16 Mart 2018 Cuma

VAY LE GULO, YAMAN GU




Adı Gulo idi.
Gülizar.
Muş'un Khars köyünün tanınmış ailelerinden Miro’nun kardeşi Ağacan'ın kızlarından biriydi.
Varlıklıydılar.
13 yaşına kadar el üstünde büyümüştü.
Güzeller güzeli bir kızdı.

Muşlu Mirza Bey’in oğullarından Musa Bey ise Bitlis'te  300 adamıyla etrafa korku salan, zalimliği dillere destan despot bir ağaydı.
Musa Bey, Miro’nun kızı Manuşak’ın düğününde gördüğü güzel Gulo’yu gözüne kestirmişti.
Bir at ve ağırlığınca altın karşılığında ailesinden istedi.
Vermediler.

1889yılının ilkbaharıydı.
Paskalyayı izleyen ılık pazartesi.
Gece yarısı köyde kandiller sönmüş, sadece köpek sesleri vardı.
Bir anda at sesleri, köpek seslerine karıştı.
Musa Bey  150 adamıyla Miro’nun evini kuşattı ve zorla Gülizar’ı kaçırdı.
Evlenmek istiyordu.
Ama dört tane daha eşi vardı.
Yöredeki şeyhler dört karısı olduğu için evlenemeyeceğini söylediler.
Bu dine aykırıydı.
Bunun üzerine Gülizar’ı Musa Bey’in erkek kardeşi Cezahir’le nikahladılar.

Gülizar Ermeni'ydi.
Hristiyandı.
Ama Musa Bey’in gelini Gulo hristiyan olamazdı.
Bu kabul edilemezdi.
Kendi dinini reddetmesi ve müslüman olması gerekiyordu.
Bu konuda yoğun baskı ve eziyet gördü.
Sonunda müslümanlığı kabullenmiş gibi yapıp inancını gizli gizli sürdürdü.

Musa Bey, yokluğunda Gülizar’a sahip çıkması için kız kardeşi Mıheri’yi çağırmıştı.
Mıheri’nin kontrolünde geçen günler Gülizar için cehennemdi.
Gizli gizli Ermenice dua ederken yakalanıyor, aşırı şiddet görüyordu.
Yine böyle bir günde, buğday başaklarından yaptığı haçıyla dua ederken yakalandı.
Mıheri 14  yaşındaki kızı ayakkabısının topuğuyla dövdü.
Öldürüseciye dövdü.
Gulo kanlar içinde bayıldı.
İki hafta komada kaldı.
Ayıldığında bir gözü artık görmüyordu.
Mıheri'nin ayakkabısının topuğu gözünü köreltmişti.

O günlerde Gulo'nun ailesi kızlarını geri almak için kapı kapı dolaşmıştı.
Dönemin derin devletinden bir ağanın aracılığıyla padişah Abdülhamit'e kadar uzanmışlardı.
Sonunda mahkeme açılmasını başarmışlardı.
Mahkeme Gulo'yu dinleyecekti.
Eğer Gulo, "beni zorla kaçırdılar, zorla müslüman yaptılar"derse, ailesine geri  verilecekti.

Mahkemeyi duyan Musa Bey şiddeti daha da artırdı.
Gulo hergün, her saat dayak yiyordu.
Mahkemeye çıkabilmesi için Musa Bey’in ailesini müslümanlığı benimsediğine ve artık kendi dinini unuttuğuna inandırmak zorundaydı.
İnandırdı.
Mahkemede, ailesinden artık peşini bırakmalarını isteyeceğini söyledi.
Tamam dediler ama tehdit de ettiler.
“Verdiğin sözden dönecek olursan bedelini ödeyeceksin!”

Gulo mahkemeye çıkmak için Bitlis'e götürüldüğünde kalabalık içinde kendisini büyüten üvey annesiyle karşılaştı.
Çok soğukkanlıydı.
Herkesin duyacağı şekilde annesine seslendi.
Git ana, ben artık Müslüman’ım! Peşimi bırakın, görmüyor musunuz, ben halimden memnunum” 
Ama annesi boynuna sarıldığında kulağına fısıldadı.
"Ben Ermeniyim, Ermeni öleceğim, beni kurtarın anne!” 

Mahkemeyi büyük bir kalabalık izliyordu.
Çoğunluk nefret dolu gözlerle Gulo'ya bakıyordu.
Hakim sordu.
"Ermeni misin, Müslüman mısın?"
Gülo'nun nefesi tutuldu.
Tüm bedenini ateş basmıştı.
Sanki kalbi duracaktı.
Soğuk bir ter döktü.
Titremeye başladı.
Aklına Musa beyin ölüm tehditi geldi.
Bir kendisini nefretle izleyenlere baktı, bir de ailesinin şefkatli yüzlerine.
Ve elbiselerini yırtarak haykırdı.
"Kaçırıldığım gün neysem, babamın evine öyle dönmek istiyorum! Beni bu zulümden kurtarın!"
Kurtuldu.
Gulo, o yıllarda  Kürt ve Türk ağalar tarafından kaçırılan yüzlerce Ermeni kızı arasında, mahkeme kararıyla ilk kurtulandı.
Gulo'yu kaçıran Musa bey  Mekke'ye sürüldü.
Bir yıllık cezasını çektikten sonra geri döndü  ve Sultan Abdülhamit tarafından bir Hamidiye Alayı’nın başına getirildi.

O dönemin şartlarında, gelenek ve göreneklerde namusu kirletilmiş bir kızın yaşama şansı pek yoktu.
Bir töre cinayetine kurban gitmesi olasıydı.
Ancak Muş Ermenilerinin liderlerinden, ‘Mışo Keğam’lakaplı Keğam Der Garabedyan Gulo'yu nikahladı.
Çiftin iki çocukları oldu.
Gülizar ve Keğam İstanbul’da vefat ettiler.
Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yatıyorlar.
Gulo'nun hikayesi bugün bile o yörelerde kulaktan kulağa aktarılıyor.
Ağıtlara, türkülere konu olur.

Müzisyen arkadaşımız Bahar Sariboga kadına şiddetin gündemden düşmediği bugünlerde, bu toplumsal drama dikkat çekmek için Gulo'nun ağıdını  bir single'a taşıdı.

Sarıboğa şöyle diyor agıtta.

Köyün güzel kızı benli
Kıskanırdı güller seni
Dağların nuruydun belli
Vay le gulo yaman gulo

Şimdi odam sensiz kalmış
Masadaki güller solmuş
Yastığıma kokun salmış
Vay le gulo yaman gulo

Senin için bulut ağlar
Irmak senin için çağlar
Ceylan sana bakar yanar
Vay le gulo yaman gulo

Zalim ağa nasıl kıydın
Beni yardan ayrı kıldın
Ömür boyu senin sandın
Vay le gulo yaman gulo.

https://www.youtube.com/watch?v=-VVp-4y88A0&feature=share


Kaynak:Gülizar'ın Kara Düğünü/Armenouhie Kevokian

Fotoğraf temsilidir

15 Mart 2018 Perşembe

DATÇA’DAN ZORLA GÖTÜRÜLEN TARİHİ ESERLER DATÇA’YA GERİ GELMELİ


Yıl 1998’di.
Yağışlı,fırtınalı bir kış günü.
Ege ve Akdeniz'in hırçın dalgaları Knidos sahillerine vuruyor.
Berbat bir hava.
Ören yerinde in cin top atıyor.
İşte böyle bir havada Apollon Tapınağı’nın hemen yanından 600 kilo ağırlığında bir sunak taşı çalınıyor.
Kimsenin olmadığı bir anda koskoca mermer sunak bir kamyona yüklenerek kaçırılıyor.
Özellikle Yazıköylüler olaya büyük tepki gösteriyor.
Olay ulusal basına yansıyor.
Gazeteler hırsızlığı deştikçe ilginç ayrıntılar ortaya çıkıyor.
Hırsızlığın olacağı aylar önce jandarmaya bildirilmişti.
Ancak nedense tedbir alınmamıştı.
Bunun üzerine dönemin Muğla Valisi Kültür Bakanlığı’na başvurarak, “biz Knidos’tan çıkan tarihi eserleri koruyamıyoruz, bunları buradan alın” diye bir resmi yazı gönderiyor.
Aradan bir kaç ay geçiyor.
Bir sabah yine esrarengizbir kamyon Kdinos’a geliyor.
İçinde şapkalı bir kadın ve 4-5 işçi var.
Marmaris’ten geliyorlar.
Bakanlık talimatıyla Knidos’tan çıkan tarihi eserleri Marmaris Müzesi’ne götürecekler.
Haberi duyan Yazıköylüler ve Datçalılar olay yerine koşuyor.
Kamyona yüklenen tarihi eserleri geri indiriyorlar
Köylüler “devlet bu eserleri koruyamıyorsa, biz koruruz” diye yetkililere de rest çekiyorlar.

(1999 Yılında Datça Balıkaşıran Gazetesi'nde çıkan haber)

Herkes artık olayın kapandığını sanıyor.
Datça’ya turist gelmesini sağlayan tarihi eserler artık Knidos’ta kalacaktı.
Ancak, iki ay sonra bir sabah vakti, bir bölük jandarmanın eşliğinde yine bir kamyon ören yerine geliyor.
Jandarma çevrede olağanüstü güvenlik almış.
Yolları bile kesmişler.
Bunu gören köylüler dağ tepe aşarak Knidos’a ulaşmayı başarıyor.
Bazılarının elinde sopalar var. 
Kadınlar ve erkekler.
Yazıköy'de kalanlar Knidos’a giren kamyonun kaçamaması için köyün otobüsünün tekerleğini söndürerek yolu kapatıyor.
Knidos’ta tam bir arbede yaşanıyor.
Marmaris müzesinden gelenler tarihi eserleri kamyona yüklemeye, köylüler de engellemeye çalışıyor.
Önce kadınlar jandarma ile kavgaya tutuşuyor, sonra erkekler.
Devlet ve vatandaş birbirine giriyor.
Jandarma dipçikle müdahale ediyor.
Ancak, köylüler pes etmiyor.
Bir anda komutandan “ateş” emri geliyor.
Jandarma havaya ateş açıyor.
Sonra Komutan bağırıyor.
İşimizi engellemeye kalkan olursa vururuz!”
Datçalılar’ın artık yapacak bir şeyleri yok.
Kendi topraklarına ait tarihi eserler bir bir kamyona konularak Marmaris Müzesi’ne götürülüyor.
Bazılarının yolda kırılıyor
Zorla götürülen tarihi miras 18 yıldır Marmaris’te sergileniyor.
Knidos’a meraklı turistler eserleri görmek için Marmaris’e akarken,  Knidos soyulmuş, yıpranmış bir taş yığını olarak kaderine boyun eğiyor.

*.  *.  *

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım sık sık yurtdışına kaçırılmış bazı tarihi eserlerin ülkeye geri gerektiğini söylediler.
Bazılarını da getirdiler
Herakles Lahidi, Altın Taç ve Dağ Keçisi figürü son örnekler.
Peki Datça’dan zorla götürülen Knidos eserleri ne olacak?
Onlar gerçek topraklarına geri dönmeyecek mi?
Datçalılar günlerdir Esenada’daki yıkıntı, harabe hükümet konağının bir kültür sanat merkezi ve müze olması için çalmadık kapı bırakmadı.
İmza kampanyası başlattılar.
Beşbine yakın insan Esenada’nın bir kültür sanat merkezi ve müze olması için imza attı.
Konu ulusal basına taşındı.
Ayrıca kimse heveslenmesin,
Esenada arazisi yıllar önce hazırlanan imar planında kültür ve sanata ayrılmış durumda.
Oraya kimse otel ya da başka bir ticari amaçlı bina yapamaz.
Yasalar izin vermiyor.
Datçalılar hiç vermez.
(Ulusal basında yer alan Esenada haberleri)

Öyleyse daha ne bekleniyor?
Knidos’un tarihi mirası Esenada’da sergilense Datça’nın neler kazanabileceğini düşünebiliyor musun?
Muğla milletvekilleri, Datça’nın yerel yöneticileri!
Datçalılar’ın sesine kulak verme zamanı gelmedi mi?



BU OTOMOBİL OT MU YİYOR VALİ BEY?






Bir Datça Hikayesi


1920’li yıllar.
Datça ülkenin bir ucunda kaderine terk edilmiş bir belde.
Kuş uçmaz, kervan geçmez.
Ne otomobil gelir,  ne vapur.
Oysa toprakları öyle bereketli ki.
İncir, badem, tütün, bakla, fasülye...
Ne eksen fışkırıyor.
Ama satamıyor Datçalılar.
Anakaraya yolları yok.
En yakın yer Marmaris.
Marmaris’e giden eski bir Karia yolu var, patika.
Eşşeği sürken, ayak diretir.
Çünkü sarp ve yalçın kayalar izin vermez.
Tabana kuvvet desen, en az 18-20 saat.
Sandal çekerek kayıkla gitmeyi denesen, Marmaris’e ulaşmak zor iş.
Hele kışın kayıkla denize açılayım dersen, o da akıllı adamın yapacağı iş değil.
Anlayacağınız, yolsuzluk ciddi sıkıntı.
Datçalılar yol sorunun çözülmesi için çalmadık kapı bırakmaz.
Sonunda seslerini “Muğla’da Halk Gazetesi” duyar.
Gazete 27 Mayıs 1929 tarihli sayısında şöyle bir haber yapar.

“Dadya kazası dahilinde yol namına hiç bir şey yoktur. Hiç olmazsa Marmaris’e kadar bir hayvan ve araba yolu açmak lazımdır. Hiç olmazsa kışın sahillerden kayıkla gidilemediği vakit bu yol işlemelidir. Kışın şiddetli fırtınalar hüküm sürdüğü vakit, Dadya’nın dünya ile muvasalası (ilişkisi)  kesilmektedir. Zaten vapur da uğramadığından ne resmi muamelat, ne de hususi işler görülür. Halk mefluç (felç olmuş) bir halde kalır.”

Muğla gazetelerinde çıkan bu tür haberler dönemin hükümetini Datça’ya yol açmak için harekete geçirir.
Ancak ödenek yoktur.
Yıl 1935’tir.
Datça Kaymakamı sorunu çözmek için halkla toplantılar yapar.
Kendi iplerini kendilerinin kesmek zorunda olduğunu anlatır.
Datçalılar işi gücü bırakıp, Marmaris yolunu yapmak zorundadır.
İmece, tüm halk için bir vazifedir.
Erkekler ancak önemli bir mazeret gösterirse işten muaf tutulacaktır.
Aksi taktirde büyük para cezaları verilecektir.
Köylüler daha önce de emirle köy yolları açmıştırlar.
Bu işe "süresiz angarya" derler.
Çünkü yolun ne zaman biteceği belirsizdir.
Sonunda emir demiri keser.
Kaymakam emriyle herkes işe soyunur.
Elde kazma, kürek..
Bileğe kuvvet.
Zaman zaman dinamit patlatarak haftalarda, aylarca çalışırlar.
Balıkaşıran’daki kayaları parçalamak için gecelerini gündüzlerine katarlar.
Herkes kan ter içinde yolun bir an önce bitmesi için çaba harcar.
Erkekler çalışırken, kadınlar eşek sırtında onlara yemek getirir.
Kirlenmiş elbiselerini alarak, yenilerini verirler.
Aylar sonra yol nihayet biter.
Toplam 90 kilometre uzunluğunda, sarp, engebeli ve çok virajlı toprak bir yoldur.
Arabayla 5-6 saatte gidilebilen bir yol.


Yıl 1936’dır.
Datça halkının imece usulüyle yaptığı bu yol Muğla Valisi Recai Güler tarafından resmen açılacaktır.
Vali Güler makam aracıyla yolu ilk kullanan insan olur.
Marmaris’ten 6 saatte Datça’ya ulaşır.
Valinin otomobili Datça’ya gelen ilk motorlu taşıttır.
Halk meraklı gözlerle izler.
Çocuklar otomobilin peşinde koşar.
Vali Recai Güler, Datça girişi mola verdiği yerde köylülerle sohbete başlar.
Bir köylüyle arasında şu konuşma geçer.

-Bu bindiğin nedir?
-Otomobil.
-Bu otomobil otla mı beslenir?

Bu konuşma zamanla Datçalılar arasında bir fıkraya dönüşür.

Abartılmış olsa bile bu olay, o tarihte Datça halkının yaşadığı kültür şokunun bir göstergesidir.

Kaynak: Türkiye Kırsalında Kliyentalizm ve Siyasal Katılım, Datça Örneği: 1923-1992 / HORST UNBEHAUN

14 Mart 2018 Çarşamba

ASLANLAR DA AĞLAR


Tarih MÖ 4'ncü yüzyıldı.
Ege denizinde büyük savaşlar yaşanıyordu..
Spartalılar ile Atinalılar Akdeniz ticaretini ele geçirmek için birbirine saldırıyordu.
Bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri Knidos'tu.
Akdeniz ile Ege sularının birleştiği yerdeydi..
Atinalılar'ın en sağlam limanlarından biriydi..
Sadece bilim, sanat ve ticarette değil, her alanda çevresindeki kentlerden ilerideydi.
Akdenizin şarap, incir, keçiboynuzu deposuydu.
Bir sonbahar sabahıydı..
Güneş daha doğmamıştı..
Spartalılar gemilerle Knidos'a saldırdı.
Ancak, görülmemiş bir direnişle karşılaştılar.
Knidoslular canları pahasına yurtlarını savunuyordu.
Kimi tarihçilere göre başlarında komutan Canon vardı.
Savaş günlerce sürdü..
Sonunda zafer Atinalılar'ın oldu.
Kent düşmemiş, Sparta filosu ağır yenilgi almıştı..
Knidoslular, bu savaşta kahramanca ölenler anısına limanda bir anıt mezar yaptırdı..
Anıt 18 metre yüksekliğindeydi.
Ùzerinde de dev bir aslan heykeli vardı..
Adı; Knidos aslanıydı.
Hem Akdeniz'den, hem Ege'den Knidos'a yaklaşan gemiler yüzlerce metre öteden önce onu görüyordu.
O artık kentin koruyucusuydu.

Aradan yüzyıllar geçti..
Knidos aslanı hep yerinde durdu..
Sadece depremlerden etkilenmiş, altındaki anıt yıkılmıştı..
Ama ona hiçbir şey olmamıştı.
Yıl 1858 idi..
Sıcak bir Ege sabahı bu kez Britanya İmparatorluğu'na ait bir savaş gemisi Knidos açıklarına demir attı..
Amacı savaşmak değildi..
Yağmalamaktı..
Üstelik yağmalamak için izni bile vardı..
Osmanlı sarayı ve yetkilileri vatan toprağındaki hazinelerin talanı için İngilizler'e izin vermişti..
Tıpkı Troya, Bergama, Halikarnas, Likya, Ksantos ve Anadolu'da tüm tarihi kentlerin yağmalanmasına izin verdikleri gibi..
İngiliz gemisinden denize çift kürekli bir kayık indirdiler..
İçinde British Müzesi sorumlularından arkeolog Charles Newton vardı..
Kendisini İngiliz sarayı görevlendirmişti.
Kraliçe bizzat talimat vermişti..
"Git, o hazineleri buraya getir."
Newton daha önce de Bodrum kıyılarını da yağmalamıştı..
Knidos'a gelmesinin asıl amacı kayıp Afrodit heykelini bulmaktı.
Ancak, karaya ayak basar basmaz tepede yarı toprağa gömülü "Knidos Aslan"ını gördü.
Kampı hemen aslanın yanına kurdu..
Ertesi gün onlarca işçiyle kazmaya başladı..
Kazdıkça şaşkına döndü..
Aslan heykeli umduğundan çok büyüktü..
Yekpare bir mermerden yapılmıştı..
Ağırlığı 6 tondan fazlaydı..
Uzunluğu 2.89, yüksekliği 1.89 metreydi..
Newton onlarca işçi ile günlerce kazı yaptı..
Sonunda Knidos aslanını gün yüzüne çıkarmayı başardı..
Üç günde bir sala koydular..
Sonra heykeli açıktaki İngiliz savaş gemisine götürdüler.
Tam bir ay uğraşıldı..
Ve aslan vinçle güverteye çekildi.
Bin yıldan fazla Akdeniz ve Ege sularının birleştiği yerde denizcileri selamlayan Knidos Aslanı vatanından çok ama çok uzaklara götürüldü.
Londra'ya vardığında İngiltere'de olay oldu.
Kraliçe Newton'u ödüllendirdi ve Sir ünvanı verdi.
Sir Charles Newton anılarında şöyle yazıyordu.
"Bu harikulade aslan heykelini, bu ilkel topraklardan alıp, uygarlığın ve insanlık mirasının koruyucusu, çok saygıdeğer İngiltere kraliçesinin topraklarına götürmenin gururunu yaşadım."

Yıl 2016.
Knidos Aslanı bugün British Museum'un girişinde ziyaretçileri karşılıyor.
Binlerce yıl Ege ve Akdeniz'i selamlayan aslan artık gurbette dört duvar arasında.
Ömür boyu müebbet yemiş bir mahkum gibi.
Üzgün, mutsuz ve umutsuz.
Türkiye 2008 yılında aslanı geri istedi..
İngilizler'in cevabı hazırdı..
"Biz çalmadık, Osmanlı'nın izniyle aldık."
Düşünebiliyor musunuz?..
İngiliz sarayı bir arkeoloğa "Git o hazineleri al, buraya getir" diyor.
Osmanlı sarayı ise aynı arkeoloğa, "Al bu ucubeleri ülkene götür" diye izin veriyor.
Resmen vatanın soyulmasına göz yummak bu.
400 yıla yakın Mısır'ı yönetmiş ama piramitlerle hiç ilgilenmemiş bir devlet yönetiminin cehaleti bu.
Ve bugün birileri çıkmış Osmanlı sarayının o cehaletini bu halka empoze etmeye çalışıyor..
El insaf.



ZAMAN DEDİĞİMİZ NEDİR Kİ AHMET ABİ?




“Ah güzel Ahmet Abim benim,
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket.”
* * *
1926’ın baharında Kayseri’de doğmuştu.
İşçi bir babanın çocuğuydu.
Zor yıllardı o yıllar.
Sıtmalı, hastalıklı yıllar..
Doktor yoktu, kocakarı ilaçları vardı.
Tavşan pisliği toplanır, sidik içirilirdi.
Muska ve ip bağlanırdı sıtmaya karşı.
Bal sürerlerdi yaralara.
Yaşam doğaya ve toprağa, kadere ve alın yazısını bağlıydı.
Baskılar çoktu.
Din, ahlak, devlet.
Baskılarla ve korkularla yoğruluyordu insanlar.
O da böyle büyüdü.
Zorlukla bitirdiği ilk, orta ve sanat okulundan sonra halkevleri ile tanıştı.
Resme, tiyatroya meraklıydı.
Kayseri Halkevi’nde rejimi eleştiren bir tiyatro oyununda rol aldı.
Fişlendi.
Kayseri Emniyet Müdürlüğü'nün hakkında hazırladığı rapor siciline işlendi.
O artık devlet için potansiyel bir tehlikeydi.
Komünist’ti!
Oysa o yaşlarda ne sağı, solu biliyordu.
Ne Marks’ı, Kapital’i.
Resme olan yeteneği nedeniyle Eskişehir Tayyare Fabrikası'nda teknik ressam olarak iş buldu.
Ama Kayseri’de işlenen sicili hiç peşini bırakmadı.
Bir sabah iş arkadaşlarıyla fabrikaya giderken, “Karşı dağda ufuk kızarıyor, ne güzel bir renk” dedi.
“Kızılı övüyor” diye rapor ettiler.
Bir başka gün fabrika kantininde arkadaşlarına “gülün çocuklar, eğlenin” dedi.
“Ey Lenin dedi” diye rapor ettiler.
Oysa Lenin’in kim olduğunu bile bilmiyordu.
Raporlar birikince tutuklayıp hapse attılar.
Siyasi suçlularla birlikte yattı.
İçeride öğrendi Marks’ı, Lenin’i, gerçeği.
11 ay yattıktan sonra çıktı.
Çıktığında artık gerçekten bir komünistti.
1951 yılında TKP davasından tutukladılar.
Önce cumhuriyetin işkence merkezi İstanbul Sansaryan Han’a götürdüler.
Lanet bir yerdi orası.
İnsanlığın öldüğü yer.
Kurallara uymayanları pencerelerden aşağı atıyor, sonra ‘kendi atladı’ diyorlardı.
Geceleri işkence feryadları duyulmasın diye tüm radyoları sonunu kadar açıyorlardı.
Koridorlardan allah, peygamber sesleri yankılanırdı.
Üç ay kaldı orada.
Bir insan boyu tabutlukta.
Ve hep ayakta.
Günde sadece bir dilim kuru somun verdiler.
Üç ay sonra Harbiye Cezaevi’ne götürdüler.
Mapus arkadaşları Ruhi Su ile Vedat Türkali idi.
Bir süre sonra hepsini topluca Adana Cezaevi’ne gönderdiler.
Yolda elleri bileklerinden birbirine zincirliydi.
Komutan emir vermişti.
Bunlar tehlikeli adamlardı.
Adana’da cezaevine girene kadar zincirler çıkarılamayacaktı.
Tuvalete bile birlikte gireceklerdi.
Biri yapacak, digerleri ayakta onu bekleyecekti.
Zincir bilekleri kanatıyor, yaralıyordu.
Hasan Dağı’ndan geçerken derin bir “of” çekti.
O anda Ruhi Su’ya ilham geldi.
Ünlü “Hasan Dağı” türküsü orada doğdu.
“ Hasan Dağı, Hasan Dağı.
Eğil, eğil, bir bak.
Sıkıyor zincir bileği,
jandarmada din, iman yok.
Gidiyor kalktı göçümüz
Gülmez, ağlamaz içimiz
İnsan olmaktı suçumuz
Hasan Dağı, insan olmak.”

(https://www.youtube.com/watch?v=Jh8-2c_lEs8)
5 yıllık mapus bittikten sonra Malatya’ya sürgün edildi.
20 ay sonra Kayseri’ye dönebildi.
Ama fişliydi, vatan haini(!) idi.
İş vermediler.
Tabelacılık yaptı, resim çizdi.
Kaynak ve Yedigün dergilerinde şiirler yazdı.
Evlenmeye karar verdiğinde bu kez şehirden kız vermediler.
Ailesi dışarıdan bir kız buldu.
Kızın babası da kendisi gibi içeride yatmış bir vatan hainiydi(!)
'O da iyi bir dünya istiyor, ben de istiyorum' dedi, kızı verdi.
Çoluk çocuğa karışıp, İstanbul’a yerleşti.
Yıllar sonra bir bahar akşamı Çicek Pasajı’nda dostlarıyla demleniyordu.
Masaya bir şair geldi.
Edip Cansever.
Tanıştılar, dost oldular.
İçki masalarında buluştular, İstanbul’u karışladılar.
Edip Cansever sosyalist değildi.
Ama ondan çok etkilenmişti.
“Mendilimde Kan Sesleri” şiirini onun için yazmıştı.
Her yere yetişilir,
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla..
Ahmet Abi sen de bağışla.
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil.. 
Ah güzel Ahmet abim benim,
İnsan yaşadığı yere benzer..
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer..
Suyunda yüzen balığa,
Toprağını iten çiçeğe,
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine,
Konya'nın beyaz,
Anteb'in kırmızı düzlüğüne benzer.
Göğüne benzer ki, gözyaşları mavidir
Denize benzer ki, dalgalıdır bakışları.
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına..
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine,
(Yani bir cep aynası alım - satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer.
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne,
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına.
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına.
Minibüslerine, gecekondularına hasretine, yalanına benzer.
Anısı işsizliktir,
Acısı bilincidir,
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan.
Gülemiyorsun ya,
Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir..
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden,
Dirseğin iskemleye dayalı,
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben. --
Cıgara paketinde yazılar resimler,
Resimler: cezaevleri,
Resimler: özlem,
Resimler: eskidenberi..
Ve bir kaşın yukarı kalkık,
Sevmen acele,
Dostluğun çabuk,
Bakıyorum da şimdi,
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi?
Biz eskiden seninle,
İstasyonları dolaşırdık bir bir..
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar,
Nazilli kokardı,
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası,
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında,
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen..
Kadının ütülü patiskalardan bir teni,
Upuzun boynu,
Kirpikleri,
Ve sana Ahmet Abi,
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki,
Sofranı kurardı..
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı,
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi..
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi..
O çocuklar büyüyecek,
O çocuklar büyüyecek,
O çocuklar..
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi,
Umudu dürt,
Umutsuzluğu yatıştır..
Diyeceğim şu ki;
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler.
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi..
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse,
Çocuklar, kadınlar, erkekler..
Trenler tıklım tıklım,
Trenler cepheye giden trenler gibi..
İşçiler,
Almanya yolcusu işçiler,
Kadınlar,
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi..
Ellerinde bavullar, fileler, kolonyalar, su şişeleri, paketler..
Onlar ki, hepsi bir tutsak ağaç gibi, yanlış yerlere büyüyenler..
Ah güzel Ahmet Abim benim,
Gördün mü bak?
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket..
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile..
Gelse de
Öyle sürekli değil..
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün..
O kadar çabuk,
O kadar kısa,
İşte o kadar..
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar?
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar?
MENDİLİMDE KAN SESLERİ..
Edip CANSEVER’e “Mendilimde Kan Sesleri”ni, Ruhi SU’ya “Hasan Dağı’nı yazdıran Ahmet abi, Ahmet GAYRETTİ idi.
Devletin taktığı isimle; KOMÜNİST AHMET.
İki yıl önce, 89 yaşında aramızdan ayrıldı..
Gazetelere verdiği son röportajındaki şu sözleri unutulmadı;
"Ben görmeyeceğim ama güzel günler gelecek. İnsanlığın başka türlü yaşamasına imkan yok çünkü. Artık o dönüşme zamanı gelmiştir."

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...