28 Ocak 2025 Salı

ARTIK KORKMA SIRASI SENDE


Gri bir sis, kentin üzerine çökmüştü. Eskiden cıvıl cıvıl kahkahalarla dolan sokaklar, şimdi suskun birer mezarlığa dönüşmüştü.
Başkan Kranos, devasa sarayının camlarından dışarı bakarken her şeyin ne kadar sessizleştiğini fark etti. Bu sessizlik, onun için bir zaferdi. Ancak derinlerde, bu sessizliğin aslında bir tehdit olduğunu biliyordu.

Hükümetin korkusu, bir gazetecinin kaleminden damlayan mürekkeple başlamıştı. Genç bir gazeteci olan Hermes, iki yıl önce bir makale yazmıştı: “Halkın Sofrasındaki Kuru Ekmek.” Hermes, ülkenin dört bir yanını dolaşmış, insanların boş tencerelerine, çöpten topladıkları yemek artıklarına tanık olmuştu. Makale, okuyan herkesin kalbine bir kor gibi düşmüştü. Ancak Başkan Kranos için bu, devlete bir saldırıydı. Hermes, gece yarısı evinden alınmış ve bir daha kimse onu görmemişti. Ardından çok gazeteci Hermes'in kaderini paylaşmıştı.

Hermes’in tutuklanmasıyla başlayan süreç, adeta bir domino taşı gibi devrilerek genişledi. Muhalif siyasetçiler de birer birer susturuluyordu. Bir muhalefet lideri olan Hektor, mecliste yaptığı bir konuşmada “Halk aç, insanlar çöpleri karıştırıyor” dediği için tutuklandı. Onun hapse atılmasıyla birlikte ülkedeki tüm siyasetçiler daha temkinli konuşmaya başladı. Hükümet ise, her geçen gün daha da paranoyaklaşıyor, en ufak eleştiriyi bile bir “ihanet” olarak görüyordu.
Sanatçılar, tablolarına ve şarkılarına Kranos'un korkusunu çiziyordu. Bir ressam, Başkan Kranos'un kocaman bir kafesin içinde küçücük bir adam gibi göründüğü bir tablo yapmıştı. O tablo, sadece bir gece sergide kalabildi. Ertesi gün ressamın adı, gözaltına alınanlar listesine eklendi. Şarkılar yasaklandı, filmler sansürlendi. Çünkü sanat, halkın korkularını dile getiriyor, Kranos'un yarattığı sahte sessizliği bozuyordu.
Halk ise susmaya mahkûm edilmişti. İşçi bir kadın olan Helen, pazar yerinde bir gün ekmeğin fiyatına isyan etti: “Bizi aç bıraktılar!” dedi. Bu söz, pazar yerindeki diğer insanların dahi nefesini tutmasına neden oldu. Birkaç dakika içinde pazar yerine gelen polisler, Helen’i gözaltına aldı.
Uzaklarda bir köyde 70 yaşındaki nine Pandia, doğasını talan etmeye çalışan madencilere direniyordu. "Tanrınızdan bulun aç gözlü haramiler" diye bağırdı. Hemen tartaklandı, gözaltına alındı. O an herkes anladı ki, konuşmanın bedeli çok ağırlaşmıştı. Her kesimden politik/apolitik yüzlerce insan tutuklanıyordu.

Ülke, Kranos'un korkusuyla inşa edilmiş bir kafese dönüşmüştü. Ama bu kafesin en büyük özelliği, içindeki insanları değil, kafesi inşa eden Kranos'u hapsetmesiydi. Kranos, sarayında her gece aynaya bakarken bir yüz değil, arkasında beliren hayaletleri görüyordu: Hermes'in makalesi, Hector'un sözleri, Helen’in çığlığı, Pandia'nın bedduası… Ve en çok da halkın sessizliği.

Sessizlik, başta bir zafer gibi görünmüştü. Ancak zamanla, bu sessizlik, fırtına öncesindeki huzursuz bekleyişe dönüşmeye başladı. Sarayın devasa sütunları bile halkın büyüyen öfkesine dayanamıyordu. Kranos bunu hissediyor, ancak korkusu yüzünden önlem alamıyordu. Çünkü o artık sadece halktan değil, kendi gölgesinden bile korkan biriydi.

Bir gece, saraydan dışarı baktığında, o gri sisin içinde yavaş yavaş parlayan binlerce ışık gördü. İnsanlar, ellerindeki fenerlerle sessizce toplanıyorlardı. Halk konuşmuyor, bağırmıyordu. Sessizlik içinde yürüyen bu kalabalık, Kranos’a sadece bir mesaj veriyordu:

Artık korkma sırası sende.”

KARANLIK DALGALARDA KAYIP BİR HAYAT; MARİA

Karadeniz, o gece kapkaraydı. Yıldızlar, bulutların ardına saklanmış, ay ışığı dahi cesaret edememişti denize dokunmaya. Rüzgarın uluması, dalgaların hiddeti ve bir takanın tahtadan iniltileri... İşte Maria'nın kaderi bu karanlık gecenin kollarında yazıldı. 

Maria, sarı saçları ve mavi gözleriyle bir masaldan fırlamış gibiydi. Ama bu masalın sonu, kimsenin hayal edemeyeceği kadar karanlıktı. Odessa’nın sokaklarında neşeyle dolaşan o genç kız, artık idealist bir aşkın peşinde, Karadeniz'in soğuk sularına doğru sürükleniyordu. Yanında kocası Mustafa Suphi ve onun 13 yoldaşı vardı. İnanmışlardı. Bir dünya hayal etmişlerdi; eşit, adil, sevgi dolu bir dünya. Ancak karanlık, bu hayali boğmaya çoktan hazırdı. 

Takalarının yolunu bir başka tekne kestiğinde, Maria'nın kalbindeki umut ilk kez kırıldı. Gelenler... Karanlık sular kadar acımasız, ölüm kadar soğuktu. Silahların parlamasıyla kocası ve yoldaşları, mezbaha soğukluğunda birer birer yere düştüler. Maria’nın gözlerinin önünde, sevgisi, inancı ve umudu parçalanıyordu. Kocasının son nefesi Karadeniz’in dalgalarına karışırken, Maria canlı kalan tek kişiydi. Ama yaşamaktan ziyade, bir hayalet gibi hissediyordu artık. 

Kader, Maria’yı kurtarmadı. Karaya adım attığında, onu bekleyen cehennemin yalnızca başlangıcıydı. Yahya Kahya’nın eline düşmüş, bir kapatmaya dönüştürülmüştü. Onun evi bir zindandı, her gece ise tarifsiz bir azap. Dayak, tecavüz ve aşağılanma... Maria’nın ruhu her geçen gün biraz daha tükeniyordu. Ama bu yetmedi; o, bir nesne gibi elden ele dolaştırıldı. Zengin sofralarının aşağılık eğlenceleri, çetelerin karanlık gece alemleri... Maria'nın bedeni, paranın ve gücün kurbanı oldu. 

Yıllar sonra Maria, ne bir kadın, ne bir insan gibi hissediyordu. Sokaklarda aç, beş parasız ve yalnız... Akıl sağlığı yitip gitmiş, yalnızca acının izlerini taşıyan bir bedene dönüşmüştü. Bir gün, kimse fark etmeden, bir köşe başında son nefesini verdi. Sessizce... Sanki hiç yaşamamış gibi. Onu kimsesizler mezarlığına gömdüler, ismi bile unutuldu. Ama o, Karadeniz’in karanlığında boğulan bir hayal olarak kaldı. 

Mustafa Suphi ve 13 yoldaşı, Maria’nın gözlerinden gitmeyen hayaletlerdi. 28 Ocak 1921 gecesi, Erzurum'dan Trabzon'a sürüklenmiş, her durakta biraz daha onurlarından koparılmışlardı. Halkın öfkesi, linç girişimleri ve çığlıklar... Bu öfke nereden geliyordu? Onları kim böyle kışkırtmıştı? Kimse bilmiyordu. Belki de biliyordu ama susuyordu. 

Değirmendere'de Yahya Kahya ve adamları, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını zorla bir takaya bindirdiler. "Batum’a gidiyorsunuz," dediler. Ancak Karadeniz, bu yalanı çoktan yutmuştu. Takanın ardından bir başka tekne... Daha büyük, daha hızlı, ölümle dolu bir tekne... Gece, Karadeniz'in hırçın dalgaları arasında iki tekne çarpıştı. Silah sesleri yankılandı, çığlıklar sulara karıştı. Mustafa Suphi ve arkadaşları, onurlarıyla son nefeslerini verdiler. Ve Karadeniz, onların cesetlerini karanlıklarına sardı. 

Yahya Kahya Trabzon’a zaferle döndü, yanında Maria ile birlikte. Ancak zafer, sonsuza kadar sürmezdi. Katliamın yankıları Ankara’ya ulaştığında, gözler Trabzon’a çevrildi. Ali Şükrü Bey, mecliste bu korkunç katliamın hesabını sormaya çalıştı. Ancak tarihin karanlık elleri devreye girdi. Yahya Kahya bir gün faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Onun ardından Ali Şükrü Bey, Topal Osman tarafından boğularak öldürüldü. İpler daha da karıştı, hakikat gömüldü. Ve böylece Mustafa Suphi ve arkadaşlarının hikayesi, Cumhuriyet tarihinin ilk faili meçhul cinayeti olarak tarihe geçti. 

Ama ya Maria'nın hikayesi? O, tarih kitaplarında bir dipnot bile olmadı. Onun adı, sadece Karadeniz’in karanlık dalgalarına fısıldandı. Ve bu hikaye, bir kadının hayaletini, bir halkın vicdanını ve bir denizin sessizliğini anlatır oldu. 

O karanlık gecenin özeti Nazım Hikmet'in mısralarına şöyle yansıdı. 

"Karadeniz
on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü."
#28kanunisani
#28ocak

26 Ocak 2025 Pazar

DATÇA'NIN DEVRİMCİ DALGASI


Rüzgarın, denizin tuzlu kokusuyla harmanlandığı Datça kıyılarında, her şey bir fikirle başlamıştı. Bir kıvılcım gibi bir akıl, bir yürek, bir cesaret...
Bu fikir, Necati Sağır’ın denize aşık ruhundan doğmuştu. Okyanusların derinliklerinden yükselen devrimci bir dalga gibi, küçük bir kıyı kasabasında yankı bulmuştu. Yıl 2006'ydı. Bir avuç insan, bir hayalin peşine düşmüş, soğuk kış sularına meydan okuyarak Datça Açık Deniz Kış Yüzme Maratonu’nun ilk kulaçlarını atmıştı. O gün kimse bilemezdi, bu fikrin bir gün bir fırtına gibi büyüyüp Arşipel'i ve Mare Nostrum'u saracağını.

Ama fikirler böyledir; bir kez doğduklarında, ne fırtınalar, ne dalgalar onları durdurabilir. 19 yıl içinde o küçük kıvılcım, uluslararası bir ateşe dönüştü. Bugün, dünyanın dört bir yanından yüzücüler, denizin ve dostluğun çağrısına kulak verip Datça’ya akın ediyor. 500’e yakın sporcu, o mavi sulara kendilerini bırakıyor; kimileri yarışıyor, kimileri bir ideal uğruna kulaç atıyor.
Necati Sağır’ın hayali denizle başlamıştı, ama kökleri çok daha derinlere uzanıyordu. Trabzon’un Karadeniz’i kucaklayan Araklı ilçesinin Kalecik Köyü’nde büyüyen bir çocuktu o. Sabahın erken saatlerinde, okula gitmek için bazen beş kilometrelik yolu yüzerek kat ederdi. Denizin her dalgası, her kıpırtısı, onun ruhuna devrimci bir cesaret aşılıyordu. Belki de o yüzden, hayatının her döneminde bir köprü inşa etme sevdasına kapıldı.

1960’ların sonunda, Hakkari’nin Zap Suyu üzerine bir köprü hayaliyle başlayan hikayesi, onun devrimci kimliğinin simgesiydi. Devletin göz ardı ettiği köylülerin derdine derman olmak için bir avuç devrimci gençle birlikte kolları sıvadı. "Boğaza değil, Zap Suyu’na köprü!" diyerek başlayan kampanya, dayanışmanın ve emeğin gücünü gösteren bir destana dönüştü. Üç ay gibi kısa bir sürede Zap Suyu Köprüsü tamamlandı. O köprü, yalnızca iki yakayı birleştiren bir yapı değildi; aynı zamanda halkın umudunu, gençliğin cesaretini ve devrimin özünü temsil ediyordu. Necati Sağır, bu köprünün mimarlarından biri olarak tarihe geçti.

Ancak, köprüler sadece fiziksel yapılar değildir; bazen insanlar arasında da kurulur. Necati Sağır, ömrünü barışın ve dostluğun köprülerini inşa etmeye adadı. Datça’da yalnızca bir yüzme maratonunu hayata geçirmekle kalmadı, aynı zamanda Türkler ve Yunanlılar arasında barış kulaçlarını mümkün kıldı. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, Datça ile Simi Adası arasında denize bırakılan her kulaç, iki millet arasında atılan bir dostluk köprüsüydü. Denizler, savaşlara tanıklık etmiş olsa da bu defa barışa ev sahipliği yapıyordu.

Necati Sağır yıllardır Datça’da yaşıyor. Gözleri denizle buluştuğunda, yüzünde bir devrimcinin gururu, bir denizcinin sükûneti beliriyor. Çünkü o, hayatta en çok şuna inanıyor: Bir fikir, yeterince güçlü bir yürekle birleştiğinde, dünyayı değiştirebilir. Denizlere köprü kurmuş bir adamın hikayesi, işte bu yüzden bir masal değil, bir hakikattir.
Datça Açık Deniz Kış Yüzme Maratonu'nu her izlediğinizde bu hikayeyi anımsamanız dileğiyle.
Görsel katkı: Evren Ersoy

25 Ocak 2025 Cumartesi

BİR PROTEZ BACAĞIN ANLATTIKLARI

Datça’nın Sındı Köyü, bir öykü saklar. Çam ağaçlarının serin gölgesinde, taş evlerin arasında dolaşan bu öykü, Hasan Uysal'ın adını taşır. 1900 yılında burada doğan Hasan, hayata ayak basarken kimse onun bir milletin onuru ve fedakarlığının sembolü olacağını tahmin edemezdi.
Genç Hasan, 20’li yaşlarının başında, Anadolu’nun dört bir yanında yankılanan çağrıya kulak verdi. Kurtuluş Savaşı’nda vatan toprağını savunmak için cepheye koştu. Ancak savaş, Hasan’dan çok şey aldı; iki bacağını.
Onun hikayesi burada sona erdi sananlar yanıldı. Hasan, düşen bir çınar gibi toprağa kök saldı. Devletin verdiği tahtadan yapılmış, kösele deri ve demirle desteklenmiş protezlerle hayata tutundu. Bu tahtadan bacaklar, sadece birer protez değil; Hasan’ın inadının, umudunun ve mücadelesinin birer uzantısıydı.
O protez bacaklarla tarlalarda çalıştı, çocuklarını büyüttü. İki evliliğinden doğan 11 çocuğuna sadece ekmek değil, azim ve onur miras bıraktı. Her adımında yitirilmiş bir gençliğin, ama kazanılmış bir bağımsızlığın ağırlığını taşıyordu. Protezleriyle yürüyemediği yolları çocuklarına hayal ettirdi, belki de torunlarına bir milletin fedakarlık öyküsünü anlattı.
1974 yılı geldiğinde Hasan Uysal, ardında derin bir sessizlik bırakarak bu dünyadan göçtü. Ama hikayesi, torununun kalbinde yaşamaya devam etti. O protez bacak, sadece tahtadan bir eşya değildi artık; dedesinin mücadelesinin ve vatan uğruna feda edilenlerin simgesiydi.
Hasan’ın torunu Sedat Uysal bir gün protezi eline aldı, uzun uzun baktı. Parmaklarını yıpranmış kösele deride gezdirirken, dedesinin yorgun nefeslerini ve kahramanlık dolu sessizliğini hissetti. "Bu protez sadece bizim ailemizin değil," dedi kendi kendine, "bir milletin hatırası." Dedesi adına gururla dolarken, bu emaneti daha çok insanın görmesi gerektiğini düşündü. Bir müzede, Hasan Uysal'ın protezi, onun hikayesini bilmeyen gözlere ilham olabilir, unutan kalplere hatırlatıcı bir yankı bırakabilirdi.
Datça’da bir etnografya müzesi hayal etti torunu. Hasan Uysal’ın tahtadan protezinin sergilendiği bir müze... Yalnızca dedesinin değil, bu toprakların nice kahramanının, emekçinin, fedakar insanının izlerini taşıyan bir yer. Çiftçinin sabanı, balıkçının ağı, terzinin makası, annenin ekmek tahtası... Her bir eşya, kendi hikayesini anlatan sessiz bir ağıt, bir direniş destanı olabilirdi.
Bir etnografya müzesi, Datça tarihinin arasında saklanan nice hikayeyi gün yüzüne çıkarabilirdi. O protez, bir gün hak ettiği yerde, bir müzede, bir milletin fedakarlığını anlatan bir sembol olmalıydı. Çünkü bazı hikayeler, unutulmamak için anlatılmalı, saklanmalı ve paylaşılmalıydı.
Bazı kulaklar "müze gerekli" seslerini duymalıydı.
Not: Evren Ersoy'un Demirören Haber Ajansı'nda yaptığı haberden kurgulanmıştır.

KORKU KRALLIKLARI DA YIKILIR


MÖ 500’lerin Sicilyası... Bugünkü İtalya'nın güneşli topraklarında, bereketli vadilerin gölgesinde kan kokusu duyulurdu. O topraklarda Phalaris adında bir tiran hüküm sürüyordu. Gücü kadar zalimliğiyle de nam salmıştı. Halkın üzerine demir yumruğunu indirmiş, ordusunu paralı askerlerle donatmış ve kendini sarayındaki altın işlemeli duvarların ardına kapamıştı. Sokaklarda açlık ve sefalet kol gezerken, sarayında şarap fıçılarından taşar, sofralarında kuş sütü eksik olmazdı. Ama bu lüks, Phalaris’in içindeki korkuyu dindiremezdi. Çünkü her tiran gibi o da bilirdi: Korku, en çok korkanların silahıdır.
Bilge diyor ya.

"Topluma korku salanlar, aslında en çok kendileri korkanlardır."

Pharalis de korkuyordu.
Halkın gazabından korkuyordu.
Bu nedenle zulmü, baskıyı daha da artırmalı, topluma daha çok korku salmalıydı.

Sicilya’nın halkı suskundu; konuşanın dili koparılır, başı kesilirdi. İşkenceler Phalaris’in düzeninin temel taşıydı. Ancak bu düzeni daha da korkutucu hale getirmek için bir şeyler gerekiyordu. İşte burada, Atinalı bronz ustası Perilaus sahneye çıktı. Perilaus, sanatını vicdanına değil altına satanlardandı. Tiranın sarayında, kanlı dehasını gösteren bir eser yaratmıştı: Bronz bir boğa. Heykel devasa, parıldayan bir canavar gibi duruyordu. Ancak bu sıradan bir sanat eseri değildi. Boğanın içi boştu ve yan tarafında bir kapak bulunuyordu. Tiranın düşmanları, bu metal canavarın içine hapsedilecek ve altına ateş yakıldığında, acı çığlıkları boğanın burun deliklerinden kızgın bir hayvanın böğürtüsü olarak yankılanacaktı.

Perilaus eserini tanıtırken, sesindeki gurur ve çılgınlık birbirine karıştı:
“Ey büyük Phalaris! İşte düşmanlarınıza korku salacak bir mucize! Bu boğa, onların iniltilerini böğürmeye çevirecek. İzleyenler hem korkacak hem de sana hayran kalacak.”

Tiran, heykeli hayranlıkla inceledi. Ama bu metal canavarın vaadini görmek istiyordu. Deneme kurbanı, başka biri değil, Perilaus’un kendisi olacaktı. Phalaris, sanatçısına döndü ve soğuk bir emir verdi: “Haydi, senin eserinle başlayalım.” Perilaus, boğanın içine sokuldu. Kapağı kapatıldı ve altına ateş yakıldı.

Kısa bir süre sonra, bronz boğanın burun deliklerinden dumanlar yükseldi ve Perilaus’un çığlıkları kızgın bir boğanın böğürtüsüne dönüştü. Saray buharlı bir cehenneme dönmüştü. Phalaris’in gözlerinde bir tatmin parıltısı vardı. Ama tiran, Perilaus’u kavrulmaya bırakmadı. Onu canlı canlı çıkarttırdı, sadece daha ağır bir ceza için. Sanatçısını uçurumdan attırarak, sadakatini ödüllendirdi!
Yalakalığın sonu buydu.

Yıllar boyunca, bronz boğa Sicilya’da bir ölüm sembolü oldu. Muhalifler, suçlanan masumlar ve tiranın keyfine dokunan herkes o ateşin içinde can verdi.
Ancak tarih, tiranların ebedi olmadığını hatırlatır. Halkın sabrı taşar, öfke alevlenir ve bir gün korku krallıkları yıkılır. Sicilya halkı, Telemachus adında bir liderin önderliğinde ayaklandı. Sarayın duvarları yıkıldı, askerler kaçtı ve Phalaris yakalandı.

Adaletin tecellisi, demirden yapılmış o boğanın içinde gerçekleşecekti. Phalaris, kendi eserine hapsedildi ve altındaki ateş körüklendi. Bronz boğa, bu kez tiranın kendi böğürtüleriyle yankılandı. Duman, saraydan gökyüzüne yükseldiğinde, Sicilya halkı sonunda derin bir nefes aldı.

Phalaris’in korku krallığı sona ermişti. Bronz boğa ise bir zamanlar zulmün sembolü iken, şimdi zalimlerin kaçınılmaz sonunun sessiz bir tanığı olarak tarihin tozlu raflarına kaldırıldı. Bugün Brüksel İşkence Müzesi’nde sergilenen bu boğa, insanoğlunun hem dehasını hem de zulme karşı direnişini hatırlatan bir sembol olmaya devam ediyor.

23 Ocak 2025 Perşembe

ŞÜKÜR Kİ VARLAR! YAŞASIN ADALETLİ YÖNETİMİMİZ

Ah, ne mutlu bize ki bir refah döneminde yaşıyoruz! Her sabah gözlerimizi açtığımızda, yepyeni bir zam haberiyle karşılaşıyoruz. Elektrik, doğalgaz, su, temel gıda… Hepsi bir lüks olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Böylesine kıymetli bir yaşam standardına erişmek için çabalamak, bir milletin en büyük erdemi değil midir? 

Asgari ücretlilerin durumuna bir bakalım. Onlar, kutsal bir fedakarlığın timsali. Aylık birkaç kuruşla hayatta kalmayı başarmak, modern dünyanın çözemediği bir matematik mucizesidir. Çocuğunun beslenme çantasına bir dilim ekmek koyarken bile içi rahat; çünkü ekmek fiyatı arttıkça, onun değerini daha iyi anlıyoruz. Yoksulluk mu? O, bizim dayanışma ruhumuzu güçlendiren, bizi birbirimize kenetleyen bir armağan! 

Emeklilere gelince, ne büyük bir lütufla karşı karşıyayız! Hayatları boyunca çalışmış bu insanlar, günlerini artık huzurla geçirebiliyor. Tabii, huzurun tanımını değiştirirsek… Market reyonlarında en ucuz ürünü ararken bile şükrediyorlar, çünkü yönetimimiz onlara “şükür” etmenin güzelliklerini hatırlatmayı hiçbir zaman unutmuyor. 


Zamlar sadece bir ekonomik araç değil, aynı zamanda halkımıza yeni hedefler koyuyor. “Bugün margarin, yarın tereyağı” diyerek hayallere tutunuyoruz. Hayat pahalılığı dediğiniz şey, aslında hepimize “azla yetinme” ahlakını öğreten büyük bir yaşam dersi değil de nedir? 

Ve işsizlik… Tabii ki modern dünyanın bir mucizesi! Çalışmaya gerek duymadan yaşamayı öğretiyor bizlere. “Çalışmak zaten eski dünyanın alışkanlığı, teknoloji çağındayız!” der gibi, iş bulamayanlara huzur dolu bir bekleyiş hediye ediliyor. İş arama sürecinin insanı olgunlaştırdığı da unutulmamalı. 

Ah, ne şanslıyız ki bu altın çağda yaşıyoruz! Her sabah açlığımızı, yoksulluğumuzu ve çaresizliğimizi hatırlatan bir yönetimimiz var. Biz bu çilelerle yoğruluyor, bir gün hepsini "şükrederek" aşacağımıza inanıyoruz. Daha ne olsun? 

Ne mutlu bizlere ki, dünyanın gıpta ile baktığı bir yönetim anlayışına sahibiz. Hukukun üstünlüğünü, bireylerin haklarını ve özgürlüklerini bu denli kararlılıkla göz ardı edebilen bir irade kolay bulunmaz! Bu cesur tutum, toplumun farklı kesimlerini susturmak ve aynı hizaya getirmek için büyük bir gayretle çalışıyor. Ne de olsa çeşitlilik kargaşa demektir, değil mi? 

Aydın düşmanlığı mı dediniz? Hadi canım siz de! Bu yanlış bir ifade olur. Onlar yalnızca farklı düşünenleri "hatalarından döndürmek" için çaba sarf ediyor. İster bilim insanı, ister yazar olun, eğer yönetimin vizyonuyla aynı doğrultuda düşünmüyorsanız, elbette ki bir "rehberliğe" ihtiyacınız vardır. Bu rehberlik de bazen bir soruşturma, bazen bir gözaltı, bazen de bir tutuklama şeklinde kendini gösterir. 

Ah, ne mutlu bize ki, basın özgürlüğü konusunda dünya çapında örnek alınan bir ülkeyiz! Bizde ifade özgürlüğüne öyle bir değer veriliyor ki, gazetecilerimiz bir kelime bile yanlış yazmasın diye büyük bir özenle takip ediliyor. Nezaketle dolu bu dikkat, elbette ki basın çalışanlarının doğru ve "uygun" haberler yapmasını sağlamak için. Çünkü yanlış bilgi yaymak tehlikelidir, değil mi? 

Gazetecilerimizin güvenliği de ön planda. Mesela hapishaneler... Onlar için adeta bir koruma kalkanı! Yanlış anlaşılmasın, bu yerler cezalandırma değil, "dinlenme tesisleri" olarak görülmeli. Yıllarca haber peşinde koşturup yorulan gazeteciler, bu tesislerde kendilerine vakit ayırma fırsatı buluyor. Çelik parmaklıklar, sessiz ortam ve günlük rutininizden uzaklaşma fırsatı… Kim istemez ki böyle bir kaçamağı? 

Sansür mü? Hayır efendim, sansür değil bu, yalnızca bir rehberlik hizmeti. Yanlış haberler yaparak "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme" tehlikesine karşı, haber içeriklerine bir "ince ayar" yapılıyor. Bu hizmet sayesinde gazeteciler, doğru ve "olması gerektiği gibi" haber yapmayı öğreniyor. Özgürlüğün tanımı zaten budur: Doğru yolu seçmek. 

Sosyal medya da bu özenli sürecin bir parçası. İnsanların bir cümle yazmadan önce defalarca düşünmesi, onların daha bilinçli bireyler olmasını sağlıyor. Bir tweet atmadan önce on kere düşünmek, hem beyin jimnastiği yapmanızı sağlar hem de ruhunuzu arındırır! Örneğin, “Merhaba dünya” yazmadan önce yanlış anlaşılma ihtimalini sorgulamak ne güzel bir disiplin değil mi? 

Bir gazeteciyseniz ve muhalif bir ses çıkarıyorsanız, ne güzel! Yönetimimiz, sizinle özel olarak ilgileniyor. Davalar, soruşturmalar ve gözaltılar, sizi eğitmek ve daha iyi bir vatandaş olmanızı sağlamak için yapılan önemli katkılardır. Çünkü farklı düşünmek, toplumun uyumunu bozabilir. Aynı hizmetlerden yazarlar, akademisyenler ve sanatçılar da faydalanabiliyor. Çünkü bilgi ve sanat da halkın uyumunu bozabilir, değil mi? 

Biz bu yönetimle gerçekten şanslıyız. Tarih, ileride bu dönemi yazarken "huzur içinde susturulan halk" diye anacaktır. Sessiz bir toplum, mutlu bir toplumdur. Yaşasın adaletin ve aydınlığın zirvesindeki yönetimimiz! 
×××
Efendim 24 Ocak Dünya İltifat Günü'ymüş.
Bir vatandaş olarak günün anlam ve önemine bianen bize bu günleri yaşatanlara minnet duygularımı ifade ederek erken iltifatta bulunmak istedim.
Resim: Albrecht Dürer

22 Ocak 2025 Çarşamba

İNSANDAN UZAK SONSUZ BİR DÖNGÜ


"Benim adım Astrea," dedi papatya, gökyüzünden düşen bir yıldızın ışığını yapraklarına saklayan bir zerafetle. Her kelimesi rüzgarla fısıldaşıyor, toprağın derinliklerine kök salıyordu.
"İyilik meleğiyim ben. Adaletin ve zarafetin sembolü... İnsanların kötülüklerine dayanamayınca, babam Zeus beni yıldızlara emanet etti. Şimdi göklerin sessizliğinden bakıyorum onlara. Her haksızlıkta, her zalimlikte gözyaşlarım düşüyor yeryüzüne. O damlalar toprağa kavuştuğunda, işte böyle papatyalar olurum. İnsanların unuttuğu iyiliği hatırlatmak için buradayım."

Tam o anda, altın kanatlarından yayılan titreşimle bir arı yaklaşarak konuşmaya katıldı. Onun sesi, binlerce çiçeğin hafızasını taşıyan bir melodi gibiydi.

"Biliyor musun" dedi arı, bilgelikle parlayan gözlerini papatyaya çevirerek, "senin baban Zeus, bebekken yalnızca benim atalarımın balıyla beslendi. Onun gücünü ve ölümsüzlüğünü bu toprakların en saf nimetlerinden aldı. Hatta Apollo’nun tapınağını bile biz inşa ettik; küçücük kanatlarımızla, büyük bir adanmışlıkla. İnsanlara o kadar çok iyilik sunduk ki, onlar Mellona adında bir tanrıça yarattılar bizden. Rahibeler bir zamanlar arı kılığına bürünür, kutsallığı taşırdı. Ama artık o günler bir masaldan ibaret."

Arı derin bir iç çekişle durakladı. Papatya, bu kadim hikayeyi ilk kez duyuyormuş gibi merakla eğildi. "Peki sonra ne oldu?" diye fısıldadı.

Arı, yorgun bir rüzgar gibi iç geçirerek devam etti:
"Neler olmadı ki... İnsanlar çoğaldı. Kentleri bizim çayırlarımızın kalbine kurdular. Çiçekler yok oldu, ardından biz mahvolduk. Tarım ilaçlarıyla zehirlendik, sahte tatlarla yerimiz doldurulmaya çalışıldı. Oysa biz çiçeklere bağlıyız, papatya. Onlar olmadan var olamayız. Çiçeksiz bir dünya, nefessiz bir dünyadır."

Papatya, narin yapraklarını şefkatle arıya doğru uzattı. "Ben buradayım," dedi sakin bir kararlılıkla. "Polenlerim sana feda. Taşı beni; ben de seninle var olayım."

Arı, minnetle başını eğerek papatyanın polenlerini bacaklarına topladı.  "Senin iyiliğinle ben, bu polenleri başka çiçeklere taşıyacağım" dedi. "Böylece, zarafetinle benim emeğim birbirine karışacak ve sonsuz bir döngü yaratacağız."

Ve böyle oldu. İnsanların unuttuğu bir köşede, doğanın sessiz nefesinde, arı ve papatya kadim bir ahenk içinde yaşadı.
Hikayeleri, bir meltemin taşıdığı fısıltı gibi insanlığa ulaştı: Doğa, dostlukla ve karşılıklı özveriyle var olur.

21 Ocak 2025 Salı

NE GÜLÜP DURUYORSUN TERBİYESİZ PAPAĞAN?

Asırlar evvel, Libya'nın sıcak ve sessiz topraklarında bir adam yaşardı. Adı Apsethus’tu. Derin bir yalnızlıkla çevrili bu adam, kendisini sıradan bir insandan çok daha büyük bir varlık olarak görürdü. Geceleri durgun bir suyun karşısına geçer, yüzüne bakarak kendi kendine şöyle fısıldardı: "Apsethus, sen bir tanrısın. Senden üstün ne var ki?" Bu fısıltı, onun zihninde yankılanır, ruhunu sarardı. 

O dönemde, tanrılar her köşede çoğalıyor, her nesnenin, her düşüncenin bir ilahı oluyordu. Eğer bir dağın, bir rüzgarın tanrısı varsa, neden Apsethus bir tanrı olmasındı? Kendi dünyasında bu düşünceyle yükselirken, nihayet sokağa çıktı ve halkın arasında dolaşmaya başladı. Her karşılaştığı insana "Ben bir tanrıyım!" diye sesleniyordu. Ama halk kayıtsızdı. Kimse ona inanmadı. 

Bu durum Apsethus’un kafasını kurcaladı. "Bir tanrı olduğumu insanlara nasıl kanıtlayabilirim?" diye günlerce düşündü. Nihayet dahiyane bir plan kurdu. Doğanın seslerini ödünç alacak, kendi tanrılığını yankılara işletecekti. Onlarca papağan yakalayıp büyük bir kafese koydu. Aylarca, sabırla uğraşarak bu kuşlara şu cümleyi öğretmeyi başardı: "Apsethus bir tanrıdır." Papağanlar artık birer canlı megafon olmuştu. 

Bu işi bitirince, onları özgür bıraktı. Kuzey Afrika'nın uçsuz bucaksız gökyüzünde süzülen papağanlar, her köye, her şehre konup aynı şeyi söylüyordu: "Apsethus bir tanrıdır." Kulaktan kulağa yayılan bu söz, halkın zihnine yerleşti. İnsanlar onu bir tanrı olarak kabullenmeye başladı. Dualar edildi, tapınaklar yapıldı, hediyeler sunuldu. Apsethus artık bir ilah gibi Libya topraklarında dolaşıyor, halkın hayranlık dolu bakışları arasında hayatını sürdürüyordu. 

Fakat yalanın ömrü sınırlıdır, derler. Apsethus’un zaferi de uzun sürmedi. Günün birinde, zekasıyla tanınan biri, bu oyunu fark etti. O da onlarca papağan yakaladı. Bu kez papağanlara başka bir cümle öğretti: "Apsethus bizi bir tanrı olduğunu söylemeye zorladı.

Papağanlar doğaya salındığında, bu yeni gerçeklik hızla yayıldı. Libya halkı kandırıldığını anladığında, öfkeyle toplandı. Bir zamanlar tapındıkları Apsethus'u yakaladılar ve onu cezalandırarak sonunu getirdiler. 

Bu eski söylence, çağların ötesinden bir ders anlatır. Papağanların tekrar ettiği sözlere kanarsanız, yanılabilirsiniz. Sokaklarda, pazarlarda, ekranlarda yankılanan ezberlenmiş cümleler sizi kolayca aldatabilir. 
Carlo Collodi’nin Pinokyo’sunda olduğu gibi, papağanların alaycı gülüşünü duyabilirsiniz. 

"Söylesene! diye haykırdı iyice öfkelenen Pinokyo. 

Ne gülüp duruyorsun, terbiyesiz papağan? 

Papağan yanıt verdi. 

Her türlü saçmalığa inanıp kendilerinin soyulmasına olanak veren aptallara gülüyorum." 

Gerçek ancak gözünü açanlara görünür.

20 Ocak 2025 Pazartesi

TOPLUMSAL FELÇ VE SEYİRCİ KALMANIN BEDELİ


Uzaklarda, çok uzaklarda sözde cumhuriyet ile yönetilen bir ülkede yaşandı bunlar.
Ülkeye yönetenler toplum üzerinde her türlü sosyal deneyi yaptılar.
Hayali düşmanlar yaratarak insanları birbirine düşürdüler; kin, korku ve şüpheyi toplumsal dokunun temeline işlediler.
Çoğunluk sustu.
Önce bir grup, sonra bir başkası susturuldu. Gözaltılarla, tutuklamalarla sessizlik yavaş yavaş normalleşti.
Baktılar güçlü bir karşı çıkış yok, baskıyı daha da artırdılar.
Demokrasi, insan hakları, adalet gibi kavramlar tek tek ellerden kayarken meydanlar boş, sesler ise ürkek ve cılızdı.
Milletvekilleri ve belediye başkanları görevlerinden alındı, bir avuç insan dışında kimse buna itiraz etmedi. 
Oysa Jean-Paul Sartre, “Haksızlığa sessiz kalan, ona ortak olur” demişti.
Sessizlik bir başkaldırıyı değil, kabullenişi doğurdu. Laikliğe saldırılar artarken, doğaya hoyratça el uzanırken, emekçi hakları küçümsenirken; çoğunluk seyirci kalmayı tercih etti.
Zamlara karşı sustular, haklarına yönelik saldırılara karşı gözlerini kapadılar.
Antonio Gramsci'nin "sessiz çoğunluk" dediği bu kitle, bir şeylerin yanlış olduğunu fark etse bile harekete geçmeyi hep başkasından bekledi.
Bazıları da "ulu bir lider"in yolunu gözledi.
Sosyologların "toplumsal apati" diye tanımladığı bu durum, bireyin kendini büyük bir sistem içinde önemsiz görmesiyle açıklanabilir. Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramında olduğu gibi, toplum, adaletsizliği ve haksızlığı kanıksamaya başladı. Oysa her bir birey, toplumsal dönüşümde aktif bir rol üstlenmek zorundadır. Aksi halde suskunluk, zamanla haksızlıkların bir ortağı haline gelir.
Şimdi herkes, "Bu ülke nasıl bu hale geldi?" diye soruyor. Ama bu sorunun cevabı siyasette değil, sosyolojinin derinliklerinde saklı.
Toplumun en büyük sorunu, dayanışmanın yerini bireyselliğin, eleştirinin yerini korkunun almış olmasıdır. Victor Hugo'nun dediği gibi, "Bir halkın çöküşü, vicdanının sessizliğinden başlar." Ve ne yazık ki, bu sessizlik bugün yankılandıkça, geleceği şekillendiren bir karanlığa dönüşüyor.
Direnenlerin, eleştirenlerin hep aynı insanlar olması tesadüf değil. Onlar, toplumu uyandırmaya çalışan vicdanın son çırpınışları. Ancak, bir toplumun kurtuluşu yalnızca birkaç kişinin mücadelesine bırakılamaz. 
Toplumun tüm bireyleri, sorumluluğu paylaşmayı öğrenmeden bu kısır döngüden kurtulamak ütopyadan başka bir şey değildir.
Ve şimdi o ülke halkı tek kurtarıcının kendisi olduğunun bilincine varmadan hala bir kurtarıcı bekliyor.

TRUMP VE DENALİ'NİN RUHLARI

Athabaskalar, Alaska’nın uçsuz bucaksız topraklarında yaşayan bir Kızılderili ulusu. 200 binden fazla nüfuslarıyla bölgenin en kalabalık halkı durumundalar. Yaşadıkları coğrafyada yükselen Denali Dağı, onlar için sıradan bir zirveden öte, kutsallığın ve doğaüstü bir gücün merkezi. Denali (Dghelaayce’e), Atabask dillerinde "büyük biri" anlamına geliyor ve mitolojilerinde ruhların mesken tuttuğu, atalarının seslerini yankılayan bir yer olarak anlatılıyor. 

Bu dağın çevresinde dönen efsaneler, doğanın kudretine ve insanın o kudret karşısındaki yerine dair derin dersler taşıyor. Bunlardan biri, hırsının bedelini ödeyen genç bir avcının hikayesidir. 

Bir zamanlar, kabilesinin bolluk içinde yaşadığı günlerde, bu genç avcı, avlanmayı yalnızca bir ihtiyaç olarak değil, bir güç gösterisi haline getirmişti. Avladığı hayvanların ruhlarına saygı göstermiyor, doğanın dengesiyle alay ediyordu. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Avcının aşırılığı yüzünden topraklar bereketini yitirdi, hayvanlar bölgeyi terk etti ve kabile açlıkla sınandı. 

Kabilenin bilge şamanı, avcıyı uyararak şöyle dedi. 

Denali’nin ruhları seni izliyor. Eğer bu yaptıklarını telafi etmezsen, dağın öfkesi hepimizi yok edecek. Kutsal zirveye çıkmalı ve ruhlardan af dilemelisin.” 

Korku ve pişmanlık içinde, avcı Denali’nin zirvesine doğru yola çıktı. Yolculuk, hem fiziksel hem de ruhsal bir sınavdı. Kar fırtınalarının içinde yolunu kaybetti, açlık ve susuzlukla mücadele etti. Ancak doğaüstü işaretler ona yol gösterdi; rüzgarın uğultusunda hayvanların fısıltılarını duydu, yıldızların altında beliren bir ayının parıltısını gördü, bir kurt ise onun yol arkadaşı oldu. 

Zirveye ulaştığında, sessizliğin içinden ruhların sesi duyuldu. 

Hırsın, yalnızca seni değil, seni doğuran toprağı da yaraladı. Yaşam, paylaşım ve saygı üzerine kuruludur. Eğer değişirsen, biz de seni bağışlarız.” 

Avcı, bu sözlerin ağırlığı altında değişmeye söz verdi. Kabilesine döndüğünde, doğaya uyum içinde yaşamayı öğrendi. Sadece ihtiyacı kadar avlandı ve ruhların öğrettiği dengeyi kabilesine de aktardı. Çok geçmeden hayvanlar geri döndü, topraklar yeniden bereketle buluştu. O günden sonra Denali, Athabaskalar için sadece bir dağ değil, doğanın ve insanın uyumunun yüce bir sembolü oldu. 

1867 yılında Amerika Birleşik Devletleri, Alaska’yı Rusya’dan 7.2 milyon dolara satın aldı. Bu toprakların kalbindeki kutsal dağa ise 25. ABD Başkanı William McKinley’in adı verildi. Ancak Athabaskalar ve Alaska’nın yerli halkları, kutsallarını korumak için asla vazgeçmedi. 2015 yılında, yıllar süren mücadelelerin ardından dağın adı resmen "Denali" olarak iade edildi. 

Ne var ki, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump, az önceki yemin konuşmasında dağın adını yeniden “McKinley” yapacağını duyurdu. 
Bir halkın inancını, kültürünü hiçe sayan bir liderin, ülkesine ve dünyaya barış ya da adalet getirebileceğine inanabilir miyiz? 
Ne demişti yaşlı şaman genç avcıya. 

"Doğaya karşı hırsın, sadece kendine zarar verir. Yaşam, paylaşım ve saygı üzerine kuruludur.”

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...