11 Şubat 2025 Salı
GEÇMİŞTEN GELEN BALIKÇI
Güneşin ilk ışıkları Ege Denizi'ni boydan boya okşarken, genç bir balıkçı, Santorini'nin kayalık kıyısında sessizce ilerliyordu. Gün yeni başlıyor, gece boyunca dalgalarla dans eden denizin mırıldandığı hikâyeler hâlâ havada yankılanıyordu. İnce bir rüzgar saçlarını karıştırırken, Santorini’nin taş döşeli sokaklarından kıyıya uzanan patikada çıplak ayaklarıyla yürüdü.
Adı Theristos olan bu genç adam, Santorini'de yaşayan herkes gibi denizle bir bağ kurmuştu. Deniz onlar için sadece bir geçim kaynağı değil, yaşamın ta kendisiydi. Geçmişteki büyükler, Poseidon’un gücünü ve denizin altındaki dünyanın sırlarını anlatan hikâyelerle büyütmüşlerdi onu. Theristos, babasından kalma uzun ağını omzuna attı ve sabahın ilk saatlerinde limanın hemen ötesinde, sakin bir koyda kayığını denize indirdi.
Denizin derinliklerinden yansıyan mavi ve yeşil ışık oyunları arasında zaman kaybolmuş gibiydi. Theristos’un parmakları becerikli bir ustalıkla ağı topluyor, yakaladığı gümüş pullu balıklar, sabah güneşinde adeta birer mücevhere dönüşüyordu. Balıklarla dolu ağı kıyıya çekerken gözlerinde çocukça bir heyecan vardı. Bugün bol bereketli bir gündü.
Kıyıya döndüğünde, tuttuğu balıkları özenle iki demet halinde bir araya getirdi. Onları ellerinde taşırken, yakındaki bir kadının Theristos’a gülümseyerek el salladığını gördü. Kadın, onun günlük çalışmasını resmetmek isteyen bir sanatçıydı. Santorini’de, duvarlara hayatın renklerini yansıtan ustalar vardı ve Theristos’un balık tutan hali, onların tuvalleri için mükemmel bir sahneydi.
Theristos, elindeki balıkları evine götürmek için yoluna devam ederken, sanatçı onu dikkatle izliyordu. İnce bir fırça darbeleriyle Theristos’un genç ve enerjik bedenini, kaslarının gerilimini ve elindeki balıkların parıltısını duvara aktardı. Bu fresk, yalnızca Theristos’un bir gününü değil, Santorini halkının denizle iç içe olan yaşamını, doğayla uyum içindeki sade varoluşunu anlatacaktı.
Yüzyıllar sonra, büyük bir patlama Santorini’yi küller altında bıraktı. Zaman durdu, yaşam sessizliğe büründü. Ama Theristos’un bir sabah denizden dönerken taşıdığı balıklar, freskteki o an, hiç kaybolmadı. Günümüze kadar korunan bu resim, bir halkın denize olan sevgisini, doğayla bütünleşmiş yaşamlarını anlatmaya devam etti.
Theristos artık bir isimden çok bir semboldü; yaşamın bereketini, doğanın gücünü ve insanoğlunun güzellik arayışını yansıtan bir figürdü. Fresk, yalnızca bir duvar resmi değil, binlerce yılın ötesinden seslenen bir hikayeydi.
(Santorini'den çıkarılan Minoslu balıkçı freski.MÖ 1600( Ulusal Arkeoloji Müzesi , Atina )
9 Şubat 2025 Pazar
KAN TOPRAĞA SIZARKEN, GÖKYÜZÜ AĞIT YAKIYORDU
İzmir, Çeşme – 9 Ekim 1941
Rüzgar, deniz tuzuyla ıslanmış bir fısıltı gibi esiyordu sahilde. Gecenin karanlığında, ıssız bir kıyıya çıkan gölgeler, ay ışığında ürkekçe hareket etti. Onlar on beş kişiydi. Kimi sandalla gelmişti, kimi belki de denizi kucaklayarak yüzerek… Kimse bilmiyordu. Ama ne fark ederdi? Sadece hayatta kalmak istiyorlardı. Bu gelenler İkinci Dünya Savaşı'nda Alman ve İtalyan işgalinden kaçan Rumlardı.
Bodur Hüseyin ve oğlu, Taşçukuru’ndaki damlarında ekmeklerini bölüştüler onlarla. Aç gözlerle yutulan lokmalar, geleceğe dair bir umut yeşertti sığınmacıların gözlerinde. Yirmili yaşlarında esmer bir kadın, kıvırcık saçlı genç bir adamın elini sımsıkı tutuyordu. Diğerleri sessizdi. Kaderleri çizilmiş gibi...
Ama umut, bazen ihanetin en büyük körüğüdür. Hüseyin, oğlu aracılığıyla haberi Çeşme’nin Barbaros Bucağı’ndaki karakola uçurdu. Ve böylece kader düğümü sıkılaştı.
Bucak Müdürü Mahmut Baştup, emir verdiğinde, sığınmacılar gelenleri sevinçle karşıladı. Onların kurtarıcıları sandılar. Ayaklarına kapanan bu aç, yorgun ve korkmuş insanlar, ölümün eşiğinde olduklarını bilmiyorlardı.
Birkaç dakika içinde umut yerini çaresizliğe bıraktı. Erkekler iple bağlandı, bazıları kelepçelendi. Genç kadın serbestti. Ama bu, onun için daha beter bir kaderin habercisiydi.
Önce sahile doğru yürüdüler. En azından öyle sandılar. Fakat sonra birden yön değişti, Kıran Dağı’na doğru ilerlediler. Yol uzadıkça ay ışığı bile saklanır gibi oldu bulutların ardında.
Bir emir yankılandı dağın soğuk göğsünde.
"Vurun!"
Kurşun sesleri havayı yırttı. Birer birer yere yığıldı Rum mülteciler. Kan, toprağa sessizce sızarken, gökyüzü bile sanki ağıt yakıyordu.
Bir adam kenara çekildi. Adı Mehmet Kınık’tı.
"Ben oruçluyum," dedi titreyen bir sesle. "Bu mübarek günde kuş bile vuramam!"
Ama diğerleri onun kadar cesur değildi.
Genç kadın, saçlarını yolarken, çığlığı karanlığı deldi geçti. Ama karanlık hiç umursamadı. Önce Bucak Müdürü, sonra askerler, sonra Hüseyin ve oğlu… Bir çukur gibi açıldılar genç kadının üzerine. Ve sonunda, tek bir kurşunla onun çığlığını da boğdular.
Cesetler bir kuyuya atıldı. Gaz döküldü, yakılmaya çalışıldı. Alevler yükselmedi. Ölüm bile isyan etti belki. O yüzden üzerleri toprakla örtüldü, hiç yaşanmamış gibi...
Ama hiçbir cinayet sonsuza dek gömülü kalmaz.
İki yıl sonra, fısıltılar şehri sardığında, Yeniasır Gazetesi muhabiri Rauf Lütfü Aksungur, gölgelerin peşine düştü. Sessizlik çözüldü, diller açıldı.
Ve nihayet 29 Mart 1944’te mahkeme kuruldu. Adliye önüne doluşan kalabalık, unutulmaya yüz tutmuş adaletin kırıntılarını görmek için bekledi.
2 Nisan 1944 günü mahkeme kararı açıkladı.
Bucak Müdürü ve Karakol Komutanı idama mahkûm edildi. Diğerleri, 30 yıl hapisle cezalandırıldı. Ama bir adam beraat etti: "Oruçluyum, kuş bile öldüremem" diyen Mehmet Kınık.
2 Temmuz 1945 sabahı, Konak Meydanı’nda cellât ipi geçirdi boyunlarına. İnsanlar izledi. Kimi alkışladı, kimi sessizce baktı.
Ama asıl sessizlik, Kıran Dağı’ndaydı. O çukurda, isimsiz mezarlıkta, unutulmuş olanların seslerinde…
Adları bilinmeyen Rum mülteciler, ne tarihin satır aralarına, ne de vicdanların yankılarına kazındı. Onları öldürenlerin isimleri unutulmadı. Ama onların kim olduğu, kimler için ağladığı, hangi hayatları geride bıraktığı hiçbir zaman öğrenilemedi.
Ve belki de en büyük trajedi buydu.
NOT: İzmir'in yaşlılarının anlattıklarından, o dönem yerel basında çıkan haberlerden ve Ayşe Hür'ün geçen yıl yaptığı bir paylaşımdan kurgulanmıştır.
https://www.haberhurriyeti.com/makale/23695414/sedat-kaya/tarihin-satir-aralarina-gizlenmis-bir-dram-cesmede-yankilanan-son-cigliklar
NEHİR GİBİ AKMAK MI? HAVUZDA HAPSOLMAK MI?
Kasabanın tam ortasında, bir nehrin kıyısında doğmuştu İlayda.
Su, onun en büyük arkadaşıydı. Çocukken saatlerce nehrin akışını izler, çakıl taşlarını suya atıp çıkan halkalara hayranlıkla bakardı. Su, özgürdü. Hiçbir yere ait değildi ama her yere aitti. Ancak büyüdükçe, ona suyun ne yapması gerektiği öğretildi.
"Bardakta durmalı, yönü belirlenmeli, çağlayanlar dizginlenmeli, yoksa taşar, zarar verir."
İlayda da su gibi özgürdü bir zamanlar. Sonra öğretmenleri ona ne düşünmesi gerektiğini anlattı. Ailesi kim olması gerektiğini söyledi. Büyükler, yöneticiler, önderler ne yapacağını belirledi. Ve İlayda'nın içindeki su, ağır ağır bir havuzun içine hapsedildi.
Zaman geçti, kasabanın meydanında büyük bir kule inşa edildi. Bu kule, yalnızca taşlardan değil, emirlerden, kurallardan, öğretilmiş doğrulardan yapılmıştı. Kulenin tepesinde oturanlar, aşağıya bakarak halkın nasıl hareket ettiğini izledi. İlayda da, diğerleri gibi, başını kaldırıp yukarı baktı ve kulenin gölgesinde yaşamanın daha güvenli olduğuna inandı.
Kasabada herkes aynı fikirdeydi artık. Çünkü farklı düşünmek tehlikeliydi. Kimse, nehrin neden kuruduğunu sorgulamadı. Kimse, güneşin ışığını neden daha az gördüğünü merak etmedi. Kimse, neden her şeyin aynı olduğunu düşünmedi. Herkes kurallara uyarsa, herkes itaat ederse, düzen bozulmazdı.
Yıllar geçti. bir gün eski dostu olan nehre yürüdü, ama artık su yoktu. Nehir kurumuştu. O an, içinde bir şey kırıldı. Çocukken attığı çakıl taşlarının çıkardığı halkalar gözünün önüne geldi. O halkalar gibi düşünceler de yayılabilirdi, eğer cesaret ederse…
Ama kasaba, kulenin gölgesinde yaşamaya alışmıştı. İnsanlar mutlu değildi, ama huzurluydular. Kendi fikirleri yoktu, ama kaos da yoktu. Kendi yollarını seçmiyorlardı, ama en azından hata yapmıyorlardı.
Ve İlayda, bir su damlası gibi, ya göle uyum sağlayacak ya da nehrin yolunu hatırlayıp akacak, akacak ve belki de kaybolacaktı.
Milyonlarca İlayda, Ali, Mehmet gibi!
Sonunda, kim olduğumuza karar veren, "nehir mi oluruz yoksa bir havuzda hapsolmayı mı seçeriz?" sorusunun cevabıdır.
"Bardakta durmalı, yönü belirlenmeli, çağlayanlar dizginlenmeli, yoksa taşar, zarar verir."
İlayda da su gibi özgürdü bir zamanlar. Sonra öğretmenleri ona ne düşünmesi gerektiğini anlattı. Ailesi kim olması gerektiğini söyledi. Büyükler, yöneticiler, önderler ne yapacağını belirledi. Ve İlayda'nın içindeki su, ağır ağır bir havuzun içine hapsedildi.
Zaman geçti, kasabanın meydanında büyük bir kule inşa edildi. Bu kule, yalnızca taşlardan değil, emirlerden, kurallardan, öğretilmiş doğrulardan yapılmıştı. Kulenin tepesinde oturanlar, aşağıya bakarak halkın nasıl hareket ettiğini izledi. İlayda da, diğerleri gibi, başını kaldırıp yukarı baktı ve kulenin gölgesinde yaşamanın daha güvenli olduğuna inandı.
Kasabada herkes aynı fikirdeydi artık. Çünkü farklı düşünmek tehlikeliydi. Kimse, nehrin neden kuruduğunu sorgulamadı. Kimse, güneşin ışığını neden daha az gördüğünü merak etmedi. Kimse, neden her şeyin aynı olduğunu düşünmedi. Herkes kurallara uyarsa, herkes itaat ederse, düzen bozulmazdı.
Yıllar geçti. bir gün eski dostu olan nehre yürüdü, ama artık su yoktu. Nehir kurumuştu. O an, içinde bir şey kırıldı. Çocukken attığı çakıl taşlarının çıkardığı halkalar gözünün önüne geldi. O halkalar gibi düşünceler de yayılabilirdi, eğer cesaret ederse…
Ama kasaba, kulenin gölgesinde yaşamaya alışmıştı. İnsanlar mutlu değildi, ama huzurluydular. Kendi fikirleri yoktu, ama kaos da yoktu. Kendi yollarını seçmiyorlardı, ama en azından hata yapmıyorlardı.
Ve İlayda, bir su damlası gibi, ya göle uyum sağlayacak ya da nehrin yolunu hatırlayıp akacak, akacak ve belki de kaybolacaktı.
Milyonlarca İlayda, Ali, Mehmet gibi!
Sonunda, kim olduğumuza karar veren, "nehir mi oluruz yoksa bir havuzda hapsolmayı mı seçeriz?" sorusunun cevabıdır.
4 Şubat 2025 Salı
TRUVA'DAN SONRA SADAKATİN SON NEFESİ
İthaka’nın sarayı, zamanın acımasız ellerinde yıpranmış, eskiden yankılanan kahkahalar ve şölen sesleri yerini sessizliğe bırakmıştı. Avluda, taşların arasına sıkışmış birkaç sararmış yaprak süzülüyordu. O yaprakların arasında, kıvrılmış yatan yaşlı bir köpek vardı: Argos.
Argos’un tüyleri bir zamanlar altın gibi parlıyordu. O, efendisinin gururuydu. Gençliğinde, rüzgâr gibi hızlı, pençeleri keskin bir avcıydı. Ama şimdi tüyleri keçeleşmiş, gözleri bulanıklaşmış, bacakları titriyordu. Açlık ve ihmal içinde kıvrılmış yatıyor, bekliyordu. Çünkü beklemek, onun hayatı olmuştu.
Yirmi yıl önce…
Büyük bir sabahın eşiğindeydiler. Kral Odysseus, İthaka’nın genç savaşçılarıyla birlikte Truva’ya gitmek üzere limana yürüyordu. Tüm şehir halkı, kalkanların parlaklığını, mızrakların keskinliğini seyrediyordu. Genç adamlar şarkılar söylüyor, zafer hayalleri kuruyorlardı.
Argos, efendisinin peşinden gitmek istedi ama Odysseus eğilip onun başını okşadı. “Beni bekle, Argos” dedi. “Bir gün döneceğim.”
O zamanlar Argos’un kasları çelik gibiydi, gözleri yıldızlar kadar parlaktı. Zıpladı, havladı, kuyruğunu salladı. Efendisini bir süre daha izledi, sonra limandan ayrılan gemiler ufukta kayboldu.
Ve zaman geçti…
On yıl sürdü Truva Savaşı. Sonra bir on yıl daha, Odysseus eve dönebilmek için tanrılarla ve denizlerle mücadele etti. Efsaneler, onun denizlerde kaybolduğunu, sirenlerin sesine kapıldığını, devler ve büyücülerle savaştığını anlatıyordu. Saraya dönen haberler umutları tüketti. İnsanlar artık onu öldü bilip unuttular.
Ama Argos unutmadı.
Gözleri her gün saray kapısında, kulakları her ayak sesinde, burnu her rüzgârda efendisinin kokusunu aradı. Zaman içinde, bir zamanlar kendisine hayranlıkla bakan hizmetkârlar, artık onu görmez oldu. Avlunun bir köşesinde, gözden uzak, aç ve yorgun bir gölgeye dönüştü.
Sonunda…
Bir gün, avlunun taşlarına yabancı bir ayak bastı. Üstü başı yırtık pırtık, yüzü güneşten kavrulmuş bir adamdı bu. Eski günlerdeki gibi görkemli değildi, ama gözleri aynıydı.
Argos’un kalbi hızlandı. Gözleri artık bulanıktı, ama kokusu hâlâ burun deliklerini dolduruyordu. Gelen Odysseus’tu!
Ama bu adam, ona bakıp tek kelime etmeden geçti.
Çünkü Odysseus, sarayını ele geçiren soylulara karşı kimliğini saklıyordu. Yabancı gibi davranmak zorundaydı. Gözleri dolsa da, köpeğini çağırmadı, elini uzatmadı.
Fakat Argos, anladı.
Efendisi geri dönmüştü. Bekleyiş sona ermişti. Yorulmuş, aç kalmış, unutulmuş olsa da, beklemeye değmişti.
Son bir nefes aldı, kuyruğunu hafifçe oynattı ve gözlerini kapadı.
Odysseus, kapıdan içeri girerken bir an durdu. Başını eğdi. Sadık dostunun artık nefes almadığını fark etti. İçinden yükselen acıyı bastırarak yoluna devam etti.
Çünkü Truva’yı fethetmiş, denizleri aşmış, tanrıların gazabını yaşamıştı ama en büyük kaybını şimdi hissediyordu.
NOT: Ulysses’in (Odysseus) köpeği Argos, Homeros’un Odysseia destanında sadakatin ve bekleyişin en dokunaklı sembollerinden biri. Argos’un hikâyesi, mutlak sadakati, sabrı ve zamanın acımasızlığını anlatan edebiyat tarihinin en etkileyici sahnelerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu sahne, Odysseus’un kimliğini gizlemek zorunda olduğu dramatik ortamda, sessiz ama derin bir duygusal an yaşatır.
TRUMP VE KANLI KANAL: PANAMA'NIN UNUTULAN BEDELİ
Sene 2025.
ABD Başkanı Donald Trump, Andrews Ortak Üssü'nde gazetecilere dönerek Panama kanalındaki ısrarını sürdürdü ve "Ya geri alacağız ya da çok güçlü şeyler olacak" diye tehdit dolu bir dil kullandı.
120 yıl öncesi.
Sene 1905.
Pascalles, boğucu bir Panama sabahında, elinde ekmek kırıntılarıyla kampın önünde duran dostu Mustafa'ya göz kırptı. Yağmur, sıcağın bunaltıcı etkisini biraz olsun dindirmişti, ama yine de üzerindeki ince gömlek tenine yapışıyordu. Mustafa
Pascalles'in uzattığı ekmek parçasını nazikçe aldı ve derin bir iç çekti.
"Bugün de hayattayız dostum" dedi Mustafa, sesi yorgun ama umudu tamamen yitirmemişçesine.
İkisi de Osmanlı topraklarından gelmişti. Pascalles Midilli’den, Mustafa ise Orhangazi'den. Birbirlerini İstanbul’da bir Fransız gemisine binerken tanımışlar, Panama’daki Amerikan mühendislerin ihtiyacı olan iş gücü için çalışmaya gönüllü yazılmışlardı. Başta bir macera gibi görünmüştü yeni bir dünya, yeni bir hayat. Ama şimdi, Gümüş Rulo’nun gölgesinde yaşıyorlardı.
İnsanlar ırklarına göre iki sınıfa ayrılmıştı. Altın Rulo’yu hak edenler, yani Amerikalılar ve diğer ayrıcalıklılar, geniş bungalovlarda kalırken, Pascalles ve Mustafa gibi Gümüş Rulo işçileri, rutubetli barakalarda yatıyor, sıtma taşıyan sivrisineklerle sabaha dek savaşıyorlardı. Birçokları gibi, onlar da neden bu koşullara razı olduklarını artık unutmuşlardı.
Washington’da, Başkan Theodore Roosevelt Panama Kanalı’nın ilerleyişi hakkında raporları inceliyordu. Çelik gözlüklerini düzeltti ve Panama’dan gelen bir telgrafı dikkatlice okudu.
"Ölümler artıyor. Yağmurlar nedeniyle çalışmalar aksıyor. İş gücü kaybı yaşanıyor. Yeni işçilerin hızla getirilmesi gerekiyor."
Roosevelt, masasındaki dünya haritasına baktı. Panama, gözünde bir hayalin gerçekleşmesi için gerekli bir mühendislik mucizesiydi. Ancak kanaldan dökülen su kadar, işçilerin kanı da akıyordu. Başkanın umurunda mıydı? Belki de yalnızca bir rakamdı bu ölümler, büyük vizyonunun önündeki ufak engeller.
"Devam etmeliyiz," diye mırıldandı kendi kendine. "Her şey bedel gerektirir."
Panama’daki şantiyede, Gümüş Rulo işçileri sıtmadan kıvranan arkadaşlarını taşıyor, bataklıklaşan hendeklerde vagonlar dolusu toprak boşaltıyorlardı. Pascalles, sıtmalı bir Rum arkadaşını taşırken, Mustafa'nın kollarına düşen bir Osmanlı işçisini fark etti.
"Dayan dostum," dedi Mustafa, adamın alnını sildiği bir paçavra ile. Ancak içten içe biliyordu. Gümüş Rulo’da kimse için doktor çağırılmazdı.
O gün yağmurla birlikte toprağa kan da karıştı. Çamura bulanmış cesetler, taşınmaya bile zahmet edilmeden suya bırakıldı.
Gece çökerken, Pascalles ve Mustafa, gizlice bir ateşin etrafında toplandı. Yanlarında Jamaikalı, İtalyan, Türk ve Yunan işçiler de vardı. Hepsi, yorgun ama umut dolu gözlerle birbirlerine bakıyordu. Şantiyede kimseye anlatamadıkları hikayeleri, ateşin çıtırtısına fısıldıyorlardı.
"Bir gün bu kanal tamamlandığında, Amerikalılar buradan geçerken bizi hatırlayacaklar mı?" diye sordu Pascalles.
Mustafa başını salladı. "Hayır," dedi, "Ama bu suyun her damlasında bizim terimiz, bizim kanımız olacak."
Pascalles gözlerini ateşe dikti. "Belki de gerçek miras budur" diye fısıldadı.
Mustafa ve Pascalles artık buradan kaçmaları gerektiğine karar vermişlerdi. Panama'da ölmeye niyetleri yoktu. Ama kaçmak kolay değildi. Amerikalılar, işçilerin kaçmasını önlemek için limanlara ve demiryollarına muhafızlar koymuştu.
"Kolombiya sınırına yürümeliyiz," dedi Pascalles. "Oradan bir gemi bulur, Karayipler’e geçeriz."
"Ya bizi yakalarlarsa?" diye sordu Mustafa.
"O zaman Gümüş Rulo'da ölen binlerce işçi gibi çamura gömülürüz," dedi, Pascalles acı bir gülümsemeyle.
Ay, kara bulutların ardında saklanıyordu. Pascalles ve Mustafa yanlarına sadece birkaç parça ekmek ve biraz su alarak barakalarından ayrıldılar. Sessiz adımlarla ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladılar. Gecenin içinde, sadece cırcır böceklerinin ve uzaktan gelen jaguarların sesleri yankılanıyordu.
Ancak Panama’nın ormanları sadece sessizlikten ibaret değildi. Sivrisinek sürüleri, üzerlerine hücum ediyor, her adımda vücutlarını delip geçiyordu. Sıcak, nefes almayı bile zorlaştırıyordu.
Tam sınır yoluna çıkmak üzereyken, arkalarından bir ses duyuldu.
“Hey! Kim var orada?”
Bir Amerikan muhafızı, elinde tüfeğiyle onlara doğru koşuyordu.
Pascalles ve Mustafa, çalıların arasına daldı. Nefeslerini tutarak saklandılar. Muhafız, fenerini ormanın içinde gezdirdi ama sonunda küfrederek geri döndü.
Saatler sonra, iki dost nefes nefese sınırın diğer tarafına geçmeyi başardılar. Kolombiya topraklarındaydılar artık.
"Başardık!" dedi Mustafa, yüzünde ilk kez gerçek bir gülümsemeyle.
Pascalles, Panama’nın üzerine doğan güneşe baktı. "Evet, ama arkada ne bıraktığımızı unutamayacağız."
Yıllar geçti. 1920’lerin başında, Mustafa ve Pascalles nihayet Karayipler’de küçük bir kasabaya yerleşmiş, bir fırın açmışlardı. Bir gün, Panama Kanalı’ndan geçen büyük bir geminin haberini aldılar. Bu gemi, Amerika’nın gücünü ve mühendislik başarısını dünyaya göstermek için törenle geçiyordu.
Pascalles, kasabanın iskelesinde durmuş, gemiyi izliyordu. Su, yıllar önce toprağa karışan işçilerin kanını taşıyor muydu? Gözlerini kapadı ve Panama'daki son geceyi hatırladı.
"Unutulmadınız," diye fısıldadı kendi kendine.
Mustafa, Pascalles'in omzuna dokundu. "Hadi, ekmeklerimiz soğuyacak" dedi gülümseyerek.
Ve Panama'nın gölgesinde sıkışıp kalmamış iki dost, hayatlarına devam ettiler. Ama kanalla birlikte silinip giden binlercesi, hiçbir zaman hatırlanmadı.
NOT: 33 yıl süren Panama Kanalı'nın inşaatında dünyanın çeşitli ülkelerin 27.500 emekçi can verdi.
UNUTULMUŞ ADANIN UYANIŞI
Ege’nin mavi sonsuzluğu içinde, haritalarda bir gölge gibi silikleşmiş, adını bile unutturmuş bir kaya parçası var; Anydros.
Rüzgarın bile tereddütle yaklaştığı, ne bir insan sesinin ne de bir keçinin ayak izinin duyulduğu bu ıssız ada, yüzyıllardır uyuyordu. Zamanın dokunmaya kıyamadığı, denizin dalgalarla oyaladığı bir yalnızlık adasıydı.
Ancak, 2023 yılının sisli bir sabahında, Kiklad Adaları Eski Eserler Enstitüsü (ECYNI), Norveç Enstitüsü ve Carleton Koleji’nden oluşan araştırma ekibi, bu kayalık parçaya ayak bastı. Sessizliğin içine dalan ayak sesleri, adanın derin uykusunu bölmüştü. Anydros, tarihin sisleri arasından çekilip gün ışığına çıkarılmak üzereydi.
Arkeologlar kazı yapmaya başladıkça, adanın taşlarına kazınmış geçmiş yankılanmaya başladı. Milos’tan getirildiği anlaşılan obsidyen aletler, Nisyros’tan gelen cam eserler… Bir zamanlar Ege’nin ticaret yollarının kalbinde atan bir nabız gibi hareketli olduğunu gösteren izler… Yıkık duvarlar, geçmişin sesini taşıyan taşlar ve zamana meydan okuyan bir gözetleme kulesi… Burada, tarih boyunca insanlar yaşamış, savaşlar görmüş, fırtınalara dayanmıştı. Hatta, kayaların arasında saklanmış, minik bir Bizans kilisesi bile vardı, sanki adanın yalnızlığına dua eden bir hatıra gibi.
Fakat, Anydros’un bu sessiz uyanışı, bir başka uyanışı da beraberinde getirdi. Önce hafif bir titreşimle başladı. Adanın yüzyıllardır sakladığı karanlık bir sırrı varmış gibi… Sonra, suların altından gelen derin, iç çekişleri gibi daha büyük sarsıntılar takip etti.
Burası, yüzyıllardır deprem üretmeyen, "aseistos" olarak bilinen bir kara parçasıydı. Ama artık durum değişti. Anydros, Ege’nin en aktif sismik merkezlerinden birine dönüşmek üzere.
İlk başta bilim insanları bu hareketliliği anlamaya çalıştılar. Ama sarsıntılar hızlandı. Anydros, uzun süredir içinde sakladığı sessizliği haykırıyor artık. Güney ve Orta Kiklad Adaları’nı peşi sıra vuran yüzlerce deprem, onun bir zamanlar uykuya terk edilmiş olduğunu unutturuyor. Amorgos, İos, Anafi ve Santorini arasında bir hayalet gibi gezinen bu kaya parçası, şimdi Ege’yi titreten bir güce dönüştü. Çünkü son depremleri üreten fayın tam üstünde.
Efsanelerde anlatılan kayıp adalar gibi, Anydros da unutulmuş bir geçmişten sıyrılıp gerçek dünyaya geri döndü. Fakat bu dönüş, Jules Verne’in "Gizemli Ada" romanındaki gibi bir keşif hikayesi değil, Ege’nin yer kabuğuna işlenmiş bir uyarı.
Şubat 2025’te, Yunanistan ulusal sismik ağı, bu küçük ve unutulmuş kaya parçasının üzerine bir sismometre yerleştirdi. Çünkü Anydros artık yalnızca bir arkeolojik keşif değil, geleceğin felaket habercisi haline geldi.
Bir zamanlar deniz yollarını kontrol eden bir ada, şimdi tektonik hareketlerin kaderini belirliyor. Sessizlikten gelen bu çığlık, Ege’nin en sessiz adasını, en gürültülü sismik merkezlerinden birine dönüştürdü.
Ve belki de Anydros, tarihin tekrar eden döngüsünde, bir kez daha unutulmaya mahkum olmadan önce, Ege’nin hafızasında sarsıcı bir iz bırakacak.
(×)-Aseistos (ἄσειστος), Yunanca kökenli bir kelime ve "depremden etkilenmeyen", "sarsılmaz" veya "deprem üretmeyen" anlamına geliyor.
3 Şubat 2025 Pazartesi
ATEŞİN VE KÜLLERİN ALTINDA YATAN EFSANE
Olimpos’un zirvesinde, bulutların arasında, tanrılar insanların kaderini şekillendirirken, denizlerin efendisi Poseidon’un oğlu Euphemus bir rüya gördü. Rüyasında, bir su perisi ona yakarıyordu. "Babam Triton’un gazabından kaçmalıyım," dedi peri, "Bana sığınacak bir yer ver!"
Euphemus, rüyasından uyandığında, elinde Anafi Adası’ndan aldığı küçük bir toprak parçası olduğunu fark etti. Poseidon’un oğlunun dokunduğu her şey gibi, bu da sıradan bir toprak parçası değildi. Efsaneye göre, Euphemus, toprağı Ege’nin sularına attığında, deniz kabardı, rüzgarlar geri çekildi ve dalgaların arasından yeni bir ada doğdu: Kallisti, 'En Güzel'.
Bu ada, Euphemus’un ve onun soyundan gelenlerin evi olacaktı. Fakat tanrılar, insanoğlunun kaderini asla tek bir çizgide bırakmazlardı. Çünkü adanın tam kalbinde, uyuyan bir dev vardı: Yanardağ.
Günler, yıllar, yüzyıllar geçti. Kallisti, Akrotiri halkıyla büyüdü; zenginleşti, güzelleşti. Minos Uygarlığı doğdu. Tanrılara tapınaklar yapıldı, boğalar kurban edildi, bahar ayinlerinde şaraplar içildi. Fakat kimse farkında değildi ki, adanın altındaki uyuyan dev, tanrılar kadar kadim bir güçle besleniyordu.
Bir gece, Hades’in derinliklerinden bir ses yükseldi. Yeraltı dünyasının efendisi, toprağın altında sıkışıp kalmış bir titan olan Typhon’un yankılanan sesini duydu. Typhon, Zeus’un gazabıyla Etna Dağı’nın altına hapsedilmişti, ama parçaları, yanardağların içindeki lavlarla birlikte dünyaya yayılmıştı. Ve Santorini’nin altında, Typhon’un öfkesinden bir parça uyuyordu.
Zeus’un buyruğuyla, yüzlerce yıl sessiz kaldı bu lanetli güç. Ama bir gün, tanrılar gökyüzündeki tahtlarından uzaklaştıklarında, uykusu bozuldu.
Önce deniz sessizleşti. Poseidon bile, Ege’nin üzerinde yüzünü gölgeleyen kara bulutları fark etti. Deniz, tanrısının kontrolünden çıkmış gibiydi. Sonra, toprak titremeye başladı. Küçük sarsıntılarla başlayan bu huzursuzluk, yeraltındaki titan ruhunun uyanışıydı.
Ve o gün geldi. Typhon’un son nefesi gibi, yanardağ patladı.
Tanrıça Gaia’nın kalbini yararak yükselen lav sütunları, gökyüzünü kan kırmızısına boyadı. Santorini’nin dağları paramparça olurken, Akrotiri’nin sokaklarını ateş yuttu. Tapınaklar birer birer yıkıldı; boyalı duvarlar, freskler, mozaikler, hepsi külle örtüldü.
Poseidon’un çocukları, denizciler ve tüccarlar, kaçmak için gemilerine atladılar. Ama bir lanet adaya çökmüştü; sular, kaçanları yutmadan önce kısa bir an için çekildi. Ardından, bütün adayı boğacak büyüklükte bir dalga yükseldi, tanrıların bile önünde diz çöktüğü bir tsunami.
Hades, denizin derinliklerinde yeni ruhlar toplarken gülümsedi. O gün, Kallisti bir daha asla aynı olmayacaktı.
Yıllar geçti. Yüzlerce yıl sonra, Dorlar adaya ayak bastıklarında, burada ne Euphemus’un adası, ne de Minos uygarlığı vardı. Sadece bir enkaz ve bir hatıra kalmıştı. Theras liderliğinde yeni bir halk geldi ve adaya onun adını verdiler: Thera.
Sonra yüzyıllar birbirini kovaladı: Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler... Her gelen, adanın şekilsiz kıyılarında kendine bir yer buldu. Ama hiçbiri yanardağın hikayesini unutmadı.
Bugün, Santorini’de Oia’nın tepesinden gün batımına baktığınızda, o eski patlamanın izlerini görebilirsiniz. Kraterin hilal şeklindeki kıvrımları, denize bakan volkanik kayalar... Her şey, tanrıların ve devlerin savaşının yankılarıyla şekillenmiş gibi görünür.
Bazen, rüzgarın arasında bir ses duyarsınız. Bu, Typhon’un hâlâ Santorini’nin derinliklerinde yankılanan sesi olabilir mi? Yoksa Poseidon’un kaybolan adasını arayan yankıları mı?
Kim bilir…
Ama bildiğimiz tek şey, Santorini asla gerçekten ölmez. Çünkü küllerin altından her seferinde yeniden doğar.
31 Ocak 2025 Cuma
ŞUBAT'TA DATÇA'DA OLUN. UMUTLAR ÇİÇEK AÇACAK
Yıl 1890.
Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo, bir oğul kucakladı. Ona, amcasının adını verdiler: Vincent.
Bu isim, ressamın yüreğinde yankılandı. Bir hayat sona ererken, bir diğeri başlıyordu.
Yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir nefes…
Ona bir armağan bırakmalıydı.
Şubat ayının soğuk rüzgarları Arles sokaklarında dolaşırken,
Van Gogh gözlerini badem ağaçlarına çevirdi.
Dallar çıplaktı ama umut çiçek açmıştı.
Bembeyaz çiçekler, kışın içinde baharı müjdeliyordu.
O an kararını verdi: İşte bu tablo, yeğenine sunulacak en güzel hediyeydi.
Ve fırçasını badem çiçeklerinin narin hatlarında gezdirerek,
"Almond Blossoms"u, badem çiçeklerinin zarif dünyasını,
yeniden doğuşun sessiz hikâyesini resmetti.
Ama badem çiçekleri yalnızca baharın değil, hüznün de çiçeğidir.
Bir zamanlar, efsanelerin fısıltılarla anlatıldığı devirlerde,
bir başka aşkla, bir başka kaderle filizlenmişti bu narin çiçekler.
MÖ 1200.
Truva Savaşı’nın ardından, kazananlar yorgun gemileriyle
savaşın külleri arasından yeni limanlara doğru yol aldılar.
Bir liman… Trakya kıyıları…
Ve bir aşkın, kaderle boy ölçüşmeye hazırlandığı an.
Thracia Kralı Lycurgus, zafer kazananları onurlandırmak için
bir şölen düzenledi.
Ve o gece, savaşın kahramanlarından Demophon gözlerini kralın kızı Phyllis’e kaldırdı.
Göz göze gelişleri bir hikâyenin başlangıcı oldu. Sonsuzluğa açılan bir pencere gibi.
O gece oturdukları masadan, ertesi gün el ele kalktılar.
Ve sonra bir gün daha, bir gün daha…
Fakat vakit geldi, Demophon Atina'ya dönmek zorundaydı.
Sözler verildi, yeminler edildi.
“Döneceğim.” dedi Demophon, “Beni bekle.”
Phyllis, limanda, her geçen gemiye umutla baktı.
Bekledi…
Bekledi…
Bekledi…
Ama Demophon’un gemisi bir türlü görünmedi.
Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü.
Ve umut, zamanın içinde yavaş yavaş solmaya başladı.
Sonunda Phyllis, umutsuzluğun gölgesinde kendini asarak
bu dünyadan göçtü.
Fakat tanrılar, aşkın hatrına onu unutmadılar.
Athena, Phyllis’i yapraksız bir ağaca dönüştürdü.
Ve bir gün, Demophon nihayet geri döndüğünde,
sevdiğinin artık yalnızca bir kuru gövde olduğunu gördü.
Sarılıp ağaca yaslandığında,
mucize gerçekleşti.
Yaprakları olmayan o ağaç, bir anda çiçeklerle bezendi.
Bembeyaz badem çiçekleri…
Aşkın ve hüznün çiçekleri…
Şimdi yine bir kış vakti.
Rüzgarlar soğuk, dağlar karla örtülü.
Ama Datça’da badem çiçekleri açıyor.
Tıpkı Phyllis’in aşkını yeniden hatırlatır gibi.
Aziz Nesin’in dizelerindeki gibi:
"Sen ağaçların aptalı,
Ben insanların.
Seni kandırır havalar,
Beni sevdalar.
Açalım yine de çiçeklerimizi."
Ve Datça’nın tarlalarına, ovalarına, sokaklarına
bahardan önce yağan bu beyaz örtü,
bize şunu hatırlatıyor:
Bazı çiçekler umut için açar.
Bazıları hüzünle çiçeklenir.
Ama her biri, hayatın içinde bir yeniden doğuş hikâyesidir.
Şubat’ta Datça’ya gelin.
Datça Belediyesi'nin düzenlediği Badem Çiçeği Festivali'nde badem çiçeklerinin dansını izleyin.
Belki de, rüzgarın fısıltısında, Phyllis’in sesini duyarsınız.
GÖKOVALI DESTANI
Evvel zaman içinde, rüzgarın bilge sözler fısıldadığı, güneşin tanrılarla dans ettiği topraklarda, bir ozan doğdu. Adı, Şadan’dı. Gökova’nın kadim rüzgarları onun kaderini daha beşiğinde fısıldamış, Anadolu’nun bilge gölgeleri başucunda nöbet tutmuştu.
Homeros’un destanlarını mırıldandığı, Herodot’un zamanı kayda geçirdiği, Thales’in yıldızlara göz diktiği bu topraklar, bir bilge daha yetiştirdi.
Şadan Gökovalı, güneşin altında gölgeye ihtiyaç duymayan Diyojen gibi hakikatin izinden gitti. Anaxagoras gibi gözlerini göğe dikti, yıldızların ve tarihin sırlarını çözmeye koyuldu.
Fakat onun destanı, mitlerin anlatmadığı bir savaşla başladı. O, kahramanların kılıç kuşanmadığı, ancak ölümle ve hastalıkla savaşan bir babanın oğluydu. Gökova, bir zamanlar tanrılar tarafından lanetlenmiş bir diyar gibi, bataklıklarla, sıtma ve ölümle boğuşuyordu. O çocukken, dört kardeşini bu lanete kurban verdi. Ancak babası, Prometheus’un ateşi insanlığa getirdiği gibi, Gökova’ya umudu getirmeye and içmişti.
Kaderin iplerini kendi elleriyle dokuyan bu adam, tanrıların bile kıskanacağı bir azimle valilere, bilginlere, ziraatçilere danıştı. Çaresi yok sanılan bu bataklık, okaliptus fidanlarının mucizevi dokunuşuyla kurutulacaktı. Ancak bu kutsal ağaçlar Anadolu’da yoktu. O vakit, Bodrum’un bilge denizcisi, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir devreye girdi, yabancı diyarlardan fidanlar getirtti.
Ve köylüler, bir mitin doğuşuna tanıklık edercesine, günlerce, haftalarca el ele vererek bataklığı kuruttu. Bu, yalnızca bir coğrafyanın kurtuluşu değil, aynı zamanda Şadan Gökovalı'nin kaderinin şekillenişiydi. O topraklar, onu bilgelikle, doğayla, kültürle yoğurdu.
Edip Cansever’in dediği gibi, "İnsan yaşadığı yere benzer"di. Ve Şadan Gökovalı, toprağı gibi bereketli, suyu gibi berrak, dağı gibi vakur, yıldızları gibi bilge oldu.
O, sadece bir insan değil, zamanın içinde bir kitap, Homeros’tan Herodot’a, Dede Korkut’tan Yunus Emre’ye uzanan bir kütüphaneydi. Mitolojiyi şiire, destanı kelimelere dönüştüren bir büyücüydü.
Cevat Şakir ona şöyle demişti:
"Ölsem, ölüm beni yenemeyecek, çünkü Şadan var."
Ve bu sözler, bir vasiyet gibi, tarihin sayfalarına kazındı. Gökovalı, yalnızca yaşamadı, yüzyıllara sığacak kadar yazdı, anlattı, öğretti. Akademisyen, ozan, yazar, tarihçi, mitolog, gazeteci… Kaç hayat yaşadı bilinmez, ancak kesin olan bir şey var ki, o bir masalın başkahramanıydı.
81 yıllık ömrüne 81 asır sığdırdı. Knidos’tan Efes’e, Bergama’dan Fethiye’ye, tanrılar ve bilginler yurdu Anadolu’nun her taşına dokundu. Ve son nefesine kadar aynı şeyi söyledi:
"Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim."
Tıpkı Prometheus’un ateşi insanlığa armağan etmesi gibi, o da bilgiyi halkına sundu. Ve ardından şu dizeleri bıraktı:
"Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime.
Diyeceklerimi türkülerle demişim."
Ve işte böyle, Gökovalı’nın destanı, Anadolu’nun rüzgârlarıyla, kuşaklar boyunca anlatılacak bir efsaneye dönüştü.
Dört yıl önce bugün kaybettik.
Unutulmayacaklar listemde baş sıralardadır.
30 Ocak 2025 Perşembe
HASTA KUŞUN RÜYASI
Tamer Ertuna, hayatı boyunca doğanın ve sanatın izini süren bir gezgindi. 5 Şubat 1958'de İstanbul’un gri göğü altında doğduğunda, kaderi çoktan çizilmiş gibiydi. Bulgaristan’dan göç eden ailesinin yükü sırtında, hesapların, rakamların, defterlerin içinde bir ömür geçirmek yerine, doğanın büyük defterinde kendine bir satır arıyordu.
Muhasebenin soğuk rakamlarıyla uğraşırken, içindeki sanatçının yüreği hep başka yerlere akıyordu. Sahaf dükkanlarının küf kokan raflarında, geçmişin fısıldadığı hikâyeleri dinler, eski kitap sayfalarının arasında kaybolurdu. Ama asıl kayboluşu, derin mavinin ve yüksek dorukların kollarında yaşayacaktı. Önce suyun altına daldı; mercanların kırmızı nefesinde, yosunların yeşil sarhoşluğunda başka bir dünya buldu. Sonra, gözlerini göğe çevirdi; dağların tepesinde, sislerin ardındaki büyük sessizlik ona başka bir sır verdi.
Yıllar geçtikçe doğaya olan aşkı, onu sanatın derin sularına çekti. Emeklilik, birçok insan için bir duraksa da, Tamer Ertuna için yeni bir yolculuktu. Datça’nın taş sokaklarında, denizin tuzlu kokusunda, güneşin sarı ve mavi tonlarında kendini bir paletin içinde buldu. Geçmişin izlerini ararken, doğanın her anını resmetmeye başladı. Ama sıradan bir ressam değildi o; renkleri, hatıraları ve rüyalarıyla yoğuruyordu.
Zamanla tablolarında kendini hasta bir kuş olarak çizmeye başladı. Yalnız bir kuş, sırtüstü uzanmış, evrenin sonsuz boşluğuna bakıyordu. Gecenin karası ile gündüzün sarısını aynı resme sığdırıyor, güneşle ayı bir araya getiriyordu. Çünkü biliyordu ki, coşku ile çöküş, yaşam ile ölüm, nefes ile fırtına hep aynı anda var oluyordu.
Tamer Ertuna eserlerinde sonsuzluğu merkezine alarak, iç içelik ile karşıtlığı aynı kompozisyon içinde ustalıkla harmanlıyordu. Bu yaklaşımı, onun hem coşku dolu hem de melankoliye meyilli ruh halinin bir yansımasıydı; uçlarda gezinen duygularını tuvaline incelikle işledi.
Yaldızlı kalemlerin farklı kalınlıkları ve renkleriyle çalışan sanatçı, figüratif anlatımı tercih etti. Yalnızca sergilerle değil, kitap ve dergilerde yer alan eserleriyle de sanat dünyasında kendine özgü bir iz bıraktı. Hem yurt içinde hem de uluslararası platformlarda sergilenen çalışmaları, izleyicisine derinlikli bir görsel deneyim sundu.
Renkleri, kalemlerin ucu kadar keskin; ironisi, dalgaların kıyıya vurduğu taşlar kadar ağırdı. O, doğanın sonsuz büyüsüne kapılmıştı ama bir o kadar da insanlığın hoyrat ellerinden yaralanıyordu. Tablolarına baktıkça, hasta kuşun gözlerinde hep aynı soru vardı: "Bu dünya gerçekten bizim mi, yoksa biz mi ona emanetiz?"
Bugün, Datça’da atölyesinde, rüzgarın taşıdığı fırça darbeleriyle çalışmaya devam ediyor. Belki de bir gün, hasta kuş kanatlarını yeniden açar ve sonsuz gökyüzüne doğru süzülür…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne çıkan
DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE
1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...
-
İki milyon yıl önce Ege ve Akdeniz sularının altında tek tabaka olarak yatıyordu. Milyonlarca yıl sanki uykudaydı...
-
Fikret Kızılok, Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli. Aynı dönemin müzisyeniydiler. Halk türküleri yaktılar. Sevda, barış, kardeşlik türküleri. B...
-
"10 Kasım'da her yer kapalıydı, genelevler kapalı mıydı bilmiyorum?" diyen her devrin iktidar borazanı, sözde gazete...