak değerlerimizi de tüketiyoruz. Eğer bu kısır döngüye bir son vermezsek, çöplükte yaşamayı hak eden bir toplum olarak tarihe geçeceğiz. Ve o zaman, doğanın bize "lanet olsun" deyişini gerçekten duyacağız.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...