24 Ekim 2018 Çarşamba

29 EKİM 1923 VE TROYA'NIN İNTİKAMI


Cumhuriyet neden 29 Ekim'de ilan edildi?
Neden 28 ya da 30 Ekim değil?
Düşmanın Anadolu'dan atıldığı 9 Eylül'de ilan edilmesi daha doğru olmaz mıydı?
Niye 29 Ekim?
29 Ekim tarihinin bir anlamı var mı?

*. *. *

Tarih M.Ö 1200'lerdi.
Birleşik Helen ordularının başkomutanı AGAMEMNON, Çanakkale'nin karşısındaki Limni adasında toplanan yüzlerce gemiyle Anadolu'ya, Troya'ya saldırdı.
Dokuz sene süren bir savaştan sonra AGAMEMNON at hilesi ile Troya’yı işgal etti.
Kenti ateşe verdi, tüm halkı kılıçtan geçirdi.

AGAMEMNON bugün Yunan mitolojisinin en büyük ve adından en çok söz edilen, hatta tanrılarla bir tutulan bir kahramanıdır.


*. *. *

Aradan binlerce yıl geçti.
Tarih 18 Mart 1915'ti.
1. Dünya Savaşı'nın kanlı günleriydi.
Birleşik Krallık ile Fransız gemileri yine Troya'nın tam karşısındaki Limni Adası'ndan Çanakkale boğazına saldırdı.
İşgal kuvvetlerinin deniz gücü üç filodan oluşuyordu.

1. Filoda İngilizler'in en güvendiği savaş gemilerinden biri de vardı.
İlginçtir.
Adı, AGAMEMNON'du.
Tarih tekerrür mü ediyordu?


1.Filo saat 10.30 boğaza girdi.
Ancak Kumkale gerisindeki Osmanlı obüsleri nefes açtırmadı.
12 isabet alan AGAMEMNON Limni'ye geri dönmek zorunda kaldı
Ardından diğer gemiler de.
Ya battılar, ya kaçtılar.
Çanakkale bu kez düşmemişti ama...


*. *. *


Tarih 30 Ekim 1918'di.
Osmanlı İmparatorluğu 1.Dünya Savaşı'nı kaybetmişti.
İtilaf devletleri ile teslim anlaşmasını imzalayacaktı.
İlginçtir.
İmza yeri yine Yunanistan'ın Limni Adası'ydı.
Çok daha ilginci.
Anlaşma Mondros limanında bekleyen AGAMEMNON savaş gemisinde imzalanacaktı.
İngilizler'in dev gibi amiral gemisi Queen Elizabeth varken, ondan çok daha küçük AGAMEMNON'u seçmelerinin elbet bir nedeni olmalıydı.
Yoksa bu Anadolu'ya bir mesaj mıydı?

Troya'nın işgalini mi hatırlatıyordu?
Aynı zamanda Çanakkale hezimetinin öcü müydü?
Geminin kaptan köşkünde uzun bir masa vardı.
Masanın bir tarafında İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalistler ve onların maşası Yunanistan.
Diğer tarafında savaşı kaybeden Osmanlı İmparatorluğu.
Gecenin geç saatinde taraflar 25 maddelik anlaşmaya imza attığında Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiş, tarihe karışmıştı.
Ardından Anadolu'nun işgali başladı.
Aç kurt gibi saldırdılar.
İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan Anadolu'yu paylaşıyordu.
Talan başlamıştı.


Ancak tarihin çarkı farklı dönmeye başladı.
Karada işler işgalcilerin umduğu gibi gitmedi.
Anadolu halkları omuz omuza vererek işgalcileri bir bir bu topraklardan attı.
AGAMEMNON bu kez kaybetmişti.

Tarih 29 Ekim 1923 idi.
AGAMEMNON savaş gemisinde imzalanan Mondros anlaşmasının ardından 5 yıl geçmişti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi devletin yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunu tüm dünyaya ilan etti.
Devletin adı da, "Türkiye Cumhuriyeti" oldu.
Peki neden 29 Ekim?

*. *. *

Aradan 2 yıl geçti.
Yıl 1925'di.
Aylardan yine Ekim.
Fahrettin Altay, Çankaya Köşkünde Atatürk'ün konuğuydu.
Yemekler yendi, sohbetler edildi.
Fahrettin Altay birara Atatürk'e sordu.
"Cumhuriyet’imizin ilanının 29 Ekim gecesine gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel, beş gün sonra da olabilirdi. Neden 29 Ekim?."
Atatürk cevapladı.
"Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.” 
Atatürk Çanakkale Zaferi'nden sonra da şu sözü etmişti.
"Troya'nın intikamını aldık."



Troya demişken, bu sene Troya yılı.
Antik kentin UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmasının 20'nci yılı.
Türkiye bu fırsatı iyi değerlendirmeli. 






BAŞAK TARLASI


Miletli(Aydın) Thales antik döneminin en aydın isimlerinden biriydi.
Bilgi hazinesiydi.
Öyle ki.
Felsefenin babasıydı.
Antik çağda "Yedi Bilgeler" diye tanınan filozofların atası.
Herkes depremleri, volkanları, yağmur ve boranları Tanrılara bağlarken, o bunların tanrılarla değil doğanın kurallarıyla ilgili olduğunu söylerdi.
Matematikle, geometri ile ilgilenir, geçmiş kadim uygarlıkları araştırırdı.
Mısır'da büyük piramitin yüksekliğini, gölgesinden hesaplayacak kadar zekiydi.
Gökyüzünü gözlemler, ayın, güneşin, yıldızların hareketlerini kayıt altına alırdı..
Bunlara göre hava tahminleri yapardı.
Büyük ölçüde tuttururdu.
Kışın soğuk, yazın kurak geçeceğini, güneşin hangi ay, hangi gün tutulacağını bile bilirdi.
M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde gerçekleşen Güneş tutulmasını bildi.
Thales'in uyarısına ragmen o tarihte savaşa giren  Lidyalılar ile Persler,  güneş tutulmasını gõrünce ateş kes yapmıştı.

*.   *.  *

Thales tüm bu birikimine ve zekasına rağmen çok mütevazı yaşardı.
Paraya, gösterişe değer vermezdi.
Yoksul bir hayat sürerdi.
Havalı insanları hiç sevmezdi.


Boş konuşmazdı.
Astronomi gözlemleri yapmazken başı eğik yürür, çevresindeki insanlarla ilgilenmezdi.
Bir kış günü agorada gökyüzüne bakarken, ayağı buzda kayıp  yere düştü.
Kentin önde gelen burjuvaları gülmeye başladılar..
Biri alaylı şekilde Thales'e laf attı.
"Çok zeki olduğunu söylüyorlar. Zeki insan zengin olur, senin gibi yokluk içinde yaşamaz."
Thales gülenlerin yüzüne acıyarak baktı.
Tek laf etmeden kalkıp agoradan uzaklaştı.

*.   *.   *

Ama alay etmeleri içine oturmuştu.
Eve gittiğinde karar verdi.
Kendisiyle alay edenler dersini almalıydı.
Havalarını söndürmeliydi.
Bilginin paradan daha değerli ve daha güçlü olduğunu tüm Milet'e göstermeliydi.
Cahil ama gösterişli insanlardan daha üstün olduğunu kanıtlamalıydı..
Hemen harekete geçti.
O kış sürekli gökyüzünü gõzlemledi.
Eski kayıtlarına baktı.
Hava tahminleri  yaptı.



Ona göre gelecek aylar çok yağışlı geçecekti.
Baharda bereket fışkıracaktı.
Özellikle zeytin hasatında rekor kırılacaktı.
O halde bu işe yatırım yapmalıydı.




Karların yağdığı, donların yaşandığı, buz gibi soğuk havalarda çevresindeki tüm zeytin sıkma aletlerini  ucuz fiyatlarla satın aldı.
Bütün parasını buna yatırdı.
Deli dediler.
Ancak bahar geldiğinde Thales haklı çıktı..
Zeytin hasatında rekor kırılmıştı.
Millet zeytinini sıkmak için Thales'in yolunu aşındırmak zorundaydı.
Mecburen gittiler.
Thales çok ucuza aldığı zeytin sıkma aletlerini, çok büyük paralarla kiraya verdi.
Kısa sürede zengin oldu.
Milet'in zenginleri şoktaydı.





Aristo, Thales'in bu hikayesini anlatırken şöyle der.
"Bilge insanlar eğer  isterlerse, zekaları ve pratik bilgileriyle çok para kazanabilir.. Ancak onlar paraya değil,  bilgiye açtır."

*.   *.  *

Çevrenize iyi bakın.
Boş ama havalı, bilge ama mütevazı insanlar göreceksiniz.
Bir yanda günde 50 kelime ile konuşmasına, emojilerle yazışmasına rağmen "herşeyi ben bilirim" havası atanlar.
Diğer yanda çok şey bilmesine rağmen yeni bir şey öğrenmek için çabalayanlar.

Fransız düşünür Montaigne der ki;
“İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.” 
Başak tarlasında dolaşırken eğik başlıları seçin.
Pişman olmazsınız.

3200 YILLIK BİR YAZIT VE ANADOLU'NUN GİZEMLİ TARİHİ


Yıl 1878'di.
Afyon'a bağlı Beyköy'de bir tarlada 10 metre uzunluğunda kireç taşından yapılmış bir yazıt bulundu.
Üzerinde bir takım şekiller vardı.
Köylüler taşa bir anlam veremedi.
Köy heyeti taşın yeni yapılan caminin temelinde kullanılmasını kararlaştırdı.
Bölgede kazı yapan Fransız arkeolog George Perrot buna karşı çıksa da, köylülere derdini anlatamadı.
Bunun üzerine arkeolog Perrot, taş temele atılmadan üzerindeki şekilleri bir kağıda tek tek çizdi.
Sonra ülkesine döndü.

*. *. *

Aradan 134 yıl geçti.
2012 yılında İngiliz antik çağ tarihçisi James Mellaart öldüğünde özel arşivinin arasında Fransız arkeolog Perrot'un Afyon'da taştan kopya ettiği metin de çıktı.
Melleart'ın oğlu metnin kopyasını İsveçli tarihçi Dr. Eberhard Zangger'e verdi.
Zangger İsveçli ve Hollandalılar'dan oluşan 20 kişilik bir bilim insanı grubuyla bu yazıları çözmeye çalıştı.
Yıllar süren uğraşlardan sonra yazılar çözüldü.
Bronz Çağından kalmaydı.
3 bin 200 yıllıktı.
Anadolu'da Hititlerden önce yaşayan Luviler'e aitti.
Luviler, çok araştırmacı ve akademisyene göre Truva'ya deniz yoluyla gelen ışık insanlarıydı. 
Anadolu'nun ilk halkıydı.



Luviler kendilerine MA halkı diyordu.
MA, battığına inanılan MU kıtasının başka bir ismiydi.
Bir çok tarihçi Luviler'in MU kıtası battıktan sonra deniz yoluyla Anadolu'ya geldiğini savundu.
Bu görüşe katılan Mustafa Kemal Atatürk de, Anadolu'nun köklerini MU kıtasında aradı ve bu konuda araştırmalar yaptı.

İsveçli ve Hollandalılar'dan oluşan 20 kişilik bir bilim insanının araştırması dünyaca ünlü 'Proceedings of the Dutch Archaeological and Historical Society' dergisi Talanta'da yayınlandı.http://www.talanta.nl/publications/previous-issues/2008-tm-201-●-volume-xl-xlix/2018-●-volume-50/


Bilim, tarih ve arkeoloji dünyasında büyük tartışmalar yarattı.
Uygarlığı Antik Yunan'dan başlatan Avrupa'da bu buluş eleştirilere neden oldu.
Onlar ısrarla batı kültürünü benimsetmeyi ilke edinmişti.
Oysa Anadolu, hem Yunan kültürünün,  hem Batı kültürünün kaynağıydı.

*. *. *

Luvi ışık demekti.
Bir çok dile buradan geçti.
Hititçe'de Lukka, Latince'de Lux, İngilizce'de Light, İtalyanca'da Lure, İspanyolca'da Luz, Almanca'da licht ve niceleri.
Işık insanları silahsız bir dine inanıyordu.
Onlarda yaratan ve yaratılan yoktu.
Yaratılmışların bütünü yaratanın kendisiydi.
İkilik küfürdü.
En büyük en küçükteydi.


İnsanın özü ruhuydu.
Ruh ışıktı ve ölümsüzdü.
Luviler'de bilgi en önemli değerdi.
Dinlerini, dünya görüşlerini bilgi seviyesi yüksek insanlarla paylaşırlardı.
Düşüncelerini sembollerle anlatırlardı.
Bu yüzden hep azınlıkta kaldılar ve Anadolu'ya kendilerinden sonra gelen halklar tarafından ezildiler.

*. *. *

Hititler Anadolu'ya geldiklerinde tanıştıkları Luviler'e, komşu halk anlamına gelen "A" yı eklediler ve "A-Luvi" dediler.İnançlarının, geleneklerinin Aleviler'e çok benzer olması yıllardır tarihçileri düşündürürür..
Alevi sözü acaba "A-Luvi"den mi gelmektedir?
Baksanıza Yunus Emre ne diyor?
“Dört kitabın manasın okudum hâsıl ettim.
Işığa gelince gördüm bir uzun hece imiş”.
“Oruç namaz gusülü hac hicaptır aşıklara
aşk ondan münehhez halis heves içinde..
ey aşıklar ey aşıklar ışık mezhebi dindir bana."


THALES'İN GÖZYAŞLARI


MÖ 500'lerdi.
Akdeniz ile Ege'nin buluştuğu Knidos'ta akşam vaktiydi.

Deniz süt limandı.
Büyük tiyatroda bir oyun sergileniyordu.
Önce hafif bir rüzgar çıktı.
Sonra şimşekler çakmaya başladı.
Yıldırımlar düşüyor, dağlar sarsılıyordu.
Ardından amansız bir fırtına ve sicim gibi indiren bir yağmur.
Knidos halkı panik içindeydi.
İnsanlar sağa sola koşturmaya başladı.
"Tanrı Zeus kızdı, Poseidon'u üstümüze gönderdi.Kurban keselim" diye bağıranlar vardı.
Thales tiyatroda oturduğu yerden ayağa kalktı.
"Durun" dedi, "durun."
"Yağmurun, fırtınanın, yıldırımların, depremlerin Tanrı ile ilgisi yok..Bunlar doğa olayları..Bunların hepsinin bir nedeni, bir açıklaması var.Bu yağmur berekettir..Hayatın temeli sudur.. Herşey sudan gelir.. Bu yağmur zeytinleri çoğaltacak, daha çok zeytin toplayacağız, daha çok yağımız olacak."
İnanmadılar.
Dinsiz dediler.

Oysa Thales bir bilim insanıydı.
Matematik, geometri, felsefe ile ilgilenir, ayı, güneşi yıldızları gözlerdi.
O gün ona inanmayan Knidos halkı zeytinler çoğalınca hak verdiler.
Ama Thales Knidos'u terketmişti.
Bir kaç yıl sonra da tarihin bilinen ilk güneş tutulmasını gün ve ay olarak hesaplayan ilk insan oldu.



Bu sabah bir gök gürültüsüyle uyandım.
Pencereyi açtım.
Yağmur.
Nihayet yağmur.
Thales'in yaşadığı bu topraklar aylarca hasretti suya..
Bu sene çok kurak geçti buralar.
Toprak çatlamıştı.
Ekinler kurumuştu.
Zeytin dalında büzülmüştü.
Köylü somurtkandı.
Nihayet yağdı.
Nihayet toprak suya kavuştu.
Bir iki aya bereket fışkıracak.
Zeytinler toplanacak.
Sonra çuvallarla mengenlere (sıkımhane) taşınacak.
Fıçılar, küpler yağla dolacak..
Köylü zeytinyağının litresini 20 liradan aracıya satacak.
Aracı üstüne ekleye ekleye 30-40 liraya çıkaracak.
Ve marketlerde bir şişe yağ el yakacak.

*  *  *

Thales.
Milet'in aydın yüzü.
Felsefenin babası.
Yedi Bilgeler'in atası.
Senin herşeye mantıklı bir açıklaman vardı.
Bugün yaşasaydın bu soygunu nasıl açıklardın?

22 Ekim 2018 Pazartesi

DATÇA'DA BİR MEZAR TAŞI VE 200 YILLIK SIR


1800’lerdi.
Datça’nın Betçe yakasında bir köyde ağa oğluydu.
Şımarık, bencil ve havalıydı.
Bir gece yarısı kayboldu.
Günlerce arandı, durdu. 
Her yere haber salındı.
Çevre köylere, Marmaris’e, Muğla’ya adam gönderildi.
İzmir’e bile.
Ama nafile.
Ne ölüsü, ne dirisi bulundu.
Sanki yer yarılıp içine girmişti.
Buhar olup uçmuştu sanki.
Ağa bir süre sonra oğlunu aramaktan vazgeçti.
Konunun kapanmasını istedi.
Konuşulmalı bile yasakladı.

Yasaklandı yasaklanmasına da, fısıltı gazetesi durur mu?
Köyde bir söylenti kulaktan kulağa yayıldı.
Söylenenlere göre ağanın oğlu köyün güzel bir kızına göz koymuştu.
Kızcağız ne zaman tarlada yalnız kalsa, hemen soluğu yanında alırdı.
Kur yapar, aşk dolu kelimeleri arka arkaya sıralardı.
Sonunda kızın gönlünü kapmayı başardı.
Ama ilişkilerini gizlemek zorundaydılar.
Sıradan bir köylü kızının ağanın oğluyla birlikteliği mümkün müydü?
Yine de umut veriyordu kıza.
“Seni anandan babandan isteteceğim” diyordu.
Ama o da çok iyi biliyordu, herkes ağanın konağına gelin olarak giremezdi.
Buna rağmen birkaç ay sonra kıza sahip oldu.
Sonra da bıraktı.
Ne aradı ne sordu.
Olay kısa sürede köyde duyulmuştu.
Gerçi duyulsa ne olacaktı.
Kim ağanın oğlundan hesap soracaktı?
Ağa demek devlet demekti.
Devlete karşı gelinemezdi.
Kadı desen ağanın adamı.
Şikayet etseler, kızın ailesinin başına kim bilir neler gelirdi?

Lakin köyün delikanlıları bunu içlerine sindirememişti.
Zaten ağanın oğlunu hiç sevmemişlerdi.
Yaptığının hesabını sormaları gerekiyordu.
Bilenmeye başladılar.
Oturdular plan yaptılar.
En uygun zamanda harekete geçeceklerdi.
Sürekli ağanın oğlunu ve konağını gözlediler.
Aradan aylar geçti.
Bir gün komşu köyde ağanın yakının düğünü vardı.
Tüm köylüler gibi ağa da ailesiyle düğünü gitmişti.
Çok sarhoş olduğu için konakta sadece ağanın oğlu kalmıştı.
Köyün delikanlıları karar verdi.
Gün o gündü.
Hemen harekete geçtiler. 
Önce konağın bahçesindeki köpekleri zehirlediler.
Sonra yüksek duvarları aşarak eve girdiler.

Sonrası?
Sonrasını bilen yok.
Kimine göre köyün delikanlıları ağanın oğlunu öldürüp denize atmıştı.
Kimine göre kaçırıp Yunan adalarına bırakmıştı.
Bu söylenti 200 yıla yakın süre  kulaktan kulağa yayıldı.
Babadan oğula, dededen toruna aktarıldı.
Adeta bir şehir efsanesi olmuştu.
Ve bugünlere kadar ulaştı.
Yakın bir geçmişte Datça’nın mezar taşlarıyla ilgili bir kitap çalışması için tüm köylerdeki mezarlar dolaşılıp, tek tek mezar taşları incelendi ve yazıları günümüz Türkçesine çevrildi.
Betçe’nin dışında uzaklarda bir köyün mezarlığındaki bir mezar taşı çok ilginçti.
Şöyle yazıyordu üzerinde.
“Canım oğlum iftiraya uğradı.”
Altında da ağanın adı vardı.

Hani derler ya, “gerçeklerin bir gün ortaya çıkma gibi bir huyu vardır.” diye.
200 yıl boyunca kulaktan kulağa yayılan bir köy efsanesinde gerçeklik payı olduğu ortaya çıktı.
Ağanın kaybolan oğlu uzaklarda bir köyün mezarlığına gömülmüştü.
Peki ya diğer söylenenler.
Nesilden nesile aktarılanlar.
Terkettiği kız ve köy delikanlılarının intikamı.
Onlar da gerçek miydi acaba?

21 Ekim 2018 Pazar

YAŞADIĞIN MÜDDETÇE PARILDA


"Işılda, yaşadığın müddetçe parılda.
Gamı tasayı at bir kenara.
Yaşam dediğin böyle kısayken,
Ve her şey yenik düşerken zamana."

Böyle yazıyor bir mezar taşında.
En az 2 bin yıllık.
Kopenhag'da milli müzede sergileniyor.
Ziyaretçi akınına uğruyor.

*.  *.  *

Yıl 1883'tü..
Almanlar Aydın-İzmir tren yolunu yapıyordu.
Demiryolu Kestane dağlarının güney eteklerinden geçecekti.
Antik Tralleis kentinin yakınlardan.
İşçilerden birinin kazması mermer bir mezar taşına çarptı.
Hemen şirket yetkisi Edward Purser'e haber saldılar.
Pulser mezar taşını çıkarttı, gizlice İzmir'e götürdü.
Zaten bir kolleksiyoncuydu.
Tecrübeli bir tarihi eser hırsızıydı.
Çaldıklarını Buca'daki evinde gizliyordu.
Mezar taşı 1922 yılında önce İstanbul'a,  oradan da Stockholm’e kaçırıldı.


Alt tarafı bir mezar taşı diyebilirsiniz.
Türkiye'de binlerce var değil mi?
Ama bu öyle sıradan değildi.
Bu çok farklıydı.
Bu mezar taşı tarihin eksiksiz olarak bulunan ilk şarkısını üstünde taşıyordu.
Notaları ve sözleriyle birlikte.
Her hecenin üzerinde notası vardı.
Tralleisli bir aristokrat Seikilos'un eşi Euterpe’ye yazdığı bir şiirdi.
Antik Yunan lirik notalıydı.
Mezar taşının altında da şu açıklama yer alıyordu.
“Ben mermerden bir mezar taşıyım.. Seikilos beni buraya ölümsüz anısının sonsuz bir belirtisi olarak koydu."

*.  *.  *

Mezar taşı 1920'lerin sonunda tüm dünyaya tanıtıldı.
Adına "Seikilos'un Ağıdı"dediler.
Üzerindeki notaları ezgiye çevirdiler.
Defalarca farklı biçimde yorumladılar.
Avrupa müzik marketlerinde satışa çıkardılar.
En son 2010 yılında San Antonio Vocal Arts Ensemble tarafından tekrar yorumlandı.



1966 yılında Danimarka Ulusal Müzesi'nde sergilenmeye başlandı..
Müzenin en ilgi gören tarihi eserlerinden biri.
Bugün Avrupa'nın hangi müzesini ziyaret etseniz, bu topraklardan çalınmış bir tarihi eser görebilirsiniz..
Seikilos'un şarkısı da bunlardan biri.
Üzülmemek elde değil.
Ama insan düşünmeden de edemiyor..
Acaba, bu mezar taşı ülkemizden çalınmasaydı ne olurdu?
Bir evin duvarına mı konurdu, bir caminin temeline mi?.
Ya da Knidos anfitiyatrosunun mermerleri gibi Dolmabahçe Sarayı'na mı?
Neyse.
Canımızı daha fazla sıkmayalım.
Seikilos'un 2 bin yıl önce eşine yazdıklarına kulak verelim.

"Işılda, yaşadığın müddetçe parılda.
Gamı tasayı at bir kenara.
Yaşam dediğin böyle kısayken,
Ve her şey yenik düşerken zamana."

20 Ekim 2018 Cumartesi

KELEBEKLERİN SON DANSI


Dün sabah doğaya attım kendimi.
Mesudiye sırtlarına.
Akdeniz'e tepelerden baktım.
Yazdan kalan son günler ya.
Gök mavi, deniz turkuaz, dağlar yeşil.
Muhteşem bir hava.
Bir kelebek geçti önümden.
Vals yapar gibi.
Rengarenk.
Narin.
Ve nazlı.
Beni görünce korktu sanki.
Hızlandı.
Uzaklara uçtu birden.
Gözden kayboldu.
Adeta kaçtı!


*. *. *
Uzun süredir kelebek görmüyordum buralarda.
İyi geldi.
Keşke biraz daha dursaydı.
Biraz daha izleyebilseydim onu.
Neden kaçtı acaba?.
Geçen gün Mesudiye'de dostum Ünal ile konuşuyoruz..
O buralara benden önce gelenlerden..
10 yıl kadar önce buralarda kanatları el kadar kelebekler varmış.
Geceleri ayrı, gündüzleri ayrı.
Binlerce kelebek.
Rengahenk.
Şimdi tek tük.
Gerçekten ne oldu o kelebeklere?
Neden gittiler buralardan?
Neden kaçtılar?.
Siz hiç kelebekten nefret eden insan gördünüz mü?
Göremezsiniz.
Çünkü kelebekler mutluluktur.
Özgürlüktür kelebekler.
Öyleyse neden gittiler?
Betonlaşmadan mı?
Tarımsal ilaçlardan mı?.
Domuz ve tilkiler için kullanılan zehirlerden mi?
Neden?

*. *. *

Sadece kelebekler mi?.
Çekirgeler, keklikler, tavşanlar.
Dağ keçileri.
Şahanlar, kartallar.
Börtü böcek.
Ağaç, ot, çicek.
Bir bir gidiyorlar.
Nedeni belli.
Biz insanoğlundan kaçıyorlar.

*. *. *

Geceleri zaman zaman Venüs gezegenini gözlemliyorum.
Uzay bilimcilerine göre eskiden dünya gibiymiş Venüs.
Atmosferi, okyanusları, nehirleri varmış.
Zamanla kendi eksenindeki dönüş hızının artmasıyla herşey yok olmuş.
Şimdi bir cehennem Venüs.
Hemen yanında dünyamız var.
Evrendeki tek evimiz.
Cennetimiz.
Peki kıymetini biliyor muyuz?
Asla.
Bilim insanlarına göre bu gidişle dünyanın sonu da Venüs gibi olacak.
Tehlike çanları çalmaya başladı.
Cennet cehennem olacak.
Venüs'ü yok eden kozmik olaylardı..
Dünyayı yok eden ise insanoğlu olacak.
Ne acı değil mi?

*. *. *

Roma'nın gaddar başkumandanı Titus'a Mısır seferinde bir bilgeden sözederler.
Her şeyi bilen, her soruya cevap veren bir bilge.
Halk ona büyük saygı duymaktadır.
Her konuda ona danışmaktadır.
Titus onun ismi altında ezilmektedir.
Sinirleri bozulur.
Uykuları kaçar.
Bu işe bir çözüm bulmalıdır.
Bilgeye öyle bir soru sormalı ki, asla bilmemelidir.
Danışmanlarıyla günlerce konuşur.
Sonunda karar verir.
Eline bir kelebek alacak ve bilgeye soracak.
"Elimdeki kelebek ölü mü, diri mi?"
Bilge "diri" derse, sıkıp öldürecek.
"Ölü" derse elini açıp serbest bırakacak.
Böylece bilge bilmemiş olacak.
Plan hazırdır.
Halka duyuru yapılır.
Bilgeye haber salınır..
Titus halkın gözü önünde bilgeye sorar.
"Elimde bir kelebek var. Ölü mü, diri mi?"
Bilge hiç düşünmeden cevaplar.
"O senin elinde."

*. *. *

Kelebekleri, çekirgeleri, keklikleri, cümle alem tüm dünyayı yaşatmak insanın elinde.
Farkında mısınız?

18 Ekim 2018 Perşembe

ISIRILMIŞ BİR ELMA


1940lı yıllardı.
Irkçı Alman kapitalizminin desteklediği Naziler, Avrupa'da taş üstünde taş bırakmıyordu.
Fransa, Avusturya, Polonya gibi ülkeler bir bir düşüyordu.
Sıra İngiltere'ye gelmişti.
Naziler ordu içinde "Enigma" ismini verdikleri bir şifreleme yazılımıyla haberleşiyordu.
Bir türlü kırılamayan bu şifrelerle yönlendirilen Alman bombardıman uçakları ve denizaltıları baskın üzerine baskın yapıyordu..
İngilizler ağır kayıplar veriyordu.
Britanya düştü, düşecekti.
Nazileri durdurabilmenin tek yolu kalmıştı.
"Enigma" kırmak.
İngiliz hükümeti bunun için seferberlik ilan etti.
Ülkenin ünlü matematikçilerine, bilim insanlarına maddi manevi her destek verildi..
Haftalarca, aylarca çalışıldı..
Ama Enigma bir türlü kırılamıyordu.
Sonunda Alan Turing isimli bir matematikçi bunu başardı.

Aynı zamanda bir kripto uzmanı da olan Turing'in geliştirdiği makina "Enigma"yı kırdı.Bu sadece İngiltere'nin kurtuluşu değil,  insanlık tarihini de değiştiren bir buluştu.
Alman faşizminin sonuydu.
Bu makina bilgisayarın atasıydı.
Turing'in ülkesinde kahraman ilan edilmesi gerekirdi.
O bir dehaydı.
Adının sadece İngiltere tarihine değil, insanlık tarihine altın harflerle yazılması gerekirdi.
Maalesef öyle olmadı.
Savaş sonrası Turing yapay zeka üzerine çalışmalar yaptı.
İnsan beyni ile bilgisayarı eşleştirmek istiyordu.
Bu konuda çok önemli adımlar attı.
Çalışmalarından İngiliz hükümeti rahatsız oldu.
Durdurulması gerekiyordu.
İngilizler bunun için en ahlaksız yönteme başvurdu.
İngiliz gizli servisi MI5 Turing'in özel hayatını didik didik etti.
Eşcinsel olduğunu ortaya çıkardı.
Haber gazetelere servis edildi.
O günlerde Britanya'da eşcinsel ilişkiler yasaktı.
Turing tutuklandı.


Mahkemeye çıkarıldı.
Kendisine iki seçenek sundular.
Ya hapis yatacaksın.
Ya da devlet kontrolünde kısırlaştırılacaksın.
Turing ikinci yolu seçti.
İnsanlığı Naziler'den kurtaran bu bilim insanı, sadece cinsel tercihi nedeniyle suçlu bulundu ve sürekli östrojen ignesine mahkum edildi.
Hayatı kararmıştı.
İgneler sadece ruhsal değil, fiziksel acı da veriyordu.
O artık yaşayan bir ölüydü.
64 yıl önce evinde ölü bulundu.
Yerde ısırılmış bir elma duruyordu.
İngiliz polisi elmada siyanür olduğunu ve Turing'in intihar ettiğini duyurdu.
Ancak elma nedense hiç bir laboratuar testinden geçirilmemişti..
Dosya apar topar kapatıldı.

*. *. * 


Aradan 50 yıl geçti.
Tarih 10 Eylül 2009 idi.
İngilizler kendileriyle hesaplaşıyordu
Başbakan Gordon Brown ünlü matematikçiye yapılanların korkunç olduğunu kabul etti.

Ünlü bilimadamın heykelleri dikildi, ismi sokaklara verildi.
2013 yılında da Kraliçe 2. Elizabeth Turing'e kraliyet affı verip, başarılarını onurlandırdı.


Yıl 2018.
Bugün milyonlarca insan Apple (Elma) şirketinin ürünlerini kullanıyor.
Özellikle iphone ve ipad salgın hastalık gibi.
Logosuna  iyi bakın.
Eşcinselliği simgeleyen gökkuşağı renkleri ve ısırılmış yarım bir elma göreceksiniz.

Kutsal kitaplara göre Adem ile Havva yasak meyvayı, elmayı yedikleri için cennetten kovuldu..
Günümüzün tanrıları da "Yapay Zeka"yı keşfeden bir dehayı siyanürlü elmayla bu dünyadan kovdu.
Tanrılar çıldırmış olmalı.




AFRODİSİAS'IN ÇIĞLIĞI


Yıl 1958.
O günlerde 30 yaşında bir foto muhabiriydi.
Gazetesi görev vermişti.
Başbakan Adnan Menderes'in Aydın'da yapacağı baraj açılışını görüntüleyecekti.
Aydın valisine gitti, derdini anlattı.
Vali şoförlü bir araba tahsis etti kendisine.
Yola çıktılar.




Şoför "kestirme bir yol biliyorum, oradan gidelim mi" diye sordu.
Bölgeyi bilmiyor ki, ne desin.
"Tamam" dedi, "kaptan sensin." 
Kestirme yoldan giderken kayboldular.
Ne yönlerini biliyorlar, ne gittikleri yeri.
Saatlerce gittiler, nafile.
Her yer kayalık.
Biri yok ki, sorsunlar.
Sonunda güneş battı, etraf zifiri karanlık oldu.
Saatler sonra ileride bir ışık gördüler.
Nihayet insana ait bir şey.
Bir yerleşim yeriydi burası.
Bir kahve.
Girdiler kahveye.
Etraf lüks lambalarıyla aydınlanıyordu.
Köylüler domino oynuyordu.
Ancak bir ilginçlik vardı.
Kahvede masa yoktu.
Köylüler mermer sütun başlıklarını masa yapmışlar üzerinde domino oynuyorlardı.
Sordu "nereden buldunuz bunları?"
Köylülerin cevabı ilginçti.
"Etrafta bunlardan yüzlercesi var."

O gece zorunlu olarak köyde konakladı.
Sabah gün ışıdığında gördüklerini inanamadı.
Bir antik kentin içindeydi.
Mermer yapılar, lahitler, heykeller, tiyatro, stadium, odeon.
Gördükleri harabe değildi.
Tarih ve bugün iç içe yaşıyordu.
Köylüler mermer sütunları evlerinde kullanıyor, lahitlerin içinde üzüm eziyordu.
Çocuklar binlerce yıllık tiyatroda saklambaç oynuyordu.
Hemen fotoğraf makinasına sarıldı.
Her yeri fotoğrafladı.
Geyre köyüydü burası.
Osmanlı öncesi ismiyle Karya.

İstanbul'a döndüğünde tanıdığı arkeologlara fotoğrafları gösterdi.
Kimse buranın neresi olduğu bilmiyordu.
Türkiye'nin bu antik kentten haberi bile yoktu.




Bunun üzerine fotoğrafları Time Dergisi'ne gönderdi.
Dergi siyah beyaz fotoğraflarla yetinmedi.
Renklilerini de istedi.
Hemen renkli fotoğrafları da çekip tekrar gönderdi.
Kısa bir süre sonra fotoğraflar dünya basınında yayınlandı.
.

Yer yerinden oynadı.
Amerikalı arkeologlar gelip, antik kenti incelediler.
Burası Afrodisias'tı.
Adını aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit'ten almıştı.
Afrodit'e adanan bir kentti.
Tarihi MÖ 5000'lere kadar gidiyordu.
Topraklarında onlarca kültür barındırmıştı.
Antik dönemin sanat, mimarlık ve heykeltraş merkeziydi.
Bir dünya harikasıydı.
Kent geçen sene UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'ne girdi.
Bu antik kenti bulan kişi dün kaybettiğimiz ünlü fotoğrafçı Ara Güler'di.
O günlerde çektiği fotoğraflarını yıllar sonra "Afrodisias Çığlığı" isimli bir sergide kamuoyuyla paylaştı.
Anısına saygıyla.


























Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...