7 Ocak 2025 Salı

CENNETTEN KOVULANLARIN CEHENNEMİ


Dünyanın kadim bir köşesinde, bir kabilenin yaşadığı sakin topraklar vardı. Bu topraklar, nehirlerin fısıldadığı, rüzgârın ulu ağaçlarla dans ettiği, hayvanların özgürce dolaştığı bir cennetti. İnsanlar, bu cenneti kutsal bir emanet gibi taşır, nehirlerin suyunu yudumlarken gökyüzüne şükranlarını sunarlardı. Yaşamları, doğanın ritmiyle uyum içinde akardı.
Bir gün ufukta, daha önce hiç görülmemiş devasa gemiler belirdi. Gözleri keskin, silahları parlak adamlardan oluşan bir grup karaya ayak bastı. Yüzlerindeki ifade, ne merak ne de dostluktu. Onların bakışları, sanki her şeyi birer nesneye, her şeyi birer ganimete indirgeyen bir ağırlık taşıyordu. Kabilesini koruma arzusuyla dolup taşan genç bir savaşçı, yaşlı reisinin yanına gidip sordu:

"Bu insanlar kim, neden buradalar?"

Yaşlı reis derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı ve duyduğu hikâyeleri hatırladı. "Onlar," dedi, "toprağı bir düşman gibi gören insanlar. Gölge gibi gelirler, ama ışıklarını getirmezler. Toprağı fetheder, nehirleri kirletir, ağaçları keserler. Yollarını kandan ve ateşten örerler. Onların kalpleri küçük, açlıkları ise dipsizdir."
Genç savaşçı şaşkındı. "Ama toprak bizim anamızdır. Ona nasıl düşman olurlar?"
Reis, derin bir hüzünle güldü. "Onlar cennetten kovulmuş olanlardır. Cenneti kaybetmenin acısını, dünyayı cehenneme çevirerek dindirmeye çalışıyorlar. Ama bil ki, toprak hiçbir zaman tam anlamıyla teslim olmaz. Nehirler yeniden akar, ağaçlar yeniden filizlenir. Biz, bu döngünün bir parçasıyız. Onlar ise kendilerini bu döngüden üstün görürler."

Beyaz adam, vadilere yayıldıkça ormanları yok etti. Sürülerle hayvanları avladı, nehirleri kuruttu. Kabile halkı direndi; ama her geçen gün toprakları biraz daha daraldı. Genç savaşçı, her kaybın ardından gökyüzüne baktı, yüreğindeki isyanı susturmaya çalıştı. Fakat beyaz adamın açlığı hiçbir zaman dinmiyordu. Onlar yalnızca toprakları değil, ruhları da ele geçiriyordu. Kabile halkının bir kısmı beyazların dünyasına katıldı; diğerleri ise izlerini doğanın saklı köşelerine taşıdı.
Yıllar geçti, nesiller değişti. Kabilelerin hikâyeleri artık yalnızca fısıltılarda, dağların yankısında yaşamaya başladı. Ama toprak, her şeyin tanığıydı. Ve toprak, her zaman hatırlardı.

Bir gün, bir başka genç savaşçı, bir yıkıntının arasında bulduğu yaşlı bir taş tableti okurken kendi halkının hikâyesini keşfetti. Üzerinde şu cümle kazılıydı:

"Toprak bizim anamızdır. O asla teslim olmaz. O bizden güçlüdür. Ama onun yitip gitmesini izlemek, kendi varlığımızı yitirmek demektir. Cenneti koruyamayan insan, bir daha onun kapılarını bulamaz."

Genç savaşçı, bu sözleri gökyüzüne haykırdı. Ve gökyüzü, onun çağrısını rüzgârla taşıdı.

6 Ocak 2025 Pazartesi

KARANLIĞI DELEN IŞIĞIN ÇOCUĞU

Fırtına, geceyi delip geçen şimşeklerle Hırvatistan Smiljan köyünün ufkunu aydınlatıyordu. Küçük bir taş evin içinde bir kadın sancılar içinde kıvranıyor, yeni bir hayatın doğumuna tanıklık ediyordu. 
Şimşeklerin ardı ardına çaktığı o anda, bir ebe, titreyen bir sesle “Bu çocuk karanlığın çocuğu olacak,” dedi. 
Kadın, acının içinden bir cesaretle başını kaldırdı ve cevap verdi. 

Hayır, o ışığın çocuğu olacak.”

İşte böyle başladı Nikola Tesla’nın hikayesi. 

Tesla, daha çocukken bile sıradışı bir zekâya sahipti. Annesinin evde yaptığı mekanik aletlere olan ilgisi, onu daha o yaşlarda hayaller kurmaya yönlendirdi. Büyüdükçe, hayalleri gerçeğe dönüştürme arzusu içinde büyüdü. Eğitimi boyunca, matematik ve fen bilimlerindeki dehasıyla öğretmenlerini hayrete düşürüyordu. Ancak Tesla’nın gözleri hep daha uzaklara, bilinenin ötesine bakıyordu.

Tesla, genç bir adam olarak cebinde sadece bir tren bileti ve birkaç dolarla Amerika’ya adım attı. Hayalleri onu Thomas Edison’la çalışmaya götürdü. Edison, Tesla’nın fikirlerinden etkilenmişti, ama Tesla’yı anlamakta zorlanıyordu. Edison için yenilikler, paranın hizmetinde araçlardı; Tesla içinse insanlığı ileriye taşıyacak kutsal bir görevdi. Edison, Tesla’ya daha verimli motorlar geliştirmesi karşılığında 50.000 dolar teklif etti. Ancak Tesla işini bitirdiğinde, Edison yalnızca gülümseyerek “Bunu Amerikan mizahı olarak düşün,” dedi. İşte o an Tesla, hayal kırıklığını derin bir kararlılığa dönüştürdü. 

Tesla, Edison’un doğru akım sistemine karşı kendi alternatif akım sistemini geliştirdi. Edison’un doğru akımı, şehirlerin yalnızca birkaç sokak ötesine güç taşırken, Tesla’nın sistemi tüm dünyayı aydınlatma potansiyeline sahipti. Ancak Edison, yenilgiyi kolay kabul edecek biri değildi. Halkı Tesla’ya karşı korkutmak için doğru akımın güvenli olduğunu, alternatif akımın ise tehlikeli olduğunu savundu. Sokaklarda hayvanları alternatif akımla öldürerek gösteriler düzenledi. Tesla, bu alçakça saldırılara sessiz bir şekilde cevap verdi: kendi vücudundan alternatif akım geçirerek zararsız olduğunu gösterdi. Sonunda kazanan Tesla oldu. Onun vizyonu, modern elektrik şebekelerinin temelini oluşturdu. 

Tesla’nın hayatı yalnızca başarılarla değil, aynı zamanda hayal kırıklıklarıyla doluydu. En büyük hayallerinden biri, enerjiyi kablosuz bir şekilde tüm dünyaya ulaştırmaktı. Wardenclyffe Kulesi, bu hayalin somut bir parçasıydı. Tesla, Dünya’yı dev bir enerji jeneratörüne dönüştürmeyi planlıyordu. Ancak yatırımcıları, bu teknolojiyi kontrol edemeyeceklerinden korktular ve projeyi yarıda bıraktılar. Tesla, finansal sıkıntılar nedeniyle projelerini gerçekleştiremeden yarıda bırakmak zorunda kaldı. 

Yaşamının son yıllarında, Tesla New York’taki bir otelde yalnız bir hayat sürdü. Güvercinlere duyduğu sevgi, onun için bir teselli kaynağıydı. Her gün parkta onları besler, bir tanesine diğerlerinden daha fazla bağlanırdı. O güvercin hastalandığında Tesla, “O öldüğünde hayatımdaki ışık da söndü,” dedi. 

7 Ocak 1943’te, doğduğu günkü gibi fırtınalı, şimşekli bir karanlık gecede, yoksulluk içinde hayata gözlerini yumdu. Ancak onun ölümüyle dünyaya getirdiği ışık asla sönmedi. Alternatif akım, radyonun temelleri, kablosuz enerji ve daha nice fikir, Tesla’nın mirası olarak insanlığa hizmet etmeye devam ediyor. 

Işığın Çocuğu, kendi çağı tarafından anlaşılmamış olabilir, ama bugün Nikola Tesla, insanlık tarihindeki en büyük dehalardan biri olarak anılıyor. O fırtınalı karanlık gecede doğan bebek, gerçekten de ışığın çocuğu olmuştu.
Antik çağın ışık tanrısı Apollon'du.Tesla o çağda yaşasaydı hiç şüphesiz ki, Apollon'u koltuğundan etmişti.
Görsel: Yapay zeka

BÜYÜK İSKENDER VE SAKAL TRAŞININ ZAFERİ

Yıl, MÖ 333. Çanakkale'nin rüzgarlı topraklarında, tarih sahnesine damga vuracak bir savaşın hazırlıkları yapılıyordu. Genç ve kararlı bir komutan, Büyük İskender, kaderini şekillendirecek Granikos
Muharebesi'nin arifesinde ordusunu bir araya toplamıştı. Karşısında, devasa büyüklükteki Pers ordusu duruyordu. Sayıca üstün bir düşmanla yüzleşmek, bir imparatorluk hayali kuran bu genç lider için yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi temsil ediyordu. Ama İskender, sayılarla değil, akıl ve stratejiyle savaşı kazanacağını biliyordu.

Savaşın öncesinde, İskender gökyüzüne baktı. Rüzgâr kurumuş otları sürüklüyor, gece yavaş yavaş çökmekteydi. Yunan tanrılarına sessiz bir dua fısıldadı. O gece, efsaneye göre korku tanrısı Phobos’a bir kurban sunmuştu. Phobos, savaş meydanlarında askerlerin kalplerine korku salan bir tanrıydı. Ancak İskender için bu ritüel, korkunun yalnızca kontrol edilmesi gereken bir gölge olduğunun bir ifadesiydi. Ordusuna korkuya teslim olmamaları gerektiğini, her bir kişinin savaşta kendine düşeni yerine getirmesinin zaferin anahtarı olduğunu söyleyerek bir kez daha hatırlattı.

Sabaha karşı, subaylarından biri yanına yaklaştı. Yüzündeki kaygı açıkça görülüyordu. "Başka bir hazırlık yapmamız gerekiyor mu, efendim?" diye sordu. İskender, kendinden emin bir tebessümle karşılık verdi: "Makedonyalıların sakallarını kesmek dışında hiçbir şey."

Bu söz, önce şaşkınlık yarattı, ardından ordu içinde yankılanan bir emir haline geldi. Subaylar, askerleri sırayla topladı ve herkes sakalını tıraş etti. Bazıları bunun İskender’in kendisini örnek almak isteyen bir liderin emri olduğuna inandı. Tıraşlı yüzler, birlik duygusunu pekiştiren bir sembol haline gelmişti. Diğerleri ise bu emrin altında yatan pragmatik sebebi fark etti: Yakın dövüşte, uzun sakallar düşman için bir avantaja dönüşebilirdi. Ayrıca askerler uzun sakallı Perslerden kendilerini ayırt edebilirdi. İskender, detaylara önem veren bir stratejistti ve düşmana karşı hiçbir koz vermeye niyetli değildi.

Muharebe günü geldiğinde, Pers ordusunun tozu dumana katan adımları ufukta belirdi. Ancak Makedon askerleri, İskender’in verdiği ilhamla ve kalkanlarının ardındaki kararlılıkla dimdik duruyordu. İskender’in planı bir satranç oyunu kadar kusursuzdu; askerlerini düşmanın zaaflarını kullanacak şekilde konuşlandırdı. Kendisi, savaş arabalarının yarattığı kaosta, ordusunun önünde bir yıldırım gibi parladı.
Granikos, kan ve terle yoğrulmuş bir zaferin adı oldu. Makedonlar, sayıca az olmalarına rağmen, disiplin, cesaret ve İskender’in dâhiyane stratejisi sayesinde Pers ordusunu bozguna uğrattı. İskender’in zaferi sadece bu savaşı kazanmakla kalmadı; aynı zamanda, bir imparatorluğun temellerini atarak tarih sahnesine adını altın harflerle yazdırdı.

Zafer sonrası, İskender’in tıraşlı yüzü, Helen dünyasında bir akım başlattı. Artık yalnızca bir askeri taktik değil, bir ideoloji, bir kültür haline gelmişti. Temiz yüzler, yeni bir dönemin sembolüydü. İskender’in sakallarını kesme kararı, bir askeri zaferin ötesine geçti; bir devrim, bir çağın başlangıcı oldu.

İşte o çağı başlatan savaşın yaşandığı alan Çanakkale'nin Biga ilçesinin yaklaşık 10 kilometre kuzeyinde gün yüzüne çıkarıldı.
Arkeolog ekibinin lideri ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde arkeoloji profesörü Reyhan Körpe, Live Science'a yaptığı açıklamada, "Granikus Muharebesi, sadece İskender'in hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri olmakla kalmadı, daha sonra kendisine 'Büyük' ​​lakabı kazandıran bu savaş, aynı zamanda dünya tarihinde de önemli bir an oldu," dedi.
Türkiye bu tarihi zenginliği değerlendirmeli.
İyi bir tanıtım yapılırsa, o savaş alanı her yıl binlerce turist çeker.

GEZEGENLERİN DANSINI İZLEMEYE HAZIR MISINIZ?

Ocak ayının derinliklerinde, evrenin sonsuz tarlalarında sıradışı bir karnaval başlamak üzere. 
Gökyüzü, yıldızların pırıltısı ile süslenmiş bir tiyatro sahnesine dönmüş, sıranın büyük oyuncularına geldiğini haber veriyor. İnsanoğlunun gözlerini ufka diktiği o anda, güneş sisteminin yedi ihtişamlı gezegeninden altısı, antik bir melodiyle bir araya gelmeye hazırlanıyor. 

8 Ocak’ta, alacakaranlığın mavi örtüsü karanlığın kadife siyahına dönüştüğünde, hilal ayın narin ışıkları gökyüzüne yayılacak. Bu ışık, adeta kadim bir orkestra şefinin değneği gibi, gezegenleri dansa çağıracak. İlk olarak Venüs ve Satürn, güneybatı ufkunda belirip, birbirine yakın durarak sahneye çıkacak. Venüs, zarafeti ve parlaklığıyla adeta bir gece mücevheridir. Satürn ise sessiz ve vakur bir bilge edasıyla ona eşlik edecek. 

Gökyüzünde yukarılara doğru çıktıkça, Jüpiter sahne alacak. Bu gaz devi, altın bir taç gibi parlayan ışığıyla hem meraklı bakışları hem de hayalleri üzerine topluyacak. Yakın zamanda muhalefeti geçmiş olan Jüpiter, bu parlaklığını güneşin kalbinden getirdiği sırlarla bezemiş gibi görünecek. 

Doğu ufkuna doğru gözler kaydığında, kızıl bir ışık titreşecek. Bu, Mars’tan başkası değil. Kızıl Gezegen, tarihin efsanelerinden çıkmış bir savaşçı gibi gökyüzüne meydan okuyacak. Onun kızıl parıltısı, Dünya'ya olan yakınlığından gelen heyecanla daha da güçlenecek. Mars, 12 Ocak'ta en yakın yaklaşımına hazırlanıyor ve bu, onun dansına başka bir boyut katacak. 

Jüpiter’e komşu olan Uranüs, zar zor fark edilen bir titremeyle sahnede yerini alacak. O, ancak keskin bir gözle veya bir teleskop yardımıyla görülebilir. Onun hemen ilerisinde, derin uzayın buz devlerinden biri olan Neptün, Venüs ve Satürn'ün yakınında sessiz bir şekilde duracak. Bu iki buz devi, geceye mistik bir hava katıp, uzayın derinliklerine dair sırların mesajlarını taşıyacak. 

Hilal ay, bu kozmik balenin izleyicisi ve sessiz anlatıcısı olarak gökyüzünde yükselirken, insanlık bir kez daha evrenin büyüklüğü ve güzelliği karşısında nefesini tutacak.
Gezegenler sırasını alıp dans ederken, bu sahne yalnızca astronomların değil, hayalperestlerin de rüyalarına ışık saçacak. Çünkü o gece, gökyüzü sadece yıldızlarla değil, insanlığın sonsuz keşif arzusu ile de aydınlanacak. 

Ve böylece, Ocak ayının gökyüzü bir bilimkurgu masalına dönüşecek. İnsanlık, evrenin derinliklerine gözlerini çevirirken, o gece yalnızca gezegenlerin değil, hayallerin de dans ettiği bir gece olacak.
Görsel: Yapay zeka

5 Ocak 2025 Pazar

BU SOHBETE BAYILACAKSINIZ


Datça yarımadasının üç yakasında, üç ayrı köyden üç dost... Çocukluktan tanırlar birbirlerini. Aynı toprağın kokusunu içlerine çekmiş, aynı dereden su içmiş, aynı rüzgârın savurduğu papatyalara takılmış gözleri.
Batı Datça'dan(Yazı Köy) Sinyor Günay Kaptan, Doğu Datça'dan(Emecik) Bekir Cümen ve Orta Datça'dan(Reşadiye) Y. Ziya Özalp.
Onlar, birbirinden farklı aksanları, şiveleri ve tabii ki birbirinden ayrı kahkahalarıyla Datça'nın renkli mozaiğini oluştururlar.

Günlerden bir gün, bu üç eski dost Reşadiye meydanındaki kahvede buluşur. Ortalık cıvıl cıvıl, herkes kendi gündemiyle uğraşırken, onlar masanın köşesinde hararetli bir tartışmaya tutuşmuşlardır.
Konu: “NEREYE GİDİYORSUN?” sorusunun en güzel şekilde nasıl söyleneceğidir. Çünkü her biri, kendi şivesinin diğerlerinden daha doğru ve tabii ki daha "ince" olduğuna emindir.

Sinyor Günay Kaptan, bir elini bardağındaki çaya, diğerini burnunun altındaki bıyığa götürerek konuşmaya başlar:

Bakın şimdi, esas ‘nereye gidiyorsun?’ şöyle söylenir: ‘NEREYE GİDİİYRUUUN?’ Böyle bir uzatma, böyle bir ahenkle Datça’nın rüzgârını, denizin dalgasını içinde hissedersin. Bu, şivemizin asaletidir!

Bekir Cümen, sandalyesini ileri kaydırır ve parmağını masaya vurur.

Yok ya! Hadi ordan! En doğalı, en samimisi benim söylediğimdir: ‘NEREYE GİDİCİSİN?’ Hem kısa, hem net. Lafı dolandırmadan, mertçe sorarsın. Bir kere Datça’nın efeliği bu konuşmada var.”

Y. Ziya Özalp, diğer iki dostuna bakarak hafifçe gülümser. Her zamanki gibi sözünü sakınmaz.

İkiniz de yanılıyorsunuz, ağalar. Esas güzellik, ‘NEREYE GİDİPDURUUUN?’ demekte. Bir düşünün! Hem soruyorsun hem de karşı tarafın haliyle meşgul olduğunu hissettiriyorsun. Biz Reşadiyeliler, karşıdakinin halini hatırını göz ardı etmeyiz.”

Üçü de kendi söyleyişini birbiri ardına tekrar ederken, meydanda toplanan kalabalık kahkahayla izlemeye başlar.
Biri, "Bunlar bu tartışmayı kırk yıldır yapıyor!" derken, bir diğeri, "Gene başladılar!" diye ekler. Ama kimse müdahale etmez. Çünkü bu üç Datçalı'nın dostluğu, köylerin ayrılığına rağmen Datça’nın ruhunu temsil eder.

Akşamüstü, kahveci çay ocağını kapatırken, üç arkadaş hâlâ “nereye gidiyorsun” üzerine tartışmaktadır. Sinyor Günay, Cümen ve Yusuf Ziya… Bu üç Datçalı, ne kadar farklı olsalar da aynı gökyüzünün altında büyümenin güzelliğini bilir.
Onlar, Datça’nın üç rüzgarıdır; biri kuzeyden eser, biri doğudan, biri batıdan. Ama nihayetinde aynı denize ulaşırlar.

Ve o akşam Datça’da bir kez daha gülüşmeleri yankılanır:
Ee hadi bakalım, nereye gidiiyruuun? Nereye gidicisin? Nereye gidipduruuun?”

YAZIKLAR OLSUN HEPİMİZE

Yağmur kesildi.
Sular çekildi.
Belgeselci arkadaşım Orhan Soylu çekti bu fotoğrafları.
Ortaya çıkan tablo, insanlığın doğaya karşı işlediği en büyük suçlardan birinin sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir belgesi.

Her yer çöp. Plastik torbalar, kimyasal kalıntılar, inşaat artıkları.
Tonlarca kilometrelerce atık.
Üstelik bunların büyük bir kısmı doğrudan denize karıştı,  güzelim koylar zehirle kaplandı. Denizin mavisi, insanın açgözlülüğünden ve umursamazlığından griye dönüştü.

Dünyayı tekne ile dolaşan ilk denizcilerimizden Sadun Boro, yaşamının son günlerinde bu duruma dikkat çekmişti. Onun şu sözleri hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor:

"Dünyanın hemen hemen tüm koylarını gezdim. Doğaya bizim kadar kötü davranan bir toplum görmedim. Daha beş nesil önce birbirini yiyen yamyamlar bile çevreye bizden daha duyarlı."

Bu cümleler bir utanç vesikası gibi önümüzde duruyor. İnsan eliyle yaratılan bu yıkımı görmek, yalnızca doğaya değil, kendi vicdanımıza karşı da işlenmiş bir suçun itirafı gibi.

Ama asıl soru şu: Biz buna nasıl izin verdik? 
Kendi yaşadığımız toprakları, berrak denizleri, yemyeşil doğayı çöplüğe çeviren bu kör düzeni nasıl görmezden geldik? 
Sessizliğimizle bu suça ortak olmadık mı?

Sadece kirliliği değil, kendi kayıtsızlığımızı da sorgulamalıyız. Eğer doğa böyle acı çekiyorsa, bunun suçlusu sadece bizi yönetenler, atıkları bırakanlar değil, aynı zamanda onlara ses çıkarmayan, tepki göstermeyen hepimiziz.
Hesap sormayan biziz!
Yazıklar olsun bize.

Doğayı tüketirken, aslında kendi geleceğimizi, çocuklarımızın yaşamını ve ortak değerlerimizi de tüketiyoruz. Eğer bu kısır döngüye bir son vermezsek, çöplükte yaşamayı hak eden bir toplum olarak tarihe geçeceğiz. Ve o zaman, doğanın bize "lanet olsun" deyişini gerçekten duyacağız.

4 Ocak 2025 Cumartesi

ÇİTLERİN GÖLGESİNDE

Bir zamanlar dünya, sınırların ve çitlerin ne olduğunu bilmeyen bir yerdi. İnsanlar toprak üzerinde özgürce yürür, ağaçların dallarındaki meyveleri paylaşır, nehirlerden akan suyun her damlasını kutsal bilirdi. Toprak, gökyüzü gibi herkesin ortak yurduydu; kimsenin daha fazla ya da daha az hakkı yoktu üzerinde.

Sonra bir gün, her şey değişti. Adı unutulmuş, yüzü çoktan tarihin tozunda silinmiş bir adam, elinde birkaç kuru dal ve bir avuç kibirle bir toprak parçasının ortasında durdu. Gözlerini ufka dikerek, “Burası benim” dedi. "Bu toprak, bu ağaç, bu su... Hepsi bana ait." Kuru dallardan bir çit yaptı, sınırlar çizdi, toprağı kendi ilan etti.

Etrafına toplanan insanlar, şaşkınlık ve şüpheyle ona baktılar. "Toprak nasıl senin olabilir?" diye sordu biri. "Toprak herkesindir, kimseye ait değildir. Ne yağmur birine aittir ne de rüzgâr."

Adam kibirle güldü. "Çünkü ben çit çektim" dedi. "Çünkü bunu ilk ben yaptım. Ve şimdi bu sınırın içinde kalan her şey benimdir. İstersem paylaşırım, istemezsem saklarım. Kimse buna itiraz edemez."

Bazı insanlar bu sözlere inandı, ya korkudan ya da anlayışsızlıktan. Onu desteklediler, onun kurduğu çitleri savundular. Azınlık isyan etti. Kalabalığın arasından bir adam öne çıktı, ellerini havaya kaldırarak haykırdı:

"Dinlemeyin bu adamı! Toprak kimsenin değildir, ağaçlar kimsenin değildir! Çit çekmek, yalanın ilkidir. Mülkiyet dediğiniz şey, hırsızlığın ta kendisidir! Bu çitlerin arkasında sadece açgözlülük ve sahtekârlık vardır. Meyveler herkesindir, toprak herkesindir. Eğer bu yalana inanırsanız, yıkımımızın başlangıcı bu olacak!"

Ama sesini çok az kişi duydu. Çoğunluk, çitlerin ardında sunulan sahte güvenlik ve sahiplik duygusuna teslim oldu. İnsanlar toprağı paylaşmak yerine bölmeyi, özgürce dolaşmak yerine sınırlar içinde yaşamayı seçti. Çitler büyüdü, sınırlar sertleşti, toprağın özgürlüğü hapsedildi.

Zamanla mülkiyet kutsallaştırıldı, çitler medeniyetin temel taşları ilan edildi. Artık herkes kendi küçük çitlerini çekiyor, kendi "benim" dediği sınırların içinde yaşamaya mahkûm oluyordu. Ancak kimse görmüyordu: Çitler yalnızca toprağı değil, insanın ruhunu da kuşatıyordu.

Bir zamanlar özgür olan dünya, şimdi çitlerin gölgesinde yaşıyordu. Toprak, artık yalnızca güçlülerin mülkiyetiydi. Ve her bir çit, özgürlüğün mezar taşı oldu.
İyi pazarlar.
Görsel: Yapay zeka





3 Ocak 2025 Cuma

KNİDOS'UN ÇIĞLIĞI

1967 yılıydı. Dünya, kendi telaşını yaşarken, Ege’nin kıyısında, Knidos’un kadim topraklarında bambaşka bir hikâye şekilleniyordu. O vakitler Knidos, sadece geçmişin sessiz bir yankısıydı. Ne sit alanı ilan edilmişti, ne de koruma altındaydı. Taşların ve otların arasında, denizin tuzlu nefesiyle yoğrulan bu antik kent, yalnızca köy halkının günlük yaşamının bir parçasıydı. 

Yazı Köyü'nün insanları, köylerine yeni bir soluk katmak istiyordu. Köylülerin buluşabileceği, çayını yudumlarken sohbet edebileceği bir kahvehane... Bu fikir, köyün muhtarı Mustafa Bıçak’ın aklından çıkmıştı. Onun bu hayali, köylünün gönlünde filizlendi. Sadıkoğulları, Yorulmazlar ve daha niceleri, omuz omuza vererek işe koyuldu. Herkes elinden geleni yapıyordu. 

Taşlar bir araya getirildi, denizden kovalarla su çekildi. Kimisi marangoz oldu, kimisi duvarcı... Öğle yemeklerinde gazete parçalarından masa kurulur, sıcak köy ekmeği, dalından yeni kopmuş domates ve zeytinle karınlar doyurulurdu. Bu, sadece bir bina inşası değildi; insanları, yürekleri, hayalleri buluşturan bir kardeşlik sofrasıydı. 

Zamanla, köy kahvesi köylünün yaşamında bir mihenk taşı oldu. Gündüzleri çayın demlendiği, akşamları balık sofralarının kurulduğu bir yer... Knidos’un ılık meltemi, anason kokusuyla denizin iyotu arasında yankılanırdı. Kahkaha, muhabbet ve dostluk, bu taş duvarların arasında filizlenirdi. 

Ancak zaman, sadece insanları değil, hikâyeleri de değiştirir. Köy kahvesi, önce köy tüzel kişiliğine, sonra Muğla Büyükşehir Belediyesi’ne, en sonunda da Datça Belediyesi’ne geçti. 2011 yılında tapusu belediyeye tescil edildi. Yıllarca bir restoran olarak işletilen bu yapı, gelirini belediyenin kasasına aktarırken, köylünün emeğiyle yazılmış bu hikâye yaşamaya devam etti. 

Ta ki bir gün, devran değişene kadar... 2023 yılı geldiğinde, Cumhurbaşkanının "CHP’li belediyeleri silkeleyin" talimatıyla harekete geçen Kültür ve Turizm Bakanlığı, buraya göz dikti.
“Kaçak” dediler. Ancak belediye, tapusuyla bu iddiayı çürüttü.
Ama Bakanlık durmadı, el koyma girişimini sürdürdü. 

Yazı köylüleri kızgındı, Datçalılar üzgün. Alın teriyle, imeceyle, yüreklerinin bir parçasını koyarak inşa ettikleri bu mekânın ranta kurban edilmesini istemiyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki bu bina, sadece bir duvarlar yığını değil; geçmişin anıları, dostluğun ve emeğin simgesiydi. 

Knidos’un taşlarına dokunan rüzgâr şimdi başka bir yankıyla dolu. Köylüler direnirken, bu kadim toprakların sessiz çığlığı yükseliyor. 

"Bizi ranta teslim etmeyin. Anılarımızı yaşatın."

2 Ocak 2025 Perşembe

CENNET KAPISI, EMEVİ CAMİİ

Şam, binlerce yıllık tarih boyunca farklı inançlara ev sahipliği yapmış bir şehir. Güneş, şehirde yükseldiğinde, altın kubbesinden ışık saçan Emevi Camii’nin yerinde bir zamanlar tanrıların, peygamberlerin ve kralların ayak izlerini taşıyan kutsal bir zemin vardı. İşte bu yerin hikayesi, bir tapınakla başladı. 

Aramiler bu toprakların ilk sakinleriydi. Tanrıları Hadad’a adadıkları görkemli bir tapınak inşa ettiler. Kölelere yaptırdılar. Her sabah güneş, tapınağın taş sütunlarına vurur, halk dualarla tanrılarından bereket ve yağmur dilerdi. Şehir büyüdü, uygarlıklar değişti ve tapınağın sessiz taşları Roma lejyonlarının ayak seslerini duymaya başladı. 

Roma İmparatorluğu, Hadad’ın adını unutturup onun yerine Jüpiter’i yerleştirdi. Yine kölelerce. Tapınak artık Jüpiter’e adanmıştı. Mermer sütunları gökyüzüne yükseliyor, Şam’ın dört bir yanından gelen insanlar burada ibadet ediyordu. Fakat zaman, her şey gibi tapınağı da değiştirdi. 

Roma, Hristiyanlığa kapılarını açtığında, bu kutsal mekan, Aziz Yahya adına bir kiliseye dönüştürüldü. Yine kölelerce.
Efsaneye göre, Hristiyanlar, Vaftizci Yahya’nın kutsal başını bu kilisede muhafaza etmeye başladılar. Yahya, hem Yahudiler hem Hristiyanlar için kutsal bir figürdü. Onun adını taşıyan kilise, yalnızca ibadet yeri değil, aynı zamanda barış ve kutsiyetin sembolü gibiydi. 

Yıllar geçti, çağlar bitti, zaman döndü ve Şam, Emevilerin yönetimine girdi. İslamiyet, bu topraklarda kök salarken, Müslümanlar için büyük bir ibadet yeri inşa etme arzusu belirdi. Halife I. Velid, Şam’a geldiğinde Aziz Yahya Kilisesi’ni gördü. Bu kutsal yer, farklı dinlerin buluşma noktasıydı ve Halife, burada İslam’ın görkemini yansıtan bir cami inşa etmeye karar verdi.
Ancak bu karar kolay alınmadı. Şam halkının bir kısmı Hristiyandı ve kilisenin yıkılmasına itiraz ettiler. Bunun üzerine Halife, halkın temsilcilerini çağırdı. Onlara bir teklifte bulundu: Kiliseyi altınla tartarak karşılığını verecek ve inşaat sırasında Hristiyan işçileri de istihdam edecekti. Uzlaşma sağlandı ve yapım başladı.
Caminin inşası sırasında, Bizans ustaları altın mozaikler işledi. Duvarlara cennetin bahçeleri tasvir edildi; akan nehirler, yeşil ağaçlar ve sonsuz huzur... Caminin kubbesi, gökyüzünü andıracak şekilde mavi ve altın renklerle kaplandı. İnşaat yıllarca sürdü, ancak sonunda cami, sadece Müslümanlar için değil, tüm Şam halkı için bir gurur kaynağı oldu.
Caminin en kutsal köşesine, Vaftizci Yahya’nın türbesi yerleştirildi. Bu türbe, caminin manevi kalbi oldu. Müslümanlar onu bir peygamber olarak saygıyla anar, Hristiyanlar ise bir aziz olarak ziyaret ederdi. Cami, iki inancı da birleştiren bir bağ haline geldi. 

Yüzyıllar boyunca cami, depremler, yangınlar ve savaşlarla sınandı. Timur’un orduları Şam’ı yerle bir ettiğinde, cami ağır yara aldı. 19. yüzyıldaki büyük bir yangında mozaikler kül oldu, ancak cami her seferinde yeniden doğdu. Emevi Camii, her yeniden doğuşunda daha güçlü, daha görkemli bir hale geldi. 

Bugün, Emevi Camii’nin beyaz minaresine bakanlar, farklı bir efsaneyi hatırlar. İslam geleneğine göre, kıyamet günü Hz. İsa, işte bu minareden yeryüzüne inecektir. Bu yüzden cami, sadece geçmişin değil, geleceğin de bir sembolü olarak ayakta duruyor. 

Emevi Camii, taşlarına dokunan her uygarlığın izlerini taşıyor. Duvarları, inançların, barışın ve umudun hikayesini anlatıyor. Şam’ın kalbinde bir ışık gibi parlıyor ve tarihteki sayfaları ziyaretçilerine şu sözleri hatırlatıyor. 

Burada her inancın bir yeri vardır, çünkü bu mekan, insanlığın ortak mirasıdır.” 

Ama iktidarı her ele geçiren bu tarihi mirası yok sayıp farklı inançlara bu kutsal mekanı kapatıyor.
Ve insanlığın bu ortak mirası siyasetin kirli diline hiç yakışmıyor.

GOLAN TEPELERİNİN LANETİ

Kadim zamanlarda, Golan Tepeleri’nin zirvelerinde, halkın kutsal saydığı Kaya Tanrıları yaşardı. 
Nimrut soyu bu tanrılar, Nimrut Kalesi'nde insan şekline bürünmüş devasa taş sütunlardı ve sadece toprağın adaletini değil Golan halkını da korumak için yaşarlardı. 
İnanca göre, bir yabancı Golan Tepeleri’ne zarar vermeye ya da bölgeyi ele geçirmeye çalışırsa, Kaya Tanrıları uyanacak ve toprağın intikamını alacaktı. 
Ancak yüzyıllar geçti, insanlar bu hikayeleri unutmaya başladı. Kaya Tanrıları ise sessizce uykuya daldı. 

Bir gün, komşu diyardan gelen  güçlü, gaddar bir kral, Golan Tepeleri’ni işgal etmeye karar verdi. Bu kral, Bibi adıyla biliniyordu ve fethettiği her toprağı halkıyla birlikte yakıp yıkıyor, ayağının bastığı yerde ölüm yeşeriyordu. Dünya onu savaş suçlusu bir cani olarak tanıyordu.
Golan Tepeleri’nin stratejik önemini bilen bu gaddar Bibi, ordusunu bölgeye gönderdi ve buradaki köyleri yakıp, kutsal tapınakları yağmalamaya başladı. 
Halk, tanrılarından yardım dileyerek dualar etti ama Kaya Tanrıları hareketsizdi. İnsanlar umutlarını yitirmek üzereyken, yaşlı bir kadın, köyün meydanında toplandı ve eski bir kehaneti hatırlattı. 

Kaya Tanrıları, yalnızca ‘Saf Gözyaşı’ toprağa değdiğinde uyanır,” dedi. “Birinin, Golan’ın özünü sevgiyle sulaması gerekir.” 

Yaşlı kadının torunu olan genç bir çoban kız Mira, halkın bu sözlere itibar etmediğini görünce, kendi başına harekete geçti. Mira, Kaya Tanrıları’nın bulunduğu Nimrut kutsal alanına çıktı ve onların önünde diz çöktü. Gözlerinden yaşlar dökülerek, Golan’ın halkı ve doğası için yalvardı. Ama tanrılar hâlâ suskundu. Mira, son bir çabayla, toprağı kendi kanıyla sulamaya karar verdi. Bir hançerle elini keserek kanını toprağa akıttı ve son nefesinde, “Toprak için toprağa döndüm. Ey adaletin tanrıları, bizi duyun!” diye haykırdı. 

Tam o anda, Kaya Tanrıları’nın gözleri parlamaya başladı. Dağları sarsan bir gümbürtüyle, Kaya Tanrıları uykularından uyandı. Devasa taş sütunlar insan formuna büründü ve göğe yükseldi. Golan Tepeleri’nin zirvesinde bir fırtına koptu. Bibi’nin ordusu bu gürültüyü duyduğunda, korkuyla kaçmaya çalıştı ama tanrılar onların kaçışını engelledi. Rüzgarlarla savrulan kumlar ve devasa taşlarla gökyüzü karardı. Kaya Tanrıları, işgalci askerleri birer taş figür haline getirdi ve Golan’ın derin vadilerine gömdü. 

Bibi ve ordusu, korkuyla bölgeyi terk etti ancak tanrıların laneti onun peşini bırakmadı. Nerede bir toprak fethetmeye çalışsa, ordusu taşlaşır ve toprak onu reddederdi. Mira’nın kanının döküldüğü yer, bahar geldiğinde asla kurumayan bir dereye dönüştü. 
Bugün Golan Tepeleri’nde o dereye bakanlar, suyun fısıldadığını duyar. 

Zalim Bibi'ler oldukça, kahraman Mira'lar da olacaktır ve o Mira'lar eninde sonunda halkını uyandıracaktır.

George Orwel, "İnanılan efsaneler gerçek olma eğilimindedir" der.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...