16 Haziran 2018 Cumartesi

AFFETME BİZİ YAVRUM

..Ve Tanrı insanı yarattı.

Sakarya'nın Sapanca ilçesinde ayakları ve kuyruğu kesik halde bulunan yavru köpek kurtulamadı.
Görüntüler insanın yüreğini dağlıyor.
Özellikle sosyal medyada büyük tepki var.
Kim bu vahşeti yapan?Hangi sapık ruhlu cani?
Bir toplum böyle bir insanı nasıl yetiştirebilir?
Yoksa dedikleri gibi bu talihsiz yavruyu bir iş makinası mı biçti?
Hiç umudum yok ama dilerim soruşturma sonunda gerçeği öğreniriz.
Aslında Sapanca'daki ayakları kesilen bu yavru köpeğin başına gelenler hemen her gün ülkenin çok yerinde yaşanıyor.
İşkenceler, tecavüzler, dayaklar, ağaca asmalar.
Neden?
İnsan olarak bu hakkı nereden buluyoruz?Kutsal kitaplardaki "Sizi diğer canlılardan üstün kıldık" sözünden mi?Bu sözden yola çıkarak, “bitkilerin, hayvanların ve tüm evrenin bize hizmet etmek için varolduğunu ve üzerlerinde hiçbir sınır tanımayan bir hakka sahip olduğumuzu savunan, yüzyıllar öncesinden gelen bir önyargının yansıması”ndan mı?Gerçekten Neden?



*. *. *

Biliyor musunuz?
Eskiden hayvan mahkemeleri vardı..
Hayvanlar tıpkı insan gibi yargıç karşısına çıkarılıyor, haklarında hüküm veriliyordu.
Cezalar çeşitliydi.
Kırbaç da vardı, ölüm de.
Hücre hapsi de, sürgün de.
Kimi asılıyordu.
Kimi elektrik verilerek öldürülüyordu.
Hem de çok uzak değil.
Yakın geçmişte, yaşadığımız bu dünyada.
*. *. *

Tarih 1875'di.
Topsy isimli fil Forepaugh sirki tarafından Tayland'tan Amerika'ya getirilmişti..
Yaptığı şovlarla izleyenleri etkiliyordu..
Ancak bir sorunu vardı.
Üç bakıcısını öldürmüştü.
Son bakıcısı kendisine yanan bir sigara yedirmek istemişti.
Bağlanıp Coney Adası'ndaki hayvanat bahçesine gönderildi.
Dosyaya bakan mahkeme ölüm kararı verdi.
O zamanlar elektrikli sandalye ile idam yeni başlamıştı.
3 tonluk hayvanı iki elektrik direği arasında binlerce voltajlık bir akımla yaka yaka öldürdüler.
İnfazı yapan cellat kimdi biliyor musunuz?.
Edison.
(Topsy'nin idam görüntüleri: https://www.youtube.com/watch?v=NoKi4coyFw0&has_verified=1)
*. *. *

Tarih 13 Eylül 1916 idi..
Amerika'nın Tennesse eyaletine bağlı Erwin kasabasında Spark sirkinde gösteri yapan Mary isimli fil, kendisini kızdıran bakıcısına saldırarak öldürmüştü..
Hemen tutuklandı..
Cinayet suçundan yargılandı..
Mahkeme ölüm cezası verdi..
Dev bir vinçle asarak idam etmeye çalıştılar..
İlk denemede vincin zinciri koptu..
Yere düşen Mary'nin ayakları ve kalçası kırıldı..
İkinci denemede zincirleri güçlendirdiler ve infazı başardılar..
İzleyenler filin asılmasını dakikalarca alkışladı..
*. *. *

İnsanlık tarihinde tıpkı insan gibi mahkemeye çıkarılıp, cezalandırılan çok hayvan var.
1314 yılında Fransa’da bir köy meydanında etrafa saldıran bir boğa, yakalandıktan sonra aynı yerde asılarak idam edildi..
1474’te Basel’de yumurtlaması anormal bulunan bir tavuk yakılarak öldürüldü..
1494’te Cecile adında 4 yaşında bir domuz, bir bebeğin ölümüne neden olmakla suçlandı. Hayvan mahkemesine çıkartılan Cecile, yargılandıktan sonra idam edildi.
1712’de Fransa’da mahkeme konseyine saldıran ve üyelerden birini ısıran köpek, bir yıl boyunca zincirlere vurularak hapsedildi..
1864 yılında Hırvatistan’ın Pleternica bölgesinde küçük bir kızın kulağını ısıran bir domuz yargılandı ve idam edildi.
Aynı yıl bir adamı sokan arının kovanı yakılarak cezalandırıldı.
Bunlar gibi örnekler o kadar çok ki.
*. *. * 

7'nci yüzyılın başlarıydı..
İstanbul'da maymun besleyenler çoğalmıştı..
Özellikle gemiciler "gemi maymunu" yetiştiriyordu..
Bu maymunlar yelken direklerinin tepesine tırmanarak korsan gözcülüğü yapıyordu..
Galata'da iki köprü başı arasında gemicilerin tüm ihtiyaçlarının satıldığı dükkanlar vardı..
Sokollu Mehmet Paşa Camii (Azapkapısı Camii) civarında da bir sıra maymuncu dükkanı bulunuyordu..
Bu dükkanlarda çok iyi eğitimli gemi maymunu satılıyordu..
Padişah 3. Murat'ın hocası Rumeli Kazaskeri Molla Abdülkerim Efendi, hayvanları sevmeyen biriydi..
Birgün "Kadınlar maymunları fuhuş aracı yaparlar." diye bir vaaz verdi..
Ardından arkasına yüzlerce insanı toplayıp Galata'daki maymun dükkanlarını bastı..
Tüm maymunlar toplandı..

Halkın gözü önünde ağaçlara asılıp idam edildi.
*. *. *











.








Yıl 1910'du.Aylardan Haziran.
Sultan 2. Abdülhamit devrilmişti.
İttihat ve Terakki dönemiydi.
Talat Paşa Dahiliye Nazırı'ydı.
Hükümetin emriyle İstanbul Belediye Başkanı Suphi Efendi, kentteki tüm köpeklerin toplanıp Hayırsız Ada'ya bırakılmasına karar verdi.
İstanbul sokak sokak arandıKöpekler dev kerpetenlerle tek tek yakalandı.
Teknelerle Hayırsız Ada'ya bırakıldılar.
Sayıları 80 bin kadardı.
Hayırsız Ada sert kayalıklı.
Üzerinde tek bir ağaç yetişmemişti.Yiyecek ve tatlı su da yoktu.
Hayvansever vatandaşların kayıklarla yetirdiği mamalar yetmiyordu.
Köpekler birbirlerini yediler.
Feryadları geceleri İstanbul'a kadar ulaşıyordu..

80 bin köpek kısa sürede yok oldu.
Acılar içinde öldüler.Adanın etrafı aylarca leş koktu.
Bu dünya tarihinin en büyük köpek katliamıydı.


İki yıl önce Hindistan’ın Mumbai kentinde makak cinsi bir maymun yakalanmıştı.
Suçu yiyecek çalmaktı.
Halk şikayet edince, görevliler gelip maymunu domuz bağı ile bağlamıştı.

Hayvan yerde acı içinde kıvranırken, çoğunluk sevinç çığlıkları atmıştı.
Bu vahşet sadece Hindistan'da değil dünyada da tepkiyle karşılanmıştı.
Sorumlular ceza almadı.
*. *. *
Nobel Edebiyat Ödüllü Alman yazar William Ralph Inge der ki;
"Tüm hayvanları kendimize köle kıldık.. Eğer hayvanların dini olsaydı, şüphesiz şeytanı insan şeklinde hayal ederdi."
Kızılderili reisi Seattle şu sözleri ne kadar doğru.
"Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.
Her şey aynı nefesten alır: Hayvanlar, insanlar, ağaçlar... Hayvanlar olmazsa insanlar ne yapar? Tüm hayvanlar gitse insanların ruhu büyük bir yalnızlığa boğulur; insanlar yalnızlıktan ölür."

İnsan denen yaşam türü içindeki şeytanı öldürmeden dünyaya huzur yok.
Hayvanları öldürmeyin.
İçinizdeki şeytanı öldürün.


11 Haziran 2018 Pazartesi

MESUDİYE'DE GİZLİ BİR ŞAİR


Sabah posta kutusuna baktım.
Bir zarf.
"Sedat Kaya'ya" diye yazıyor.
Postaneden gönderilmemiş.
Direk kutuya konmuş.
Belli ki köyden biri.
İçinde 5 sayfalık uzun bir şiir.
Onda da imza yok.
Gönderen Datça yazılarımdan oluşturduğum "Bir Nefes Datça" kitapcığını okumuş.
Şöyle yazıyor.
"Sedat'a...
Kim demiş
gayrı Can’dan sonra
Datça’yı ölesiye seven olmazmış.
Kim demişse halt etmiş
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi varsa
Her sevdalının da
Bir sevişmesi vardır.
Sevdan
Dağlara denizlere sığmaz
Cesaretin
Zalimin zorbanın karşısında
Divana durmaz.
Melisanın melteminde
İçiyorum bir bardak şarap
Vay anam
Nasıl da yorgunum
Yine geç oldu.
Bir göz atayım dedim
Uyku beni teslim almadan
Aldım emeğini elime
Broşür diye
Başladım okumaya
Bir kaç sayfa sonra
Dedim kendi kendime
İyi ki yanılmışım ahbap
Bu broşür değil
Kitap bu, kitap.
Uykum kaçtı
Doğruldum yataktan
Ben yudumlarken şarabı
O,
Tarihi geleceğe
Oya gibi işliyordu.
İmamdan henüz çıt yokken
Ağarmakta olan günü
Horozlar selamlıyordu.
Niye yaptın bunu bana
Uykusuzluktan bitmişim
Bir baktım da
Kitabını bitirmişim.
Artık kuşların cıvıltısı
Köpek seslerini bastırıyor
Kahvemi yudumlarken
Gün ağarıyor,
Tütünüm tükenmiş
Dün akşamdan beri
Sabah yürüyüşünü
Kaytarsam mı derken
Sıcak fincanda
Parmaklarım titredi
Gözüm takıldı şömineye
Ah gözüm ah
Seninle şömineye bakasım geldi.
Homeros’un
Rüyasına giren zeytine
Aşk ilan ediyorsun
Peki al yanaklı fıstıkların suçu ne
Günahı ne
Hangi yüzle bakacağız
Antepli’sine, Siirt’lisine.
Bir de
Can Baba’nın mal varlığını
İlan etmişsin
Bir şamar gibi inmiş
Deyyusların hırsızların ensesine.
Ve zeytin dikin
Zeytin barıştır
Zeytin hayattır diyorsun
Çok bilene sorarsan
Tehlikeli yaşıyorsun
Fikrinle
Rakı masalarının ötesini
Ve kızgın güneşin ateşini
Ve o ateşte kavrulan Abbas’ın
Dört bardak
Soğuk su için nasıl da vurulduğunu
Ve hala kanayan
Eski bir yarayı
Tendürük’te 33 kurşunu
Anımsatıyorsun.
Yağmur yerine
Yine deli rüzgar esiyor
Ve kalemin
Ve ince fikrin
Ve temiz kalbin
Abbas’ın yitip giden umuduna
Deliçay’ın serinliğini serpiyor.
Ah kardeşim ah
Artık hiç kimse
Ankara’dan uzak
Rakı masalarında
kardeşliği aramasın
Kardeşlik Aktur'da vuruldu.
Cesareti olan
çöp tenekesine baksın.
Çok bilenler aramasın
Kaybolmakta olan kardeşliği
Ne mayınlı sınırların ötesinde
Ne karlı dağların gerisinde
İşte orada duruyor
Kapının bir soluk ötesinde
Çöp tenekesinde.
Can kardeşim
Hal böyleyken
Ve dört can aş beklerken
İşte bunun için
Bunun için çekildi Abbas
Koca dağlara
Can kardeşim
Umudun
Engin okyanuslar gibi
Kalemin
Rengarenk çicekler çiziyor
Umut tükenmez
Ama işin zor
İşimiz zor
Bir ömür geçti aradan
Dindirmek için bu kanlı yarayı
Çözmek için bu kördüğümü
Nasıl indireceğiz Abbas’ı dağlardan
Vay sen misin
Demekle olmaz
Be kardeşim
Nasıl da unuttuk
Tek mevziden attığımız kurşunları
Çanakkale’de, Antep’te vs.
Ey kardeşler
Ey bacılar
Aramayın barışı
Dağlarda
Ovalarda
Hele gökyüzünde
Gezegenlerde
Hiç aramayın
Barış uzaklarda değil
Burnumuzun dibinde
Aktur’da çöp tenekesinde
Şiir şiir olur mu
Okurken ağlatmazsa
Sevda sevda olur mu
Yüreği dağlamasa
Can kardeşim
Nerden demlendin
Şu doğa sevdasına
Beni bir hapisten ötekine attın
Bulamazsın
Boşuna yorma kafanı
Arama
Sorma
Kim bu dizeleri yazan diye
Methiyeden hoşlanmam
Çocuklar ölmesin diye
Bin çicek bir arada açsın diye
Hapis damlarına düştüm
Sorgusuz sualsiz
Yaban ellerde kaldım
Hasret çektim
Tesbih taneleri çeker gibi
Ola ki çıkarırsan
Bir sır gibi gönlünde sakla
Ele verme beni.

(8 Haziran 2018)"
* * *
Sürpriz oldu.
Kimin yazdığını tahmin edebiliyorum.
Köyümüzde bir güzel insan o.
Şair yönünü bilmiyordum.
Yeni öğrendim.
Ve açıklanmasını istemediği için adını gönlümde saklıyorum.

8 Haziran 2018 Cuma

MİLYONLARI KAHKAHAYA BOĞARKEN YÜREĞİNDE AĞITLAR YAKAN BİR ANNE.


Bugün kime Adile Naşit diye sorsanız, yüzünde bir gülümseme, yüreğinde bir burukluk hissedersiniz.
Çünkü o hepimizin "Masalcı Teyze"si, "Hafize Ana"sı, "Adile Abla"sıydı.
TRT'nin tek kanal olduğu günlerde "Uykudan Önce" programında "iyi uykular kuzucuklarım" dediğinde milyonlarca çocuk mışıl mışıl uyurdu.
Hababam Sınıfı'nda göbeğini hoplata hoplata güldüğünde, yediden yetmişe herkesi kahkaya boğardı.
O, bu toplumun mutluluk hormonuydu.
30 yıla yakın güldürdü Türkiye'yi.
Ama bizi güldürürken, kendisi için için ağladı.
Ekranda masal anlatırken, yüreğinde ağıtlar yaktı.
Sahnede komedi oynarken, gerçek yaşamı dramdı.
Hababam Sınıfı'nda kahkaha atarken, içi acıyla doluydu?
Çoğunluğumuz hiç bilmedi onun bu çilesini.
Çünkü hiç belli etmedi.
*. *. *
Adile Naşit ile eşi Ziya Keskiner'in 1952 yılında bir çocukları oldu.
Güzel gözlü, sağ yanağında beni olan sevimli bir çocuktu.
Doğuştan kalbi delikti.
Ahmet koydular adını.
Ahmet ilkokul 2. sınıfa geldiğinde rahatsızlandı..
Uzun yıllar okula gidemedi.
İlkokulu dışardan bitirdi.
1966 yılında doktorlar ameliyat şart dediler.
Ameliyat Minnesota’daki Mayo Clinic’e olmalıydı.
Dönemin parasıyla 100 bin doları topladılar.
Ahmet'i Amerika'ya gönderdiler.
Ameliyat başarılı geçmişti.
Çok iyi haberler almışlardı.
Ahmet'in sağ salim dönmesini bekliyorlardı.
Tarih 17 Haziran 1966 idi.
O gün Adile Naşit'in doğum günüydü.
Ama işinin başındaydı.
Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosu'yla İzmir'de turnedeydi.
Sahneye çıkmadan bir saat önce kara haberi aldı.
Ahmet Amerika'da komaya girmiş ve ölmüştü.
Arkadaşları "turneyi iptal edelim" dediler..
"Hayır" dedi, "seyirci para verdi, bilet aldı."

Bağrına taş bastı.
Sahneye çıktı, salondaki izleyicileri kahkahaya boğdu.
Oyun bittikten sonra kuliste saatlerce ağladı.
..Ve o günden sonra hiç doğum günü kutlamadı.

*. *. -*
O gün kuzucuğunu kaybeden Adile Naşit, yıllar sonra milyonlarca kuzucuğa sahip oldu.
1987 yılında öldüğünde Türkiye görülmemiş kabalıkla uğurladı..
Ama sonra ulusalcılığıyla övünen bir gazeteci "Bizim Ermenilerimiz" başlıklı bir yazıda Adile Naşit'in Ermeni olduğunu iddia etti.
Ermeni'yi küçümsemiyor ama savunduğu rejimi övüyordu.
"Ayrım yok" der gibi.

Ne gereği vardı?
Irkı, kanı kimin umrundaydı?.
Adile Naşit hepimizin gülen yüzüydü.
Üstelik Ermeni de değildi.
Olsa, ne yazardı.
Babası Türk, annesi Rum'du.
Asıl adı Adela'ydı..
Anadolu'nun zenginliğiydi..
Ulusalcı gazeteci bunu yazınca dinciler boş durmadı.
Adile Naşit'e akla hayale gelmeyecek iftiralar attılar.
Mezarını kazdıklarını ve mezarda ters döndüğünü söylediler.
Toprak bile kabul etmiyor dediler.
Oysa o Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, sağcı, solcu, dinci ayırımı yapmadan
tüm Türkiye'yi kucaklamıştı.
Kuzucuklarını güldürmüş, düşündürmüş, mutlu etmişti.
Maalesef kuzucukları bir olup onu
kucaklamadı..
Anısına selam olsun.


3 Haziran 2018 Pazar

SEVGİLİYE SON BAKIŞ.



Ölmeden bir kaç ay önce.
Şöyle yazmıştı.
Saçları saman sarısı Vera'sına;
"Gelsene dedi bana.
Kalsana dedi bana.
Gülsene dedi bana.
Ölsene dedi bana.
Geldim.
Kaldım.
Güldüm.
Öldüm."


*. *. *

Yıl 1955'di.
Nazım Moskova'da sürgündü.
53 yaşında.
Üstelik evliydi.
Vera Tulyakova 24 yaşında.
Genç bir kadındı.
Dul ve bir çocukluylu.
Ajans Novosti'de muhabirdi.
Söyleşi için birgün Nazım'ı aradı..
"Alo, Nazım Hikmet mi?.
Sizinle redaktör Vera Tulyakova konuşuyor"

Nazım randevuyu verdi.
Evinde buluştular.
Odada şair Ekber Babayev de vardı.
Vera sordu, Nazım cevapladı.
Söyleşi bittiğinde Nazım Babayev'e döndü ve Tatarca şöyle dedi.
"Fena kız değil, bilgili, güzel ama göğsü düz."
Vera anlamıştı söylenenleri.
Yüzü kızarmıştı.
..Ve Nazım'a en çok sevda şiirlerini yazdıracak büyük aşk böyle başlamıştı.

*. *. *

O günden sonra hergün görüştüler.
Telefonda konuştular.
Sık sık buluştular.
Nazım Vera'sız, Vera Nazım'sız yapamadı.
1959 yılında evlendiler.
Nazım evlenmek için sevgilisi Dr.Galina'dan boşanmak zorundaydı.
Tüm servetini ona devretti.
Ayrıldı..
Vera'sına kavuştu.
Kendi deyimiyle.
Saçları saman sarısı.
Gözleri mavi Vera'sına.

*. *. *

Ölene kadar onun aşkıyla yaşadı.
En sevgi dolu sözcükler Vera'ya yazılanlardı.
Her gittiği yerden yazdı.
Mesela Leningrad'tan.
"Lanet olsun ne muazzam şey seni sevmek!..
Sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. Canım, bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden.”


*. *. *

Mesela Varşova'dan.
"Ve işte ben. Dün sesini işittiğimde dünyanın en mutlu insanı oluverdim. Hep bizi, seni ve beni düşünüyorum. Döndüğümde Rusça’yı gramer kurallarıyla yazacak kadar iyi öğreneceğim mutlaka. Seni böylesine sevmek ve bunu layıkınca yazıya aktaramamak insanı çıldırtıyor. Sen bebeğim benim, anlıyor musun yazdıklarımı? Eğer hastalanmazsam ayın 15’inde yani pazartesi buradan ayrılıyorum. Pazartesi! İşte böyle. Yaz bana, unutma. Ara sıra yani her dakika beni düşün. Öpüyorum seni, sevincim benim."

*. *. *

Ya da Prag'dan.
"Gittin, boşaldı Prag şehri. İçinden elini çekip çıkardığın bir eldiven gibi boşaldı. Söndü artık seni göstermeyen bir ayna gibi."

*. *. *

Bazen Kislova'dan.
"İçimde ak bir yol var.
Karıncalar buğday taneleriyle
bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer
ama yasak, geçmez cenaze arabası.
İçimde mis kokulu
kızıl bir gül gibi duruyor zaman.
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil."


*. *. *

Hatta Moskova'dan.
"İlk ergenlik düşümden geliyorum sana
bu şehrin bana verdiği en tatlı yemiş en akıllı söz en insan sokaksın
günlük güneşlik rüzgârım benim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi karım benim."

*. *. *

Nazım Vera'ya son şiirini 1963 yılında yazdı.
"Gelsene dedi bana.
Kalsana dedi bana.
Gülsene dedi bana.
Ölsene dedi bana.
Geldim.
Kaldım.
Güldüm.
Öldüm."


*. *. *


Öldü..
Bu şiirden bir kaç ay sonra 3 Haziran 1963'te öldü büyük şair.
Sürgün olduğu Moskova'da gömüldü.
Vera yaşadığı sürece Nazım'ı hiç unutmadı.
2001 yılında öldüğünde tek isteği Nazım'ın yanına gömülmekti.
Ama hiç boş yer yoktu..
Daha iyi bir çözüm bulundu.
Vera'nın külleri Nazım'ın mezarına konuldu.
Ölümsüz aşıklar mezarda buluştu.

21 Mayıs 2018 Pazartesi

PUTPEREST DIAGORAS'TAN, İSLAM ERMİŞİ ÇAĞ BABA'YA


MÖ 400’lerdi.
Antik Yunan’da efsane olmuştu Rodoslu boksör DiagorAs.
Çevikliği, gücü ve sitiliyle nam salmıştı.
Olimpiyat oyunlarında nice zaferler kazanmıştı.
Adı tüm Ege sahillerinde saygıyla anılıyordu.
Zeytin dallarından yapılan taçları(Kotinos) başına defalarca geçirmişti.
Her dövüş öncesi Tanrıca Hera’ya dua ederdi.
Öküz derisinden yapılan kayışları ellerine bağlarken, rakibinin ölmemesi için Tanrı Zeus’a yalvarırdı. 
Olimpiyatlarda kazandığı ödülleri tapınaklara görürdü.
Ege’de boks sporunun kralıydı.
Yaşlandıktan sonra oğullarını da kendisi gibi boksör yaptı.

Yıl MÖ 452 idi.
Diagoras’ın iki oğlu Damagetos ve Akousilaos olimpiyatlarda yarışıyordu,
Diagoras de onların antrenörüydü.
İkisi de şampiyon oldu.
İki de zeytin dallarından yapılan Kotinosları başlarına taktı.
Madalyalarını aldılar ve babaları Diagoras omuzlarında statta şeref turu attılar,
Tribünlerden alkış yağıyordu.
Alkışlayanlar arasında Diagoras’ın bir arkadaşı da vardı.
Bir an göz göze geldiler.
Arkadaşı Diagoras’a seslendi.
“Şimdi artık ölmelisin Diagoras! Senin için bundan daha onurlu bir an olamaz!”
Dakikalar sonra yanaklarından sevinç gözyaşları akmakta olan Diagoras başını öne eğdi ve çocuklarının omuzlarında yaşama veda etti.
Şampiyon oldukları gün babalarını kaybeden Damagetos ve Akousilaos, Diagoras’ın en çok sevdiği topraklarda Marmaris’te Turgut'ta bir tepenin zirvesine bir anıt mezar yaptılar.
Mezar piramit şeklindeydi.
Halikarnassos Mozolesi’nin küçük bir maketi gibiydi.
Çocukları mezara şu kitabeyi de koydu.
"Siz beyaz dişli hayvanlar, her zaman size öngörülen yerde kalın. Çünkü ben en yukarıda olarak her şeyi gözetleyeceğim ki, hiçbir korkak adam gelip de mezara zarar vermesin. Çünkü bu savaşta ölen Diagoras isimli bir adamın ve örnek çocuklar yetiştirmesiyle ve kocasına sadakat anlayışıyla herkesten üstün olan ve babasının Aristomakha olarak adlandırdığı tanrılarla kıyaslanası karısının mezarıdır

Aradan 2000 yıldan fazlası geçti.

Mezar defalarca define arayıcıları tarafından kazıldı.
Ancak, çoğu henüz bir şey bulamadan ya hastalandı, ya rahatsızlaştı.
Bunun üzerine çevrede yaşayan müslümanlar, mezardaki insanın bir ermiş olduğuna inandılar.
Adını “Çağ Baba” koydular.
Anıt Mezara da Çağ Baba Türbesi.
Çağ Baba inancı nesilden nesile aktarıldı.
Mübarek bir insan kabul edildi.
Bir ermişti.
Türbesini onlarca yıl binlerce insan ziyaret etti.
Milyonlarca dua edildi.
Yüzlerce adak adandı.
Çocuğu olmayanlar gelip gelip yalvardı.
Askere gidecekler başıma bir şey gelmesin diye yanlarına mezardan bir tas toprak aldı.
Antik çağın efsane boksörü putperest Diagoras'ı ya da modern çağın islam ermişi Çağ Baba'sı umutsuzlara umut kapısı oldu.
Zamanla mezardan yüzükler, kolyeler, süs eşyaları çıkınca olay anlaşıldı.
Çevre halkının onlarca yıl türbe olduğuna inandığı yer, aslında bir gavur(!) mezarıydı.
Kitabeden anlaşıldıki, aÇağ Baba değil Diagoras’tı.
Zamanla türbeye ziyaretler kesildi.
Kimseler gitmez oldu.
Hatta lanetlendi.
Şimdi Antik Karia yolunda kaderine terk edilmiş bir vaziyette duruyor.

14 Mayıs 2018 Pazartesi

SELAM OLSUN CAN'A CAN KATANLARA



Yaklaşık 3,5 ay öncesiydi.
Datça Kültür Sanat Dayanışması olarak yıllardır yapılamayanı yapmak için sıvadık kollarımızı.
Gençler tecrübeliler bir araya geldik.
Günlerce toplandık, defalarca konuştuk.
Zaman zaman sert tartışmalarımız oldu.
Bazen arızalar yaptık.
Bazen su kaynattık.
Bazen lastik patlattık.
Ama işimizi asla yarı yolda bırakmadık.
Yol uzundu.
Yol zorluydu.
Paranın her alanda hüküm sürdüğü, herşeyin ticarete dönüştüğü bir dönemde önümüzde iki seçenek vardı.
Ya arkamızı bir kaç büyük sermaye grubuna dayayıp, sponsorluk anlaşması yapacaktık.
Ya da bu toplumda uzun yıllar unutturulan imece yöntemini hayata geçirecektik.
İlki kolaydı.
Zoru seçtik.
Bu festivalde ne kadar çok insanın emeği, teri, desteği, yüreği olursa o kadar iyiydi.
Çünkü Can Yücel’in yaşam felsefesine ve politik duruşuna ikincisi yakışırdı.
“Gelin Can’a can katalım” sloganı ile imeceyi başlattık.
Büyük ilgi gördü.
Festivale katılan tüm sanatçılar karşılıksız Datça’ya koştu.
Oteller konuklarımızı ağırlamak için ücretsiz odalarını açtı.
Lokantalar menüleriyle misafirlerimizi ağırladı.
Ayakkabı boyacısı Ahmet’ten, Datça’nın duyarlı işadamlarına kadar onlarca insan, şirket, kurum imeceye destek verdi.
İzmirli yoldaşlar aralarında para toplayıp gönderdi.
Festival afişimizin grafik tasarımından baskısına, el broşürlerinden flamalara kadar çok şey imeceyle karşılandı.
OHAL şartlarında Can Yücel ismiyle bir festival düzenlemenin zorlukları vardı.
Özellikle havuz medyasında yer almak imkansızdı.
Sosyal medya girdi devreye.
Duyarlı sanatçılar, politikacılar, gazeteciler, yazarlar, müzisyenler festivali duyurmak için sosyal medyada paylaşım üzerine paylaşım yaptı.
Sesimiz milyonlara ulaştı.
Onlarca gönüllü festival boyu gece gündüz gücümüze güç kattı.
En zor anımızda inşaatından jeneratör yetiştirenler unutulur mu?
Geceyarısı yağmur altında meydana sahne kuranlar.
Masaları, sandalyeleri taşıyanlar.
Stantları hazırlayanlar.
Afişleri, posterleri asanlar,
Program broşürlerini dağıtanlar.
Çalışanlara tepsi tepsi börek yapanlar.
Dolma saranlar.
Festivale yüreğini koyan, sert rüzgarda sesini yitirmesine rağmen ayakta kalan Şebnem Sönmez.
Hızırşah Piknik Alanı’na tankerlerle su ulaştıranlar.
Datça Belediye Başkanı Gürsel Uçar ve belediye çalışanları.
Muğla’dan 300 kitabı sırt çantalarına koyup, bisikletle festival alanına getiren bisikletçiler.
Eskişehir Tepebaşı Belediyesi’nin temizlik işçileri.
CHP Gençlik Kolları'nın emeği.
HDP Datça İlçe Örgütü'nün yardımları.
Datça Arama Kurtarma Derneği’nin tedbirleri.
Datça Dağcılık ve Doğa Sporları Derneği'nin dayanışması.
Datça halkını meydana ve piknik alanına taşıyanlar.
Gece gündüz uyumayanlar.
Can'a can katanlar.
Unutulur mu?



Bize yüreklerini açanlara, elimize el verenlere, gücümüze güç katanlara selam olsun.
Hepsine ama hepsine sonsuz teşekkürler.
Sonunda 40’dan fazla müzisyenin, 10’dan fazla şair ve yazarın, onlarca ressam ve fotoğraf sanatçısının katılımıyla, 11 ayrı mekanda, farklı farklı etkinliklerle festivali tamamladık.
Can Yücel Kültür Sanat Festivali’ni tekrar Datça’ya kazandırdık.

Başarılı mıyız?
Buna kamuoyu karar verecek.
Eksiklerimiz. kusurlarımız var mı?
Var.
Olması da doğaldır.
Çünkü çalışan hata yapar.
Oturan hata yapmaz.
Oturan sadece nutuk atar.
Önemli olan hatalardan ders çıkarmaktır.

Eleştiriler mi?
Elbette olacaktır, olmalıdır da.
Yeter ki, eleştiri olsun.
Suçlama, karalama olmasın.

Sözü Can Yücel’e bağlayarak bitirelim.
“Ne güzel bir yer burası,
Nereden buldun bu Datça’yı?
Elimle koymuş gibi buldum.”



NOT: Yukarıdaki satırlar DKSD'nin değil benim kişisel ifadelerimdir. İçinde bulunmaktan büyük mutluluk ve onur duyduğum Datça Kültür Sanat Dayanışması'ndaki tüm arkadaşlarımı, kardeşlerimi, yoldaşlarımı böyle bir etkinliğe imza attıkları için kutluyorum.
Fotoğraflar: Muzaffer Özgen

6 Mayıs 2018 Pazar

ANNELER GÜNÜNÜ DOĞURUP, ANNELER GÜNÜNÜ ÖLDÜRMEK İSTEYEN ANNE.



Bir Anneler Günü hikayesi

Adı Anna Jarvis’ti.
1864’te doğmuştu.
13 çocuklu bir ailenin 10’ncu evladıydı.
Annesi Ann Maria bir öğretmendi..
Savaş karşıtı bir aktivistti..
Amerikan iç savaşında ölen askerlerin anneleri için toplantılar düzenliyor,
onları örgütlüyordu.
Anna annesini hayranlıkla izliyordu.
Ama ona yeterli desteği veremiyordu.
Hatta bazen ileri gidiyor diye onunla ters düşüyordu.
Yıllar su gibi aktı.
41 yaşında annesini kaybetti.
1905 yılının mayıs ayının ikinci pazarında.
Yıkıldı.
Acısını yüreğine gömüp, annesini anmak için bir şeyler yapması gerektiğine karar verdi.
Bir yıl sonra mayıs ayının ikinci pazarında annesinin 20 yıl öğretmenlik yaptığı kiliseye 500’e yakın anne ve çocuğu davet etti.
Toplantının adı “Anneler Günü”ydü.
Katılanlara annesinin en sevdiği çiçeği, beyaz karanfil dağıttı..
Ardından senatörlere, etkili isimlere bugünün “Anneler Günü” olarak ilan edilmesi için mektup yazdı.
Kamuoyu oluşturdu.


Amerika Temsilciler Meclisi bu tarz özel günlerin arkasının kesilmeyeceğini ileri sürerek öneriyi reddetti.
Anna vazgeçmedi.
Gazetelere mektuplar yolladı.
Yüzlerce anne ile gösteriler yaptı.
Tarih 10 Mayıs 1914’tü.
ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın isteğiyle kongre o günü resmi olarak “Anneler Günü” ilan etti.
Anna Jarvis amacına ulaşmıştı.
Annesinin mezarına gitti.
İlk kez ağlamadı.
Mezara beyaz karanfiller koydu.


İşte bundan sonra kapitalizm devreye girdi..
Her geçen yıl “Anneler Günü” biraz daha amacından uzaklaşmaya başladı..
İş ticarete dönmüştü..
Şirketler hediye satmak için birbiriyle yarışıyordu..
Gazeteler “Annenize hediye almayı unutmayın” diye yazıyordu..
O günlerde milyon dolarlık bir piyasa oluşuyordu..
Tüm Amerika’da alışveriş çılgınlığı yaşanıyordu..
Çiçek, tebrik kartı ve hediye satışlarında patlama oluyordu..
Amerikan toplumu annelerine hediye alan iyi çocuklar ve almayan kötüler olarak ikiye ayrılıyordu.
Yaratılan algı buydu.


1920’lere gelindiğinde “Anneler Günü” Anna Jarvis’in düşündüğün artık çok dışına çıkmıştı..
Çünkü onun istediği o gün herkesin annesine bir mektup yazıp onu ne kadar sevdiğini içtenlikle anlatmasıydı.
Bu kez kendi önerdiği “Anneler Günü”nün iptal edilmesi için mücadele etmeye başladı..
Kız kardeşiyle beraber kendi yarattığı bu güne savaş açtı.
Yine senatörlere mektuplar yazdı.
Gazetelere gitti.
Röportajlar yaptı.
Bu günü alışveriş için fırsat olarak kullanan mağazalara davalar açtı.
Tüm servetini protestolara harcadı.
Ailesinden kalan evi sattı.
Gösterilerde zaman zaman tutuklandı.
Suçu huzuru bozmaktı.
Kendisini anarşist gösteren medyaya da savaş açtı.
Gazetecilerle ters düştü.
Sonunda kapitalizme yenildi..
Kendi yarattığı “Anneler Günü”nün kurbanı oldu.
Her anneler günü artık onun için ızdıraptı.
Pes etti.
Dünyadan elini ayağını çekti.
Ömrünün son yıllarını dostlarının verdiği destekle senatoryumda geçirdi.
1948 yılında mutsuz, kırgın, yoksul ve yalnız öldü.
Bugün Batı Virginia’da yaşadığı ev bir müze gibi.
Hafta sonları ortalama 2 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor.




Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...