2 Ocak 2025 Perşembe

GOLAN TEPELERİNİN LANETİ

Kadim zamanlarda, Golan Tepeleri’nin zirvelerinde, halkın kutsal saydığı Kaya Tanrıları yaşardı. 
Nimrut soyu bu tanrılar, Nimrut Kalesi'nde insan şekline bürünmüş devasa taş sütunlardı ve sadece toprağın adaletini değil Golan halkını da korumak için yaşarlardı. 
İnanca göre, bir yabancı Golan Tepeleri’ne zarar vermeye ya da bölgeyi ele geçirmeye çalışırsa, Kaya Tanrıları uyanacak ve toprağın intikamını alacaktı. 
Ancak yüzyıllar geçti, insanlar bu hikayeleri unutmaya başladı. Kaya Tanrıları ise sessizce uykuya daldı. 

Bir gün, komşu diyardan gelen  güçlü, gaddar bir kral, Golan Tepeleri’ni işgal etmeye karar verdi. Bu kral, Bibi adıyla biliniyordu ve fethettiği her toprağı halkıyla birlikte yakıp yıkıyor, ayağının bastığı yerde ölüm yeşeriyordu. Dünya onu savaş suçlusu bir cani olarak tanıyordu.
Golan Tepeleri’nin stratejik önemini bilen bu gaddar Bibi, ordusunu bölgeye gönderdi ve buradaki köyleri yakıp, kutsal tapınakları yağmalamaya başladı. 
Halk, tanrılarından yardım dileyerek dualar etti ama Kaya Tanrıları hareketsizdi. İnsanlar umutlarını yitirmek üzereyken, yaşlı bir kadın, köyün meydanında toplandı ve eski bir kehaneti hatırlattı. 

Kaya Tanrıları, yalnızca ‘Saf Gözyaşı’ toprağa değdiğinde uyanır,” dedi. “Birinin, Golan’ın özünü sevgiyle sulaması gerekir.” 

Yaşlı kadının torunu olan genç bir çoban kız Mira, halkın bu sözlere itibar etmediğini görünce, kendi başına harekete geçti. Mira, Kaya Tanrıları’nın bulunduğu Nimrut kutsal alanına çıktı ve onların önünde diz çöktü. Gözlerinden yaşlar dökülerek, Golan’ın halkı ve doğası için yalvardı. Ama tanrılar hâlâ suskundu. Mira, son bir çabayla, toprağı kendi kanıyla sulamaya karar verdi. Bir hançerle elini keserek kanını toprağa akıttı ve son nefesinde, “Toprak için toprağa döndüm. Ey adaletin tanrıları, bizi duyun!” diye haykırdı. 

Tam o anda, Kaya Tanrıları’nın gözleri parlamaya başladı. Dağları sarsan bir gümbürtüyle, Kaya Tanrıları uykularından uyandı. Devasa taş sütunlar insan formuna büründü ve göğe yükseldi. Golan Tepeleri’nin zirvesinde bir fırtına koptu. Bibi’nin ordusu bu gürültüyü duyduğunda, korkuyla kaçmaya çalıştı ama tanrılar onların kaçışını engelledi. Rüzgarlarla savrulan kumlar ve devasa taşlarla gökyüzü karardı. Kaya Tanrıları, işgalci askerleri birer taş figür haline getirdi ve Golan’ın derin vadilerine gömdü. 

Bibi ve ordusu, korkuyla bölgeyi terk etti ancak tanrıların laneti onun peşini bırakmadı. Nerede bir toprak fethetmeye çalışsa, ordusu taşlaşır ve toprak onu reddederdi. Mira’nın kanının döküldüğü yer, bahar geldiğinde asla kurumayan bir dereye dönüştü. 
Bugün Golan Tepeleri’nde o dereye bakanlar, suyun fısıldadığını duyar. 

Zalim Bibi'ler oldukça, kahraman Mira'lar da olacaktır ve o Mira'lar eninde sonunda halkını uyandıracaktır.

George Orwel, "İnanılan efsaneler gerçek olma eğilimindedir" der.

TEL ÜSTÜ SOHBETLERİ

Serin bir kış sabahıydı. Gün doğarken gökyüzü pembe ve turuncu tonlarla süslenmiş, güneşin ilk ışıkları bir çift kumruyu aydınlatıyordu. Bu kumrular, köyün hemen yanındaki eski telefon tellerine tünemiş, yan yana duruyorlardı. Biri gri tüylerini hafifçe kabartmış, diğeri başını yana eğmiş, sanki derin bir düşünceye dalmış gibiydi.

Kumrular, insana benzeyen bir içgüdüyle, doğanın bir parçası olduklarını hissettiriyordu. Birazdan köyden dumanlar yükselecek, tarlalardan insan sesleri duyulacaktı. İnsan, bu toprakların efendisi gibi görünse de, kumrular bu düşünceye karşı çıkıyor gibiydi. Tellerin üzerine tünemiş bu iki kuş, insanla doğa arasındaki bağın sessiz bir tanığıydı.

Köyün küçük çocuğu Ali, avluda koştururken onları fark etti. O sabah, dedesi ona doğanın nasıl bir bütün olduğunu anlatmıştı. Dedesinin kelimeleri hâlâ aklında yankılanıyordu: "Kuşlar özgürdür, torunum. Ama insan, kendi yaptığı şeylerle zincirlenir. Toprak onun değildir, o toprağın bir parçasıdır."

Ali, kumrulara baktı ve içini bir huzur kapladı. O kuşların gözünden, insanoğlunun kendini doğadan nasıl ayırdığını görmeye çalıştı. Kumruların bir telde, bu kadar yakın ama bir o kadar da özgür duruşu, ona insanın kaybettiği bir şeyi hatırlatıyordu. İnsan, doğayla yan yana durmayı unutmuştu. Oysa kuşlar, tellerle gökyüzü arasında gidip gelirken, her şeyin bir arada var olabileceğini gösteriyordu.

O sabah kumrular, tellere tünemiş basit iki kuş gibi görünüyordu. Ama gerçekte, insana ait olmayan bir dünyanın, birliğin ve uyumun şarkısını söylüyorlardı. Ali bunu anladı, dedesinin dediği gibi, toprağa bakıp eline bir avuç toprak aldı. Belki insan, bu toprağı sadece kirleten değil, onunla yeniden uyum içinde yaşayan biri olabilirdi.

Kumrular kanatlandı. Gökyüzüne doğru süzülürken, bir an için tarlaların, dağların ve köyün tamamını kucakladılar. Ve insan, bu iki küçük kuşun ardında bıraktığı sessiz mesajı anlamayı bekliyordu. Belki de her şey, yeniden bir parçası olmaya karar verdiğimizde değişecekti.

RÜZGARIN ÇAĞRISI

Yıl 1922… Kızlan Köyü, Datça’nın sırtını rüzgara dayadığı o günlerde, sabahları yel değirmenlerinin uğultusuyla uyanırdı. Köyün tepesinde beş yel değirmeni sıralanmıştı; her biri adeta rüzgarın şarkısını söyleyen birer müzisyen gibiydi. Değirmenlerin en büyüğünü işleten Stavros, buğdayın un haline gelmesindeki ustalığıyla tanınırdı. Onun değirmeninde öğütülen un, çevre köylerden gelenlerin en çok rağbet ettiği ürünlerden biriydi. 

Stavros, ailesinden devraldığı bu işi büyük bir özenle yürütürdü. Her sabah rüzgarın yönünü dikkatle izler, kanatların hızını ayarlar ve değirmenin içindeki taşların birbirine sürtünmesini dinlerdi. Bu ses, onun için hem iş hem de hayatın melodisiydi. Ama Stavros’un yalnızca buğdayı değil, insanların hikayelerini de öğüttüğü söylenirdi. Her gelenle konuşur, dertlerini dinler, rüzgarla birlikte sırlarını savururdu. 

Değirmenin en çok hatırlanan günü, Rumlarla Türklerin bir arada olduğu son bahar günüydü. Köylüler, değirmenlere getirilen son tahıllar için toplanmış, Stavros’un değirmeninde sıra bekliyordu. Yaşlı Hasan, Stavros’un en yakın arkadaşıydı. Birbirinden farklı inançlara ve dillere sahip bu iki adam, çocukluklarından beri beraber büyümüş, aynı sofrayı paylaşmıştı. O gün Hasan, Stavros’a bir torba buğday getirdi ve gözlerinin dolmasını engelleyemedi. 

“Stavros,” dedi, “değirmenin taşları hep dönecek mi dersin? Rüzgar hep aynı şarkıyı söyleyecek mi?” 

Stavros, dostuna baktı. Ellerini yavaşça değirmenin taşına koyarak, “Rüzgarın şarkısını biz unutmazsak, o hep söyler,” dedi. 

Ama o sonbahar, rüzgar başka bir melodi taşıdı. Nüfus mübadelesi kararı köyü sarstığında, Stavros ve ailesi gitmek zorunda kaldı. Değirmenlerini Hasan’a emanet etti, ama Hasan onu çalıştırmaya asla cesaret edemedi. “Bu değirmen Stavros’un ruhu” derdi hep. Değirmen yıllar içinde sustu, rüzgarın şarkısı bir başka zamanın yankısı oldu.

YETERİNCE EĞLENMEDİNİZ Mİ?

Britanya İmparatorluğu’nun Osmanlı’ya atanmış büyükelçisi Stratford Canning, görkemli bir üniforma içinde İstanbul’a geldiğinde yıl 1825’ti. 
Tanzimat’ın gölgesinde yükselen bu metropolün adeta sahibi gibi hüküm sürüyordu. Padişahın kapısı onun sözüyle açılır, sarayın taş duvarlarında yankılanan sesler, onun emriyle şekillenirdi. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa'ya talimat verecek kadar yetkiliydi. İngiltere’nin gücünü Osmanlı'nın her köşesine taşıyan bu adam, yalnızca politik değil, kültürel bir yağmanın da kilit figürüydü. Çünkü tarihi eser kaçakcısıydı.

1846 yılında British Museum’a gönderdiği bir hediye, onun İstanbul’daki etkisinin en sinsi kanıtlarından biri oldu. Bu hediye, Bodrum’dan çalınmış bir mermer kabartmaydı. Kabartma, tarihçiler ve arkeologlar için eşsiz bir hazineydi.
Çünkü arenalarda hep erkek gladyatörlerin dövüştürüldüğu sanılıyordu ama bu kabartmanın üzerinde iki kadın gladyatör Amazon ile Akhillia betimlenmişti. Ellerinde kılıç ve kalkan vardı; miğferleri ise yerdeydi. Kabartmanın tepesinde yazan iki kelime dikkat çekiyordu: Özgür Bırakıldılar.

MS.1'nci yüzyıldan kalma Mermer kabartma, yüzyılların sessizliği içinde bir hikâye anlatıyordu. Geceleri meşale ışığında dövüştürülen Amazon ve Akhillia, gladyatörlerin kana bulanmış arenalarında savaşa sürülmüş kadınlardı. Onların adları, kökenleri gibi, sıradan bir Roma ismi taşımıyordu. O isimlerde  Antik Anadolu'nun özgün tınısı vardı. Onlar arenada diğerleri gibi ölmek yerine, kaderlerine meydan okumuşlardı.

Tarihçiler bu hikâyeye iki farklı yorum getirdi. Kimilerine göre, Amazon ve Akhillia dövüşmüş, fakat birbirlerine üstünlük sağlayamamışlardı. Beraberlikle biten bu destansı mücadeleleri bir ödül getirmiş, hayatlarını kurtarmıştı. 
Ancak diğer bir yorum daha derindi. Dövüşmeyi reddettiklerini, yere bırakılmış miğferlerinin bu direnişi simgelediğini iddia edenler vardı. Arenanın kan isteyen seyircileri önünde, kadın gladyatörler savaşmayı reddetmiş ve hayatı seçmişlerdi.

Tahliye edilmişlerdi, evet. Ama bu yalnızca fiziksel bir tahliye değildi; onlar insan onurunun çığlığı olmuş, ölüm ve savaşın karşısında bir direnişi temsil etmişlerdi. Adlarının bir taşa kazınması, sıradan bir gladyatörün ötesine geçen bu eylemlerinin kanıtıydı.

Stratford Canning, bu kabartmayı British Museum’a hediye ederken, belki de bu kadınların hikayesinden habersizdi. Onun için bu taş parçası, İngiltere’ye taşınan binlerce tarihsel eserden biriydi. Ancak Amazon ve Akhillia’nın sessiz direnişi, tarihin unutulmaz bir köşesine kazındı.

Bugün, kadınların savaşa karşı duruşu her zamankinden daha anlamlı. Amazon ve Akhillia'nın hikâyesi, geçmişten bir yankı olarak bize ulaşıyor. Kadın, savaşın değil, barışın taşıyıcısıdır. Onlar da bunu kanıtlamıştı; miğferlerini yere bırakarak, ellerine yalnızca barışın ağırlığını almışlardı.

AHLAT AĞACI UYANINCA

Yağmurlar günlerdir Datça'yı kuşatmış, toprak doygunluğa ulaşmıştı. Gök yüzü bir türlü maviye dönmüyordu. Köyün taşlı sokaklarında yürüyen insanlar, yağmurluklarının altından güneşin özlemini taşıyordu. Ama yeni yılın ilk sabahıyla, ansızın bulutlar aralandı. Güneş, ılık ve şefkatli ışıklarıyla yeryüzüne indi. 

Kıvrımlı yamaçların birinde, yıllardır aynı köşede duran yaşlı bir ahlat ağacı vardı. Kimse ona pek dikkat etmezdi. Yaprakları sararıp döküldükten sonra, yalnızca çıplak dallarıyla kışı sessizce geçirirdi. Ancak bu sabah bir şeyler farklıydı. Güneşin sıcaklığı, ahlatın ince dallarına dokunmuş, uykusunu bozan bir ses gibi canına işlemişti. Daha kış bitmeden, baharı getirme cesaretini buldu içinde. Dallarında beyaz çiçekler açtı. O çiçekler, adeta gecikmiş bir gülümseme gibi parlıyordu. 

Yakındaki fundalıktan uçuverdi bir kelebek. Uzun süredir görülmeyen, sanki varlığı unutulmuş gibi duran narin bir yaratık... Çiçeklere kondu, kanatlarını ağır ağır çırparak güneşi selamladı. Arkasından bir diğeri, sonra bir diğeri daha geldi. Bir anda ahlatın dalları bir festival alanına döndü. Çiçeklerin ve kelebeklerin dansı, toprağın derinliklerinde uykuda olan baharın yankısı gibiydi. 

Köyün yaşlıları, bu erken baharı gördüklerinde birbirlerine bakıp sessizce gülümsediler. “Doğa şaşmaz,” dedi biri, “bizden önce bilir zamanını.” 
Güneşin altında ahlat çiçeği ve kelebeğin dansı, insanlara umut taşıyan sessiz bir şiir gibi akıp gitti..


1 Ocak 2025 Çarşamba

GERÇEK BİR HİKÂYE

Bugün 2 Ocak Dünya Bilim Kurgu Günü.
Bilim kurgu denilince aklınıza kim geliyor?
Jules Verne mi?
Herbert George Wells mi?
Yoksa Isaac Asimov mu?
Oysa tarihin derinliklerinde biri daha var. Üstelik Türkiye'den.
Asırlar öncesi bir hikaye bu.

Adıyaman'ın sessiz dağları ve uçsuz bucaksız ovaları, bundan yaklaşık 1800 yıl önce hayallerin ötesine geçen bir zihin için sahne olmuştu. Samsatlı Luciano, o çağların sınırlı dünyasında yaşayan ama sınırları hayal gücüyle aşan bir adamdı. Günümüzün Jules Verne’i, H.G. Wells’i, hatta Isaac Asimov’u ondan esinlenebilirdi; ama bu topraklardan çıkan bu dâhi, kendi halkı tarafından neredeyse unutulmuştu.

Luciano’nun dünyası, tanrıların öfkesinden, imparatorların ihtirasından, halkın hayatta kalma mücadelesinden ibaretti. Ama o, zihninde bu dar çemberi kırmayı başardı. Bir gece, yıldızların altında, sessizce gökyüzüne bakarken bir düşünce zihnine düştü: "Ya o parlak ayın ötesine geçebilseydim? Ya yıldızların ardındaki sırrı çözebilseydik?"

Bu düşünce, onu M.S. 2’nci yüzyılın en sıra dışı eserlerinden birini yazmaya itti. "Gerçek Bir Hikaye" adlı bu eser, yalnızca kendi çağını değil, geleceği de şekillendirecek fikirlerle doluydu. Luciano’nun hayalinde, 50 cesur insanla bir gemiye biniyor ve ayın yüzeyine doğru bir yolculuğa çıkıyordu. Uzayın derinliklerinde korkunç savaşlara, fantastik yaratıklara ve büyüleyici keşiflere tanık oluyordu.

Ancak bu sıradan bir hikâye değildi. Luciano’nun anlattıkları, bir insanın sınır tanımayan hayal gücünün ve evrenin sırlarını çözme tutkusunun ilk adımıydı. Bugün, bilimkurgu eserlerinin temel taşları arasında sayılan bu eser, insanlığın uzay hayalini ilk kez yazıya döken bir cesaret eylemiydi.

Yüzyıllar geçti. Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu, insanlar Ay’a ayak bastı, Mars’a araçlar gönderildi. Hatta asteroidlerde maden arayacak teknolojiler bile geliştirildi. İnsanlık yıldızlara doğru ilk gerçek adımlarını atarken, Luciano’nun hayal ettiği yolculuk bir vizyon olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyordu.

Ama ne ironidir ki, Luciano’nun doğduğu topraklarda, onun adı neredeyse unutulmuştu. Adıyaman'ın sessiz dağlarının ardında doğan bu hayalperest, bugün yalnızca az sayıda kişi tarafından biliniyor. Oysa dünyanın başka köşelerinde, NASA’nın Ay’da bir kratere onun adını verdiğini öğrenen insanlar, hayranlıkla onun hikâyesini dinliyor.

Luciano, hayallerin gücünün sınırları aşabileceğinin kanıtıydı. Belki de insanoğlunun uzaya çıkmasından önce, evrenin kapısını aralayan ilk zihinsel yolculuğu yapmıştı. Onu hatırlamak, sadece bir yazarı anmak değil; insanın hayal etme gücüne duyulan saygının bir ifadesidir.

Gökyüzüne baktığınızda, yıldızların arasında bir yerlerde Luciano’nun hayali hâlâ yaşıyor. Ve belki bir gün, insanlar Ay’da koloni kurduklarında onun adını anacaklar: "Burada bir hayalin ilk tohumu atıldı."
Görsel: Yapay zeka

YÜZYILLIK YALNIZLIK VE BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK

Bir zamanlar, sarp dağların koynunda gizlenen, kuş uçmaz kervan geçmez bir vadide Macondo adında bir köy yükselirdi. Bu köy, sonsuz bir yalnızlık döngüsüne mahkûm olmuş Buendia ailesinin efsanevi tarihine beşiklik etti. Ne geçmişten kaçabilen ne de geleceği değiştirebilen bu aile, insan olmanın çetrefilli çelişkileri arasında salınarak zamanın amansız akışında kayboldu. 

Köyün kurucusu Jose Arcadio Buendia, göklerin sırrını çözmeye, yıldızları avuçlarında tutmaya çalışan bir düş gezginiydi. Onun gözlerinde büyü, bilimle kol kola yürür, mucizeyle delilik arasındaki o ince çizgide bir hayat inşa edilirdi. Ancak kader, onun aklını dahi bir rüyanın girdabına teslim etti; sonunda, yalnızlıkla mühürlenmiş bir deliliğin karanlık sularında kaybolup gitti. 

Ailenin gerçek omurgası ise Ursula idi. Sabırlı elleriyle yalnızca ekmeği değil, ailenin parçalanan kaderini de yoğurmaya çalıştı. Her ne kadar yıllar onu yorsa da, o, Buendía ailesinin ağır yükünü sırtlanan sessiz kahramandı. Ancak kader, bir döngüyü başka bir döngüye bağlarken, Buendia soyunun adeta genlerine işlenmiş laneti iş başındaydı: Aynı isimler, aynı hatalar, aynı acılar… Yalnızlık, adeta bu ailenin damarlarında akan bir kan, aldıkları her nefeste içlerine dolan bir yazgı oldu. 

Macondo'nun yitik zamanlarına ışık tutan Melquiades, ölümsüz bir çingene ve gizemli bir kâhindi. Onun arkada bıraktığı şifreli yazılar, hem ailenin tarihini hem de sonunu içine hapsediyordu. Ama o yazılar, yalnızca soyun son torunu Aureliano tarafından anlaşılabilecek bir sırrı barındırıyordu. Ve bu sır, aile için dönüşü olmayan bir sona açılan kapıydı. 

Yıllar geçtikçe Macondo da Buendia ailesi gibi çürümeye yüz tuttu. Altın çağını yaşamış bu köy, doğanın sessiz gazabıyla sararıp soldu, unutuşun kanatları altında yavaşça silindi. Sonunda, Buendia ailesinden yalnızca Aureliano kaldı. Aile geçmişini ve kaderini çözmeye çalışırken, yazıların son cümlesiyle dehşetle yüzleşti: Buendía soyunun varlığı, başlangıçtan beri sona yazgılıydı. Ve kasırga, onların hikâyesini tarihten bir daha hatırlanmamak üzere sildi. 

Macondo, son gününde, yıllar boyu taşımış olduğu yalnızlığı bir kasırga gibi göğe savurup kendi içine çöktü. Hiçbir iz kalmadı geride; ne bir ad, ne bir taş, ne bir hatıra. Buendía ailesi ve Macondo’nun hikâyesi, evrenin sonsuz boşluğunda yankılanan silik bir sese dönüşse de, verdiği mesaj anlamlıydı.
İnsanlık, yalnızlığın pençesinde bir döngüden diğerine savrulurken, geçmişle yüzleşmeden, kaderin ağırlığından kurtulamaz. 
Tarihin ve hayatın döngüselliği içinde, her şey bir gün silinir. Ancak unutulmaz olan, bu döngüyü anlamak ve ona direnerek kendine özgü bir anlam yaratmaktır. 

Dünya edebiyatının en iyi romanlarından biri olarak kabul edilen, Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" isimli başyapıtı Netflix'de dizi olarak yayınlanıyor. Ben çok başarılı buldum.Romana yakışmış. İzlemeyenlere tavsiye edilir.

DEFNE YAPRAKLARI ARASINDA 6 KELİME


British Museum’un loş salonlarından birinde, bir mozaik zamanın gölgesinden çıkıp ziyaretçilerin ilgisini üzerinde topluyordu. İnce işçiliğiyle bezeli taşların arasına işlenmiş kelimeler, yalnızca bir dekor değil, geçmişten gelen bir hikâyenin taşıyıcısıydı. 
Defne yapraklarının arasında dolaşan kelimeler şöyle diyordu. 

“Sağlık”
“Yaşam”
“Neşe”
“Barış”
“Mutluluk”
“Umut” 

Bu kelimelerin bir ruhu, derin anlamları vardı. 

M.S. 4. yüzyıl… Roma İmparatorluğu’nun güneşle yoğrulmuş topraklarında yılın son günlerini kutlayan bir festival hüküm sürüyordu: Dies Natalis Solis Invicti(Yenilmez Güneş’in Doğum Günü). Güneş Tanrısı Sol Invictus’a adanan bu kutlamalar, kışın karanlığında insanlara yeniden doğuşun ışığını vaat ediyordu. 

Bodrum’un limanında da festivalin yankıları hissediliyordu. İnsanlar dilekler tutuyor, yeni yılın bereketi ve zenginliği için adaklar sunuyordu. Altın keseleri ve servet hayalleri, tanrıya en çok sunulan dileklerdi. Ancak biri vardı ki, kalabalığın arasından farklı bir ışık saçıyordu: Şehrin hekimi Aelianus. 

Aelianus yalnızca bir doktor değil, bilgeliğiyle de tanınan bir filozoftu. Ona göre sağlık, bedende çiçek açan bir ağaç değil, ruhun köklerinden yükselen bir yaşam ağacıydı. İnsanların zenginlik peşinde koşturduğu bu festivalde, Aelianus’un dileği bambaşkaydı. 

Evinin girişine bir mozaik astırdı. Taş ustasına şunları söyledi. 

“Defne çelengi yalnızca bir süs değil. O, yaşamın özü. İnsan, bu kelimelerin gölgesinde yaşarsa, hayatın anlamını bulur. Bu evden içeri giren herkes, burada yazanları hatırlamalı.” 

Ve mozaik işlenmeye başladı. Her bir taş, insanlık değerlerini hatırlatan kelimelerle ruh kazandı: 

“Sağlık”
“Yaşam”
“Neşe”
“Barış”
“Mutluluk”
“Umut” 

Aelianus’un evine giren herkes bu mozağe bakar, bir an durup düşünürdü. Sağlık, insanın sahip olabileceği en büyük hazine değil mi? Yaşam ne kadar kısa ve değerli? Neşe, bu kısalığa tutunan bir çiçek gibi, neden bu kadar geçici? Barış, neden insanlığa hep uzak? Mutluluk ve umut... Gerçekten bizimle mi? 

Ancak yüzyıllar geçti. Mozaik, evin duvarında yalnızlığa terk edildi. Bodrum’un taşlarının arasına gömülen bu şaheser, bir zaman sonra toprakla eşitlendi, unutuldu. Ta ki bir kış günü, yabancı eller onu keşfedip çekip çıkarıncaya kadar… 

Gemilere yüklenip uzak diyarlara götürülürken, defne yapraklarının arasındaki kelimeler hüzünle fısıldadı. 

“Beni buradan alıyorlar. Halkım nerede? Hikâyem burada kalmalıydı…” 

British Museum’a ulaştığında, mozaik artık yalnızca bir sanat eseri olarak görülüyordu. Onun önünden geçen insanlar, hayranlıkla taşların işçiliğine bakıyordu. Ama mozaik kendi kendine soruyordu. 

“Sağlık, yaşam, neşe, barış, mutluluk, umut… İnsanlar bu değerleri hâlâ hatırlıyor mu? Yoksa benimle birlikte toprak mı oldu?” 

Mozaik hâlâ orada duruyor. Ziyaretçilerin gözleri onun güzelliğinde kayboluyor, ama kim bilir, belki biri bir gün defne yaprakları arasındaki kelimeleri fark eder ve hatırlar. 

"İnsanlığın en büyük zenginliği, cebinde değil ruhunda saklıdır."

KOZMİK YILBAŞI AĞACI

Geride bıraktığımız 2024’ün son günleriydi. Dünya’nın dört bir yanında insanlar yılbaşına hazırlanırken, bir grup kişi yine sahneye çıktı. 

“Yılbaşı ağacı haramdır!” 

Onlar saçma sapan fikirleri savunurken, gözlerden uzak bir yerde, uzayın derinliklerinde ise başka bir hikâye yaşandı. 
İnsanlığın sınırlarını zorlayan bilim, bu kez gökyüzünden bir armağan gönderdi.
NASA, 2025’e sadece birkaç gün kala, dünyanın dört bir yanındaki haber kanallarında yayınlanmak üzere çarpıcı bir görüntü paylaştı. Göz alıcı bu görüntüde, yıldızlardan oluşmuş devasa bir yılbaşı ağacı var. 
Elbette bu bir ağacın fiziksel varlığı değil, NGC 2264 adlı bir yıldız kümesi. Ama şekli ve ışıltısı o kadar tanıdıktı ki, bilim insanları gözlerini bu mucizeden alamıyor. 

Bu yıldız kümesi, Dünya’dan yaklaşık 2.500 ışık yılı uzaklıkta. Genç yıldızlardan oluşan küme, doğal haliyle bile çarpıcı. Ancak NASA’daki bilim insanları, kozmik bir mizah anlayışı sergileyerek bu yıldızları kızılötesi verilerle yeşil, beyaz ve mavi renklerde görselleştirti. Ortaya çıkan görüntü, süslenmiş bir yılbaşı ağacını andırıyor. Evrensel bir sembol, bu kez insanoğlunun elinden çıkma değil, evrenin kendisi tarafından yaratılmış gibi.
Haber kısa sürede tüm dünyaya yayıldı. Bazı insanlar, “Evrenin kendisi bizi kutlamaya çağırıyor!” diye düşündü. Diğerleri ise bu görüntüyü, geleneksel inançların ötesinde, evrenin büyüklüğüne ve güzelliğine bir saygı duruşu olarak yorumladı. 
Ancak bu görüntünün, özellikle “Yılbaşı ağacı haramdır” diyenlerin zihninde bir çatışma yarattığı kesin. 

Aslında asıl mesaj yıldızlardan geliyor. 

"Evrende hiçbir şey küçük tartışmalarınıza göre şekillenmez. Biz sadece varız ve güzelliğimizle tüm sınırlamaları aşarız."
Kaynak: NASA

BİR ZAMANLAR KAPILARA BALIKLAR ASILIRDI


Datça’nın taş kokulu dar sokaklarında, zamanın geriye doğru akan sularında kaybolmuş bir hikâye yaşanır. 

Evlerin giriş kapılarının üzerindeki demir çengeller, bu hikâyenin sessiz tanıklarıdır. Şimdilerde sadece unutulmuş birer ayrıntı olarak hatırlansa da, bir zamanlar bu çengellere hayat asılırdı. Kurutulmuş soğanlar, sarımsaklar, yağdanlık şişeleri, bazen de denizin derin maviliklerinden gelen tazecik balıklar. 

Akşam olunca, tarladan yorgun argın dönen ev sahipleri kapılarının üzerindeki çengelde asılı bir kese balık bulurlardı. Evin kadını, bu beklenmedik hediyeyi bir ödül gibi kabul ederdi. El çabukluğuyla balıkları temizler, tuzuyla, baharatıyla harmanlar, kızgın ateşte pişirirdi. Ocağın üstünde çıtırdayan balıkların kokusu, taş evin içine yayıldıkça herkes sofraya toplanır, balıkların tadını çıkarırdı. 

Balıklar Bozburunlu ya da Bodrumlu balıkçıların getirdikleriydi. Ama kim asmış, kim getirmiş, kimse sorgulamazdı. Zaten sorgulamanın bir anlamı da yoktu; deniz ne verdiyse balıkçı onu tutar, kapıya bırakırdı. 

Amq balıkların karşılığı ise o an verilmezdi. Peki, bu balıkların hesabı nasıl görülürdü. 

Aslında bu hesap çoktan yazılmış bir denklemdi. Bir kilo balık, bir kilo zeytinyağına eşitti. O yıllarda Datça Yarımadası'nda para, rüzgâr kadar uçucu ve nadirdi. Balıkçılar, zeytin zamanı geldiğinde köyün zeytinyağı işliğine uğrar, önceden hazırladıkları listeleri bırakırlardı. Listelerde, hangi evin ne kadar balık aldığı yazardı. İşlik sahibi, zeytin üreticilerinden balık karşılığı alınacak yağları belirler, tenekeleri sıraya dizerdi. 

Hiç kimse bu düzene itiraz etmezdi. Zeytin üreticisi, balıkçının hakkını verirdi. Balıkçı, yağ tenekelerini alıp giderken üreticiyle yüz yüze bile gelmezdi. Basit bir alışveriş, ama hayata dair derin bir anlam taşırdı. 

Bu düzen içinde kimse şikâyet etmezdi. Hayatın ve doğanın ritmine uyum sağlamış bu insanlar, mutluluğu sadelikte bulmuştu. 

Bir kilo yağ, bir kilo balık. İsimler, markalar, para birimleri, hepsi gereksizdi. Balıkçı memnunfu, ev halkı memnun zeytin üreticisi memnun. Herkes, hayatın kendine sunduğu paydan razıydı. 

Datça’nın kapı üstü çengelleri, bir dönemin unutulmaz hikâyesini sessizce taşır. Şimdi, o taş evlerin çengellerine baktığınızda, belki de hala denizden gelen bir esintiyle bu hikâyeyi duyabilirsiniz. Ve o basit, ama bir o kadar anlamlı denklem aklınıza gelir: Bir kilo balık, bir kilo zeytinyağı…

Not: Mesudiye'den emekli öğretmen Tuncer hocanın Garaville yazarı Hasan Doğan'a anlattıklarından derlenmiştir.

Görsel: Yapay zeka

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...