16 Ocak 2025 Perşembe

BÖBÜRLENME FİRAVUNUM, SENDEN BÜYÜK İŞÇİLER VAR

M.Ö 12'nci yüzyıl.
Mısır'da Krallar Vadisi’nin taş tozuyla kaplı dar geçitlerinde, sabah güneşi altın rengi ışıklarını yeryüzüne döküyordu. Horemheb, sırtında alet çantasıyla diğer işçilerin arasına karıştı. Gözleri yorgundu, midesi ise üç gündür doğru dürüst bir şey yememişti. Bugün maaşlarının ödeneceğini umuyordu, çünkü evde bekleyen eşi Neferet ve iki küçük çocuğu artık açlıktan halsiz düşmüştü.

Bugün tahıl gelir mi dersin, Horemheb?” diye sordu arkadaşı Khaemuaset, taş ustalarının toplandığı avluda.

Horemheb omuzlarını silkti. “Kim bilir? Belki de yine ‘Bekleyin’ derler.”

Derin bir iç çekiş yayılırken Amenmose adlı tecrübeli bir taş ustası, grubun önüne çıktı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. “Kardeşlerim, bu böyle devam edemez! Üç ay oldu, tahıl ambarlarımız boş. Krallar Vadisi’nin en kutsal mezarlarını biz inşa ediyoruz ama çocuklarımız açlıktan ölüyor!”

Ne yapacağız? Çalışmayı bırakırsak bizi kırbaçlarlar!” dedi bir başka işçi korkuyla.

Amenmose başını iki yana salladı. “Korkunun bizi kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Bugün hep birlikte çalışmayı bırakıyoruz!”

Sessizlik bir an işçilerin arasında dolaştı. Horemheb, eylemin sonucunda ne olacağını düşündü. Ya kimse onların sesini duymazsa? Ya cezalandırılırlarsa? Ancak çocuklarının açlıktan ağladığı geceyi hatırladı ve yavaşça Amenmose’un yanında yer aldı. “Haklısın. Adalet için sesimizi yükseltmeliyiz.

İşçiler, o gün çalışmayı bırakarak Krallar Vadisi’nin girişinde toplandılar. Ellerindeki taş aletleri yere bıraktılar, devasa mezarların gölgesinde bir oturma eylemi başlattılar. Rahotep adındaki tahıl yöneticisi durumu öğrenir öğrenmez öfkeyle çıkageldi.

Nedir bu? Kim size çalışma izni vermedi de işi durdurdunuz?” diye kükredi.

Amenmose, öne çıkıp göğsünü gere gere konuştu.

“Maaşlarımız ödenmedi. Krallar Vadisi’nin en kutsal görevini biz üstleniyoruz, ama çocuklarımızı doyuramıyoruz. Hakkımız olanı istiyoruz!”

Rahotep alayla güldü. “Siz kimsiniz ki hak talep ediyorsunuz? Firavunumuz III.Ramses'in hizmetkârları olarak size sabır yakışır!”

Kalabalık homurdanmaya başladı. Horemheb’in içindeki öfke büyüdü. “Biz hizmetkâr değiliz, emekçileriz! Çocuklarımızın aç kalmasını sabırla mı izleyelim?”

Rahotep’in yüzü kıpkırmızı oldu, ama işçiler geri adım atmıyordu. Günler geçti, işçiler mezarları terk etti, halk arasında da bu eylem konuşulmaya başlandı. İşçilerle dayanışma göstermek için kadınlar ve çocuklar da protestoya katıldı. Neferet, Horemheb’in yanına gelerek omzuna dokundu. “Cesaretinle hepimizi onurlandırıyorsun" dedi.

Genç yazıcı Maatneferu, Rahotep’in tutumuna hayretle bakıyordu. İşçilerin taleplerini kaydetmekle görevliydi, ama içeriden bir şeylerin yanlış olduğunu fark ediyordu. Grevin dördüncü günü, yazıcı Maatneferu firavun III.Ramses'in temsilcilerine bir mektup yazarak Rahotep’in ambarlardaki tahılı sakladığını ve işçilerin haklarının ödenmediğini bildirdi.

Bir gün sonra firavunun temsilcileri Krallar Vadisi’ne geldi. Rahotep görevden alındı, işçilere hak ettikleri tahıl çuvalları ve yağ amforaları dağıtıldı. Horemheb, elindeki tahıl torbasıyla Neferet’in yanına koştu. Kadın, gözyaşları içinde torbaya sarıldı. “Başardık” dedi Horemheb, “birlikte başardık.”
Horemheb, o gece çocuklarını uyuturken yanan bir kandilin ışığında oturdu. 
Adaletin, cesaretin,  dayanışmanın ve işçinin emekten gelen gücünün neler başarabileceğini düşünüyordu. Bu, sadece bir zafer değil, aynı zamanda tarihe yazılmış bir ders olmuştu.
Günümüzde de bu dersi geçenler kazanıyor, diğerleri aç kalıyor.

NOT: Tarihin ilk bilinen işçi grevi 3000 bin önce Mısır'da firavun III.Ramses döneminde yaşandı. Grev, Deir el-Medina adlı işçi köyünde çalışan mezar işçileri tarafından düzenlendi.
Yüzlerce işçi düzenli olarak ödenmeyen maaşlarından ve erzaklarının eksikliğinden dolayı işi durdurdu. İlk başta direnen firavun ve adamları işçilerin kararlılığı karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Bu tarihi olay dönemin mezar yazıcısı Amunnakht tarafından kaleme alındı. Günümüzde "Turin Grev Papirüsü" olarak bilinen bu belge İtalya'nın Torino kentindeki Mısır Müzesi'nde (MuseoEgizio) sergilenmekte.

15 Ocak 2025 Çarşamba

BU SABAH DENİZ KIYISINDA

Kış sabahıydı. Nejla, deniz kenarında yürüyordu. Hafif bir yağış başlamıştı. Etraf sessizdi, yalnızca ayak sesleri ve martıların ara sıra yükselen çığlıkları duyuluyordu. Ellerindeki eski kitabı sıkıca kavradı; kapağı, Nazım Hikmet’in ismini altın harflerle taşıyordu. 

Nejla, başını gökyüzüne kaldırdı. Yağmur taneleri usulca yüzüne düşerken kendi kendine mırıldandı: 

"Hava kurşun gibi ağır!" 

Bu dize, kitapta en sevdiği yerlerden biriydi. Nazım’ın kaleminden çıkmış her kelime, ruhuna dokunuyordu. 

Bir banka oturdu ve kitabı açtı. Sayfalar arasında dolaşırken gözleri "Sevdalı Bulut" şiirine takıldı. Şiirlerin her biri, yüreğindeki özlemleri ve umutları ateşliyordu. 

"Dört nala gelip uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!" 

Nejla bir süre gözlerini kapadı ve o dizelerin akışında memleketini düşündü. Babasının doğduğu köyü, annesinin gençliğinde çalıştığı limanı, şehirdeki gürültüyü… “Bizim” dedi sessizce, “bu memleket bizim. Ama nasıl savunacağız?” 

Bir an, bankın yanında bir adam belirdi. Yaşlıydı, saçları bembeyaz olmuştu. Elindeki bastona yaslanarak Nejla’ya baktı ve nazikçe sordu:
Ne okuyorsun evlat?” 

Nejla, gülümseyerek kitabı gösterdi. 

Nazım Hikmet. Bugün onun doğum günü. Siz de sever misiniz?” 

Yaşlı adamın yüzü aydınlandı.
Sevmek mi?” dedi. “Nazım’ı sevmemek mümkün mü? Ben gençken, onun şiirleriyle yandık. Onun umutlarıyla direndik. Her sözü bir meşaleydi bizim için.” 

Nejla merakla sordu: 

Onunla ilgili bir anınız var mı?” 

Adam, gözlerini kısarak uzaklara baktı.

Anı demeyelim de, onun dizeleriyle büyüyen bir neslin parçasıyım. Nazım, bize yalnızca şiir değil, hayatı sevmeyi de öğretti. Mesela, ‘Yaşamaya Dair’i bilir misin?” 

Ve o an, adam, dizeleri kendi sesiyle doldurdu denizin sessizliğine: 

"Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak." 

Nejla, adamın sesiyle irkildi. Şiir, o an yeniden canlanmış gibiydi. “Ne güzel söylüyorsunuz!” dedi heyecanla. 

Adam gülümsedi. “Bunları unutmamak lazım. Bugün onun doğum günü değil mi? Herkesin bir hatırlaması gerek.” 

Nejla, yaşlı adama dönerek başını salladı. 

“Evet. Bugün onun günü. Belki de bu şiirler sayesinde, bizler onun hayalini yaşatmaya devam ediyoruz.”

O sırada bir grup emekçi, sloganlarla iş bırakma eylemi yapıyordu. Yaşlı adam ayağa kalktı, işçilere doğru yüksek sesle bağırmaya başladı. 

"Açlık ordusu yürüyor 
yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için 
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor 
yürüyor ayakları kan içinde."
  
Gökyüzündeki yağmur, daha yoğun yağmaya başlamıştı. Nejla kitabını kapattı ama içinde yeni bir umut ışığı yanıyordu. Nazım’ın dizeleri, geçmişten geleceğe bir köprü gibi uzanıyor, her yeni nesle bir şeyler fısıldıyordu. 

Ve Nejla bugün yalnızca bir şairin doğum gününü kutlamamıştı. Aynı zamanda, Nazım’ın o yürekleri ateşleyen dizelerinin hala bir şeyleri değiştirebileceğine inanarak, yaşamayı biraz daha ciddiye almayı öğrenmişti.
#nazımhikmet123yaşında

14 Ocak 2025 Salı

BİR MİNİCİK BEBEK KADAR MASUM BİR UMUT


Hava ağırdı. Soğuk, kemiklere işleyen türdendi. Engebeli Atlantik dalgalarının ortasında, insanlarla dolup taşan, her an alabora olmaya mahkûm bir şişme bot, çaresizlik ve korkunun sembolü gibiydi. Gökyüzü ile denizin sınırları birbirine karışmıştı. Karanlık, ufku da, umudu da yutmuştu. Bu karanlıkta, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide bir kadın çığlık attı.

Awa Keita'nın çığlığıydı bu. Sahrayı geçip Fas'a varmış, oradan
da Avrupa'ya ulaşma hayaliyle bir botun içine sığınmıştı. Ancak bu hayal, kaçış hikayesinin her adımında biraz daha ezilmiş, biraz daha kararmıştı. Henüz genç bir kızken kendisine zorla dayatılan evliliğe hayır diyerek Mali'den kaçmıştı. Ama bu kaçış, onun için güvenli bir geleceğin değil, daha büyük tehlikelerin kapsını aralamıştı.

Awa, kendisini takip eden savaşın gölgesinde büyümüştü. Cunta ve cihatçılar arasındaki çatışmalar, evlerini yakıp yıkarken, ona kalan tek şey annesinin "Sen daha çocuksun" diyerek kollarına sıkıca sarılmasıydı. Ama bu masumiyet çok uzun sürmedi. Zorla evlilikle tehdit edildiğinde, kendisini koca bir çölde yürürken buldu. Ayakları kan içinde, yüreği ise korkuyla doluydu.

Fas'a vardığında, bir tarlada biber toplamaya başladı. Çalışma
saatleri erken başlıyor, geç bitiyordu. Kadınlar akşam olduğunda evlerine korkuyla dönüyordu, çünkü sokaklar güvenli değildi. Bir akşam, Awa yalnız yürümek zorunda kaldı. Sessiz bir köşede durduruldu, ardından bir eve sürüklenerek hayatı bir kez daha paramparça edildi. Tecavüze uğradı. Yaşam, sanki ona durmaksızın yük yükleyen bir ceza gibiydi.
Hamile olduğunu öğrendiğinde, karnında taşıdığı can için
mücadele etmeye karar verdi. O can, Awa'nın yaşama tutunma sebebi olmuştu artık. Sahra çölünden Atlantik'in öfkeli dalgalarina uzanan bu uzun yolculukta, umut kadar çaresizlik de ona eşlik ediyordu.

Bot, çırpınan bir yaprak gibiydi. insanlar sıkış tepiş bir arada, her biri kendi korkusuna hapsolmuştu. O sırada Awa'nın kasılmaları başladı. Ne olduğunu anlamıyordu; ne su vardı, ne ilaç, ne de doğru düzgün bir ışık. Botta bulunan birkaç kadın, içgüdüleriyle ona yardım etmeye çalıştı. Ağrılar arasında, bir çocuğun ilk nefesi duyuldu. Dalgaların içinde, ölümün tam kenarında, bir yaşam filizlenmişti.

İspanyol Sahil Güvenlik, bota ulaştığında kaptan Domingo
Trujillo, atmosferin garip bir şekilde huzurlu olduğunu
hatırlıyordu. Sanki deniz bile bu yeni doğmuş bebeği korumak
için sakinleşmişti. Anne ve bebeği Lanzarote'ye götürüldü.
Awa'ya antibiyotik verildi, bebek Aisha ise temiz kıyafetlerle
sarıldı. Hastane hemşireleri ona "la bonita" diyordu, güzel kız.
Awa, kızına bakarken, hayatında ilk kez korunduğunu hissetti.

Awa artık güvende. Ama geçmişin yaraları, taşıdığı yükler kadar derin. İspanya'da sığınma başvurusu yapmaya hazırlanıyor. Çünkü Aisha'nın geleceği, onun umutlarının en somut hali. "Bu dünya adaletsiz" diyor içinden, "ama belki kızım için daha iyi bir yer olabilir."
Atlantik'in dalgaları arasında başlayan bu hikaye, göçmenlerin
yaşadığı insanlık dramını bir kez daha gözler önüne seriyor. Her dalga bir yaşamı, her rüzgar bir kaderi taşıyor. Ama her şeye rağmen, insanlık o minicik bebek kadar masum bir umuda tutunmaya devam ediyor.

Fotoğraf: SALVAMENTO MARITIMO/REUTERS

KURTLARLA KOŞAN KADINLAR

Bir zamanlar Anadolu topraklarında, efsanelerle gerçeğin sınırında yaşayan bir halk vardı: Amazonlar.
Onlar, cesaretleriyle, özgün yaşam tarzlarıyla ve mücadele ruhlarıyla tarihe kazınmış savaşçı kadınlardı. İsimlerini, “memesiz” anlamına gelen a-mostos kelimesinden almışlardı; çünkü mitolojiye göre, ok atarken hareketlerini kısıtlamasın diye sağ göğüslerini kesiyorlardı. Bu fedakârlık, onların savaşmaya ve hayatta kalmaya ne denli adanmış olduklarını simgeliyordu.

Ata binmekte ustaydılar; rüzgârı yoldaş edinerek uçsuz bucaksız ovalarda özgürlüğe at sürerlerdi. Bedenlerini dövmelerle süsler, hikâyelerini derilerine kazırlardı. Bugün pantolon olarak bildiğimiz giysinin mucidi de onlardı. Onların ellerinde dikişle biçimlenen bu giysi, savaş meydanında özgürce hareket edebilmelerinin anahtarıydı.
Tarihin babası Herodot’a göre, Thermodon’da Yunanlılarla çarpışmış, kaybettiklerinde ise asla teslim olmamışlardı. Esir alınmalarına rağmen boyun eğmek yerine, düşmanlarını öldürerek gemileri ele geçirmişlerdi. Troya Savaşı’nda Truvalılar’ın yanında dövüşmüş, cesaretleriyle destanlara konu olmuşlardı. Herkül gibi yarı tanrılara bile meydan okuyacak kadar gözü karaydılar. Dahası, efsaneye göre İzmir’in kurucuları arasında yer almışlardı.

Uzun yıllar boyunca sadece birer efsane olarak anıldılar. Ancak 1990’larda Ural steplerinde bulunan mezarları, Amazonların gerçekliğini ortaya koydu. Silahlarıyla gömülmüş, savaşçı kimliklerini ölümden sonra bile koruyan bu kadınların mezarlarında, her biri tarih kadar eski bir hikâye saklıydı. Sürekli at sürdüğü belli olan bir Amazon’un mezarında, sol yanında demir bir hançer, sağında ise 40 bronz uçlu oku olan bir yay duruyordu. Diğer mezarlar da aynı öyküyü fısıldıyordu; savaş, onlara yalnızca bir görev değil, bir yaşam biçimiydi.

Yunan mitolojisi, Amazonları vahşi, erkek düşmanı savaşçılar olarak tanımlar. Ancak gerçek, bundan çok daha derindi. Onlar, savaş meydanında kan dökerken bile barışı arzulayan bir halktı. Stratonikeia’daki Hekate Tapınağı’na girdiklerinde silahlarını dışarıda bırakan bir erdemle yaşadılar. Ancak milattan önce 6. yüzyılda, Atina’ya yenildiklerinde, bu topraklarda kadınların yeri erkeklere devredildi. Güç dengesi değişti ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Bugün, dünya onların hatırasına daha çok ihtiyaç duyuyor. Amazonlar, yalnızca birer savaşçı değil, aynı zamanda direnişin, adaletin ve eşitliğin sembolüydü. Tarih kitaplarında anlatılan efsaneler değil, yaşamlarıyla toplumlara ilham verebilecek gerçek birer kahramandılar. Dünya, onların mirasını hatırlayarak yeniden güçlü, özgür ve eşit bir gelecek inşa edebilir. Çünkü bugün tüm toplumların, yeniden doğacak Amazonlara ihtiyacı var.

13 Ocak 2025 Pazartesi

KADIN ŞİFADIR


Antik Çağ'da Ege'nin inci gibi koylarından birinde yükselen Knidos, sadece güzel heykelleri ve tapınaklarıyla değil, aynı zamanda bilge kadınlarıyla da ünlüydü. Bu kadınlardan biri, tanrıçaların ilham verdiği yetenekleriyle tanınan İasis’ti. İasis, kentin en yaşlı ve saygıdeğer şifacılarından biriydi. İnsanların yaralarını saran, hastalarını iyileştiren ve bilgelik öğreten bu kadın, Knidos’un tarihinde derin izler bırakmıştı.

Bir gün genç Lykaithion, annesinin rahatsızlığına çare bulmak için İasis’in taşlarla çevrili küçük evine geldi. Bu ev, şifalı otların kurutulduğu, denizden toplanmış kabuklarla süslenmiş ve içinde bitkilerin kokularının yükseldiği bir sığınaktı.

Hoş geldin, Lykaithion,” dedi İasis, kadim gözleriyle genç kızı süzerken. “Ne arıyorsun burada?

Anneme çare arıyorum, İasis,” dedi Lykaithion, sesi titreyerek. “Geceleri nefes almakta zorlanıyor. Sana getirdiğim bal ve zeytinyağı karşılığında yardımını istiyorum.

İasis, genç kızın yalvaran gözlerine baktı ve küçük bir tebessümle başını salladı. 
Çareler, doğanın hediyeleridir. Ama onları kullanmayı bilmek için bilgi gerekir. Seni yanıma çırak alacağım. Böylece hem anneni iyileştiririz, hem de sen de başkalarına yardım edebilirsin.

Lykaithion, sonraki günlerde İasis’le birlikte çalışmaya başladı. Knidos’un tepelerinde ve koylarında dolaşarak bitkiler topladılar: sarı kantaron yaraları iyileştirmek için, adaçayı ise hastaların ateşini düşürmek için. İasis, her bitkinin nasıl kullanılacağını, hangi ayın hangi evresinde toplanması gerektiğini sabırla anlattı.

Lykaithion, zamanla İasis’in öğrettiklerini geliştirerek kendi yöntemlerini bulmaya başladı. Deniz yosunlarından merhemler yaptı, şifalı taşlarla masaj teknikleri geliştirdi. Knidos halkı, artık onun bilgeliğini konuşur olmuştu. İasis, yaşlanmış ve kendini yavaş yavaş geri plana çekmişti. Ancak, Lykaithion onun mirasını koruyarak, sadece şifacı değil, aynı zamanda öğretmen olmayı da seçti.

Bir gün Knidos’ta büyük bir salgın baş gösterdi. İnsanlar birer birer düşmeye başladı, çocukların ağlaması sokaklardan eksik olmadı. Halk, panikle Lykaithion’a başvurdu. Lykaithion ise bu zorluğun, hem İasis’in mirasına hem de kendi bilgisine olan bir sınav olduğunu biliyordu.

İasis’ten öğrendiği reçeteleri kullanarak çeşitli tedavi yöntemleri uyguladı. Ancak salgınla başa çıkmak için daha fazlasına ihtiyaç vardı. Gece gündüz durmadan çalıştı; bitki karışımları, özel banyolar ve aromatik yağlarla insanların direncini artırmaya çalıştı. Nihayet, halkın sağlığı iyileşmeye başladığında, herkes onun adını kutsal bir şükranla anıyordu.

Lykaithion, şifacılıkta sadece yeteneğiyle değil, aynı zamanda insan sevgisi ve fedakarlığıyla da Knidos’un kalbine kazındı. Ölümünden sonra adına bir anıt dikildi ve her bahar, Knidos halkı onun anısını yaşatmak için çiçeklerle süslenmiş küçük bir tören düzenledi.

Knidos’un şifacı kadınları, sadece Lykaithion’la sınırlı değildi. Onun öğretileri, diğer kadınlara da aktarılmış ve şifacıların bilgeliği kuşaktan kuşağa bir miras olarak taşınmıştı. İasis ve Lykaithion’un hikayesi, sadece bir efsane değil, aynı zamanda kadınların bilgi ve sevgisiyle bir toplumu nasıl iyileştirebileceğini anlatan bir ders olmuştu.
Not: Bu bir kurgudur. Ancak, genel olarak Antik Yunan ve Roma dünyasında kadınların şifacılık alanında önemli roller üstlendikleri bilinmekte. Örneğin, Homeros'un "Odysseia" destanında, bitki ve büyü bilgisiyle tanınan Kirke gibi kadın figürler yer almakta. 
Görsel: Yapay zeka

BAZEN EFSANELER DE KIRILIR

Sokakta tozlu topun peşinden koşan çocuklar, hayallerinde onun adını mırıldanırlardı.
"Ver Lefter’e, yazsın deftere!
Türk futbolunun altın çağının simgesi, sahanın üzerinde süzülen bir kartal gibiydi. Her pasında, her golünde milyonların kalbini fethederdi. Lefter Küçükandonyadis, yalnızca Fenerbahçe’nin değil, Türk milli takımının da onuruydu. 50 kez milli formayı giymiş, 23 kez kaptanlık yapmıştı. Ama sahada bir kahraman olan Lefter’in hayatı, ne yazık ki her zaman aynı görkemle parlamıyordu. 

1974’ün Temmuz Ayı.. Büyükada’da yaz sıcağı keskin bir huzurla birleşmişti. Lefter, yılların emeğiyle inşa ettiği yuvasını, tanıdıklarının kefil olduğu birine satmıştı. Paranın tamamı ödenmemişti, ama Lefter için söz imzadan üstündü. Türk futbolunun efsanesi, sahada olduğu gibi hayatta da temiz bir oyun oynuyordu. 

Ancak birkaç ay sonra, sabah kapıya gelen ihtarname, o güveni kökünden sarstı. “Evi boşaltın!” yazıyordu. Lefter, yaşadığı şokla soluğu Büyükada Emniyet Amirliği’nde aldı. İçeride evi satın alan kişinin avukatı vardı, yanında birkaç polis memuru ve bir komiser. Daha adımını atar atmaz, avukatın sesi odada yankılandı: 

Ne işin var ulan burada? Hemen terk et o evi!” 

Lefter sakin kalmaya çalışarak durumu anlatmak istedi. 
Paramı almadan nasıl evimi alırsınız?” dediği an, avukat bir canavar gibi üzerine çullandı. “Ulan! Biz sizi Anadolu’dan İzmir’e sürdük, denize döktük. Buradan da atacağız!” 

Bu sözler Lefter’in kalbine bir hançer gibi saplandı. “Ben bu ülkenin vatandaşıyım,” dedi, sesi çatallaşarak. “50 kez milli forma giydim.” Ama avukatın öfkesi durmak bilmiyordu. “Sus gavur!” diye bağırarak iki şiddetli tokat attı Lefter’in yüzüne. 

O an zaman durdu. Karakolda, geçmişin ağırlığı altında ezilen bir efsane, hakarete uğramış bir kahraman duruyordu. 1947 yılındaki o anı hatırladı Lefter. Atina’da, Yunanistan milli takımına karşı attığı iki gol… Yunanlılar ona “Turco” diye tezahürat yapmıştı. Onu Türk olarak bağırlarına basmışlardı. Oysa kendi ülkesinde, şimdi bir avukatın dilinde “gavur”du. 

Lefter’in gözleri doldu. Karakolda, bir zamanlar formasını gururla taşıdığı ay-yıldızın yükü altında ezildiğini hissetti. Polislerin, avukatın gözlerine birer birer baktı. Hepsi suskundu. 

Kapıyı vurdu, çıktı. Sözlerin, tokatların, onuruna dokunan her şeyin ağırlığını omuzlarında hissederek uzaklaştı karakoldan. 

Bu olaydan sonra Lefter, bu konuyu bir daha neredeyse kimseyle konuşmadı. O, sahanın yıldızıydı, halkın kahramanıydı, ama kendi ülkesinde yaralı bir kuştu artık. Bu haksızlığı, yalnızca Hürriyet Gazetesi’ne verdiği bir röportajda dillendirdi, sonra sustu. 

2012 yılının Ocak ayında, Lefter Küçükandonyadis aramızdan ayrıldı. Onu uğurlayan binlerce kişi, yalnızca futbolun değil, insanlığın da kaybettiği bir değer olduğunu hissetti. Lefter, sahalarda attığı gollerle değil, hayata karşı dik duruşuyla da bir efsaneydi.
Ama bazen efsaneler bile kırılırdı. Sessizce, kimse fark etmeden

12 Ocak 2025 Pazar

ADALETİN PUSLU AYNASI

Datça’da 5 ay öncesi, serin bir eylül gecesiydi. Milli basketbolcu İlkan Karaman, yeni taşındığı evin önünden geçen sessiz yolda yürürken, yıllarca peşinden koştuğu topun aksine bu kez hayatında ilk defa gerçekten durup dinlenmiş gibi hissediyordu kendisini. 
Fenerbahçe, Beşiktaş, Karşıyaka gibi bir çok takımda geçirdiği o yorgun yıllardan sonra belki de ilk kez yıldızlarla dolu gökyüzüne baktı, ayaklarının altındaki taşların çıkardığı çıtırtılar bile huzurun bir parçası gibiydi. Kısa bir an, o gece hayatını değiştirebilecek hiçbir işaretin olmadığını düşündü. Ama hayat, işaretleri her zaman göstermiyordu.
O sırada birkaç kilometre ötede, Emre Ali Önder, arabanın direksiyonundaydı. Bütün günün yorgunluğu üzerine alkol almış, zihnindeki karmaşayı dağıtmak için geceyi kucaklayarak annesine bir uyku ilacı götürmeye karar vermişti. Direksiyona geçtiğinde, bu kararın ne kadar ağır sonuçları olabileceğini bilmiyordu. Kafasında yankılanan düşünceler ve alkolün tatlı sersemliği, frene bastığı an yerini soğuk bir gerçekle değiştirdi. Araba kaydı, refüjü aştı, kontrolsüz bir hızla yolun karşısına geçti ve bir hayatın tam ortasında durdu.
İlkan’ın bedeni yere serildiğinde, gecenin sessizliği bir çığlık gibi yankılandı. Emre, arabadan indi, etrafına bakındı. Elindeki tüm mazeretler birdenbire bu sessizlikte anlamını yitirmişti. Ama korku, insanın kararlarını bulanıklaştıran en güçlü histi. Kaçtı. Hedefi hastaneye gitmekti, ama vicdanını oraya ulaştırmak için yeterince hızlı olamayacağını çoktan anlamıştı. 

Polis onu Datça Devlet Hastanesi'nin önünde buldu. Emre’nin kanındaki 1.19 promil alkol, İlkan’ın hayatını kaybettiği noktaya kadar dökülen kanın nedeniydi. Tüm olan bitenin ardından, Emre'nin söyledikleri basitti. 

"Amacım kaçmak değildi. Alkollüydüm, hata yaptım, üzgünüm.” 

Adaletin soğuk duvarları arasında, İlkan’ın ailesi hayatın onlardan aldığı oğullarını geri almayı umarak bekliyordu. Karşılarında, çaresizlikle ayakta durmaya çalışan Emre vardı. Avukatı, onun da bir insan olduğunu, bir hata yaptığını, ama bunu telafi etmek için bir fırsat verilmesi gerektiğini söyledi. İlkan’ın ailesinin gözlerindeki hüzün, bu telafinin hiçbir zaman mümkün olamayacağını haykırıyordu. 

Hakim kararını verdi. Emre tahliye edilecekti. Haftada iki gün imza verecek, yurt dışına çıkamayacaktı.
 "Adalet yerini buldu," dedi birileri. Ama İlkan’ın annesi, bu kelimelerin onun için hiçbir anlam ifade etmediğini sessiz bir çığlıkla anlatıyordu. Oğlunu kaybettiği günden beri gece yastığa başını koyduğunda hep aynı soruyu soruyordu: “Adalet kime göre, neye göre?” 

Şimdi Datça sokakları, adaletin sorgusuzluğunu sorguluyor. Çünkü bazen en yüksek çığlık, bir insanın içindeki derin sessizlikte yankılanır.
İlkan Karaman, yalnızca hayatını değil, adaletin ne kadar kırılgan olduğunu da kanıtlayarak bu dünyadan ayrıldı. Geriye, yıldızlarla dolu bir gece ve o yıldızlara bakıp, “Gerçekten adil bir dünya mümkün mü?” diye soran sessiz tanıklar kaldı.

FUTBOLUN PERDE ARKASINDA GİZLENEN İGRENÇ YÜZÜ

Amad Diallo, Manchester United’la yaptığı yeni sözleşmeyle manşetlerde yerini aldı. Fildişi Sahili’nden gelen bu genç yıldız, bir zamanlar tozlu sahalarda top koştururken kurduğu hayallerin gerçek olduğunu gösterecek şekilde Liverpool’a attığı unutulmaz golle bir kez daha sahneye çıktı. Diallo’nun hikayesi, bir başarı ve zafer masalı. Ancak aynı hikaye, binlerce Afrikalı çocuğun paylaştığı daha karanlık bir gerçekliğin yalnızca küçük bir parçası.

Dünyanın dört bir yanında, futbolun büyüsü binlerce genci ve ailelerini kendine çekiyor. Ancak bu hayallerin peşinde koşanların çoğu, dolandırıcı menajerlerin kurduğu tuzaklara düşüyor. Sahte vaatler, uydurma denemeler ve hayaller uğruna ödenen birikimler, bir anda kabusa dönüşebiliyor. Çoğu genç, ya kaderine terk ediliyor ya da daha kötü senaryoların kurbanı oluyor.

🔳Karanlık Yüz: Futbol ve İnsan Ticareti

Her yıl, Batı Afrika’nın tozlu futbol sahalarından on binlerce genç, Avrupa’nın zengin kulüplerine transfer olma vaadiyle yola çıkarılıyor. Ancak çoğu kez bu yolculuk, trajediyle sonuçlanıyor. Foot Solidaire adlı yardım kuruluşunun tahminlerine göre, her yıl yaklaşık 15.000 çocuk sahte belgelerle yurtdışına çıkarılıyor. Gerçekleşmeyen hayallerin altında ise, modern köleliğin en acımasız yüzü yatıyor.

Watford’un eski orta saha oyuncusu Al Bangura’nın hikayesi, bu karanlığın en çarpıcı örneklerinden biri. Sierra Leone’den kaçarak bir Fransız’ın yardımıyla İngiltere’de futbol kariyerine adım atacağını sanan Bangura, kendini insan tacirlerinin ellerinde buldu. “Sadece futbol oynamak istiyordum,” diyor Bangura. “Ama kendimi hayatımın en karanlık anlarının ortasında buldum.”

Bangura, yaşadığı dehşetten kaçarak futbol dünyasında bir yer edinmeyi başardı ve Watford’la Premier Lig sahnesine çıktı. Ancak bu hikayenin bir istisna olduğunu biliyor. Bugün, insan ticaretiyle mücadele eden yardım kuruluşlarıyla çalışan Bangura, kendi hikayesinin farkındalık yaratmasını umuyor.

🔳Hayal Tacirlerinin Tuzağı

Afrika’da, futbol akademileri adı altında binlerce genç, sahtekar menajerlerin vaatlerine kanıyor. United, Real Madrid, Paris Saint-Germain gibi büyük kulüplerin isimleri kullanılarak ailelerden binlerce dolar talep ediliyor. Ancak vaat edilen denemeler asla gerçekleşmiyor. Çocuklar ya terk ediliyor ya da seks ticareti gibi korkunç gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyor.

İspanya’da futbol oynama hayaliyle kandırılan Ginelilerden biri olan Tidiane, ailesinin tüm birikimlerini Barcelona’daki bir akademiye kabul edilmek için sahte menajerlere verdiğini söylüyor. "Belgelerle geldim, ama hiçbir şey gerçek değildi" diyor Tidiane.

🔳FIFA’nın Çıkmazı

FIFA, uluslararası genç oyuncu transferlerini yasaklayan 19. maddeyle bu ticareti kontrol altına almaya çalışsa da, bu yasağın çevresinden dolaşanlar için hala boşluklar mevcut. Kulüpler, aileleri futbol dışı sebeplerle başka bir ülkeye taşınmış gibi gösterecek sahte senaryolar yaratıyor. Bu durum, modern futbolun karanlık tarafının sadece bir yüzünü oluşturuyor.

🔳Bir Hayalin Bedeli

Futbol dünyası, Diallo gibi başarı hikayeleriyle parıldarken, bu parlak ışıklar altında gölgede kalan binlerce genç var. Onların hikayeleri, modern köleliğin ve hayal tacirlerinin izlerini taşıyor. Amad Diallo’nun attığı goller gibi unutulmaz anlar yaratmak isteyen çocuklar, çoğu zaman geri dönüşü olmayan yollara itiliyor.

Futbol, bir sporun ötesinde, bir umut kaynağı. Ancak bu umudun suistimal edilmesine göz yummak, hayalleri kabusa dönüştüren bir düzeni beslemek demek. Bu yüzden futbol dünyasının sadece zafer hikayeleriyle değil, sahne arkasında yaşanan trajedilere de ışık tutması gerekiyor. Diallo’nun zafer dolu hikayesi, bir uyarı niteliği taşımalı: Hayalleri gerçekleştiren bir sistem, aynı zamanda binlerce çocuğun hayallerini de yıkmamalı.

İTİBAR


Bir devlet adamı düşünün ki saraylar yerine küçük bir çiftlik evinde yaşamayı seçmiş, zenginlik yerine sade bir hayatı kucaklamış olsun. José Alberto Mujica Cordano, nam-ı diğer Pepe Mujica, dünyanın belki de en mütevazı liderlerinden biri olarak tarihe geçti. Onun hikâyesi, sadece Uruguay’ın değil, tüm dünyanın yönetici sınıflarına bir ders niteliğinde.

Mujica, başkanlık döneminde maaşının %90’ını bağışlayarak "dünyanın en fakir devlet başkanı" unvanını kazandı. Ancak bu fakirlik yalnızca maddi ölçütlere dayanıyordu. Onun kalbi ve idealleri, herhangi bir servetin ölçemeyeceği kadar zengindi. Çünkü Mujica, gerçek zenginliğin gösterişte, servette değil; sade bir yaşamda, insanlık onurunda ve halkına adadığı bir ömürde saklı olduğuna inanıyordu.

Hayatı boyunca makam araçlarını reddetti, lüksü ve şatafatı küçümsedi. Halkıyla aynı sofrada oturdu, aynı zorlukları paylaştı. Kendi elleriyle ektiği çiçekleri sularken, sadece Uruguay için değil, dünya için de bir örnek oluşturdu. Onun en büyük mirası, dürüstlüğü, alçakgönüllülüğü ve halkına olan sevgisiydi.

Ama şimdi, hayatının son demlerinde, ölümün soğuk gölgesinde dahi, Mujica’nın mesajı dimdik ayakta. Bizlere hatırlattığı şey şudur.
Bir liderin itibarı, sahip olduğu güçle değil, o gücü nasıl kullandığıyla ölçülür. Saraylara kapanmak yerine halkının yüreğine dokunan bir lider, gerçek bir liderdir. İnsaniyetin değerini mal mülkten üstün tutan bir yönetici, gelecek nesillere ışık tutar.

Mujica, yaşamıyla devlet yöneticilerine sadece bir model değil, aynı zamanda ahlaki bir çıta bıraktı. Gücün yozlaştırıcı cazibesine kapılmadan, halkı için yaşayan bir liderin hikâyesi, modern dünyanın kaotik arenasında yıldız gibi parlamaya devam edecek.

Kanser gibi acımasız bir hastalığın pençesinde, günlerinin sayılı olduğunu bilmek belki de onu korkutmuyor. Çünkü ardında bıraktığı miras, ölümsüzdür. José Mujica, sadeliğin içinde bulunan zenginliğin ne demek olduğunu tüm dünyaya öğretti. Ve bu ders, insanlığın kalbine kazınacak kadar güçlüdür.

Bir gün hayat sona erdiğinde, arkamızda ne bıraktığımız önemlidir. José Mujica, yalnızca Uruguay için değil, dünya için de bir ışık oldu. Onun öğretileri, saraylardan değil, mütevazı bir çiftlik evinden yayılan bir aydınlanma çağrısıdır. Ve bu çağrı, tüm devlet yöneticilerine sesleniyor: "Unutmayın, güç halkınız için bir hizmettir, kendiniz için bir hak değil."

10 Ocak 2025 Cuma

KNİDOS'UN KUMRULARI

Binlerce yıllık bir ezgi gibiydi bu toprakların hikayesi. Ege’nin mavi dalgaları ile Akdeniz’in serin esintilerinin kucaklaştığı yerde, Knidos’un rüzgarla savrulan antik taşları arasında dolanırdı bu masal. Zamana meydan okuyan bir yankı gibi, her bahar yeniden anlatılırdı. Kimi, köyün ihtiyarlarının dilinde duyardı, kimi kuşların sabah şarkılarında.
M.Ö. 2'nci yüzyılda yazar Longus'un "Daphnis ve Chloe" isimli romanına konu olmuştu bu hikaye.
Knidos'u soyan Sir Charles Newton bu hikayeyi köylü Mehmet Çavuş'tan dinlemişti. 

Derler ki, bir zamanlar bu coğrafyada bir kız ve bir erkek kardeş yaşardı. Yaşadıkları toprakların cömertliğiyle büyüyen bu iki çocuğun en büyük mutluluğu, koyunlarıyla birlikte dağlara çıkmaktı. Baharın ilk ışıklarıyla dolup taşan o yemyeşil vadilerde, gün boyunca neşe içinde oyun oynarlardı. Ancak bir gün, kaderin o ince ipliği ellerinden kayıp gitti. 

O gün, güneş gökyüzünde bir altın tepsi gibi asılıyken, onlar yine koyunlarını otlatmaya gitmişti. Fakat oyun oynamanın cazibesi, dikkatlerini koyunlardan uzaklaştırdı. Gülüşler ve koşuşturmalar arasında zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Geriye döndüklerinde, koyunlar artık yoktu. Çırpınarak dere tepe aradılar, adım atmadıkları yer kalmadı. Ancak nafileydi; sürü sanki yer yarılmış da içine girmişti. 

Kız kardeş ağlamaya başladı. Erkek kardeş ise çaresizlik içinde gökyüzüne baktı. Güneş batarken, eve dönüş düşüncesi içlerini korkuyla doldurdu. Anne ve babalarının yüzüne nasıl bakacaklardı? Hangi sözle kendilerini affettireceklerdi? İşte o anda, bir mucize oldu. Üzüntüleri o kadar büyüktü ki, iki kardeş birer kumruya dönüştü. Artık kanatları vardı ve gökyüzünde özgürce süzülerek kaybolan koyunları aramaya devam ettiler. 

Efsane, o gün bugündür kumruların “guuu guk, guuu guk” diye seslenmesinin, birbirlerine koyunları görüp görmediklerini sormasından kaynaklandığını söyler. Acı ve üzüntü, sevgi ve bağlılıkla iç içe geçmişti bu kuşların hikayesinde. 

Bu sabah, güneşin ilk ışıkları ufka dokunduğunda, pencerenin önünde iki kumru gördüm. Sanki Daphnis ile Chloe’nin ruhları, asırlardır süregelen bir sevda hikayesini yeniden canlandırıyordu. Havada birbirleriyle dans ediyor, bağlılıklarını dilsiz bir senfoniyle ifade ediyorlardı. Erkek, dişinin etrafında dönerken, kanatlarının gölgesi sabahın sakinliğine bir ritim kattı. 

Dişi bir an için kaçıyor gibi yapıyor, erkek peşinden gidiyordu. Birbirlerini yakaladıklarında, havada süzülen bir çiçek gibi birbirlerine sarılıyorlardı. Tüm bu gösterinin ardından, dişi bir elektrik teline kondu. Erkek ona yaklaşırken aralarındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu hissetmemek imkansızdı. 

Vedalaşma vakti geldiğinde, dişi başını yana çevirdi ve fısıldar gibi seslendi:
Guuu guk!
Erkek, onun çağrısını yürekten bir karşılıkla cevapladı:
Guuu guk!” 

Ve bu hikaye, gökyüzünde süzülerek sonsuzluğa karıştı.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...