21 Nisan 2018 Cumartesi

BİR AVUÇ BOZUK PARA


Yoğun bir gündü yine.
Yine toplandık Dado Cafe’de.
Malum gündemimiz Can Yücel Kültür Sanat Festivali.
Son hazırlıklar.
Son kontroller.
Her detay gözden geçiriliyor.
Etkinliklerde kimler görev alacak?
Festivale katılacak müzisyen, sanatçı, kültür insanı konuklarımız nerede kalacak?
Nerede yemek yiyecekler?
Ulaşımları nasıl sağlanacak?
Afişlerin, broşürlerin hazırlanması ve basımı?
Stantlara başvurular ne durumda?
Etkinlik alanlarındaki teknik ihtiyaçlar neler?
Mali durumumuz ne?
İmeceye katılım nasıl?
Tam bir beyin fırtınası.
Her kalem, her detay tek tek masaya yatırıldı yine.
Biliyoruz yük ağır.
Ancak o ağır yükü kaldıracak inancımız daha ağır.
Neden mi?
Anlatayım.

Datça’da bir ayakkabı boyacısı arkadaşımız var.
Güler yüzlü, hoş sohbet, çalışkan ve sempatik.
Her gün boyadığı 5-10 ayakkabı ile ekmeğini çıkarmaya çalışır.
Zaman zaman toplantılarımıza şahit oluyor.
Sokakta birinin ayakkabısını boyarken bize kulak kabartıyor.
İki gün önce sabah saatlerinde sokaktan geçerken, bizim karargah Dado Cafe’ye uğruyor ve sevgili Umut Baran Sümer’e cebinden çıkardığı bir avuç bozuk parayı veriyor.
Umut doğal olarak soruyor.
“Bir şey yemedin. içmedin. Bu neyin parası?”
Ayakkabı boyacısından hiç ummadığı bir cevap.
“Can Yücel Kültür Sanat Festivali’ni imeceyle düzenliyorsunuz. Bu dayanışmada benim de katkım olmasını istiyorum.”
Bir avuç demir lira.
Bir miktar bozukluk yani.
Ya da üç beş metelik.
Hepsi bu mu, deyip geçmeyin!
O para, milyonlardan değerli bir para.
O para, dünyaları satın alacak bir para.
Neler yok ki o parada.
Sevgi var.
Kardeşlik var.
Dayanışma var.
Güven var.
En önemlisi kalp var.
Şimdi neden inançlı olduğumuzu anladığınız mı?
O bir miktar bozuk para.
Bizi sonsuz dünyalara götüren, mutluluktan gözlerimizi yaşartan para.
İmecenin güzelliği bu işte.
Kollektivizmin yüceliği bu.
Bu işte dayanışma.

YA KEBİKEÇ


Osmanlı alimleri, kitapları tahta kurtlarından korumak için bir tılsıma inanırdı.
Kütüphanelerdeki tüm kitapların üzerine “Ya Kebikeç” yazarlardı.
İnanışa göre “Ya Kebikeç” zararlı böcekleri yöneten bir melekti.
Kitabın üzerinde bu meleğin ismini gören tahta kurtları, sayfalara zarar veremiyordu.
İnanç işte.
Aslında kitaplara haşarelerden daha çok kültür düşmanları zarar vermiyor mu?
Yüzyıllarca ne çok kütüphane talan edildi.
Milyarlarca kitap meydanlarda yakıldı.
Yazarlar tutuklandı.
Kitaplar suç delili sayıldı.
İnsanlar yazılmamış kitaplardan yıllarca zindanlarda tutuldu.
Son örnek Ahmet Şık'tır.
Bugün ülkemizi “kitap bombadan tehlikelidir” diyen bir zihniyet yönetiyor.

Renklerin hükümdarı ressam abim Ibrahim Ciftcioglu, Datça ile ilgili yazılarımı bir kitapçık haline getirmemi istedi.
Ona hayır demek olur mu?
Hazırladık.
İbrahim abinin rituelini yerine getirip, her birine kırmızı mürekkeple parmak izimizi bastık.
Yazar arkadaşım Ozgur Mutlu da sağolsun, çok yardımcı oldu.
Adı; Bir Nefes Datça.
Kırmızı Kapı Yayınevi baskıları tamamladı.
İbrahim Çiftçioğlu hepsinin üzerine “Ya Kebikeç” mührünü vurmayı ihmal etmedi.
Ancak bu mühür kitap kurtlarını kaçırmak için değil.
Kitap düşmanlarından korunmak için.
“Bir Nefes Datça” Can Yücel Kültür Sanat Festivali’nde okuyucuyla buluşacak.
Fiyatı mı?
Cepten değil, gönülden.


18 Nisan 2018 Çarşamba

İŞTE İŞİN SIRRI


Datça Kültür Sanat Dayanışması olarak hergün toplanıyoruz.
Dado Board Game Cafe karargahımız oldu.
Umut ve Gökay sağolsunlar.
Kapılarını bizlere sonuna kadar açtılar.
Hemen hergün oradayız.
Gündem belli.
Can Yücel Kültür Sanat Festivali.
Biliyorsunuz bu festival ticari değil.
Konserler dahil, tüm etkinlikler halkımıza bedava.
Stantlardan bile ücret alınmıyor.
Üç günlük programda paranın hükmü yok.
Çünkü ticaretin kültür ve sanatı bile satın aldığı bir dünyayı kabul etmiyoruz.
Bizimkisi başka bir dünya.
Topluma empoze edilenin dışında bir dünya.
Hayallerimiz büyük.
Kimilerine göre sermayesiz bu hayallerin gerçekleşmesi imkansız.
Bizce imkansız değil.
Ne demişti Şeh Bedrettin?
"Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlayamazlar."
Bizim dünyamız büyük.
Peki nasıl başaracağız?
Bilet satmadan, stantlardan para almadan, bir kaç büyük sponsorla anlaşmadan bu yükün altından nasıl kalkacağız?
Cevap çok basit aslında.
Unuttuğumuz bir kelime.
İmece.



Bir zamanlar bu toplumun en güzel davranışlarından biriydi imece.
Birlik, beraberlik, sevgi, kardeşlik ve dayanışmanın en güzel haliydi.
Özellikle unutturuldu.
Can Yücel Kültür Sanat Festivali ile yeniden canlanıyor.
Nasıl mı?
Festivale onlarca müzisyen, sanatçı, şair, edebiyat insanı karşılıksız geliyor.
Datça Kültür Sanat Dayanışması'nın bir çok gönüllüsü bu etkinlik için gecesini gündüzüne katıyor.
Datça'nın duyarlı, paylaşımcı  işadamları "çorbada benim de tuzum olsun" diye katkıda bulunuyor.
Oteller konukları ağırlamak için odalarını açıyor.
Lokantalar da menülerini.
Dostlarımız, arkadaşlarımız, gönüldaşlarımızın yüreği bizimle atıyor.
Mesela çok beğenilen festival afişini Türkiye'nin önemli grafik tasarımcılarından Savaş Çekiç yaptı.
Dostluktan.
Mesela, Uğur Dündar, Levent Üzümcü, Hayko Bağdat, Kemal Göktaş, İlkay Akkaya, Sevinç Eratalay, Servet Kocakaya gibi isimler festivali sosyal medyada duyurmak için seferber oldu.
Gönülden.
Mesela milletvekilleri Fikri Sağlar, Atilla Sertel, Candan Yüceer ve Dr.Ceyhun İrgil, Twitter'da festivali tanıttılar.
Vefadan.
Mesela İzmir'de yayınlanan ROLLlife Dergisi festival ilanını tam sayfa yayınladı.
Dayanışmadan.
Gazeteciler, yazarlar, şairler, kitapevleri ve yüreği dayanışma ile atan insanlarla gönül birlikteliğimiz var..
Sivil toplum örgütleriyle paydaşlığımız var.
O kadar büyük bir aileyiz ki.
Ve her geçen gün daha da büyüyoruz.
Hergün hepimize ülkenin çok yerinden mesajlar yağıyor.
Her meslekten, her yaştan.
Kitabıyla, belgeseliyle, oyunuyla festivale karşılıksız katılmak isteyen o kadar çok ki.
Etkinliklerde bizzat görev alarak yardımcı olmak isteyenler o kadar fazla ki.
İşte işin sırrı bu.
İmece.
Bugünkü toplantıda İbrahim Çiftçioğlu çok doğru bir şey söyledi.
"İmeceyi unutturmuşlardı bu topluma, bu festival yeniden hatırlatıyor."
Filozof der ki;
"İnsanlığın  en büyük buluşu ne ateş, ne tekerlek, ne motor, ne de paradır. İnsanoğlunun en büyük buluşu, anlaşarak, yardımlaşarak, dayanışma içinde  ekip halinde çalışmaktır."
Çünkü yüreklerini betimsiz sevdalarla dolduranlara paranın hükmü yoktur.
Selam olsun, "Can Yücel Kültür Sanat Festivali"ne omuz verenlere.
Selam olsun yüreği "Datça Kültür Sanat Dayanışması" ile atanlara.
Bin selam.

10 Nisan 2018 Salı

CAN YÜCEL KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ ETKİNLİK PROGRAMI


CAN YÜCEL KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ BİLDİRGESİ


“Gelin Can’a can katalım”

Mitoloji, "olağanüstü nitelikler ülkesi" diye söz eder Datça'dan.
Nitelik Datça'nın sadece do
ğal güzelliğinde değil, aynı zamanda kültürel ve sanatsal etkinliğindedir.
Bu yarımada binlerce yıl kültür ve sanatla yo
ğruldu.
MÖ 4'ncü yüzyılda bile burada bahar 
şenlikleri düzenlenirdi.
Knidos’un da içinde yer aldı
ğı Dor Şehir Birliği, görkemli festivallerle doğanın yeniden canlanışını bu topraklarda kutlardı.
Bu festivallerde kültür ve sanat hep ön plandaydı.
Şarkılar söylenir, şiirler okunur, oyunlar sergilenirdi.
"
Coğrafya kaderdir" sözü tartışılır ama bu coğrafyanın kültür ve sanat birikimi tartışılmaz.
Nice sanatçılar yeti
şti, nice festivallere imza atıldı burada.
Yakın geçmi
şte Can Yücel Festivalleri ve benzerleri bu birikimin devamıydı.
Bu yüzden son yıllarda ara verilen bu festivallere yeniden ba
şlamak gerekiyor.
Bu gereklilik, bu co
ğrafyada yaşayan hepimize yüklediği tarihsel bir görev aslında. Günümüz dünyasında artık ülkeler değil, kentler ön planda En etkili tanıtım da kültür ve sanatla yapılıyor.
Önümüz bahar.
Bahar sevginin, a
şkın, kardeşliğin mevsimidir.Pablo Neruda der ki; "Tüm çiçekleri kopartabilirler ama baharın gelmesini asla engelleyemezler."Baharın gelmesi engellenemez.
Çünkü bahar uyanı
ştır, yeniden doğuştur.
Bahar karakı
şa karşı koyuştur."Datça Kültür Sanat Dayanışması" olarak, bu karşı koyuşta "biz de varız" diyor ve Mayıs ayında "Kültür Sanat Festivali"nde halkımızla kucaklaşıyoruz.
Tıpkı Can Yücel'in 
şu mısralarındaki gibi.“Ak pembe bahar yelkenleriyle
Güne
şin rüzgarına gerilmişbir badem ağacı gibi,İçimdeki karanlığı patlatacağım."İçimizdeki karanlığı patlatmak istiyoruz.
Üstümüzdeki kara bulutları da
ğıtmak istiyoruz.Şarkılarla coşup, kültürle yoğunlaşıp, sanatla kucaklaşmak istiyoruz.
Bu 
şölende sizleri de aramızda görmek istiyor ve diyoruz ki;

“Gelin Can’a can katalım.”


CAN YÜCEL KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ 
ETKİNLİK PROGRAMI









BİR İSTANBUL MASALI



VASİLİADİS, İLYA VE PADELLİ.

Beşiktaş Çarşı'nın en eski işletmesiydi.
Küçücük bir dükkancıktı aslında.
Tam 120 yıllıktı.
Bir tarihti.
İçinde sadece dört masa vardı.
Sahibi doğma büyüme Beşiktaşlı'ydı.
Kaymak kalpli ama  huysuz bir ihtiyardı.
Adı, Pandelli Shestakof'du.
95 yaşındaydı.
Ataları Osmanlı Bulgarıydı..
Her sabah gün ağarmadan kepeği açar, müşterilerine müthiş bir kahvaltı hazırlardı.
Manda sütünden kaymak, bal, köy yumurtası, süt ve tereyağı.
Yanında sıcak somon, ya da simit.
Dükkanın adı; Pando Kaymak'tı.
Ya da Beşiktaşlı'nın dediği gibi; Bulgar'ın Yeri.
1895'te dedesi açmıştı bu dükkanı.
Dolmabahçe Sarayı'nın kaymak, bal ve süt ihtiyacını karşılardı.
Cumhuriyetten sonra da saraya hizmeti devam etmişti.
Pandelli, Atatürk için çok kaymak ve bal götürmüştü.
Atatürk'ü bile görmüştü.
Öldüğünde de saraydaki cenaze törenine katılmıştı.
Bu dükkan Beşiktaş'ın sabah lezzetiydi..
O dört masada kimler kahvaltı yapmamıştı ki..
Süleyman Seba'lar, Hakkı Yeten'ler, Sabri Ülker'ler.
Kimler kimler?
Tam 120 yıl ayakta durdu.
AKP hükümetinin çıkardığı bir yasa nedeniyle üç yıl önce kapandı.
Artık Pando Kaymak yok.

Apoyevmatini.
Türkçesi "İkindi Vakti"
İstanbul'da yayınlanan günlük bir gazeteydi..
Galatasaray Lisesi mezunu iki Rum kardeş Andonis Vasiliadis ve Konstandinos Vasiliadis kurmuştu..
1920 yılında haftalık olarak yayına başlamıştı..
1925'ten itibaren günlük gazete olmuştu..
1930'larda "Vatandaş Türkçe Konuş" olaylarında tehditlere boyun eğmemişti.
'Vagon Li' provokasyon günlerinde de korkmadan yayın hayatına devam etmişti.
Cumhuriyetin ilk yıllarında tirajı 35-40 binlere kadar çıkmıştı..
Rum nufüsunun azalmasına orantılı olarak satışı günden güne düştü..
Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde Suriye Pasajı'ndaki bürosunda eski metotlarla basılıyordu.
Genellikle Rum cemaatine ilişkin doğum, ölüm ilanlarına, Türkiye, Yunanistan ve Avrupa Birliği ile ilgili haberlere yer vermekteydi.
Türkiye'deki Rumca çıkan son gazeteydi.
En son günde 600 adet satıyordu.
Basın İlan Kurumu'ndan hiç ilan alamadı.
AKP hükümetinin çıkardığı bir yasa nedeniyle kapandı.
Apoyevmatini artık yok.

Safiye Ayla Korsesi.
Şişman Annemin Sütyeni.
Marilyn Monroe kilodu.
İstiklal Caddesi'nin yaşayan en eski dükkanıydı.
Topu topu 20 metre kareydi.
Çok kaliteli iç çamaşırı satıyordu.
Adı, 'Kelebek Korse' idi.
Osmanlı yahudisi dede İlya Avramoğlu 1936 yılında açmıştı.
Sonra oğul Borya işi yüklendi.
En son da torun İlya.
1955 yılının 6-7 Eylül olaylarında talan edildi.
Kepenk ve kapısı balyozla kırıldı, içerideki mallar sokaklara atılıp parçalandı.
Zarar dönemin parasıyla 400 bin dolar kadardı.
Avramoğlu ölüm tehditleri aldı.
Buna ragmen ayakta kalmayı başardı.
Beyoğlu'nun açık hava alışveriş merkezi olma yolundaki yeni dönüşümüne inat, geçmişin sanatıyla ticaret yapabilen esnaf kültürünün son simgelerinden biri oldu.
Tam 79 yıl iş hayatını sürdürdü.
AKP hükümetinin çıkardığı bir yasa nedeniyle  kapandı.
Kelebek Korse artık yok.

*.   *.   *

Yurtdışında her kentin eski dükkanları, mağazaları vardır.
Şöyle yazar tabelasında.
Since 1820.
Since 1850
1850'den beri..
Gururla asarlar o tabelayı..
Dededen toruna bir kültürdür o dükkanlar.
Bir renktir.
Kentin çicekleridir.
Ya bizde.
İnci Pastanesi, Rebul Eczanesi, Emek Sineması, Pando Kaymak, Kelebek Korse.
Daha yüzlercesi.
Bir tarih yok ediliyor.
90 yıldır gelen vuruyor, giden vuruyor.
Son darbe AKP'den.
Artık tekme tokat kovmuyorlar.
Sözde yasallar.
Çoğunun kapanma nedeni , AKP iktidarının  2012 yılında yürürlüğe soktuğu Borçlar Kanunu.
Kanuna göre mal sahipleri 10 yılı dolduran kiracıları, hiç bir gerekçe göstermeden binalarından çıkartabiliyor.
Bunun adı 'kentsel dönüşüm' diye yazılıyor..
Ama gerçekte 'cepsel dönüşüm' olarak okunuyor.
Resmi ideolojinin "Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil, tek din" politikası hiç değişmiyor.
Ne güzel demişti Yaşar Kemal.
"Küreselleşme ‘tek tip insan’ yetiştiriyor bugün..Oysa dünya onbinlerce çiçekli bir kültür bahçesidir; her çiçeğin ayrı bir rengi ve kokusu vardır. Bir çiçeğin koparılması bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Tek dile, tek renge kalmış bir dünya hapı yutmuştur”.
Vasiliadis,İlya ve Pandelli.


Affedin bizi.

1 Nisan 2018 Pazar

EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ


Eskimiş demir parmaklıklar.
Nemli duvarlar.
Ve paslı bir ranza.
Şöyle yazıyor duvarda.

"Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül, aldırma.
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma"
Sinop Cezaevi burası.
Anadolu'nun Alcatraz'ı.
Yüzlerce yıl zulmün adresiydi.
Acı ve hüznün feryadıydı.
Burada çiçekler açmıyordu.
Kuşlar süzülüp uçmuyordu.
Yıldızlar ışık saçmıyordu.
Evliya Çelebi, Seyahatname'de bu gasbet yeri şöyle anlatıyordu.
Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Allah korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”
Sene hicri 1341'di.
Miladi 1922.
Rize'nin Haldoz (Portakallık) köyünde bir adam yaşardı.
Sandıkçı Şükrü derlerdi ona.
Kendi halinde, sakin, iyiliksever kişiliğiyle tanınırdı.
Zenginleri sevmezdi.
Ağalarla beylerle görüşmezdi.
Fakirlere ise mısır dağıtırdı.
Bir gece vakti Sandıkçı Şükrü'ye acı haber geldi.
Düğünde köy ağasının en sadık adamı kardeşini bıçaklamıştı.
O sakin adam bir anda şahin oldu.
Ağanın hanını bastı.
Mermileri üstüne boşalttı.
Hemen yakaladılar.
Sinop Cezaevi'ne koydular.
Ama tutamadılar.
Sandıkçı Şükrü kuş uçurtulmaz denilen duvarları aştı, kaçmayı başardı.
Kısa sürede bölgede nam saldı.
Adını Haldoz'un dağlarına yazdırdı.
O artık ağaların beylerin düşmanı, fakire yardım eli uzatandı.
Zenginlerin korkulu rüyası, halkın kahramanıydı.
Dönemin Trabzon Valisi Kadir Paşa 500 atlı müfrezeyi Sandıkçı Şükrü'nün peşine taktı.
Müfrezenin yanında bir de Sandıkçı'nın yakın arkadaşı Varilcioğlu Sadık vardı.
Varilcioğlu teslim olması için Sandıkçı Şükrü'yü ikna etti.
Teslim oldu.
Ama devletin otoritesini iki paralık etmişti.
Müfrezeye teslim Rize'ye dönerken, sırtından vuruldu.
Son nefesinde sanki dudaklarından şu mısralar savruldu.

“Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.”
Sinop Cezaevi Osmanlı döneminde azılı katillerin son durağıydı.
Cumhuriyet döneminde muhalif yazar ve şairlerin adresi oldu.
Refik Halit Karay, Mustafa Hilmi, Burhan Felek, Kerim Korcan, Zekeriya Sertel, Osman Deniz burada yattılar.
Bir rivayete göre Nazım Hikmet de kısa bir süre cezasını burada çekti.
Yıl 1932'ydi.
Yeni bir mahkum getirdiler Sinop Cezaevi'ne.
Adı, Sabahattin Ali.
Suçu yazmaktı.
Atatürk'e hakaretten aylarca içerde kaldı.

Paslı demir parmaklıklar, nemli duvarlar arasında dolaşıp dururdu.
Geceleri sürekli okurdu.
Havalandırma saatlerinde diğer mahkumlarla konuşurdu.
Sonra o paslı ranzada oturup yazardı.
Rizeli Sandıkçı Şükrü'nün hikayesini cezaevinde duymuştu.
Destanını da orada yazdı.
'Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz' dillere dolandı.
"Sene 1341 mevsime uydum
Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
Katil defterine adımı koydum
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Sen üzülme anam dertlerim çoktur
Çektiğim çilenin hesabı yoktur
Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Çok zamanlar çektim kahrı zindanı
Bize de mesken oldu Sinop’un hanı
Firar etmeyilen buldum amanı
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Bir yanımı sardı müfreze kolu
Bir yanımı sardı Varilcioğlu
Beşyüz atlıyılan kestiler yolu
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz." 
O cezaevinde "Aldırma Gönül"ü yazdı.
Mazlumların, mahkumların şarkısı oldu.
"Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma"
Yine orada "Leylim Ley"i yazdı.
Meydanları sarstı.
"Döndüm daldan düşen kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni 
Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni 
Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma 

Kula değil yüreğine sor beni."

Sabahattin Ali 41 yıllık yaşamında hep yazdı.
Ezileni, yoksulu, mazlumu yazdı.
Yazdıkları nedeniyle hep dışlandı.
Sorgulandı, tartaklandı, tutuklandı.
Geride onlarca roman, öykü ve şiir bıraktı.
En önemlileri Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan'dı.
1948 yılının 2 Nisan'ında derin devlet tarafından katledildi.
Katili bir emniyet görevlisiydi.
Yakalandı, kısa sürede bırakıldı.
Sabahattin Ali yıllarca devletin yasaklılar listesinde yer aldı.
Eserleri ancak 2005 yılından sonra ders kitaplarına girebildi.
Şu sözleri hiç unutulmadı.
"Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.”
#sabahattinali
#2nisan

30 Mart 2018 Cuma

BAK ARKADAŞIM...




“Bu coğrafyayı çok seviyorum."

Doğru söylüyorsun.
Çünkü gözler yalan söylemez.
Burayı gerçekten seviyorsun ve burada çok mutlusun değil mi?

“Gökova ve Datça yarımadası bir cennet. Koyları, ormanları, denizi, güneşi, çiceği, böceği, herşeyi farklı. İyi ki, buradayım. Burada yaşadığıma her gün şükrediyorum.”

Ne mutlu sana, bu ülkenin şanslı insanlarındansın. Peki çok sevdiğin, çok mutlu olduğun bu güzel coğrafyada ne yapıyorsun?

“Geziyorum, yürüyüşler yapıyorum, denize giriyorum, dağların, ovaların, çiceğin, böceğin, iklimin tadını çıkarıyorum.”

Başka.

“Balını, bademini, balığını yiyorum.”

Başka.

“Daha ne olsun ki! Bir insan başka ne yapabilir?”

Bak arkadaşım! Bak seni çok mutlu eden, çok sevdiğin bu güzelim koylar,  doğal SİT alanları bir bir imara açılıyor. Daha iki gün önce Gökova'da denizi bile imara açtılar. MUÇEV adında sözde vakıf ama özde bir limited şirket aracılığıyla koyları işadamlarına kiralıyorlar. Yakında denize parayla gireceksin. Kıyılarda denize sıfır dev oteller dikiyorlar, etrafını duvarlarla çeviriyorlar. Sana girmek yasak. Okluk koyunun halini biliyorsun. Yol yapılıyor diye asırlık ağaçları kesiyorlar. Ekolojik dengeyi bozuyorlar. Onlarca endemik tür yok oldu bile. İmar planlarına küçük dokunuşlarla siteleşmenin önünü açıyorlar. Bir kaç site yapıldı zaten. Sağımızı solumuzu baz istasyonlarıyla, rüzgar tirbünleriyle doldurdular. Gökova’nın kuzey kıyısını termik santrallerle zehire boğdular. O zehirli gazlar rüzgarla seni de, beni de zehirliyor. Yakında jeotermal saha için ihale açacaklar, Emecik tarafını delik deşik edecekler.  Dünya Ralli Şampiyonası’nın parkurunu bu güzel koylardan, doğal yaşamın içinden geçirecekler. Yakında kokusu çıkacak. Kısacası senin yaşamaktan mutlu olduğun, çok sevdiğin bu coğrafyaya bir yağma soyu gibi saldırıyorlar. Karşı durulmazsa buralar yakında Bodrum, Çeşme gibi olacak. Peki tüm bunlara karşı sen ne yapıyorsun? Sadece eleştirmekle mi yetiniyorsun? Oysa, insan sevdiğine değer verir değil mi? Peki, sen sevdiğin coğrafyaya ne kadar değer veriyorsun? 

“Verdiğim değeri nasıl gösterebilirim?”

Sahiplenerek. Biliyorum bu yazdıklarıma sen de karşısın. Sen de eleştiriyorsun. İyi de çözüm önerin ne? Hep eleştirmek, moral bozmak ve sonunda geri çekilmek değil midir?  Üstelik karşısındakinin amacını da biliyorsun. O bunu sürekli yapıyor zaten. Peki sen ne yapmalısın? Bu coğrafyaya verdiğin değeri nasıl göstermelisin?
Bak, bu yağmaya direnen, karşı çıkan insanlar var. Sivil toplum kuruluşları var. Onlar sana sesleniyor. Onların senin gibilerine ihtiyaçları var. Elini taşın altına sokmalısın. Yükün bir kısmını omuzlamalısın. Ancak, o zaman bu coğrafyaya sevginin gösterebilirsin. Kurubük’ü düşün.  O yasal direniş olmasaydı, o karşı duruş olmasaydı orası bugün bir işadamınındı ve bu yaz orada denize parayla girecektin. Bak bu sabah bir grup insan Ilıca deresindeki çöpleri temizledi, kablumbağaları ölümden kurtardı. Bir grup insan Esenada’daki harabe hükümet konağıyla ilgilendi. Bir grup insan Datça ve çevresini korumak için çareler tartıştı.  O insanlar yarın da, ertesi gün de, daha ertesi gün de bunları yapacaklar. Yaşadıkları çevreye sahip çıkmak için emek ve zaman ayıracaklar. Mesela yarın Muğla Çevre Koruma Platformunun Datça ayağının toplantısı var. Haberin var mı? Sen bu işlerin neresindesin?

Yılmaz Güney'in sözlerini hatırladın mı?
Ne demişti.
"Arkadaşlar dışarıda bir şeyler oluyor, farkında mısınız?
Uykuda olanları sarsın, uyandırın.
Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir.
Karanlıkta ne yapacaksınız?"

Diyeceksin ki, ama ben iyi insanım. 
Doğru.
Diyeceksin ki, ama ben doğa severim, hayvanseverim. 
Doğru.
Diyeceksin ki, ama ben kendi çıkarımı gözetmem.
O da doğru.
Ama ben de sana diyeceğim ki; Bertolt Brecht’in şu mısralarını oku,

"Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alamaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin.
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğunu diyecek yok ya,
Dostların kimler?"

TUTKU ÇİCEĞİ


İskoçya Glasgow'da bir heykel.
Clyde Caddesi'nde.
Bir kadın heykeli.
Siyah giysili.
Pelerinli.
Heybetli.
İki elini yukarıya kaldırmış.
Başı dik.
Bakışlarında umut, kararlılık, direniş var.
Adı, Le Pasionaria.
Şöyle yazıyor altında.
"Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğle."

*. *. *

1936 yılıydı.
İspanya'da iç savaş vardı.
Cumhuriyet rejimini yıkmak isteyen faşist general Franco'nun silahlı güçleri Madrit kapılarına dayanmıştı.
Halk faşistleri Madrit'e sokmamak için direniyordu.
Bir kadın çıktı radyoya.
Siyah giysili bir kadın.
Çoşkulu, umutlu ve net konuşuyordu.
"Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz.No Pasaran(Geçit Yok) "


Dolores İbarruri'ydi bu kadın.
İspanya halkının onuru, işçi sınıfının yılmaz savunucusuydu.
İspanyollar " Le Pasionaria" diyorlardı ona.
"Tutku çiceği" demekti.
Onun bu konuşması Madrit halkını Franco faşizmine karşı kenetlendirdi..
Kadın, erkek.
Yaşlı, genç..
Basklar, Katalanlar ve diğer halklar.
Cumhuriyetçiler, sosyalistler, komünistler, anarşistler tek yumruk oldular.
Koşulsuzdular..
Bilgilerini ve deneyimlerini, kanlarını ve yaşamlarını, umutlarını ve arzularını direnişe verdiler.
Farklı ideolojilere, farklı dinlere, farklı deri rengine sahiptiler ama hedefleri tekti.
Hedefleri, Dolores İbarruri'nin sözleriydi.
"Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz.. Geçit Yok!"
Bir anda tüm Madrit sokakları Geçit Yok(No Pasaran) afişleriyle doldu.
"No Pasaran" artık faşizme karşı mücadelenin sloganıydı..
Onların bu onur savaşına dünyanın çok ülkesinden devrimciler de katıldı..
Glasgow'daki o heykel, İskoçya'dan Madrit'e giden devrimciler anısına dikilmişti.
Nazım Hikmet bir şiirini onlara adamıştı.
"Ne mâveradan ses duymak;
ne satırların nescine koymak o “anlaşılmayan şeyi”
ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi;
ne güzel lâf ne derin kelâm
çok şükür
hepsinin
hepsinin üstündeyim bu akşam.
…ne kadar güzel şey yaratacaklarsa
yani o korkunç hasreti daüssılâsı içimin
güzel gözlerindedir
Madrit kapısındaki nöbetçimin."

*. *. *

Madrit halkının faşizme karşı direnişi tam 3 yıl sürdü..
Kana kan..
Dişe diş..
Yüreklerinde betimsiz sevdalar taşıyanlara ölümün hükmü yoktu..
Tıpkı Franco faşistlerinin kurşuna dizdiği İspanyol şair Garcia Lorca'nın mısralarındaki gibi.
"Özgür olmayan insan nedir?
Söyle bana Marina.
Söyle seni nasıl sevebilirim.
Özgür olmazsam..?
Sana kalbimi nasıl açabilirim.
Bu yürek benim değilse?"
Özgürlükleri için direndiler.
Ayaklarının üstünde öldüler.
Çünkü savaş mert değildi.
Düşman güçlüydü.
Amerika, Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası, Salazar Portekiz'i Franco'yu destekliyordu..
Asker ve silah yağdırıyorlardı.
Ve maalesef Türkiye Cumhuriyeti.
Türkiye tarafsız gibi görünse de, Karadeniz’den İspanya’ya cumhuriyetçilere yardım götüren Sovyet gemilerinin İstanbul Boğazı’ndan geçmesine izin vermedi.
1937 yılında bir kararname ile Madrit halkına Türkiye'den gönüllü katılımları yasakladı.
Ekrem König isimli bir İçişleri Bakanlığı çalışanı, sahte evrak ve imzalarla Kanada'dan Türkiye adına uçak alıp, İspanya'ya gönderdi.
Uçakları cumhuriyetçilere mi, yoksa faşistlere mi sattığı hiç açıklanmadı..
Sonunda Madrit düştü.
Ama, İspanya halkının üç yıl süren bu onur direnişi tarihin altın sayfalarında yerini aldı.

*. *. *

Dolores İbarruri işte bu direnişin sembolüydü..
1895'te Bask'ta doğmuştu.
Yoksul bir madenci ailenin çocuğuydu.
Parasızlık nedeniyle okuyamamıştı.
Balık satarak, hizmetçilik yaparak büyümüştü.
1917’de İspanya Sosyalist İşçi Partisi’ne üye oldu.
1920’de, İspanya Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı.
1930’da İspanya Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne seçilen ilk kadındı.
1933’te İspanya parlamentosuna milletvekili seçildi.
1934’te Paris’te düzenlenen Dünya Kadın Kongresi’nde ülkesini temsil etti.
1936'da temsilciler meclisine başkanlık etti.
1939'da Madrid’in düşmesiyle önce Paris’e, ardından da Sovyetler Birliği’ne sığındı.
1944'de İspanya Komünist Partisi’nin genel sekreteri oldu..
1960'da partinin başkanlığını üstlendi.
1975'de Franco ölünce ülkesine geri döndü.
1977'de tekrar milletvekili seçildi.
1989'da 93 yaşında öldüğünde İspanya Komünist Partisi'nin başkanı olarak mücadeleyi sürdürdü
Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi tercih etti.
Ve o sözü hiç unutulmadı.
No Pasaran!
Geçit Yok!


*. *. *



İskoçya Glasgow'da bir heykel.
Clyde Caddesi'nde.
Bir kadın heykeli.
Siyah giysili.
Pelerinli.
Heybetli.
İki elini yukarıya kaldırmış.
Başı dik.
Bakışlarında umut, kararlılık, direniş var.
Adı, Le Pasionaria.
Şöyle yazıyor altında.
"Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğle."

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...