3 Şubat 2025 Pazartesi

ATEŞİN VE KÜLLERİN ALTINDA YATAN EFSANE


Olimpos’un zirvesinde, bulutların arasında, tanrılar insanların kaderini şekillendirirken, denizlerin efendisi Poseidon’un oğlu Euphemus bir rüya gördü. Rüyasında, bir su perisi ona yakarıyordu. "Babam Triton’un gazabından kaçmalıyım," dedi peri, "Bana sığınacak bir yer ver!"
Euphemus, rüyasından uyandığında, elinde Anafi Adası’ndan aldığı küçük bir toprak parçası olduğunu fark etti. Poseidon’un oğlunun dokunduğu her şey gibi, bu da sıradan bir toprak parçası değildi. Efsaneye göre, Euphemus, toprağı Ege’nin sularına attığında, deniz kabardı, rüzgarlar  geri çekildi ve dalgaların arasından yeni bir ada doğdu: Kallisti, 'En Güzel'.
Bu ada, Euphemus’un ve onun soyundan gelenlerin evi olacaktı. Fakat tanrılar, insanoğlunun kaderini asla tek bir çizgide bırakmazlardı. Çünkü adanın tam kalbinde, uyuyan bir dev vardı: Yanardağ.

Günler, yıllar, yüzyıllar geçti. Kallisti, Akrotiri halkıyla büyüdü; zenginleşti, güzelleşti. Minos Uygarlığı doğdu. Tanrılara tapınaklar yapıldı, boğalar kurban edildi, bahar ayinlerinde şaraplar içildi. Fakat kimse farkında değildi ki, adanın altındaki uyuyan dev, tanrılar kadar kadim bir güçle besleniyordu.
Bir gece, Hades’in derinliklerinden bir ses yükseldi. Yeraltı dünyasının efendisi, toprağın altında sıkışıp kalmış bir titan olan Typhon’un yankılanan sesini duydu. Typhon, Zeus’un gazabıyla Etna Dağı’nın altına hapsedilmişti, ama parçaları, yanardağların içindeki lavlarla birlikte dünyaya yayılmıştı. Ve Santorini’nin altında, Typhon’un öfkesinden bir parça uyuyordu.
Zeus’un buyruğuyla, yüzlerce yıl sessiz kaldı bu lanetli güç. Ama bir gün, tanrılar gökyüzündeki tahtlarından uzaklaştıklarında, uykusu bozuldu.
Önce deniz sessizleşti. Poseidon bile, Ege’nin üzerinde yüzünü gölgeleyen kara bulutları fark etti. Deniz, tanrısının kontrolünden çıkmış gibiydi. Sonra, toprak titremeye başladı. Küçük sarsıntılarla başlayan bu huzursuzluk, yeraltındaki titan ruhunun uyanışıydı.
Ve o gün geldi. Typhon’un son nefesi gibi, yanardağ patladı.

Tanrıça Gaia’nın kalbini yararak yükselen lav sütunları, gökyüzünü kan kırmızısına boyadı. Santorini’nin dağları paramparça olurken, Akrotiri’nin sokaklarını ateş yuttu. Tapınaklar birer birer yıkıldı; boyalı duvarlar, freskler, mozaikler, hepsi külle örtüldü.
Poseidon’un çocukları, denizciler ve tüccarlar, kaçmak için gemilerine atladılar. Ama bir lanet adaya çökmüştü; sular, kaçanları yutmadan önce kısa bir an için çekildi. Ardından, bütün adayı boğacak büyüklükte bir dalga yükseldi, tanrıların bile önünde diz çöktüğü bir tsunami.
Hades, denizin derinliklerinde yeni ruhlar toplarken gülümsedi. O gün, Kallisti bir daha asla aynı olmayacaktı.

Yıllar geçti. Yüzlerce yıl sonra, Dorlar adaya ayak bastıklarında, burada ne Euphemus’un adası, ne de Minos uygarlığı vardı. Sadece bir enkaz ve bir hatıra kalmıştı. Theras liderliğinde yeni bir halk geldi ve adaya onun adını verdiler: Thera.
Sonra yüzyıllar birbirini kovaladı: Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler... Her gelen, adanın şekilsiz kıyılarında kendine bir yer buldu. Ama hiçbiri yanardağın hikayesini unutmadı.
Bugün, Santorini’de Oia’nın tepesinden gün batımına baktığınızda, o eski patlamanın izlerini görebilirsiniz. Kraterin hilal şeklindeki kıvrımları, denize bakan volkanik kayalar... Her şey, tanrıların ve devlerin savaşının yankılarıyla şekillenmiş gibi görünür.
Bazen, rüzgarın arasında bir ses duyarsınız. Bu, Typhon’un hâlâ Santorini’nin derinliklerinde yankılanan sesi olabilir mi? Yoksa Poseidon’un kaybolan adasını arayan yankıları mı?
Kim bilir…
Ama bildiğimiz tek şey, Santorini asla gerçekten ölmez. Çünkü küllerin altından her seferinde yeniden doğar.

31 Ocak 2025 Cuma

ŞUBAT'TA DATÇA'DA OLUN. UMUTLAR ÇİÇEK AÇACAK


Yıl 1890.
Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo, bir oğul kucakladı. Ona, amcasının adını verdiler: Vincent.

Bu isim, ressamın yüreğinde yankılandı. Bir hayat sona ererken, bir diğeri başlıyordu.
Yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir nefes…
Ona bir armağan bırakmalıydı.

Şubat ayının soğuk rüzgarları Arles sokaklarında dolaşırken,
Van Gogh gözlerini badem ağaçlarına çevirdi.
Dallar çıplaktı ama umut çiçek açmıştı.
Bembeyaz çiçekler, kışın içinde baharı müjdeliyordu.
O an kararını verdi: İşte bu tablo, yeğenine sunulacak en güzel hediyeydi.
Ve fırçasını badem çiçeklerinin narin hatlarında gezdirerek,
"Almond Blossoms"u, badem çiçeklerinin zarif dünyasını,
yeniden doğuşun sessiz hikâyesini resmetti.

Ama badem çiçekleri yalnızca baharın değil, hüznün de çiçeğidir.
Bir zamanlar, efsanelerin fısıltılarla anlatıldığı devirlerde,
bir başka aşkla, bir başka kaderle filizlenmişti bu narin çiçekler.

MÖ 1200.
Truva Savaşı’nın ardından, kazananlar yorgun gemileriyle
savaşın külleri arasından yeni limanlara doğru yol aldılar.
Bir liman… Trakya kıyıları…
Ve bir aşkın, kaderle boy ölçüşmeye hazırlandığı an.

Thracia Kralı Lycurgus, zafer kazananları onurlandırmak için
bir şölen düzenledi.
Ve o gece, savaşın kahramanlarından Demophon gözlerini kralın kızı Phyllis’e kaldırdı.
Göz göze gelişleri bir hikâyenin başlangıcı oldu. Sonsuzluğa açılan bir pencere gibi.
O gece oturdukları masadan, ertesi gün el ele kalktılar.
Ve sonra bir gün daha, bir gün daha…

Fakat vakit geldi, Demophon Atina'ya dönmek zorundaydı.
Sözler verildi, yeminler edildi.
Döneceğim.” dedi Demophon, “Beni bekle.”

Phyllis, limanda, her geçen gemiye umutla baktı.
Bekledi…
Bekledi…
Bekledi…

Ama Demophon’un gemisi bir türlü görünmedi.
Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü.
Ve umut, zamanın içinde yavaş yavaş solmaya başladı.

Sonunda Phyllis, umutsuzluğun gölgesinde kendini asarak
bu dünyadan göçtü.
Fakat tanrılar, aşkın hatrına onu unutmadılar.
Athena, Phyllis’i yapraksız bir ağaca dönüştürdü.

Ve bir gün, Demophon nihayet geri döndüğünde,
sevdiğinin artık yalnızca bir kuru gövde olduğunu gördü.
Sarılıp ağaca yaslandığında,
mucize gerçekleşti.

Yaprakları olmayan o ağaç, bir anda çiçeklerle bezendi.
Bembeyaz badem çiçekleri…
Aşkın ve hüznün çiçekleri…

Şimdi yine bir kış vakti.
Rüzgarlar soğuk, dağlar karla örtülü.
Ama Datça’da badem çiçekleri açıyor.
Tıpkı Phyllis’in aşkını yeniden hatırlatır gibi.

Aziz Nesin’in dizelerindeki gibi:

"Sen ağaçların aptalı,
Ben insanların.
Seni kandırır havalar,
Beni sevdalar.
Açalım yine de çiçeklerimizi."

Ve Datça’nın tarlalarına, ovalarına, sokaklarına
bahardan önce yağan bu beyaz örtü,
bize şunu hatırlatıyor:

Bazı çiçekler umut için açar.
Bazıları hüzünle çiçeklenir.
Ama her biri, hayatın içinde bir yeniden doğuş hikâyesidir.

Şubat’ta Datça’ya gelin.
Datça Belediyesi'nin düzenlediği Badem Çiçeği Festivali'nde  badem çiçeklerinin dansını izleyin.
Belki de, rüzgarın fısıltısında, Phyllis’in sesini duyarsınız.

GÖKOVALI DESTANI

Evvel zaman içinde, rüzgarın bilge sözler fısıldadığı, güneşin tanrılarla dans ettiği topraklarda, bir ozan doğdu. Adı, Şadan’dı. Gökova’nın kadim rüzgarları onun kaderini daha beşiğinde fısıldamış, Anadolu’nun bilge gölgeleri başucunda nöbet tutmuştu. 

Homeros’un destanlarını mırıldandığı, Herodot’un zamanı kayda geçirdiği, Thales’in yıldızlara göz diktiği bu topraklar, bir bilge daha yetiştirdi. 
Şadan Gökovalı, güneşin altında gölgeye ihtiyaç duymayan Diyojen gibi hakikatin izinden gitti. Anaxagoras gibi gözlerini göğe dikti, yıldızların ve tarihin sırlarını çözmeye koyuldu. 

Fakat onun destanı, mitlerin anlatmadığı bir savaşla başladı. O, kahramanların kılıç kuşanmadığı, ancak ölümle ve hastalıkla savaşan bir babanın oğluydu. Gökova, bir zamanlar tanrılar tarafından lanetlenmiş bir diyar gibi, bataklıklarla, sıtma ve ölümle boğuşuyordu. O çocukken, dört kardeşini bu lanete kurban verdi. Ancak babası, Prometheus’un ateşi insanlığa getirdiği gibi, Gökova’ya umudu getirmeye and içmişti. 

Kaderin iplerini kendi elleriyle dokuyan bu adam, tanrıların bile kıskanacağı bir azimle valilere, bilginlere, ziraatçilere danıştı. Çaresi yok sanılan bu bataklık, okaliptus fidanlarının mucizevi dokunuşuyla kurutulacaktı. Ancak bu kutsal ağaçlar Anadolu’da yoktu. O vakit, Bodrum’un bilge denizcisi, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir devreye girdi, yabancı diyarlardan fidanlar getirtti. 

Ve köylüler, bir mitin doğuşuna tanıklık edercesine, günlerce, haftalarca el ele vererek bataklığı kuruttu. Bu, yalnızca bir coğrafyanın kurtuluşu değil, aynı zamanda Şadan Gökovalı'nin kaderinin şekillenişiydi. O topraklar, onu bilgelikle, doğayla, kültürle yoğurdu. 

Edip Cansever’in dediği gibi, "İnsan yaşadığı yere benzer"di. Ve Şadan Gökovalı, toprağı gibi bereketli, suyu gibi berrak, dağı gibi vakur, yıldızları gibi bilge oldu. 

O, sadece bir insan değil, zamanın içinde bir kitap, Homeros’tan Herodot’a, Dede Korkut’tan Yunus Emre’ye uzanan bir kütüphaneydi. Mitolojiyi şiire, destanı kelimelere dönüştüren bir büyücüydü.
Cevat Şakir ona şöyle demişti: 

"Ölsem, ölüm beni yenemeyecek, çünkü Şadan var." 

Ve bu sözler, bir vasiyet gibi, tarihin sayfalarına kazındı. Gökovalı, yalnızca yaşamadı, yüzyıllara sığacak kadar yazdı, anlattı, öğretti. Akademisyen, ozan, yazar, tarihçi, mitolog, gazeteci… Kaç hayat yaşadı bilinmez, ancak kesin olan bir şey var ki, o bir masalın başkahramanıydı. 

81 yıllık ömrüne 81 asır sığdırdı. Knidos’tan Efes’e, Bergama’dan Fethiye’ye, tanrılar ve bilginler yurdu Anadolu’nun her taşına dokundu. Ve son nefesine kadar aynı şeyi söyledi: 

"Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim.

Tıpkı Prometheus’un ateşi insanlığa armağan etmesi gibi, o da bilgiyi halkına sundu. Ve ardından şu dizeleri bıraktı: 

"Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime.
Diyeceklerimi türkülerle demişim." 

Ve işte böyle, Gökovalı’nın destanı, Anadolu’nun rüzgârlarıyla, kuşaklar boyunca anlatılacak bir efsaneye dönüştü.
Dört yıl önce bugün kaybettik.
Unutulmayacaklar listemde baş sıralardadır.

30 Ocak 2025 Perşembe

HASTA KUŞUN RÜYASI

Tamer Ertuna, hayatı boyunca doğanın ve sanatın izini süren bir gezgindi. 5 Şubat 1958'de İstanbul’un gri göğü altında doğduğunda, kaderi çoktan çizilmiş gibiydi. Bulgaristan’dan göç eden ailesinin yükü sırtında, hesapların, rakamların, defterlerin içinde bir ömür geçirmek yerine, doğanın büyük defterinde kendine bir satır arıyordu.

Muhasebenin soğuk rakamlarıyla uğraşırken, içindeki sanatçının yüreği hep başka yerlere akıyordu. Sahaf dükkanlarının küf kokan raflarında, geçmişin fısıldadığı hikâyeleri dinler, eski kitap sayfalarının arasında kaybolurdu. Ama asıl kayboluşu, derin mavinin ve yüksek dorukların kollarında yaşayacaktı. Önce suyun altına daldı; mercanların kırmızı nefesinde, yosunların yeşil sarhoşluğunda başka bir dünya buldu. Sonra, gözlerini göğe çevirdi; dağların tepesinde, sislerin ardındaki büyük sessizlik ona başka bir sır verdi.
Yıllar geçtikçe doğaya olan aşkı, onu sanatın derin sularına çekti. Emeklilik, birçok insan için bir duraksa da, Tamer Ertuna için yeni bir yolculuktu. Datça’nın taş sokaklarında, denizin tuzlu kokusunda, güneşin sarı ve mavi tonlarında kendini bir paletin içinde buldu. Geçmişin izlerini ararken, doğanın her anını resmetmeye başladı. Ama sıradan bir ressam değildi o; renkleri, hatıraları ve rüyalarıyla yoğuruyordu.
Zamanla tablolarında kendini hasta bir kuş olarak çizmeye başladı. Yalnız bir kuş, sırtüstü uzanmış, evrenin sonsuz boşluğuna bakıyordu. Gecenin karası ile gündüzün sarısını aynı resme sığdırıyor, güneşle ayı bir araya getiriyordu. Çünkü biliyordu ki, coşku ile çöküş, yaşam ile ölüm, nefes ile fırtına hep aynı anda var oluyordu.
Tamer Ertuna eserlerinde sonsuzluğu merkezine alarak, iç içelik ile karşıtlığı aynı kompozisyon içinde ustalıkla harmanlıyordu. Bu yaklaşımı, onun hem coşku dolu hem de melankoliye meyilli ruh halinin bir yansımasıydı; uçlarda gezinen duygularını tuvaline incelikle işledi.
Yaldızlı kalemlerin farklı kalınlıkları ve renkleriyle çalışan sanatçı, figüratif anlatımı tercih etti. Yalnızca sergilerle değil, kitap ve dergilerde yer alan eserleriyle de sanat dünyasında kendine özgü bir iz bıraktı. Hem yurt içinde hem de uluslararası platformlarda sergilenen çalışmaları, izleyicisine derinlikli bir görsel deneyim sundu.
Renkleri, kalemlerin ucu kadar keskin; ironisi, dalgaların kıyıya vurduğu taşlar kadar ağırdı. O, doğanın sonsuz büyüsüne kapılmıştı ama bir o kadar da insanlığın hoyrat ellerinden yaralanıyordu. Tablolarına baktıkça, hasta kuşun gözlerinde hep aynı soru vardı: "Bu dünya gerçekten bizim mi, yoksa biz mi ona emanetiz?"
Bugün, Datça’da atölyesinde, rüzgarın taşıdığı fırça darbeleriyle çalışmaya devam ediyor. Belki de bir gün, hasta kuş kanatlarını yeniden açar ve sonsuz gökyüzüne doğru süzülür…

29 Ocak 2025 Çarşamba

ZİNCİRLERDEN ÖNCE ZİHNE VURULMUŞ PRANGALAR KIRILMALI

Özgürlük, sanıldığı gibi yalnızca fiziksel sınırların kalkması değildir. İnsan, en sert duvarların ardında bile özgür kalabilir ya da en geniş topraklara sahipken bile tutsak olabilir. Çünkü özgürlük, aslında insanın kafasının içindedir.

Bir hapishane hücresinde bile düşünebiliyorsanız, hayal kurabiliyorsanız, kelimeleri bir araya getirip yeni dünyalar yaratabiliyorsanız özgürsünüzdür. Ama dışarıda olup da korkularınız, kaygılarınız, öğretilmiş çaresizlikleriniz yüzünden düşünmekten bile çekiniyorsanız, gerçekte tutsak olan sizsinizdir. Özgürlüğü yalnızca dış koşullarda arayanlar, içsel zincirlerini göremedikçe hiçbir zaman ona ulaşamazlar.

Toplumlar, iktidarlar bireyleri kontrol altında tutmak için bazen fiziki duvarlar örer, bazen de görünmeyen ama çok daha güçlü olan zihinsel duvarlar inşa eder.
Öyle ki insan, bir süre sonra zincire bile ihtiyaç duymadan kendi kendini sınırlamaya başlar. “Bunu düşünmemeliyim,” “Bunu söylememeliyim,” “Bu konuda fikrim olamaz” dediğimiz her an, kendi zihnimizin gardiyanı oluruz. Oysa gerçek özgürlük, tüm baskılara rağmen düşünebilme, sorgulayabilme ve kendi yolunu çizebilme cesaretinde saklıdır.

Tarih boyu büyük filozofların, düşünürlerin,  gazetecilerin,  sanatçıların çoğu baskılar altında yaşamış ama düşüncelerini durdurmayı reddetmişlerdir. Zihinsel özgürlüğünü koruyabilen biri, yasakların, baskıların içinde bile yolunu bulabilir. Çünkü asıl mahkûmiyet, zincirler değil, zihinlerde yaratılan korkulardır.

Bir kuşun kafesi açık olduğu halde uçmaya cesaret edemediğini düşünün. Çünkü ona yıllarca kafesin dışının tehlikeli olduğu öğretilmiştir. O artık yalnızca bir kafeste değil, kendi zihninde hapsolmuştur. Oysa özgürlük, kanatların açık olup olmamasıyla değil, uçmaya cesaret edip etmemekle ilgilidir.

İnsan, her şeyden önce zihnini özgürleştirmeli. Ancak o zaman bedenini, yaşamını ve geleceğini özgürce şekillendirebilir. Çünkü zincirlerden önce kırılması gereken şey, zihne vurulmuş prangalardır.

28 Ocak 2025 Salı

ARTIK KORKMA SIRASI SENDE


Gri bir sis, kentin üzerine çökmüştü. Eskiden cıvıl cıvıl kahkahalarla dolan sokaklar, şimdi suskun birer mezarlığa dönüşmüştü.
Başkan Kranos, devasa sarayının camlarından dışarı bakarken her şeyin ne kadar sessizleştiğini fark etti. Bu sessizlik, onun için bir zaferdi. Ancak derinlerde, bu sessizliğin aslında bir tehdit olduğunu biliyordu.

Hükümetin korkusu, bir gazetecinin kaleminden damlayan mürekkeple başlamıştı. Genç bir gazeteci olan Hermes, iki yıl önce bir makale yazmıştı: “Halkın Sofrasındaki Kuru Ekmek.” Hermes, ülkenin dört bir yanını dolaşmış, insanların boş tencerelerine, çöpten topladıkları yemek artıklarına tanık olmuştu. Makale, okuyan herkesin kalbine bir kor gibi düşmüştü. Ancak Başkan Kranos için bu, devlete bir saldırıydı. Hermes, gece yarısı evinden alınmış ve bir daha kimse onu görmemişti. Ardından çok gazeteci Hermes'in kaderini paylaşmıştı.

Hermes’in tutuklanmasıyla başlayan süreç, adeta bir domino taşı gibi devrilerek genişledi. Muhalif siyasetçiler de birer birer susturuluyordu. Bir muhalefet lideri olan Hektor, mecliste yaptığı bir konuşmada “Halk aç, insanlar çöpleri karıştırıyor” dediği için tutuklandı. Onun hapse atılmasıyla birlikte ülkedeki tüm siyasetçiler daha temkinli konuşmaya başladı. Hükümet ise, her geçen gün daha da paranoyaklaşıyor, en ufak eleştiriyi bile bir “ihanet” olarak görüyordu.
Sanatçılar, tablolarına ve şarkılarına Kranos'un korkusunu çiziyordu. Bir ressam, Başkan Kranos'un kocaman bir kafesin içinde küçücük bir adam gibi göründüğü bir tablo yapmıştı. O tablo, sadece bir gece sergide kalabildi. Ertesi gün ressamın adı, gözaltına alınanlar listesine eklendi. Şarkılar yasaklandı, filmler sansürlendi. Çünkü sanat, halkın korkularını dile getiriyor, Kranos'un yarattığı sahte sessizliği bozuyordu.
Halk ise susmaya mahkûm edilmişti. İşçi bir kadın olan Helen, pazar yerinde bir gün ekmeğin fiyatına isyan etti: “Bizi aç bıraktılar!” dedi. Bu söz, pazar yerindeki diğer insanların dahi nefesini tutmasına neden oldu. Birkaç dakika içinde pazar yerine gelen polisler, Helen’i gözaltına aldı.
Uzaklarda bir köyde 70 yaşındaki nine Pandia, doğasını talan etmeye çalışan madencilere direniyordu. "Tanrınızdan bulun aç gözlü haramiler" diye bağırdı. Hemen tartaklandı, gözaltına alındı. O an herkes anladı ki, konuşmanın bedeli çok ağırlaşmıştı. Her kesimden politik/apolitik yüzlerce insan tutuklanıyordu.

Ülke, Kranos'un korkusuyla inşa edilmiş bir kafese dönüşmüştü. Ama bu kafesin en büyük özelliği, içindeki insanları değil, kafesi inşa eden Kranos'u hapsetmesiydi. Kranos, sarayında her gece aynaya bakarken bir yüz değil, arkasında beliren hayaletleri görüyordu: Hermes'in makalesi, Hector'un sözleri, Helen’in çığlığı, Pandia'nın bedduası… Ve en çok da halkın sessizliği.

Sessizlik, başta bir zafer gibi görünmüştü. Ancak zamanla, bu sessizlik, fırtına öncesindeki huzursuz bekleyişe dönüşmeye başladı. Sarayın devasa sütunları bile halkın büyüyen öfkesine dayanamıyordu. Kranos bunu hissediyor, ancak korkusu yüzünden önlem alamıyordu. Çünkü o artık sadece halktan değil, kendi gölgesinden bile korkan biriydi.

Bir gece, saraydan dışarı baktığında, o gri sisin içinde yavaş yavaş parlayan binlerce ışık gördü. İnsanlar, ellerindeki fenerlerle sessizce toplanıyorlardı. Halk konuşmuyor, bağırmıyordu. Sessizlik içinde yürüyen bu kalabalık, Kranos’a sadece bir mesaj veriyordu:

Artık korkma sırası sende.”

KARANLIK DALGALARDA KAYIP BİR HAYAT; MARİA

Karadeniz, o gece kapkaraydı. Yıldızlar, bulutların ardına saklanmış, ay ışığı dahi cesaret edememişti denize dokunmaya. Rüzgarın uluması, dalgaların hiddeti ve bir takanın tahtadan iniltileri... İşte Maria'nın kaderi bu karanlık gecenin kollarında yazıldı. 

Maria, sarı saçları ve mavi gözleriyle bir masaldan fırlamış gibiydi. Ama bu masalın sonu, kimsenin hayal edemeyeceği kadar karanlıktı. Odessa’nın sokaklarında neşeyle dolaşan o genç kız, artık idealist bir aşkın peşinde, Karadeniz'in soğuk sularına doğru sürükleniyordu. Yanında kocası Mustafa Suphi ve onun 13 yoldaşı vardı. İnanmışlardı. Bir dünya hayal etmişlerdi; eşit, adil, sevgi dolu bir dünya. Ancak karanlık, bu hayali boğmaya çoktan hazırdı. 

Takalarının yolunu bir başka tekne kestiğinde, Maria'nın kalbindeki umut ilk kez kırıldı. Gelenler... Karanlık sular kadar acımasız, ölüm kadar soğuktu. Silahların parlamasıyla kocası ve yoldaşları, mezbaha soğukluğunda birer birer yere düştüler. Maria’nın gözlerinin önünde, sevgisi, inancı ve umudu parçalanıyordu. Kocasının son nefesi Karadeniz’in dalgalarına karışırken, Maria canlı kalan tek kişiydi. Ama yaşamaktan ziyade, bir hayalet gibi hissediyordu artık. 

Kader, Maria’yı kurtarmadı. Karaya adım attığında, onu bekleyen cehennemin yalnızca başlangıcıydı. Yahya Kahya’nın eline düşmüş, bir kapatmaya dönüştürülmüştü. Onun evi bir zindandı, her gece ise tarifsiz bir azap. Dayak, tecavüz ve aşağılanma... Maria’nın ruhu her geçen gün biraz daha tükeniyordu. Ama bu yetmedi; o, bir nesne gibi elden ele dolaştırıldı. Zengin sofralarının aşağılık eğlenceleri, çetelerin karanlık gece alemleri... Maria'nın bedeni, paranın ve gücün kurbanı oldu. 

Yıllar sonra Maria, ne bir kadın, ne bir insan gibi hissediyordu. Sokaklarda aç, beş parasız ve yalnız... Akıl sağlığı yitip gitmiş, yalnızca acının izlerini taşıyan bir bedene dönüşmüştü. Bir gün, kimse fark etmeden, bir köşe başında son nefesini verdi. Sessizce... Sanki hiç yaşamamış gibi. Onu kimsesizler mezarlığına gömdüler, ismi bile unutuldu. Ama o, Karadeniz’in karanlığında boğulan bir hayal olarak kaldı. 

Mustafa Suphi ve 13 yoldaşı, Maria’nın gözlerinden gitmeyen hayaletlerdi. 28 Ocak 1921 gecesi, Erzurum'dan Trabzon'a sürüklenmiş, her durakta biraz daha onurlarından koparılmışlardı. Halkın öfkesi, linç girişimleri ve çığlıklar... Bu öfke nereden geliyordu? Onları kim böyle kışkırtmıştı? Kimse bilmiyordu. Belki de biliyordu ama susuyordu. 

Değirmendere'de Yahya Kahya ve adamları, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını zorla bir takaya bindirdiler. "Batum’a gidiyorsunuz," dediler. Ancak Karadeniz, bu yalanı çoktan yutmuştu. Takanın ardından bir başka tekne... Daha büyük, daha hızlı, ölümle dolu bir tekne... Gece, Karadeniz'in hırçın dalgaları arasında iki tekne çarpıştı. Silah sesleri yankılandı, çığlıklar sulara karıştı. Mustafa Suphi ve arkadaşları, onurlarıyla son nefeslerini verdiler. Ve Karadeniz, onların cesetlerini karanlıklarına sardı. 

Yahya Kahya Trabzon’a zaferle döndü, yanında Maria ile birlikte. Ancak zafer, sonsuza kadar sürmezdi. Katliamın yankıları Ankara’ya ulaştığında, gözler Trabzon’a çevrildi. Ali Şükrü Bey, mecliste bu korkunç katliamın hesabını sormaya çalıştı. Ancak tarihin karanlık elleri devreye girdi. Yahya Kahya bir gün faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Onun ardından Ali Şükrü Bey, Topal Osman tarafından boğularak öldürüldü. İpler daha da karıştı, hakikat gömüldü. Ve böylece Mustafa Suphi ve arkadaşlarının hikayesi, Cumhuriyet tarihinin ilk faili meçhul cinayeti olarak tarihe geçti. 

Ama ya Maria'nın hikayesi? O, tarih kitaplarında bir dipnot bile olmadı. Onun adı, sadece Karadeniz’in karanlık dalgalarına fısıldandı. Ve bu hikaye, bir kadının hayaletini, bir halkın vicdanını ve bir denizin sessizliğini anlatır oldu. 

O karanlık gecenin özeti Nazım Hikmet'in mısralarına şöyle yansıdı. 

"Karadeniz
on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü."
#28kanunisani
#28ocak

26 Ocak 2025 Pazar

DATÇA'NIN DEVRİMCİ DALGASI


Rüzgarın, denizin tuzlu kokusuyla harmanlandığı Datça kıyılarında, her şey bir fikirle başlamıştı. Bir kıvılcım gibi bir akıl, bir yürek, bir cesaret...
Bu fikir, Necati Sağır’ın denize aşık ruhundan doğmuştu. Okyanusların derinliklerinden yükselen devrimci bir dalga gibi, küçük bir kıyı kasabasında yankı bulmuştu. Yıl 2006'ydı. Bir avuç insan, bir hayalin peşine düşmüş, soğuk kış sularına meydan okuyarak Datça Açık Deniz Kış Yüzme Maratonu’nun ilk kulaçlarını atmıştı. O gün kimse bilemezdi, bu fikrin bir gün bir fırtına gibi büyüyüp Arşipel'i ve Mare Nostrum'u saracağını.

Ama fikirler böyledir; bir kez doğduklarında, ne fırtınalar, ne dalgalar onları durdurabilir. 19 yıl içinde o küçük kıvılcım, uluslararası bir ateşe dönüştü. Bugün, dünyanın dört bir yanından yüzücüler, denizin ve dostluğun çağrısına kulak verip Datça’ya akın ediyor. 500’e yakın sporcu, o mavi sulara kendilerini bırakıyor; kimileri yarışıyor, kimileri bir ideal uğruna kulaç atıyor.
Necati Sağır’ın hayali denizle başlamıştı, ama kökleri çok daha derinlere uzanıyordu. Trabzon’un Karadeniz’i kucaklayan Araklı ilçesinin Kalecik Köyü’nde büyüyen bir çocuktu o. Sabahın erken saatlerinde, okula gitmek için bazen beş kilometrelik yolu yüzerek kat ederdi. Denizin her dalgası, her kıpırtısı, onun ruhuna devrimci bir cesaret aşılıyordu. Belki de o yüzden, hayatının her döneminde bir köprü inşa etme sevdasına kapıldı.

1960’ların sonunda, Hakkari’nin Zap Suyu üzerine bir köprü hayaliyle başlayan hikayesi, onun devrimci kimliğinin simgesiydi. Devletin göz ardı ettiği köylülerin derdine derman olmak için bir avuç devrimci gençle birlikte kolları sıvadı. "Boğaza değil, Zap Suyu’na köprü!" diyerek başlayan kampanya, dayanışmanın ve emeğin gücünü gösteren bir destana dönüştü. Üç ay gibi kısa bir sürede Zap Suyu Köprüsü tamamlandı. O köprü, yalnızca iki yakayı birleştiren bir yapı değildi; aynı zamanda halkın umudunu, gençliğin cesaretini ve devrimin özünü temsil ediyordu. Necati Sağır, bu köprünün mimarlarından biri olarak tarihe geçti.

Ancak, köprüler sadece fiziksel yapılar değildir; bazen insanlar arasında da kurulur. Necati Sağır, ömrünü barışın ve dostluğun köprülerini inşa etmeye adadı. Datça’da yalnızca bir yüzme maratonunu hayata geçirmekle kalmadı, aynı zamanda Türkler ve Yunanlılar arasında barış kulaçlarını mümkün kıldı. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, Datça ile Simi Adası arasında denize bırakılan her kulaç, iki millet arasında atılan bir dostluk köprüsüydü. Denizler, savaşlara tanıklık etmiş olsa da bu defa barışa ev sahipliği yapıyordu.

Necati Sağır yıllardır Datça’da yaşıyor. Gözleri denizle buluştuğunda, yüzünde bir devrimcinin gururu, bir denizcinin sükûneti beliriyor. Çünkü o, hayatta en çok şuna inanıyor: Bir fikir, yeterince güçlü bir yürekle birleştiğinde, dünyayı değiştirebilir. Denizlere köprü kurmuş bir adamın hikayesi, işte bu yüzden bir masal değil, bir hakikattir.
Datça Açık Deniz Kış Yüzme Maratonu'nu her izlediğinizde bu hikayeyi anımsamanız dileğiyle.
Görsel katkı: Evren Ersoy

25 Ocak 2025 Cumartesi

BİR PROTEZ BACAĞIN ANLATTIKLARI

Datça’nın Sındı Köyü, bir öykü saklar. Çam ağaçlarının serin gölgesinde, taş evlerin arasında dolaşan bu öykü, Hasan Uysal'ın adını taşır. 1900 yılında burada doğan Hasan, hayata ayak basarken kimse onun bir milletin onuru ve fedakarlığının sembolü olacağını tahmin edemezdi.
Genç Hasan, 20’li yaşlarının başında, Anadolu’nun dört bir yanında yankılanan çağrıya kulak verdi. Kurtuluş Savaşı’nda vatan toprağını savunmak için cepheye koştu. Ancak savaş, Hasan’dan çok şey aldı; iki bacağını.
Onun hikayesi burada sona erdi sananlar yanıldı. Hasan, düşen bir çınar gibi toprağa kök saldı. Devletin verdiği tahtadan yapılmış, kösele deri ve demirle desteklenmiş protezlerle hayata tutundu. Bu tahtadan bacaklar, sadece birer protez değil; Hasan’ın inadının, umudunun ve mücadelesinin birer uzantısıydı.
O protez bacaklarla tarlalarda çalıştı, çocuklarını büyüttü. İki evliliğinden doğan 11 çocuğuna sadece ekmek değil, azim ve onur miras bıraktı. Her adımında yitirilmiş bir gençliğin, ama kazanılmış bir bağımsızlığın ağırlığını taşıyordu. Protezleriyle yürüyemediği yolları çocuklarına hayal ettirdi, belki de torunlarına bir milletin fedakarlık öyküsünü anlattı.
1974 yılı geldiğinde Hasan Uysal, ardında derin bir sessizlik bırakarak bu dünyadan göçtü. Ama hikayesi, torununun kalbinde yaşamaya devam etti. O protez bacak, sadece tahtadan bir eşya değildi artık; dedesinin mücadelesinin ve vatan uğruna feda edilenlerin simgesiydi.
Hasan’ın torunu Sedat Uysal bir gün protezi eline aldı, uzun uzun baktı. Parmaklarını yıpranmış kösele deride gezdirirken, dedesinin yorgun nefeslerini ve kahramanlık dolu sessizliğini hissetti. "Bu protez sadece bizim ailemizin değil," dedi kendi kendine, "bir milletin hatırası." Dedesi adına gururla dolarken, bu emaneti daha çok insanın görmesi gerektiğini düşündü. Bir müzede, Hasan Uysal'ın protezi, onun hikayesini bilmeyen gözlere ilham olabilir, unutan kalplere hatırlatıcı bir yankı bırakabilirdi.
Datça’da bir etnografya müzesi hayal etti torunu. Hasan Uysal’ın tahtadan protezinin sergilendiği bir müze... Yalnızca dedesinin değil, bu toprakların nice kahramanının, emekçinin, fedakar insanının izlerini taşıyan bir yer. Çiftçinin sabanı, balıkçının ağı, terzinin makası, annenin ekmek tahtası... Her bir eşya, kendi hikayesini anlatan sessiz bir ağıt, bir direniş destanı olabilirdi.
Bir etnografya müzesi, Datça tarihinin arasında saklanan nice hikayeyi gün yüzüne çıkarabilirdi. O protez, bir gün hak ettiği yerde, bir müzede, bir milletin fedakarlığını anlatan bir sembol olmalıydı. Çünkü bazı hikayeler, unutulmamak için anlatılmalı, saklanmalı ve paylaşılmalıydı.
Bazı kulaklar "müze gerekli" seslerini duymalıydı.
Not: Evren Ersoy'un Demirören Haber Ajansı'nda yaptığı haberden kurgulanmıştır.

KORKU KRALLIKLARI DA YIKILIR


MÖ 500’lerin Sicilyası... Bugünkü İtalya'nın güneşli topraklarında, bereketli vadilerin gölgesinde kan kokusu duyulurdu. O topraklarda Phalaris adında bir tiran hüküm sürüyordu. Gücü kadar zalimliğiyle de nam salmıştı. Halkın üzerine demir yumruğunu indirmiş, ordusunu paralı askerlerle donatmış ve kendini sarayındaki altın işlemeli duvarların ardına kapamıştı. Sokaklarda açlık ve sefalet kol gezerken, sarayında şarap fıçılarından taşar, sofralarında kuş sütü eksik olmazdı. Ama bu lüks, Phalaris’in içindeki korkuyu dindiremezdi. Çünkü her tiran gibi o da bilirdi: Korku, en çok korkanların silahıdır.
Bilge diyor ya.

"Topluma korku salanlar, aslında en çok kendileri korkanlardır."

Pharalis de korkuyordu.
Halkın gazabından korkuyordu.
Bu nedenle zulmü, baskıyı daha da artırmalı, topluma daha çok korku salmalıydı.

Sicilya’nın halkı suskundu; konuşanın dili koparılır, başı kesilirdi. İşkenceler Phalaris’in düzeninin temel taşıydı. Ancak bu düzeni daha da korkutucu hale getirmek için bir şeyler gerekiyordu. İşte burada, Atinalı bronz ustası Perilaus sahneye çıktı. Perilaus, sanatını vicdanına değil altına satanlardandı. Tiranın sarayında, kanlı dehasını gösteren bir eser yaratmıştı: Bronz bir boğa. Heykel devasa, parıldayan bir canavar gibi duruyordu. Ancak bu sıradan bir sanat eseri değildi. Boğanın içi boştu ve yan tarafında bir kapak bulunuyordu. Tiranın düşmanları, bu metal canavarın içine hapsedilecek ve altına ateş yakıldığında, acı çığlıkları boğanın burun deliklerinden kızgın bir hayvanın böğürtüsü olarak yankılanacaktı.

Perilaus eserini tanıtırken, sesindeki gurur ve çılgınlık birbirine karıştı:
“Ey büyük Phalaris! İşte düşmanlarınıza korku salacak bir mucize! Bu boğa, onların iniltilerini böğürmeye çevirecek. İzleyenler hem korkacak hem de sana hayran kalacak.”

Tiran, heykeli hayranlıkla inceledi. Ama bu metal canavarın vaadini görmek istiyordu. Deneme kurbanı, başka biri değil, Perilaus’un kendisi olacaktı. Phalaris, sanatçısına döndü ve soğuk bir emir verdi: “Haydi, senin eserinle başlayalım.” Perilaus, boğanın içine sokuldu. Kapağı kapatıldı ve altına ateş yakıldı.

Kısa bir süre sonra, bronz boğanın burun deliklerinden dumanlar yükseldi ve Perilaus’un çığlıkları kızgın bir boğanın böğürtüsüne dönüştü. Saray buharlı bir cehenneme dönmüştü. Phalaris’in gözlerinde bir tatmin parıltısı vardı. Ama tiran, Perilaus’u kavrulmaya bırakmadı. Onu canlı canlı çıkarttırdı, sadece daha ağır bir ceza için. Sanatçısını uçurumdan attırarak, sadakatini ödüllendirdi!
Yalakalığın sonu buydu.

Yıllar boyunca, bronz boğa Sicilya’da bir ölüm sembolü oldu. Muhalifler, suçlanan masumlar ve tiranın keyfine dokunan herkes o ateşin içinde can verdi.
Ancak tarih, tiranların ebedi olmadığını hatırlatır. Halkın sabrı taşar, öfke alevlenir ve bir gün korku krallıkları yıkılır. Sicilya halkı, Telemachus adında bir liderin önderliğinde ayaklandı. Sarayın duvarları yıkıldı, askerler kaçtı ve Phalaris yakalandı.

Adaletin tecellisi, demirden yapılmış o boğanın içinde gerçekleşecekti. Phalaris, kendi eserine hapsedildi ve altındaki ateş körüklendi. Bronz boğa, bu kez tiranın kendi böğürtüleriyle yankılandı. Duman, saraydan gökyüzüne yükseldiğinde, Sicilya halkı sonunda derin bir nefes aldı.

Phalaris’in korku krallığı sona ermişti. Bronz boğa ise bir zamanlar zulmün sembolü iken, şimdi zalimlerin kaçınılmaz sonunun sessiz bir tanığı olarak tarihin tozlu raflarına kaldırıldı. Bugün Brüksel İşkence Müzesi’nde sergilenen bu boğa, insanoğlunun hem dehasını hem de zulme karşı direnişini hatırlatan bir sembol olmaya devam ediyor.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...