4 Mayıs 2020 Pazartesi

"ALLAHSIZ, KİTAPSIZ" DEDİLER CENAZESİNİ BİLE YIKAMADILAR.


Türkiye’nin karanlık yılları..
Kardeşin kardeşe kırdırıldığı yıllar.
CIA’nın ortadoğu şefi Paul Henze’nin ABD başkanı Jimmy Carter’a “Bizim oğlanlar yaptı” dediği 80 darbesine daha bir yıl var.
1979 yani.
Karadeniz'in şirin beldesi Fatsa'da belediye başkanı seçimi vardı.
Ankara seçimi iki kez ertelemiş ama engelleyememişti.
Sonunda Fatsalılar sandığa gitti.

Sandıktan bağımsız aday Fikri Sönmez çıktı.
Üstelik ezici bir oyla; 3096.
CHP, Adalet Partisi, MHP ve MSP'nin oylarını toplasan Sönmez'e yetişemiyordu.
Artık Fatsa'nın yeni başkanı Fikri Sönmez'di.
Mesleği terzi olduğu için kendisine "Terzi Fikri" derlerdi.
Sosyalist bir insandı.

*. *. *
Terzi Fikri göreve gelir gelmez Fatsa’da halk komiteleri kurdu.
Halkın direkt yönetime katılmasını sağladı.
En önemli sorun çamurdu.
Halkla birlikte bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yolları yenilendi.
Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgilendi.
Aracıların, komisyoncuların önünü kesti..
Kooperatifleşme çalışmaları yaptı.
Karaborsacıların üzerine gitti.
İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirledi.
Ulaşımı ve suyu ucuzlattı.
Terzi Fikri kısa bir sürede Fatsa’da sosyalist bir düzen kurdu.
Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek verdi.
*. *. *
Ancak Ankara Fatsa'da yapılanlardan rahatsız oldu.
Aylarca Fatsa aleyhine haberler yapıldı.
Başbakan Süleyman Demirel ve Hürriyet Gazetesi'nin başyazarı Oktay Ekşi Fatsa'yı hedef gösterdi.
Demirel, Çorum katliamını unutturmak için "siz asıl Fatsa'ya bakın" dedi.
Gazeteler hemen hergün Fatsa'yı kötüledi.
Manşetler şöyleydi.
“Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
“Devlet Fatsa’da yok..”
“Dinsizler dini yasakladı..”
“Halk mahkemeleri kuruldu."

Fatsa resmen askere hedef gösteriliyordu.
Tüm bu haberlere ragmen "burada halk mutlu, sorun yok" diyen Fatsa kaymakamı görevden alındı.
Tarih 10 Temmuz 1980'di.

Hürriyet Gazetesi baş yazarı Oktay Ekşi şöyle yazdı.
"Fatsa bir nifak merkezi. Tehlikeli bir örnek. Eğer Fatsa’nın başı ezilmezse cumhuriyet elden gidecek. Ordu Fatsa’ya hemen el koymalı."


*. *. *

Ve tarih 12 Temmuz 1980'di.
Yandaş medyanın çağrısı üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri Fatsa'ya nokta operasyonu yaptı.
İlçede asker ve sağ görüşlüler birlikte cadı avı başlattı.
Başta Belediye Başkanı Terzi Fikri olmak ùzere yüzlerce insan tutuklandı.
Ertesi gün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren şu açıklamayı yaptı.
"Fatsa'da taş taş üstüne bırakmadık, netekim."

*. *. *

Halkın oylarıyla seçilen Terzi Fikri ve yüzlerce Fatsalı anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak iddiasıyla yargılandı.
Cezaevinde ağır işkence gördüler.
Savunmasında hep aynı şeyi söyledi.
"Ben ne yaptıysam halkım için, halkımla birlikte yaptım."

Tarih 4 Mayıs 1985'di.
Bundan 35 yıl önce.
Terzi Fikri'nin yorgun kalbi yenik düştü.
Cezaevinde vefat etti.
Cenazesi sorun oldu.
Önce "Dinsiz bu" dediler, cenazesini yıkamadılar.
Sonra "Vatan haini bu" dediler, selasını yarıda kestiler.
Namazı bile kılmak istemediler.
Sonunda apar topar namaz kılıp gömdüler.


Terzi Fikri'nin eşi Nurten Sönmez yıllarca içten içe ağladı.
Sessiz gözyaşlarının nedeni sadece eşini kaybetmesi değildi.
Cenaze töreninde yapılanlardı..
Yıllar sonra söylediği şu sözler hiç unutulmadı.
“Sala okunurken birden yarıda kesildi. Sonra öğrendik ki yetkililer, ‘Bu Müslüman değildi. Cenazesi yıkanmaz, salası okunmaz, namazı kılınmaz’ diye toplantı yapıp karar almışlar. Bu benim içimi çok acıttı. Çünkü Fikri, namaz kılar, oruç tutardı. Yıllardır her sala okunduğunda içimden, ‘Allahım inşallah yarıda kesmezler’ diye dua ederim. Sala bitene kadar da ağlarım."

3 Mayıs 2020 Pazar

BİRİ İDAM SEHPASINDA ÖLDÜ, DİĞERİ CUMHURBAŞKANI OLDU



İki genç insan.
Birinin adı Deniz Gezmiş'ti.
Ankara'dan.
Diğerinin Abdullah Gül.
Kayseri'den.
1960’lı yılların sonralarında yolları İstanbul Üniversitesi'nde kesişti.
Hukuk Fakültesinde okuyan Deniz Gezmiş sol görüşlüydü.
Öğrenci lideriydi.
Fikir Kulüplerinin önde gelen isimlerinden.
İktisat Fakültesinde okuyan Abdullah Gül ise sağ görüşlü.
Milli Türk Talebe Birliği üyesi.
İslamcı grubunun Akıncılar cephesinden.


Yıl 1968'di.
Temmuz sıcağı..
Amerikan 6. Filosu  İstanbul boğazındaydı.
Savaş gemileri Dolmabahçe açıklarına demir atmıştı.
Amerikan askerleri karaya çıkmış, İstanbul genelevlerinde cirit atıyordu.
Yanki, Yüksek Kaldırım'da ve Beyoğlu Abanoz Sokak'ta zevk alemleri yaparken, polisin dışarda onların güvenliğini alması bardağı taşırmıştı.
Tepki büyüktü.
Sol görüşlü öğrenciler "6.Filo Defol" mitingleri yapıyordu.
Sağ görüşlüler ise buna karşı çıkıyordu.
Bazıları 6. Filo’nun gemilerini kıble yapıp, namaz kılıyordu.
İki grup sürekli kavga ediyordu.
Gazeteler linç manşetleri atıyordu.
"Kızılları boğmanın vakti geldi"
"Ya susturacağız, ya kan kusturacağız"
Genelkurmay kışlalarda broşür dağıtıyordu.
"Amerika'yı sevmeyen komünisttir."




İstanbul Üniversitesi barut fıçısı gibiydi.
Birgün Deniz Gezmiş ve Abdullah Gül'ün içinde bulunduğu gruplar karşı karşıya geldi.
Bir yanda Nazım Hikmet'in çocukları.
Diğer yanda Necip Fazıl'ın.
Taşlar, sopalar, tekme, tokat.
Fikirler değil yumruklar konuştu.

Zaman zaman da silahlar
Ertesi gün Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Abdullah Gül ve arkadaşlarının fotoğraflarını okulun duvarlarına astılar..
Altına da tek cümle yazdılar.
"Faşistler giremez"
Abdullah Gül o günden sonra  6 ay okula ara vermek zorunda kalmıştı.

*. *. *

Yıllar geçti.
Amerikan Emperyalizmine hayır diyen sol görüşlü öğrenciler bir bir yok edildi.
Fikir Kulüplerinde yetişenlerin önü kesildi.
Kimi kahpe bir pusuda öldürüldü.
Kimi işkencede son nefesini verdi.
Kimi de  Denizler gibi darağacına gönderildi.
Bazıları onlarca yıl hapis yattı.
Bazıları da köşesine çekildi.
Bazıları yurtdışına sığındı.


*.  -*.   *

Peki ya sağ görüşlüler?
Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan devletin zirvesine, Cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi..
..Ve diğer Milli Türk Talebe Birliği üyeleri...
Ahmet Davutoğlu, İsmail Kahraman, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Numan Kurtulmuş, Fehmi Koru, Abdurrahman Dilipak,  Kadir Topbaş ve daha niceleri.
Hepsi önemli yerlere geldi.
Devlet onlara teslim edildi.

*.  *.  *

Tarih 6 Mayıs 1972.
48 yıl önce.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında can verdiler.
İşlerini cellada bırakmadılar.
Sehpalarını kendileri tekmelediler.
Söyledikleri bir söz bugün bile unutulmadı..
"Türkiye'de gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır.”
Üç fidanın anısına saygıyla...


http://www.haberhurriyeti.com/biri-idam-sehpasinda-oldu-digeri-cumhurbaskani-oldu-110313.html

2 Mayıs 2020 Cumartesi

KNİDOS’TAN ÇALINAN 2000 YILLIK BİR SUNAK TAŞININ İLGİNÇ HİKAYESİ


1988 yılıydı.
Yağışlı,fırtınalı bir kış günü.
Ege ve Akdeniz'in hırçın dalgaları Knidos sahillerine vuruyor.
Berbat bir hava.
O gün ören yerinde in cin top atıyordu.
Knidos nedense boş bırakılmıştı.
Geçici jandarma karakolu kapatılmış, koya teknelerin girmesi yasaklaşmış, köylünün keçilerini otlatması bile engellenmişti.
Marmaris Müzesi’ne bağlı iki gişe görevlisi de akşam saat 17.00’de paydos etmişti.
Antik kenti soysalar, kimsenin haberi olmazdı.
Soydular.
Kimsenin haberi olmadan soydular!
Hava kararmak üzereyken bir kamyon gizlice ören yerine girdi, Apollon Tapınağı’nın hemen yanından bunun 600 kilo ağırlığındaki mermer sunak taşını çaldı.
Sunak, Roma dönemine aitti.
En az 2000 yıllık.
Dönemin Balıkaşıran Gazetesi
Üzeri bir koç kafası ve girlantlarla(*) süslenmişti.
Kamyon yükünü alır almaz tam gaz yarımadayı terketti.
Tek girişli olan Datça Yarımadası’nda böyle bir tarihi eser kaçakçılığı, cesaretten çok hırsızın arkasının güçlü olduğunun göstergesiydi.
Demek ki, bir yerlerden kamyonun kontrol edilmeyeceği garantisi verilmişti.
Kimse kontrol etmedi.
Hırsız direksiyonda keyifle sigarasını içe içe Datça’yı terketti.
Olay ertesi gün duyuldu.
Ortalık ayağa kalktı.
Özellikle yerliler.
Tepkiler büyüyünce hırsızlık ulusal basına yansıdı.
Gazeteler hırsızlığı deştikçe ilginç ayrıntılar ortaya çıkıyordu.
Sunak taşında birilerinin gözü olduğu jandarmaya bildirilmişti.
Ancak nedense tedbir alınmamıştı.
Bunun üzerine dönemin Muğla Valisi Kültür Bakanlığı’na başvurarak, “biz Knidos’tan çıkan tarihi eserleri koruyamıyoruz, bunları buradan alın” diye bir resmi yazı gönderdi.
Kültür Bakanlığı da çalınan sunak ile ilgili soruşturma başlatırken, Knidos’tan çıkan eserlerin Marmaris’e götürülmesine karar verdi.
Dönemin Balıkaşıran Gazetesi
Bir kaç ay sonra bir sabah yine esrarengizbir kamyon geldi Knidos’a.
İçinde şapkalı bir kadın ve 4-5 işçi var.
Marmaris’ten geliyorlardı.
Bakanlık talimatıyla Knidos’tan çıkan tarihi eserleri Marmaris Müzesi’ne götüreceklerdi.
Haberi duyan Yazıköylüler ve Datçalılar olay yerine koştu.
Kamyona yüklenen tarihi eserleri geri indirdiler.
Köylüler “devlet bu eserleri koruyamıyorsa, biz koruruz” diye yetkililere de rest çektiler.
Havada yüksek gerilim vardı ve Datçalılar eserleri vermemeye kararlıydı.
Bunun üzerine kamyon geldiği gibi geri gitti.
Ancak, iki ay sonra bir sabah vakti, bir bölük jandarmanın eşliğinde yine bir kamyon ören yerine girdi
Jandarma çevrede olağanüstü güvenlik almıştı.
Yolları bile kesmişlerdi.
Bunu gören köylüler dağ tepe aşarak Knidos’a ulaşmayı başardılar.
Bazılarının elinde sopalar var. 
Kadınlar ve erkekler.
Yazıköy'de kalanlar Knidos’a giren kamyonun kaçamaması için köyün otobüsünün tekerleğini söndürerek yolu kapattı.
Antik kentte  tam bir arbede yaşanıyor.
Dönemin Balıkaşıran Gazetesi
Marmaris müzesinden gelenler tarihi eserleri kamyona yüklemeye, köylüler de engellemeye çalıştı
Önce kadınlar jandarma ile kavgaya tutuştu, sonra erkekler.
Devlet ve vatandaş birbirine girdi.
Jandarma dipçikle müdahale ediyor, ancak, köylüler pes etmiyordu.
Bir anda komutandan “ateş” emri geldi.
Jandarma havaya ateş açtı.
Sonra Komutan bağırdı.
“İşimizi engellemeye kalkan olursa vururuz!”
Datçalılar’ın artık yapacak bir şeyleri yoktu.
Bir kaç ay önce 600 kiloluk sunak taşını çalınmasını önleyemeyenler(!) Knidos’a ait tarihi eserleri bir kamyona koyarak Marmaris Müzesi’ne götürdü.

*.  *. *

Peki 1998 yılında Apollon Tapınağı’nın yanından çalıran 600 kiloluk mermer sunak taşına ne oldu?
Sunak yıllar sonra Marmaris’te boş bir arazide bulundu.
İlginçti.
Çünkü yeni bırakılmış gibi temiz ve toprağa batmamıştı.
İşin daha da ilginci sunak taşının bırakıldığı boş arsanın hemen bitişiğinde, silah zoruyla yönetimi ele geçirip devletin en üst kademesine oturmuş birinin villası vardı.
Tarihi eser kaçakçısının 600 kiloluk bir mermer sunağı böyle bir arsaya bırakması için aklından zoru olması gerekirdi.
Ya da?
Bu soruları kimse sormadı.
Hırsızlığı kimse araştırmadı. 
Sunak taşı boş arsadan alınıp Marmaris Müzesi’ne kondu.
Ve olay kapatıldı.
Knidos'u soyan Charles Newton'a, Iris Love'a lanet yağdırırken, içimizdeki hırsızları da unutmamak gerekiyor!
Kimbilir, belki bir gün bu hesaplar sorulur, bu hesapları soracaklar bulunur!


(*) Girlant: Antik Yunan ve Roma'da, çoğunlukla lahitlerde ve bazı sunak taşlarında i İki nokta arasına asılmış yaprak ve çiçeklerden oluşmuş çelenk biçiminde bezeme örgesi. 

30 Nisan 2020 Perşembe

1 MAYIS, 1 MEKTUP.


"Çocuklarım.
Bu kelimeleri yazarken adlarınızın üstüne göz yaşlarım damlıyor.
Bir daha hiç karşılaşmayacağız.
Ah, sevgili çocuklarım, nasıl içten, derinden seviyor sizi babacığınız. Sevdiklerimize yaşamakla gösteririz sevgimizi ve gerektiğinde sevdiklerimiz için ölmekle de gösterebiliriz sevgimizi…
Benim hayatımı ve doğal olmayan haksız ölümümü başkalarından öğreneceksiniz.
Babanız, özgürlük ve mutluluk uğruna gönüllü olarak canını vermiş bir kurbandır.
Size miras olarak şerefli bir ad ve tamamlanacak bir görev bırakıyorum…
Onu koruyun, bu yolda yürüyün. Kendinize karşı doğru olun, o vakit başkalarına karşı sahte olamazsınız.
Yaratıcı, uyanık ve neşeli olun…
Anneniz!.
O kadınların en yücesi, en şereflisidir.
Onu sevin, sayın ve öğütlerine uyun.
Çocuklarım, değerli varlıklarım; bu mektubu yalnız sizin için değil, daha doğmamış çocukları için ölen bir çok kişinin ölüm yıldönümlerinde de okumanızı istiyorum.
Yavrularım, elveda.”

Albert Persons,
11 Kasım 1887
*. *. *
Tarih 1886'ydı.
Amerika'da kapitalizm emekçilere sülük gibi yapışmıştı.
Günlük çalışma süresi 14-15 saatti.
İşçilerin hiç bir sosyal hakkı yoktu.
Şirketler büyüyor, emekçi sınıfı ise ezildikçe eziliyordu.
Şikago'da dört delikanlı çıktı ortaya.
Albert Persons, Adolph Fischer, George Engel ve August Spies.
İşçileri örgütlediler.

Günlük çalışma süresinin 8 saate inmesini istediler.
1 Mayıs 1886'da görkemli bir miting düzenlediler.
Mitinge 500 binden fazla işçi katıldı.
Kitlesel eylemler başladı,
İşçilerin hak arayışı Amerika'nın diğer sanayi kentlerine sıçradı.
İlahlar kızdı.
Sermaye ve onun güdümündeki devlet bir düşman bulmalıydı.
Buldu.
Şikago'da işçileri örgütleyen dört genç tutuklanıp, cezaevine kondu.
Suçları canilikti.
İdamla yargılandılar.
Mahkemede, pişman olduklarını açıklamaları halinde afedilecekleri söylendi kendilerine.
Hiç biri kabul etmedi.

Albert Persons tarihe geçen şu sözleri söyledi mahkeme heyetine.
"Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan dolayı asılacağım."
11 Kasım 1887'de asıldılar.
Albert Persons asılmadan bir saat önce yukarıdaki mektubu yazdı çocuklarına.
Dört devrimci işçi liderinin cenazesine yüzbinler katıldı.
Onların başlattığı direnişi Amerikalı emekçiler sürdürdü.
Dünyadan destek yağdı.
Ve 1890'da 1 Mayıs "Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kabul edildi.
Kısa bir süre sonra da günlük çalışma süresi 8 saat ile sınırlandırıldı.

*. *. *

1 Mayıs, emeğin 132 yıllık
bir mücadele geleneğidir.
Bu yıl Korana belası nedeniyle meydanlara çıkamazsak bile yüreklerde kutlanmalıdır..


23 Nisan 2020 Perşembe

BİR 23 NİSAN MASALI!


Tarih 23 Nisan 1937'ydi.
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı İstanbul'da çoşkuyla kutlanıyordu.
Yüzlerce öğrenci bando eşliğinde Taksim'e yürüyor, halk sevgi gösterilerinde bulunuyordu.
Öğrencilerin ellerinde ilginç pankartlar vardı.
Birinde şöyle yazıyordu.
"Temiz ve muazzam gıda." 
Ama aynı tarihlerde Türkiye'de çöplerden yemek yiyen çocuklar da vardı.
O günlerde çıkan gazetelerde sık sık şu haberlere rastlanıyordu.
"İstanbul'da çocuk dilenciler günden güne artıyor." 
"Kış geldi, havalar soğudu, buna rağmen sokaklarda yalın ayak, çıplak baş gezen bir çok sefil çocuk var." 
"İstanbul sokaklarında çürüyen bir nesil var."
"Kimsesiz çocuklara sahip çıkınız. Vereceğiniz para azdır diye düşünmeyin, 10 kuruşun bile kıymeti çoktur."

"14 yaşındaki çete reisi çocuk rakı masasında yakalandı." 


Aradan yıllar geçti.
Ogün bugün çocuklar için çok şey değişmedi.
UNİCEF'in raporlarına göre Türkiye'de bugün 50.000'den fazla sokak çocuğu var.
Gayri resmi rakamlara göre bu sayı 100 bine yakın.
Dilenen çocuk sayısı 10.000 civarında.
Sadece İstanbul'da bir yılda yakalanan çocuk dilenci sayısı 2.000'ni buluyor.
DİSK'in yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye'de çocuk işçi sayısı 1 milyonu geçiyor.
Okula gitmeyen çocuklar için haftalık çalışma süresi 54 saat.
Çalışan çocukların yüzde 3,4’ü yaralanıyor ya da sakat kalıyor.
Çocukların üçte birine işyerinde yemek verilmiyor.
Yarısından çoğu 400 TL altında bir ücretle çalışıyor.
2015 rakamlarına göre Türkiye'de 2 bin 374 çocuk mahkum var.
Çocukların yarısından çoğu aile içinde şiddet görüyor.
Bu liste uzatılabilir.
Bu ülkede çocuklar yaşı büyütülerek idam sehpasına çıkarıldı.
Hatta devlete emanet edilen çocuklara tecavüz edildi.
*. *. *
Türkiye dünyada çocuklara özel bayram ilan eden tek ülke.
23 Nisan Cumhuriyetin önemli bir kazanımı.
Dolu dolu, coşkuyla kutlayalım.
Kutlayalım ama köprüaltı çocuklarını, dilenen çocukları, işçi çocukları, mahkum çocukları, dövülen çocukları, tecavùze uğrayan çocukları, sömürülen çocukları da unutmayalım.
Binlerce çocuk sefalet içindeyken, yüzlercesi dilenirken, çoğu merdivenaltı ağır işlerde çalıştırılırken, kafamızı kuma gömmeliyim.
Neyse.
Biz en iyisi Hovhannes Tumanyan'ın mısralarıyla bitirelim sözü.
"Güneşin ilk ışıklarıyla çık sokağa.
Telaşlı gürültüsüyle yolunu kesecek bir okul bahçesi.
Solmuş formaları ve boyasız kunduralarıyla.
Selamlayacak çocuklar seni.
Kızların perçeminde bir bahar.
Vitrin çatlatır oğlanların afacan sesi.
Kavgalar, oyunlar, sefertasları.
Şehirler yıkar, şehirler kurar çocukların neşesi..
Her çocuk biraz eşkıya, biraz umuttur yakından baktığında..
Çok yaşayın çocuklar
ama, yaşamayın bizim gibi.
Siz, çok yaşayın çocuklar."

22 Nisan 2020 Çarşamba

DATÇA'DA BİR KADIN, BİR FİLOZOF, ARILAR VE DÜNYA GÜNÜ.


Yedi sekiz yıl öncesi.
Kızılbük’te Bizim Cennet’te kahvaltıdayım.
Denizin hemen kıyısı.
Tatilciler doldurmuş masaları.
Kimi mayolu, kimi bikinili.
Bazıları denizden yeni çıkmış.
Hafif bir rüzgar ve havada taze bahar kokusu.
Doğa çiceğe vermiş kendini.
Etrafta kelebeklerle, arıların dansı var.
Dalga sesleri Chopen’in ilkbahar valsi gibi.
Yüzler gülüyor, sohbetler neşeli.
Herkes afiyetle yiyor taze ekmekleri,  yumurtaları. körpe domates ve salatalıkları.
Ama ileride bir masa var ki, farklı.
Full makyaj bir hanımefendi.
En pahalı kokudan sürünmüş.
En buram deodoranttan dökünmüş.
Bacım sanki Etiler Nusret’te akşam yemeğinde!
Parfümün kokusu kızarmış ekmeğin kokusunu bastırıyor yeminle.
Bir anda arılar çevirdi kadının etrafını.
Hem de ne çevirme.
Yüzlerce. 
İstila gibi.
Dertleri ne kadın, ne kahvaltı tabağı.
Onları cezbeden parfümün kokusu.
Vızır vızırlar.
Kadın deliye döndü.
El, kol, ayak, ortalığı ayağa kaldırdı birden.
Bir yandan imdat diyor, bir yandan beddua okuyordu arılara.
Sonra kocasına bastı kalayı.
Ardından işletme sahibine.
Yetinmedi diğer masalardaki insanlara.
O an kolundan bir arı soktu.
Kadın canhıraş kalktı, odasına gitti.
Bir kaç saat sonra da kocasıyla oteli terketti.
Giderken suratından düşen bin parçaydı.

*. *. *

2000 bin önce aynı topraklarda bir filozof yaşardı.
Arşipel’in(*) bilgelerinden stoacı Chryrsippos.
Knidos’ta bulunduğu dönemlerde kendisini doğaya atardı.
O yüzden hep neşeli olurdu.
Canı sıkılana, morali bozulana, psikolojik sorunu olana “dağlara, ovalara, kırlara gidin” derdi.
M.Ö 200’de doğanın tüm hastalıklara iyi geldiğini söyleyerek, insanlığa şöyle seslendi.
"Doğadaki sesler, pek çok hastalığı iyileştirir, sinirli, endişeli, yorgun olduğun zaman bir ırmak kıyısına otur, gözlerini kapa, beynindeki tüm düşünceleri boşalt ve suların şırıltısını dinle. Unutma ki su, sinirlere en iyi gelen ilaçtır. Rüzgarın sesi gürültüleri yok eder, ormanın sesi ise beyni dinlendirir. Arıların, kelebeklerin, böceklerin sesi de yaşam iksiridir.”
Chryrsippos insanın mutlu olabilmesinin tek yolunun doğanın kurallarına uyumlu yaşamasından geçtiğine inanlardandı.
Doğa sayesinde 73 yıllık ömrünü gülerek geçirdi.
Kahkahalar atarak da öldü.(**)

*.  *.  * 

Google hatırlattı.
Bugün 22 Nisan Dünya Günü.
Şimdilik uçsuz bucaksız evrendeki tek yuvamızın günü.
Dünya değimiz bu tek yuvamızın tek sahibi bizler değiliz.
Çiceğiyle, böceğiyle, bitkisiyle, ağacıyla doğa olmasa bizler de asla olamayız.
Bunun farkına ne zaman varacağız?
Bize dayatılan "benmerkezcilik"ten ne zaman kurtulacağız?
Yüzlerce yıldır ""bitkilerin, hayvanların ve tüm evrenin bize hizmet etmek için varolduğunu ve üzerlerinde hiçbir sınır tanımayan bir hakka sahip olduğumuzu" savunmaktan nasıl vazgeçeceğiz?
Karl Marks yıllar önce şöyle demişti.
“İnsanın kendi doğasına yabancılaşması kapitalist toplumun en temel kötülüğüdür.
Doğru . 
Neredeyse, genlerimize geçmiş yüzlerce yıllık yanlış bir önyargı bu 
Bu önyargıyı artık kırma vakti gelmedi mi?
Kibiri, şımarıklığı, kendimizden başkasına yaşam hakkı vermeyen tavrımızı nasıl bırakacağız?
Baksanıza bir Korona ne hale getirdi insanoğlunu?
Yüzlerce yıllık o önyargı gözle görülmeyecek kadar küçük bir virüs karşısında ezildi, büzüldü, çaresiz kaldı.
Bu koronavirüs belasının en büyük nedeni Karl Marks'ın dediği gibi kapitalist toplumun o temel kötülüğü olabilir mi?...


*. *. * 

Arılarla başladık, arılarla bitirelim.
Google'ın doodle'nda sevimli bir arı var.
Ve arıların dünyaya katkılarıyla ilgili çarpıcı bilgiler.
Hani Einstein diyor ya.
"Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa, insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan ve insan olmaz."
Bu dünyada yaşamak istiyorsak arılardan kaçmayalım, aksine arıları ve doğayı yok etmeye çalışanlara karşı çıkalım.

(*) Arşipel, Ege denizinin antik çağdaki ismi
(**) Filozof Chryrsippos, topladığı bir sepet inciri eşeğinin yediğini görünce yardımcısına "şu hayvana susuz şarap ver de, hazımsızlık" çekmesin diye şaka yapmış ve kendi şakasına kahkahalarla gülerken ölmüştür.

13 Nisan 2020 Pazartesi

70 YIL ÖNCE TÜRKİYE'NİN BUGÜNÜNÜ GÖREN ADAM..


Yıl 1950'dir.
Demokrat Parti iktidara gelmiştir.
Menderes Hükümeti'nin yaptığı ilk iş Türkçe ezanı tekrar Arapça'ya çevirmek olmuştur.
Bunu CHP de desteklemiştir.
Merkez medya büyük çoğunlukla kararı över.
Karşı çıkanlar azınlıktadır.
Bunlardan biri de şair Orhan Veli'dir.
15 Haziran'da Yaprak Dergisi'nde bir yazı kaleme alır..
O yazı 70 yıl önce bugünkü Türkiye'nin yaşayacağı kabusu anlatır.
İşte büyük şairin o yazısından bir bölüm.
"Ezanın Türkçe okunması Atatürk`ün isteği ile kanunlaşmış olmasaydı da ezan Arapça okunsaydı bugün ezan meselesi diye bir meselemiz belki de olmayacaktı. Bu konuda belki bugün düşündüklerimizi düşünmeyecektik. Ama ileriye doğru olduğundan şüphe etmediğimiz bir karardan geriye dönülünce iş değişiyor. Salt bir ezan meselesi olmaktan çıkıyor iş. Daha bir sürü geriliğin başlangıcı, daha bir sürü geriliğe göz yummanın işareti oluyor. Bu düşüncemizin doğru olup olmadığını anlamak için belki de biraz beklemek gerekecekti. Ama ona hacet kalmadı. Başbakanın demecini duyar duymaz sarıklar cüppelerle sokaklara uğrayan softalar düşüncemizin doğruluğunu çabucak ortaya koydu. Sarıkla cüppeyi mühim saymayalım. Ama işin bu kadarla kalmayacağına da kalıbımızı basabiliriz. Daha neler olabilir diye düşünüyoruz da aklımıza şunlar geliyor: 

İşte ramazana giriyoruz. Oruç yemenin kafirlik olduğunu düşünen kimseler tarafından pekala taşa tutulabiliriz. O kimseler çoğalabilir. Kafirlik sayacakları işler oruç yemeden ibaret kalmaz. Memleket yararına görmek istediğimiz işler bugün nasıl komünistlik oluyorsa, o gün kolayca kafirlik olur. Milli heyecan'ın yerini dini heyecan alır. Hükümet o heyecanı yatıştırmaktan acizdir. Dini heyecan her istediğini yapmaya başlar. Sonu neye varır bu işlerin? Görmek istemeyiz ama herhalde çok kötüye.
Ezan meselesi tek başına bir şey değil. Mühim olan, sonu. Şaşıp üzüldüğümüz nokta da sayın başbakanın böyle tehlikeyi görememiş, düşünememiş olması.`
`
(Orhan Veli, Yaprak Dergisi-15 Haziran 1950)
#İyikiDoğdunOrhanVeli


9 Nisan 2020 Perşembe

COVİD-19 VE ZAKKUM ÇİCEĞİ



Bugün iki yazı dikkatimi çekti.
Biri Uğur Dündar’ın Sözcü’deki köşe yazısı.
Dündar, “Son Çicek için ayağa kalkın” başlıklı yazısında, İzmirli yılmaz kalem, ustam Okan Yüksel’in kendisine anlattığı bir öyküyü kaleme almış.
Öyküde, Amerikalı yazar James Thuber, çok sayıda dünya savaşının ardından yeşeren bir çiceğin insanlar üzerindeki mucizevi etkiyi ve yaşamın o korkunç savaşlara rağmen nasıl yeniden canlandığını anlatıyor.
İkinci yazı ise İzmirli eskimeyen dostum Atilla Köprüoğlu’na ait.
Köprülüoğlu da 9 Eylül Gazetesi’ndeki köşesinde  Yunanlı ünlü edebiyatçı Nikos Kazancakis’in yaşam felsefesini kaleme almış.
Köprülüoğlu yazısını “Dünyada, çiçek, çocuk, kuş olduğu  sürece korkma; yaşam yolunda demektir!’’ cümlesiyle tamamlamış.
Şu Korona günlerinin çaresizliğinde, çicek ve umut, çicek ve yaşam.
Uğur Dündar, Okan Yüksel ve Atilla Köprülüoğlu’nun çicek metaforu, bana da gerçek bir çicek mucizesini hatırlattı.


X  X X 

Cennet gibi bir şehirdi.
İçinden 6 nehir geçiyordu.
Suyla buluşan bereketli topraklardan yeşillik fışkırıyordu.
Çeşit çeşit ağaçlar, binlerce çicek. milyonlarca böcek.
Kuşlar, sürüngenler, memeliler.
Şehir adeta bir botanik bahçesi gibiydi.
Yaşam fışkırıyordu.
Hiroşima’ydı adı.
Hiroşima, çevresinden geçen nehirler nedeniyle Japonca “geniş ada” demekti.
Ama bu güzelim cennet bir sabah cehenneme döndü.
1945 yılıydı.
Ağustos’un 6.
Amerika Birleşik Devletleri’ne ait B-29 bombardıman uçağının Hiroşima’ya bıraktığı atom bombası ölüm saçtı.
Bomba patlar patlamaz 70 bine yakın insan can verdi.
Binalar yerle bir oldu.
Ağaçlar bitkiler kül.
Çicekler böcekler buhar.
Hayvanlar da.
Hiroşima’da yaşam durmuştu.
Bir zamanların cennet kenti artık bir mezarlıktı.
Hayatta kalanlar kısa sürede kenti terk etti.
Yaşama dair hiç bir iz kalmadı.
Kapkara bir gökyüzü, kapkara bir toprak, zehirli bir hava.
Bilim insanları uzun yıllar Hiroşima’da tek bir ağaç, tek bir bitki yetişmeyeceğine inanıyordu.
Ama…
Hani Pablo Neruda’nın meşhur sözü var ya.
“Bütün çiçekleri koparabilirsiniz
ama baharın gelişini engelleyemezsiniz."
Amerikan emperyalizmi bütün çicekleri koparsa da, bütün canlıları öldürse de Hiroşima’ya baharın gelmesini engelleyemedi.
Atom bombasından aylar sonra kömür gibi yanmış topraktan bir çicek filizlendi.
Sonra iki oldu çicekler.

Sonra üç.
Beyaz, pembe, mor.
Zakkum’du bu çicekler.
Umuttu.
Zakkumları gören Japonlar yaşam sevincine boğuldu.
Demek ki Hiroşima ölmemişti.
Demek ki bu kentte eskisi gibi yaşanabilirdi.
Hiroşima’yı terk edenler,  zakkumların filizlendiği duyunca  birer birer kentlerine geri döndüler.
Onlar için zakkum çiceği  umudun, direncin,  yenilmezliğin ve  her şeye rağmen yeniden başlamanın sembolüydü.
Bu moralle yaşama yeniden başlayıp, Hiroşima’yı yeniden inşa ettiler.
Ve zakkuma olan minnet borçlarını onu Hiroşima’nın resmi çiceği ilan ederek ödediler.

X   X.  X

Koronavirüs sanki atom bombası gibi çöktü üstümüze.
Haber bültenleri Azrail’in basın bülteni adeta.
Ölümler sayılarla ifade ediliyor artık.
Bir kısmımız evlere kapandık.
Bir kısmımız  çalışmak zorunda.
Çark dönecek diye fabrikaları kapatmıyorlar, inşaatları durdurmuyorlar.
Milyonlarca işçi her gün ölümle burun buruna.
Yukarıdakilerin çarkı bozulmasın diye ekmek parası peşinde koşanlar canlarıyla bedel ödüyor.
Pir Sultan’ın dediği gibi “bozuk düzende sağlam çark olmuyor" maaselef.
Yitirdiklerimizi kefene bile sarmıyorlar, çöp torbasına koyup gömüyorlar.
Kurt puslu havayı sever derler.
Fırsat bu fırsat daha totaliter bir sistemi hedefliyor bütün devletler.
Moralsiziz, endişeliyiz ve ürkeğiz.
Üstelik çaresiz.
Ama hayır.
Umudu yitirmemek gerek.
Umudu beslemek gerek.
İnanın doğada umut fışkırıyor.
Yaşadığım yerin avantajıyla sık sık dağlara, tepelere atıyorum kendimi.
Her yer canlanmış.
Her yerden çicek fışkırıyor.
Adnan Yücel’in mısralarındaki gibi.
“ne kırlarda direnen çiçekler 
ne kentlerde devleşen öfkeler 
henüz elveda demediler. 
bitmedi daha sürüyor o kavga.”
Yaşam kavgası sürüyor hala
Çicekte, böcekte, hayvan da.
Zakkumlar da filizlendiler, çok yakında  çiceğe duracaklar.
Hiroşima’da olduğu gibi umut olacaklar.
Çünkü çiceklerin yeşerdiği yerde, umutlar canlanır.
Umutları canlı tutalım.
Yeni bir yaşam için birbirimizle dayanışma yapalım.
Yardımlaşalım, paylaşalım.
İşte o zaman "“Bütün çiçekleri koparabilir ama
ama baharın gelişini engelleyemezler."

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...