20 Ocak 2025 Pazartesi

TOPLUMSAL FELÇ VE SEYİRCİ KALMANIN BEDELİ


Uzaklarda, çok uzaklarda sözde cumhuriyet ile yönetilen bir ülkede yaşandı bunlar.
Ülkeye yönetenler toplum üzerinde her türlü sosyal deneyi yaptılar.
Hayali düşmanlar yaratarak insanları birbirine düşürdüler; kin, korku ve şüpheyi toplumsal dokunun temeline işlediler.
Çoğunluk sustu.
Önce bir grup, sonra bir başkası susturuldu. Gözaltılarla, tutuklamalarla sessizlik yavaş yavaş normalleşti.
Baktılar güçlü bir karşı çıkış yok, baskıyı daha da artırdılar.
Demokrasi, insan hakları, adalet gibi kavramlar tek tek ellerden kayarken meydanlar boş, sesler ise ürkek ve cılızdı.
Milletvekilleri ve belediye başkanları görevlerinden alındı, bir avuç insan dışında kimse buna itiraz etmedi. 
Oysa Jean-Paul Sartre, “Haksızlığa sessiz kalan, ona ortak olur” demişti.
Sessizlik bir başkaldırıyı değil, kabullenişi doğurdu. Laikliğe saldırılar artarken, doğaya hoyratça el uzanırken, emekçi hakları küçümsenirken; çoğunluk seyirci kalmayı tercih etti.
Zamlara karşı sustular, haklarına yönelik saldırılara karşı gözlerini kapadılar.
Antonio Gramsci'nin "sessiz çoğunluk" dediği bu kitle, bir şeylerin yanlış olduğunu fark etse bile harekete geçmeyi hep başkasından bekledi.
Bazıları da "ulu bir lider"in yolunu gözledi.
Sosyologların "toplumsal apati" diye tanımladığı bu durum, bireyin kendini büyük bir sistem içinde önemsiz görmesiyle açıklanabilir. Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramında olduğu gibi, toplum, adaletsizliği ve haksızlığı kanıksamaya başladı. Oysa her bir birey, toplumsal dönüşümde aktif bir rol üstlenmek zorundadır. Aksi halde suskunluk, zamanla haksızlıkların bir ortağı haline gelir.
Şimdi herkes, "Bu ülke nasıl bu hale geldi?" diye soruyor. Ama bu sorunun cevabı siyasette değil, sosyolojinin derinliklerinde saklı.
Toplumun en büyük sorunu, dayanışmanın yerini bireyselliğin, eleştirinin yerini korkunun almış olmasıdır. Victor Hugo'nun dediği gibi, "Bir halkın çöküşü, vicdanının sessizliğinden başlar." Ve ne yazık ki, bu sessizlik bugün yankılandıkça, geleceği şekillendiren bir karanlığa dönüşüyor.
Direnenlerin, eleştirenlerin hep aynı insanlar olması tesadüf değil. Onlar, toplumu uyandırmaya çalışan vicdanın son çırpınışları. Ancak, bir toplumun kurtuluşu yalnızca birkaç kişinin mücadelesine bırakılamaz. 
Toplumun tüm bireyleri, sorumluluğu paylaşmayı öğrenmeden bu kısır döngüden kurtulamak ütopyadan başka bir şey değildir.
Ve şimdi o ülke halkı tek kurtarıcının kendisi olduğunun bilincine varmadan hala bir kurtarıcı bekliyor.

TRUMP VE DENALİ'NİN RUHLARI

Athabaskalar, Alaska’nın uçsuz bucaksız topraklarında yaşayan bir Kızılderili ulusu. 200 binden fazla nüfuslarıyla bölgenin en kalabalık halkı durumundalar. Yaşadıkları coğrafyada yükselen Denali Dağı, onlar için sıradan bir zirveden öte, kutsallığın ve doğaüstü bir gücün merkezi. Denali (Dghelaayce’e), Atabask dillerinde "büyük biri" anlamına geliyor ve mitolojilerinde ruhların mesken tuttuğu, atalarının seslerini yankılayan bir yer olarak anlatılıyor. 

Bu dağın çevresinde dönen efsaneler, doğanın kudretine ve insanın o kudret karşısındaki yerine dair derin dersler taşıyor. Bunlardan biri, hırsının bedelini ödeyen genç bir avcının hikayesidir. 

Bir zamanlar, kabilesinin bolluk içinde yaşadığı günlerde, bu genç avcı, avlanmayı yalnızca bir ihtiyaç olarak değil, bir güç gösterisi haline getirmişti. Avladığı hayvanların ruhlarına saygı göstermiyor, doğanın dengesiyle alay ediyordu. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Avcının aşırılığı yüzünden topraklar bereketini yitirdi, hayvanlar bölgeyi terk etti ve kabile açlıkla sınandı. 

Kabilenin bilge şamanı, avcıyı uyararak şöyle dedi. 

Denali’nin ruhları seni izliyor. Eğer bu yaptıklarını telafi etmezsen, dağın öfkesi hepimizi yok edecek. Kutsal zirveye çıkmalı ve ruhlardan af dilemelisin.” 

Korku ve pişmanlık içinde, avcı Denali’nin zirvesine doğru yola çıktı. Yolculuk, hem fiziksel hem de ruhsal bir sınavdı. Kar fırtınalarının içinde yolunu kaybetti, açlık ve susuzlukla mücadele etti. Ancak doğaüstü işaretler ona yol gösterdi; rüzgarın uğultusunda hayvanların fısıltılarını duydu, yıldızların altında beliren bir ayının parıltısını gördü, bir kurt ise onun yol arkadaşı oldu. 

Zirveye ulaştığında, sessizliğin içinden ruhların sesi duyuldu. 

Hırsın, yalnızca seni değil, seni doğuran toprağı da yaraladı. Yaşam, paylaşım ve saygı üzerine kuruludur. Eğer değişirsen, biz de seni bağışlarız.” 

Avcı, bu sözlerin ağırlığı altında değişmeye söz verdi. Kabilesine döndüğünde, doğaya uyum içinde yaşamayı öğrendi. Sadece ihtiyacı kadar avlandı ve ruhların öğrettiği dengeyi kabilesine de aktardı. Çok geçmeden hayvanlar geri döndü, topraklar yeniden bereketle buluştu. O günden sonra Denali, Athabaskalar için sadece bir dağ değil, doğanın ve insanın uyumunun yüce bir sembolü oldu. 

1867 yılında Amerika Birleşik Devletleri, Alaska’yı Rusya’dan 7.2 milyon dolara satın aldı. Bu toprakların kalbindeki kutsal dağa ise 25. ABD Başkanı William McKinley’in adı verildi. Ancak Athabaskalar ve Alaska’nın yerli halkları, kutsallarını korumak için asla vazgeçmedi. 2015 yılında, yıllar süren mücadelelerin ardından dağın adı resmen "Denali" olarak iade edildi. 

Ne var ki, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump, az önceki yemin konuşmasında dağın adını yeniden “McKinley” yapacağını duyurdu. 
Bir halkın inancını, kültürünü hiçe sayan bir liderin, ülkesine ve dünyaya barış ya da adalet getirebileceğine inanabilir miyiz? 
Ne demişti yaşlı şaman genç avcıya. 

"Doğaya karşı hırsın, sadece kendine zarar verir. Yaşam, paylaşım ve saygı üzerine kuruludur.”

19 Ocak 2025 Pazar

DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK EL

Tarih 20 Aralık 2005'ti.
Yirmi yıl öncesi. Bir umut ışığı yakılmıştı dünya için. Birleşmiş Milletler, 20 Aralık’ı "İnsani Dayanışma Günü" ilan etmiş, bu ışıkla dünyanın karanlık köşelerine adalet, eşitlik ve kardeşlik götürmeyi vaat etmişti. 
Emek sömürüsü son bulacak” dediler, “İnsan, emeğinin karşılığını alacak. Farklılıklarımız zenginlik, dayanışmamız gücümüz olacak.” 
Bunlar konuşmaya layık olmadıkları halde konuşanların sözleriydi.
Büyük sözler söylendi, kalabalıklar alkışladı. Ama zaman, bu sözlerin üstünü ağır bir toz gibi örttü. 

Bugün o vaatleri hatırlamak, bir geçmiş hayale ağıt yakmak gibi. Yirmi yıl geçti, fakat ne emek sömürüsü durdu ne de adil bir dünya düzeni kuruldu.
Aksine, fabrikalarda hâlâ ter döken işçilerin alın teri yok pahasına satılıyor. Kadınlar, eşit bir ücret için mücadele etmek zorunda kalıyor. Çocuklar, okul yerine tarlalarda güneşi karşılıyor. Oysa umut ne kadar büyüktü, değil mi? Umut, bazen insana zalim gelir. 

Dayanışma dediler, ama dünyanın dört bir yanındaki kültürel çeşitlilik nefrete kurban gitti. Kanlı savaşlarla halklar birbirine kırdırıldı. Birbirimizi anlamamız gereken yerde daha fazla ayrıştırıldık. Halkların kardeşliği, hükümetlerin siyaset sahnesinde birer propaganda malzemesine dönüştü. Birleştirmek yerine böldüler, köprüler yerine duvarlar ördüler. Ve her duvarın ardında bir yalnızlık büyüdü. 

Uluslararası anlaşmalar, kağıt üzerinde gururla taşıdıkları mühürlerin ötesine geçemedi. İklim krizi derinleşirken doğa insanlığa karşı bir ağıt yaktı, ama devletler bu çığlığı duymazdan geldi. Herkesin gökyüzünden eşit pay aldığına inanılan bir dünyada, havayı bile parayla satın alır olduk. Sürdürülebilir kalkınma hedefleri, sadece toplantı salonlarında yankılanan uzak bir şarkıya dönüştü.
Ve şu gerçek bir kez daha ortaya çıktı ki sermayenin kurduğu devletler ve o devletlerin oluşturduğu Birleşmiş Milletler'den Dünya halklarına bir fayda yok.
Birleşmiş Milletler dünyayı adil bir şekilde yönetecek el değil. 

Dayanışma, sadece kutlama günlerinde hatırlanacak bir kavram olamaz. Dayanışma yaşayarak inşa edilmesi gereken bir hayat felsefesidir.
Toprak nasıl yağmura ihtiyaç duyarsa, insanlık da dayanışmaya muhtaç. 
Ve bu insanlık eğer bir gün gerçekten dayanışmayı başarabilirse, işte o gün cennetten kovularak geldiğimiz bu dünya gerçek bir cennet olacak.

18 Ocak 2025 Cumartesi

SEPETLERİN DE BİR HİKAYESİ VARDIR

Datça’nın pazar yerinde, güneşin altın ışıkları meyve tezgâhlarına vururken, İsmet Amca tezgâhını özenle yerleştirirdi. Kendi elleriyle ördüğü sepetler, onun hayal gücünün birer meyvesiydi adeta. Büyük, küçük, kulplu, kulpsuz… Hepsinin farklı bir hikâyesi vardı. Bu hikâyeler, sadece onun maharetli ellerinde değil, sepetlerin dokusunda da saklıydı.

İsmet Amca, sepetlerini bir sanatçı gibi örerdi. İncecik çubukları seçerken bile düşünceliydi. “Bu çubuk yağmura dayanır” derdi bazen, “bu ise zeytinin tuzuna.” Bir çubuğu eğip bükerek ona can verirken, eski günlerin izleri gözlerinde parıldardı.

Karaköy’ün arka sokaklarındaki evinde yaşayan İsmet Amca’nın hayatı, tıpkı sepetlerinin lifleri gibi sabır ve sevgiyle örülüydü. Hasta eşi yatağında güçsüz yatarken, İsmet Amca hem ona hem sepetlerine aynı özenle bakardı. “Ben eşimi bırakıp bir yere gidemem” derdi sık sık. “O benim yol arkadaşım. Onun yanında olmak da sepet örmek kadar bana iyi geliyor.”

Sepetler, geçmişin sessiz tanıklarıydı. Bir zamanlar onların içine zeytinler bastırılır, nefis pastırma zeytinler hazırlanırdı. Salamura peynirler o sepetlerde kurur, ardından kışlık erzak olarak saklanırdı. İncirler pişer, sabırla bekletilir, lezzetlerini sepetin liflerine emanet ederdi. Bulgur kaynatılır, suyunun süzülmesi için yine sepetlere konurdu. Toprak damların üstünde, güneşte kuruyan bulgurların kokusu, o günlerin hatırası gibiydi.

Ama artık bu sepetler, modern yaşamın tozu dumanı arasında unutulmaya yüz tutmuştu. İsmet Amca ise onları yaşatmaya kararlıydı. Ona göre sepet örmek sadece bir zanaat değil, bir tutkunun ifadesiydi. Her bir sepetin hikâyesini anlatırken, gözleri bir şairin dizeleri, bir ressamın fırça darbeleri kadar canlı olurdu.

Bir gün tezgâhında duran bir kadın, eline bir sepet alıp merakla sordu.

Bu sepetin hikâyesi ne?

İsmet Amca, sepetin ince liflerini okşayarak gülümsedi. “Bu sepet" dedi, “bir yaz sabahında örüldü. Eşim biraz daha iyi hissediyordu o gün. Onun yatağının yanında oturdum ve çubukları birbirine doladım. Bu sepet sabrın, sevginin ve umutla örülmüş bir sabahın hatırası.”

Kadın, sepeti şefkatle kavrayıp satın aldı. O sepet, belki mutfağında zeytin taşıyacaktı, belki bir köşede unutulacaktı. Ama İsmet Amca için, o sepetin anlamı çok daha büyüktü. İçine sığdırdığı hayatın özüydü.

Sepetler, onun ellerinde sadece birer eşya değildi. Onlar, eski zamanların sıcaklığını, insan emeğinin güzelliğini ve sabrın yüceliğini anlatan birer şiirdi. İsmet Amca, modern dünyanın unuttuğu bir sanatı yaşatıyor, çubukların arasına sadece geçmişin hatıralarını değil, geleceğe umut tohumları da işliyordu.

Bugün Datça pazarında İsmet amcayı aradı gözlerim.
Yoktu.
Sordum, soruşturdum.
"Sağlığı iyi ama gelemedi. Eşini bugün bırakamadı" dediler.
Sepet sepet şifa yolladım.

ÖLÜMLÜ GÜZELLİK, ÖLÜMSÜZ AŞK

Adonis’ti adı. Güzelliği, tanrıların bile kıskanacağı türdendi. Bir ölümlüydü belki ama, tanrılar katında bile parlardı varlığı. Onun etrafında dolaşan söylentiler, Olimpos'un yüce tepelerinden Hades'in karanlık derinliklerine kadar ulaşırdı. Afrodit ve Persephone, iki kudretli tanrıça, onun gözlerinde gördükleri cennetin esiri olmuşlardı. Ancak bu esaret, bir savaşı da beraberinde getirmişti.

Afrodit, her sabah doğan güneşi Adonis’in gözlerinde görüyordu. O olmadan dünya, gri bir taş parçasına dönüşürdü onun için. Her dokunuşu, her bakışı, bir aşk efsanesini daha yazdırırdı gökyüzüne.  ise yeraltı dünyasının kraliçesi olarak, Adonis’in karanlığa kattığı ışığa hayrandı. Onu kendi dünyasında saklamak, ölümlülüğüne rağmen ölümsüz kılmak istiyordu. Adonis’in sesi, yeraltında bile yankılandığında, Persephone yeniden nefes aldığını hissediyordu. İkisi de onu paylaşamıyor, kavgaları Olimpos’un huzurunu bozuyordu. Tanrıların kudretli lideri Zeus bile bu çekişmeye daha fazla kayıtsız kalamadı.

Bir gün, Zeus tüm tarafları huzuruna çağırdı. Önce Persephone’yi dinledi; karanlık kraliçenin sesi, Adonis için duyduğu özlemle titriyordu. Sonra Afrodit konuştu; onun her kelimesi, aşkın ateşiyle parlıyordu. Son olarak Adonis konuştu. Sesi, şaşırtıcı bir sakinlik ve derinlik taşıyordu.

"Ben bir ölümlüyüm, ve güzelliğim, yalnızca sizin aranızda bir savaş sebebi. Hayatım, bana değil, sizin arzularınıza aitmiş gibi hissediyorum. Zeus’un adaletine inanırım, ama ruhumun özgür olmasını dilerim."

Bu sözler tanrılar arasında bir sessizlik yarattı. Zeus, tanrısal adalet terazisini eline aldı ve hükmünü verdi: Adonis, yılın dört ayını Persephone ile, dört ayını Afrodit ile geçirecekti. Kalan dört ayda ise tamamen özgür olacaktı.

Bu karar, ilk bakışta adil görünse de, yüreklerdeki fırtınayı dindiremedi. Adonis’in Afrodit’le geçirdiği zamanlarda, Persephone’nin kıskançlığı bir volkan gibi kaynamaya başladı. Afrodit’in Adonis’i neşeyle kucakladığı ilkbahar ayları, Persephone’nin öfkesinin en çok kabardığı dönemlerdi. Afrodit’in dokunuşları, Adonis’in dudaklarında beliren bir gülümseme, Persephone’nin karanlığını daha da derinleştiriyordu.

Bir gün, Spilos Dağı’nın eteklerinde bir trajedi yazıldı. Persephone’nin kıskançlığı, gözlerini karartmıştı. Adonis, dağ eteklerinde avlanırken, Persephone’nin göndermiş olduğu yaban domuzu aniden üzerine saldırdı. Adonis’in kanı, Spilos’un taşlarına oluk oluk akarken, rüzgâr hüzünlü bir ağıt yaktı. Afrodit, Adonis’in başını kollarında tutarken, yer ve gök sessizliğe büründü. Dağın zirvesinde, Persephone’nin öfke dolu gözleri yıldırımlarla çakıştı. Afrodit gözyaşlarıyla yaralarını yıkadı, ama Adonis’i ölümün soğuk kollarından kurtaramadı.

Adonis’in son nefesi, Afrodit’in kalbini paramparça etti. Tanrıça, kollarında onun cansız bedenini taşırken, ayağına bir diken battı. Adonis’in kasığından akan kanla Afrodit’in ayağından sızan kan, toprağa düştü. Bu iki damla kan, hayatın ve ölümün birleşimiydi; aşkın ölümsüzlüğüne bir işaretti. Doğanın mucizesiyle birleşen bu kan damlalarından, topraktan bir çiçek fışkırdı: Anemon. Bu çiçek, yalnızca bir çiçek değil, doğanın aşkı hatırlatma biçimiydi artık.

O gün, Afrodit’in ve Adonis’in yasını tutan doğa, Anemon çiçekleriyle süslenmeye başladı. İlkbahar, Afrodit’in aşkının ve Adonis’in kaybının sembolü olarak dağları renklendirdi. Biz bu çiçeğe “Manisa Lalesi” dedik. Dağlar bu çiçeklerle bezendiğinde, Adonis’in ruhu yeniden doğar gibi olur. Çünkü Anemon, yalnızca bir çiçek değildir; aşkın, tutkunun ve yeniden doğuşun ölümsüz hikayesidir.

Bugün Datça kırsalında birkaç anemon gördüm. Çok narindiler; dalları rüzgârda bir çocuğun ilk adımları gibi titriyordu. Genelde Şubat ayının ortalarında çıkarlardı. İklim değişikliği onları da şaşırttı. Aralık ayında anemon görmek gerçekten sürpriz oldu. Yağmurun ardından açan güneş doğayı uyandırmıştı belki de.
Toprak ana hamile belli ki.
Belki de Adonis, kış uykusundan erken kalktı bu sene.
Havada ilkbaharın kokusu var. İçinize çekin bu kokuyu. Yeniden doğmuş gibi olacaksınız.

17 Ocak 2025 Cuma

SÖZCÜKLERLE ÖRÜLÜ BİR DÜNYAYA UZUN BİR YOLCULUK


İlk çağlardan bu yana insanlar, dilin engin labirentinde bir rehber arayışı içine girdi. Bu nedenle sözlük kavramı ortaya çıktı. Çünkü sözlükler bilginin korunması, aktarılması ve dilin sürekli evrilen yapısına bir ayna tutulması için gerekliydi.
Altıbin yıl önce Antik Mezopotamya medeniyetleri Sümerler ve Akadlar tarafından kullanılan çivi yazısıyla hazırlanmış kelime listeleri, tarihin bilinen ilk sözlükleri olarak kabul edilir. Bu metinler, genellikle Sümerce ve Akadca arasında bir çeviri aracı olarak işlev görüyordu.

Bu ilk sözlüklerden biri, Ebla tabletleri adı verilen bir koleksiyonda yer aldı ve MÖ 2300 civarında oluşturulmuştu. Bu listeler, sadece kelimelerin anlamlarını göstermekle kalmıyor, aynı zamanda ticaret, hukuk, tarım ve dini ritüeller gibi çeşitli alanlarda kullanılan terimleri bir araya getiriyordu. Daha sonra Babil ve Asur dönemlerinde bu tür tabletler daha sistematik hale geldi.
Ardından  Antik Mısır ve Hint uygarlıklarında da benzer biçimde kelime listeleri ve dil rehberleri geliştirildi.

Bugün sözlükler modern çağın dijital veri tabanlarına kadar girip,  insanlığın düşünce ve ifade biçimini belirliyor. Onlar sadece kelime anlamlarını veya eşanlamlıları değil, aynı zamanda kültürlerin, inançların ve tarihlerin ipuçlarını da saklıyor.
Sözlükler, birer bilgi hazinesi olmanın ötesinde, iletişim becerilerimizi keskinleştiren, hayal gücümüzü zenginleştiren ve yazılı ya da sözlü ifadelerimize estetik bir dokunuş katan sessiz öğretmenler.

Bu sessiz öğretmenlerin dilin karmaşıklığına ve insanlığın entelektüel mirasına katkıları, bizi dilin derinliklerine dalmaya ve sözcüklerin sihirli dünyasında bir yolculuğa çıkmaya davet ediyor.
İsterseniz çok eski tarihlere bir yolculuğa çıkalım.

1779 yılının bir sonbahar sabahında doğan Peter Mark Roget, İsviçreli bir papazın oğlu olarak hayata gözlerini açtı. Yaşadığı ev, kitapların ve duaların yankılandığı bir sığınaktı; fakat o, daha çocuk yaşta hayatın gölgesini hissedecek kadar hassastı. Babasını erken yaşta kaybetmesi, içinde bir boşluk bıraktı. Bu boşluğu doldurmanın yolu, kendi dünyasını yaratmaktan geçiyordu: Sözcüklerin dünyasını.

O yüzden Londra'nın sisli sokaklarında, titrek elleriyle kağıda eğilmiş, sözcüklerin peşinde koşan biriydi, Edinburgh Üniversitesi’nde tıp okurken bile, zihninde yankılanan kelimeleri düzenleme alışkanlığından vazgeçmedi. Ancak hayat, onun için bir sınav gibiydi. Sevdiği kadını ve amcası Samuel Romilly’yi kaybetmesi, ruhunu derin bir karanlığa sürükledi. Amcasının gözleri önünde hayata veda edişi, onun için bir dönüm noktasıydı. İnsanlar acıyı gözyaşlarıyla atlatırdı belki, ama Roget’in yöntemi farklıydı: Sözcükleri sıraladı, anlamları düzenledi, karanlığın içine bir düzen getirdi.

Sözcükler, onun zırhıydı. Depresyonunun kollarında kıvranırken, sayfalarca kelime listeleri hazırladı. Her kelime, onun için bir köprüydü; acıyı anlamaya, dünyayı çözmeye bir anahtardı. O sadece bir doktor, bir bilim insanı değildi; aynı zamanda logaritmaların şiirsel mantığını keşfeden bir mucitti. 1815 yılında sürgülü cetvelini icat ettiğinde, köklü ve üslü sayıların dansına bir düzen getirmişti. Matematiğin diline bile ritim kazandıran bu adam, aynı zamanda dilin ritmini de yeniden tanımlamaya kararlıydı.

1852 yılında, tüm birikimini bir kitapta topladı: Tesarus. Bu, bir sözlük değildi yalnızca. Bir yaşam rehberiydi, sözcüklerin anlam derinliğinde kaybolan bir adamın ruhunu yansıtan bir harita. Altı başlıca sınıfa ayırdığı 15.000 sözcük, dünyanın kaosunu anlamlandırma çabasının bir sembolüydü.

90 yaşında, West Malvern'de bir yaz sabahında gözlerini hayata kapattığında, arkasında yalnızca bir sözlük değil, bir yaşam dersi bırakmıştı: Kaosun içinde düzen bulabilmek mümkündü. Şimdi, St. James's Kilisesi mezarlığında yatarken, adını taşıyan eser hâlâ dilin derinliklerini keşfetmek isteyenlere yol gösteriyor. Sözcüklerin ustası, sessiz bir kahraman olarak hatırlanıyor.

Bugün "18 Ocak Dünya Sözlük Günü." 
Aynı zamanda Peter Mark Roget'ın doğum günü.
Dünya Sözlük Günü,  dilin zenginliğini ve çeşitliliğini keşfetmek için bir davet niteliği taşıyor. İnsanları yeni kelimeler öğrenmeye, eşanlamlılar arasında kaybolmaya ve karşıt anlamların derinliklerine inmeye teşvik ediyor. Bu gün, sadece dilbilimsel bir keşif değil, aynı zamanda bireyin kendini ifade etme sınırlarını genişletme çabası. Çünkü her yeni kelime, yeni bir düşünceyi, hissi ya da bakış açısını ifade etme gücünü beraberinde getirir.

Genel olarak, bir insanın günde 7.000 ile 20.000 kelime arasında konuştuğu tahmin edilmekte. Bu sayı, bireyin kişiliği, mesleği, cinsiyeti, sosyal ortamı ve kültürel özellikleri gibi faktörlere bağlı olarak değişiklik gösteriyor.
Ancak Türkiye'de durum hiç de iyi değil. Milli Eğitim Bakanlığı'nın eski bir çalışmasına göre, Türkiye'de bir kişi günlük hayatında ortalama olarak 1.000 ila 3.000 kelime kullanmakta. Ankara Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi'nin (TÖMER)  2009 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, ise Türkiye'de vatandaşlar günlük hayatta ortalama  400 kelime ile iletişim kurmakta.
Bu sayılar ülkemizdeki eğitim sisteminin ne kadar çağdışı olduğunun da bir kanıtı.
Bir yandan kütüphaneler kapanırken, kağıt ve baskı giderleri astronomik derecede artarken, müfredatta edebiyat, sosyal bilimler, felsefe gibi derslere gerekli önemi vermeyen Milli Eğitim Bakanlığı, herhalde Çedes programındaki imamlarla bu sorunu çözecek!
Sonumuz hayır ola.
İyi pazarlar.

16 Ocak 2025 Perşembe

BÖBÜRLENME FİRAVUNUM, SENDEN BÜYÜK İŞÇİLER VAR

M.Ö 12'nci yüzyıl.
Mısır'da Krallar Vadisi’nin taş tozuyla kaplı dar geçitlerinde, sabah güneşi altın rengi ışıklarını yeryüzüne döküyordu. Horemheb, sırtında alet çantasıyla diğer işçilerin arasına karıştı. Gözleri yorgundu, midesi ise üç gündür doğru dürüst bir şey yememişti. Bugün maaşlarının ödeneceğini umuyordu, çünkü evde bekleyen eşi Neferet ve iki küçük çocuğu artık açlıktan halsiz düşmüştü.

Bugün tahıl gelir mi dersin, Horemheb?” diye sordu arkadaşı Khaemuaset, taş ustalarının toplandığı avluda.

Horemheb omuzlarını silkti. “Kim bilir? Belki de yine ‘Bekleyin’ derler.”

Derin bir iç çekiş yayılırken Amenmose adlı tecrübeli bir taş ustası, grubun önüne çıktı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. “Kardeşlerim, bu böyle devam edemez! Üç ay oldu, tahıl ambarlarımız boş. Krallar Vadisi’nin en kutsal mezarlarını biz inşa ediyoruz ama çocuklarımız açlıktan ölüyor!”

Ne yapacağız? Çalışmayı bırakırsak bizi kırbaçlarlar!” dedi bir başka işçi korkuyla.

Amenmose başını iki yana salladı. “Korkunun bizi kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Bugün hep birlikte çalışmayı bırakıyoruz!”

Sessizlik bir an işçilerin arasında dolaştı. Horemheb, eylemin sonucunda ne olacağını düşündü. Ya kimse onların sesini duymazsa? Ya cezalandırılırlarsa? Ancak çocuklarının açlıktan ağladığı geceyi hatırladı ve yavaşça Amenmose’un yanında yer aldı. “Haklısın. Adalet için sesimizi yükseltmeliyiz.

İşçiler, o gün çalışmayı bırakarak Krallar Vadisi’nin girişinde toplandılar. Ellerindeki taş aletleri yere bıraktılar, devasa mezarların gölgesinde bir oturma eylemi başlattılar. Rahotep adındaki tahıl yöneticisi durumu öğrenir öğrenmez öfkeyle çıkageldi.

Nedir bu? Kim size çalışma izni vermedi de işi durdurdunuz?” diye kükredi.

Amenmose, öne çıkıp göğsünü gere gere konuştu.

“Maaşlarımız ödenmedi. Krallar Vadisi’nin en kutsal görevini biz üstleniyoruz, ama çocuklarımızı doyuramıyoruz. Hakkımız olanı istiyoruz!”

Rahotep alayla güldü. “Siz kimsiniz ki hak talep ediyorsunuz? Firavunumuz III.Ramses'in hizmetkârları olarak size sabır yakışır!”

Kalabalık homurdanmaya başladı. Horemheb’in içindeki öfke büyüdü. “Biz hizmetkâr değiliz, emekçileriz! Çocuklarımızın aç kalmasını sabırla mı izleyelim?”

Rahotep’in yüzü kıpkırmızı oldu, ama işçiler geri adım atmıyordu. Günler geçti, işçiler mezarları terk etti, halk arasında da bu eylem konuşulmaya başlandı. İşçilerle dayanışma göstermek için kadınlar ve çocuklar da protestoya katıldı. Neferet, Horemheb’in yanına gelerek omzuna dokundu. “Cesaretinle hepimizi onurlandırıyorsun" dedi.

Genç yazıcı Maatneferu, Rahotep’in tutumuna hayretle bakıyordu. İşçilerin taleplerini kaydetmekle görevliydi, ama içeriden bir şeylerin yanlış olduğunu fark ediyordu. Grevin dördüncü günü, yazıcı Maatneferu firavun III.Ramses'in temsilcilerine bir mektup yazarak Rahotep’in ambarlardaki tahılı sakladığını ve işçilerin haklarının ödenmediğini bildirdi.

Bir gün sonra firavunun temsilcileri Krallar Vadisi’ne geldi. Rahotep görevden alındı, işçilere hak ettikleri tahıl çuvalları ve yağ amforaları dağıtıldı. Horemheb, elindeki tahıl torbasıyla Neferet’in yanına koştu. Kadın, gözyaşları içinde torbaya sarıldı. “Başardık” dedi Horemheb, “birlikte başardık.”
Horemheb, o gece çocuklarını uyuturken yanan bir kandilin ışığında oturdu. 
Adaletin, cesaretin,  dayanışmanın ve işçinin emekten gelen gücünün neler başarabileceğini düşünüyordu. Bu, sadece bir zafer değil, aynı zamanda tarihe yazılmış bir ders olmuştu.
Günümüzde de bu dersi geçenler kazanıyor, diğerleri aç kalıyor.

NOT: Tarihin ilk bilinen işçi grevi 3000 bin önce Mısır'da firavun III.Ramses döneminde yaşandı. Grev, Deir el-Medina adlı işçi köyünde çalışan mezar işçileri tarafından düzenlendi.
Yüzlerce işçi düzenli olarak ödenmeyen maaşlarından ve erzaklarının eksikliğinden dolayı işi durdurdu. İlk başta direnen firavun ve adamları işçilerin kararlılığı karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Bu tarihi olay dönemin mezar yazıcısı Amunnakht tarafından kaleme alındı. Günümüzde "Turin Grev Papirüsü" olarak bilinen bu belge İtalya'nın Torino kentindeki Mısır Müzesi'nde (MuseoEgizio) sergilenmekte.

15 Ocak 2025 Çarşamba

BU SABAH DENİZ KIYISINDA

Kış sabahıydı. Nejla, deniz kenarında yürüyordu. Hafif bir yağış başlamıştı. Etraf sessizdi, yalnızca ayak sesleri ve martıların ara sıra yükselen çığlıkları duyuluyordu. Ellerindeki eski kitabı sıkıca kavradı; kapağı, Nazım Hikmet’in ismini altın harflerle taşıyordu. 

Nejla, başını gökyüzüne kaldırdı. Yağmur taneleri usulca yüzüne düşerken kendi kendine mırıldandı: 

"Hava kurşun gibi ağır!" 

Bu dize, kitapta en sevdiği yerlerden biriydi. Nazım’ın kaleminden çıkmış her kelime, ruhuna dokunuyordu. 

Bir banka oturdu ve kitabı açtı. Sayfalar arasında dolaşırken gözleri "Sevdalı Bulut" şiirine takıldı. Şiirlerin her biri, yüreğindeki özlemleri ve umutları ateşliyordu. 

"Dört nala gelip uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!" 

Nejla bir süre gözlerini kapadı ve o dizelerin akışında memleketini düşündü. Babasının doğduğu köyü, annesinin gençliğinde çalıştığı limanı, şehirdeki gürültüyü… “Bizim” dedi sessizce, “bu memleket bizim. Ama nasıl savunacağız?” 

Bir an, bankın yanında bir adam belirdi. Yaşlıydı, saçları bembeyaz olmuştu. Elindeki bastona yaslanarak Nejla’ya baktı ve nazikçe sordu:
Ne okuyorsun evlat?” 

Nejla, gülümseyerek kitabı gösterdi. 

Nazım Hikmet. Bugün onun doğum günü. Siz de sever misiniz?” 

Yaşlı adamın yüzü aydınlandı.
Sevmek mi?” dedi. “Nazım’ı sevmemek mümkün mü? Ben gençken, onun şiirleriyle yandık. Onun umutlarıyla direndik. Her sözü bir meşaleydi bizim için.” 

Nejla merakla sordu: 

Onunla ilgili bir anınız var mı?” 

Adam, gözlerini kısarak uzaklara baktı.

Anı demeyelim de, onun dizeleriyle büyüyen bir neslin parçasıyım. Nazım, bize yalnızca şiir değil, hayatı sevmeyi de öğretti. Mesela, ‘Yaşamaya Dair’i bilir misin?” 

Ve o an, adam, dizeleri kendi sesiyle doldurdu denizin sessizliğine: 

"Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak." 

Nejla, adamın sesiyle irkildi. Şiir, o an yeniden canlanmış gibiydi. “Ne güzel söylüyorsunuz!” dedi heyecanla. 

Adam gülümsedi. “Bunları unutmamak lazım. Bugün onun doğum günü değil mi? Herkesin bir hatırlaması gerek.” 

Nejla, yaşlı adama dönerek başını salladı. 

“Evet. Bugün onun günü. Belki de bu şiirler sayesinde, bizler onun hayalini yaşatmaya devam ediyoruz.”

O sırada bir grup emekçi, sloganlarla iş bırakma eylemi yapıyordu. Yaşlı adam ayağa kalktı, işçilere doğru yüksek sesle bağırmaya başladı. 

"Açlık ordusu yürüyor 
yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için 
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor 
yürüyor ayakları kan içinde."
  
Gökyüzündeki yağmur, daha yoğun yağmaya başlamıştı. Nejla kitabını kapattı ama içinde yeni bir umut ışığı yanıyordu. Nazım’ın dizeleri, geçmişten geleceğe bir köprü gibi uzanıyor, her yeni nesle bir şeyler fısıldıyordu. 

Ve Nejla bugün yalnızca bir şairin doğum gününü kutlamamıştı. Aynı zamanda, Nazım’ın o yürekleri ateşleyen dizelerinin hala bir şeyleri değiştirebileceğine inanarak, yaşamayı biraz daha ciddiye almayı öğrenmişti.
#nazımhikmet123yaşında

14 Ocak 2025 Salı

BİR MİNİCİK BEBEK KADAR MASUM BİR UMUT


Hava ağırdı. Soğuk, kemiklere işleyen türdendi. Engebeli Atlantik dalgalarının ortasında, insanlarla dolup taşan, her an alabora olmaya mahkûm bir şişme bot, çaresizlik ve korkunun sembolü gibiydi. Gökyüzü ile denizin sınırları birbirine karışmıştı. Karanlık, ufku da, umudu da yutmuştu. Bu karanlıkta, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide bir kadın çığlık attı.

Awa Keita'nın çığlığıydı bu. Sahrayı geçip Fas'a varmış, oradan
da Avrupa'ya ulaşma hayaliyle bir botun içine sığınmıştı. Ancak bu hayal, kaçış hikayesinin her adımında biraz daha ezilmiş, biraz daha kararmıştı. Henüz genç bir kızken kendisine zorla dayatılan evliliğe hayır diyerek Mali'den kaçmıştı. Ama bu kaçış, onun için güvenli bir geleceğin değil, daha büyük tehlikelerin kapsını aralamıştı.

Awa, kendisini takip eden savaşın gölgesinde büyümüştü. Cunta ve cihatçılar arasındaki çatışmalar, evlerini yakıp yıkarken, ona kalan tek şey annesinin "Sen daha çocuksun" diyerek kollarına sıkıca sarılmasıydı. Ama bu masumiyet çok uzun sürmedi. Zorla evlilikle tehdit edildiğinde, kendisini koca bir çölde yürürken buldu. Ayakları kan içinde, yüreği ise korkuyla doluydu.

Fas'a vardığında, bir tarlada biber toplamaya başladı. Çalışma
saatleri erken başlıyor, geç bitiyordu. Kadınlar akşam olduğunda evlerine korkuyla dönüyordu, çünkü sokaklar güvenli değildi. Bir akşam, Awa yalnız yürümek zorunda kaldı. Sessiz bir köşede durduruldu, ardından bir eve sürüklenerek hayatı bir kez daha paramparça edildi. Tecavüze uğradı. Yaşam, sanki ona durmaksızın yük yükleyen bir ceza gibiydi.
Hamile olduğunu öğrendiğinde, karnında taşıdığı can için
mücadele etmeye karar verdi. O can, Awa'nın yaşama tutunma sebebi olmuştu artık. Sahra çölünden Atlantik'in öfkeli dalgalarina uzanan bu uzun yolculukta, umut kadar çaresizlik de ona eşlik ediyordu.

Bot, çırpınan bir yaprak gibiydi. insanlar sıkış tepiş bir arada, her biri kendi korkusuna hapsolmuştu. O sırada Awa'nın kasılmaları başladı. Ne olduğunu anlamıyordu; ne su vardı, ne ilaç, ne de doğru düzgün bir ışık. Botta bulunan birkaç kadın, içgüdüleriyle ona yardım etmeye çalıştı. Ağrılar arasında, bir çocuğun ilk nefesi duyuldu. Dalgaların içinde, ölümün tam kenarında, bir yaşam filizlenmişti.

İspanyol Sahil Güvenlik, bota ulaştığında kaptan Domingo
Trujillo, atmosferin garip bir şekilde huzurlu olduğunu
hatırlıyordu. Sanki deniz bile bu yeni doğmuş bebeği korumak
için sakinleşmişti. Anne ve bebeği Lanzarote'ye götürüldü.
Awa'ya antibiyotik verildi, bebek Aisha ise temiz kıyafetlerle
sarıldı. Hastane hemşireleri ona "la bonita" diyordu, güzel kız.
Awa, kızına bakarken, hayatında ilk kez korunduğunu hissetti.

Awa artık güvende. Ama geçmişin yaraları, taşıdığı yükler kadar derin. İspanya'da sığınma başvurusu yapmaya hazırlanıyor. Çünkü Aisha'nın geleceği, onun umutlarının en somut hali. "Bu dünya adaletsiz" diyor içinden, "ama belki kızım için daha iyi bir yer olabilir."
Atlantik'in dalgaları arasında başlayan bu hikaye, göçmenlerin
yaşadığı insanlık dramını bir kez daha gözler önüne seriyor. Her dalga bir yaşamı, her rüzgar bir kaderi taşıyor. Ama her şeye rağmen, insanlık o minicik bebek kadar masum bir umuda tutunmaya devam ediyor.

Fotoğraf: SALVAMENTO MARITIMO/REUTERS

KURTLARLA KOŞAN KADINLAR

Bir zamanlar Anadolu topraklarında, efsanelerle gerçeğin sınırında yaşayan bir halk vardı: Amazonlar.
Onlar, cesaretleriyle, özgün yaşam tarzlarıyla ve mücadele ruhlarıyla tarihe kazınmış savaşçı kadınlardı. İsimlerini, “memesiz” anlamına gelen a-mostos kelimesinden almışlardı; çünkü mitolojiye göre, ok atarken hareketlerini kısıtlamasın diye sağ göğüslerini kesiyorlardı. Bu fedakârlık, onların savaşmaya ve hayatta kalmaya ne denli adanmış olduklarını simgeliyordu.

Ata binmekte ustaydılar; rüzgârı yoldaş edinerek uçsuz bucaksız ovalarda özgürlüğe at sürerlerdi. Bedenlerini dövmelerle süsler, hikâyelerini derilerine kazırlardı. Bugün pantolon olarak bildiğimiz giysinin mucidi de onlardı. Onların ellerinde dikişle biçimlenen bu giysi, savaş meydanında özgürce hareket edebilmelerinin anahtarıydı.
Tarihin babası Herodot’a göre, Thermodon’da Yunanlılarla çarpışmış, kaybettiklerinde ise asla teslim olmamışlardı. Esir alınmalarına rağmen boyun eğmek yerine, düşmanlarını öldürerek gemileri ele geçirmişlerdi. Troya Savaşı’nda Truvalılar’ın yanında dövüşmüş, cesaretleriyle destanlara konu olmuşlardı. Herkül gibi yarı tanrılara bile meydan okuyacak kadar gözü karaydılar. Dahası, efsaneye göre İzmir’in kurucuları arasında yer almışlardı.

Uzun yıllar boyunca sadece birer efsane olarak anıldılar. Ancak 1990’larda Ural steplerinde bulunan mezarları, Amazonların gerçekliğini ortaya koydu. Silahlarıyla gömülmüş, savaşçı kimliklerini ölümden sonra bile koruyan bu kadınların mezarlarında, her biri tarih kadar eski bir hikâye saklıydı. Sürekli at sürdüğü belli olan bir Amazon’un mezarında, sol yanında demir bir hançer, sağında ise 40 bronz uçlu oku olan bir yay duruyordu. Diğer mezarlar da aynı öyküyü fısıldıyordu; savaş, onlara yalnızca bir görev değil, bir yaşam biçimiydi.

Yunan mitolojisi, Amazonları vahşi, erkek düşmanı savaşçılar olarak tanımlar. Ancak gerçek, bundan çok daha derindi. Onlar, savaş meydanında kan dökerken bile barışı arzulayan bir halktı. Stratonikeia’daki Hekate Tapınağı’na girdiklerinde silahlarını dışarıda bırakan bir erdemle yaşadılar. Ancak milattan önce 6. yüzyılda, Atina’ya yenildiklerinde, bu topraklarda kadınların yeri erkeklere devredildi. Güç dengesi değişti ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Bugün, dünya onların hatırasına daha çok ihtiyaç duyuyor. Amazonlar, yalnızca birer savaşçı değil, aynı zamanda direnişin, adaletin ve eşitliğin sembolüydü. Tarih kitaplarında anlatılan efsaneler değil, yaşamlarıyla toplumlara ilham verebilecek gerçek birer kahramandılar. Dünya, onların mirasını hatırlayarak yeniden güçlü, özgür ve eşit bir gelecek inşa edebilir. Çünkü bugün tüm toplumların, yeniden doğacak Amazonlara ihtiyacı var.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...