18 Temmuz 2018 Çarşamba

ZENGİNE TESKERE, FAKİR MEMET ASKERE


Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Ayşe Gül Altınay’ın şöyle bir saptaması var.
"Siyasetçisinden eğitimcisine, akademisyeninden genelkurmay başkanına Türkiye Cumhuriyetinin kendi alanlarında efsaneleşmiş sivil ve askerî şahsiyetlerinin benzer ifadelerle altını çizdikleri gibi “ordu-millet” kavramı 1930’lar sonrası Türk milliyetçiliğinin kurucu öğelerinden biri olmuştur.
Bu nedenle “Her Türk asker doğar” anlayışı ders kitaplarından gazete köşelerine, kışlalardan okullara, günlük sohbetlere kadar yaygın bir kullanıma sahip. 
Bu anlayış iki alanda hayata geçirildi.
Biri askerlik.
Diğeri eğitim.
Her erkek vatandaş zorundu askerlik hizmeti yapmakla yükümlendirildi.
Erkek kadın her lise öğrencisi de Milli Güvenlik Bilgisi dersinden geçmek zorunda bırakıldı.
Böylece bu topraklarda yaşayanlar, asker doğmasalar da hayatlarının bir döneminde asker oldular.”




Asker doğmadım ama askerliğimi 1986 yılında Çanakkale 57. Jandarma Er Eğitim Alayı’nda yaptım.
Kısa dönem.
8 aylık eğitim çavuşu.
Elimize bir kitapçık verdiler.
Adı, ST-7 10B
ST, Sahra Talimnamesi demek.
Amerikalılar 1930’lı yıllarda yazmış.
Amerikan Kara Kuvvetleri’nde tek er ve manga yanaşık düzeni ile muharebe düzeni kurallarını içeren bir kitapçık.
Bizimkiler 1960’da bu kitapçığı bire bir tercüme ettirip, "ST 7-10B Piyade Talimnamesi” ismiyle TSK’nın olmazsa olmazı yapmışlar.
Ordunun kutsal kitabı adeta.
Eğitim çavuşları kitapta ne yazıyorsa, onu öğretmek zorunda.
Kitapçığa göre manga ve bölük yürüyüşlerinde birlikteliği sağlayabilmek için yürüyüş marşı okunacak.
Bizimkiler için yürüyüş marşını bulmak kolaydı.
Zaten yıllardır beyinlere kazanmıştı.
“Her Türk asker doğar.”
Çanakkale'de  “İt Durmaz Tepesi”nde sabahın körü bağırırdı tüm bölükler.
En yüksek sesle haykırırdı, henüz daha uykusunu alamamış 20 yaşındaki gençler.
 “Her Türk Asker Doğar!”
Kimse sormazdı.
Niye bilimadamı, sanatçı, yazar, şair doğmaz da asker doğar?
Neyse.
Eğitim sistemimiz Amerika’dandı ama marşımız öz be öz Türk'tü!
Yerli ve milli!
Yetmez mi?
Üstelik NATO ordusu değil miydik?

                       *.  *.  * 

Peki her Türk gerçekten asker mi doğuyor?
Rakamlar öyle demiyor.
1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’ndan kaçan asker sayısı 300 bin.
Kurtuluş Savaşı’nda Türk Ordusu’ndan kaçan asker sayısı 150 bin.
Sadece Sakarya Muhaberesi’nden kaçanlar 40 binden fazla.
İstiklal Mahkemeleri"nin kurulma nedeni bile askerden kaçanlara gözdağı vermek değil mi?
Düşünün gerisini.
Sadece bizim ordu da değil tabi.
Yunanistan dahil Avrupa'da çok ordunun asker kaçaklarıyla başı dertte o yıllarda.
Ya bugün?
Bugün yine sözde her Türk asker doğuyor, doğmasına da.
Ensesi kalınlar rapor alıyor.
Arkası kuvvetli olanlar torpil yapıyor.
Parayı bastıranlar da bedelli oluyor.
15 bin liraya, 20 gün.
Zengine teskere, fakirler askere.
İstikamet nizamiye.
Yürüyüş marşı sayılacak, sayy!
“Her Türk Asker Doğar!”

KANAYAN SEVDA; KUZGUNCUK





Kültürlerin, dinlerin buluştuğu yerdi orası.
Farklı ırklardan, farklı inançlardan insanların komşu olduğu, bir arada yaşadığı yerdi.
Herkes birbirinin yardımına koşar, üzüntüsünü sevincini birlikte paylaşırdı.
İstanbui’un en eski semtlerinden biriydi, orası.
Adı Kuzguncuk’tu.
1914 nüfus sayımına göre topu topu 2324 insan yaşıyordu
Bunların 1600’ü Ermeni, 400’ü Yahudi, 250’si Rum, 70’i Müslüman ve dördü de  farklı inançlardandı.
Zamanla Türk nüfusu arttı.
Çoğunluk azınlık olmaya başladı.
Yıl 1952’ye gelince Müslümanların sayısı hayli fazlalamıştı.
Bir cami yapılması gerekirdi.
Merkeze yakın uygun bir arandı, bulunamadı.
Tek bir yer vardı ama.

O da Ermeniler’e ait Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin bahçesiydi.
Bu kiliseyi Padişah Abdülaziz 1835’te saray mimarı Ohannes Amira Serveryan’a yaptırmıştı.
Aynı bahçede hem cami, hem kilise olur muydu?
Ayrıca Ermeni nüfusu buna izin verir miydi?
Ama dedik ya, Kuzguncuk kültürlerin ve inançların buluştuğu yerdi.
Önce Museviler girdi devreye.
Müslümanlar ile Hristiyanlarla uzun uzun görüştüler.
Sonra iki tarafı da ikna ettiler.
Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin papazı da onay verince sorun giderildi.
Kuzguncuk Camii, kilisenin bahçesine yapıldı.
Caminin yapımında Ermeni cemaati 500 lira katkıda bulundu.
1954 yılından itibaren o bahçede papazlar ilahiler okuturken, imamlar cemaate dua ettiriyordu.
Ezan sesi ile Çan sesi bir aradaydı.



İstanbul’un boğaz kıyısındaki tek yeşil alanıydı, Kuzguncuk’taki bostan.
16 dönümden fazla bir alandı.
Sultan Mehmet Reşat döneminde gayrımüslim Dode ve Soro ailelerine geçmişti.
600 yıldır bostan olarak kullanılıyordu.
Son sahibi Rum İspirto Soro’ydu.
İspirto Soro 1951 yılınca ölünce bostan miras yoluyla oğlu İlia’nın mülkü olacaktı.
Ama olmadı.
“Adalet mülkün temeli” denilen sistemde en büyük adaletsizliklerden biri yaşandı.
1977’te Vakıflar İdaresi tarafından bostana el konuldu.

İspirto Soro’nun 60/360’lık hissesinin oğlu İlia Soro’ya neden geçmediğini kimse anlayamadı.
1986’da yüzlerce yıllık bostanın imar planlarında Boğaziçi İmar Yasası’na aykırı biçimde değişiklik yapıldı.
1992’de, araziyi 10 yıllığına kiralayan Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavisi Vakfı bostona bina yapmak istedi.
Ermeni, Yahudi, Rum, Türk Kuzguncuk halkı buna izin vermedi.
Direndiler.
Mücadele yıllarca sürdü.
2014’te devlet geri adım attı ve bostan üzerindeki tüm projelerden vazgeçildi. 
Bugün bostan parsel parsel kiralanıyor, isteyen ekim dikim yapıyor. 
Yaz gecelerinde filmler gösteriliyor, şenlikler düzenleniyor.
Yarın ne olacak kimse bilmiyor?
Çünkü “Kuzguncuk Kentsel Dönüşüm Alanı” ilan edildi!

O renk renk güzelim binaların kaderi belli değil.
O tarih kokan dar sokaklar acaba hangi yandaş müteahhitin iş makinalarıyla yıkılacak?
O yüzyıllık ağaçlar, ulu çınarlar.
O deniz kıyısına atılan sandalyeler.
O yosun ve iyot kokusu.
O tavşan kanı çay ve simit, peynir, yumurta keyfi.
İspiro’nun, Agop’un, Yosef’in anıları.
İlia'nın bostanı.
Kuzgun baba masalları!

Nazım Hikmet ile Can Yücel’in hatıraları.
Nazım’ın unutulmayan Kuzguncuk Şiiri.

Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve gayet nefis yapar gül reçelini
Pansiyoncu Madam
Ve kızı Raşel…
Aynada bir kartpostal:
Bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol…
Ve Denize nazırdı pencereleri…
Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
Karanlık şilepler geçerdi geceleri
İnsanı olduğu yerde
Eli böğründe bırakarak…
Selim’in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı.
Yalıda bir tavus kuşu
Bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
Tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
Ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,


Uyurken dağıtırdı gülünü…Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı…
Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
Dünyayı zapta gidecek olan
Pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların

Her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim.”


Tüm bu güzellikler ne olacak?
Kuzguncuk betona esir düşmeyen, AVM olmayan İstanbul’un ender semtlerinden biriydi.
Güler Yücel eşi Can Yücel’i anlatırken, Kuzguncuk günleri için "Bizim evde şiir pişerdi, aşk pişerdi" demişti.
Aşkların aşıkların semtiydi, Kuzguncuk.
Buket Uzuner  Kumral Ada Mavi Tuna romanından demişti.
Kuzguncuk Aşka doymayan bir Boğaziçi köyüydü.
Ama aşkları da vurdular.
Tıpkı Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi.

"Aşklarıda vururlar
Şarkıya şiir olur
Adanır sonsuz anısına
Kanayan sevdamın

Eyvah şiirler azalmış
Günümüz perişan
Yanıyor içimizdeki
Koskoca orman."


Kuzguncuk'un Ruhunu el fatiha!






Fotoğraflar internetten alınmıştır.

17 Temmuz 2018 Salı

TUTANKHAMUN VE DATÇA BADEMLERİ.



Tutankhamun.
Tanrı Amun'un yeryüzündeki avatarı.
Sözcük anlamı; Amun'un yaşayan yüzü.
Mısır'ın efsane firavunu.
İlk tek tanrılı Aten dinini kuran, IV. Amenotep'in oğlu.
Musevi ve Hristiyanların "Amen", müslümanların "Amin" diye kullandıkları sözcüğün kaynağı..
Mezarı 1922 yılında krallar vadisinde bulundu..
Mumyasının yanında altınları ile  mücevherlerinden oluşan müthiş bir hazine vardı.
Bir de arkeologları şaşırtan bir sürpriz.
Bir avuç badem.
Evet badem.
Öbür dünyada da yiyebilsin diye, bir avuç badem.

Datça'nın bademi meşhurdur.
Payam derler buralarda.
Lezzetlidir.
Amerikan Başkanlarının, Beyaz Saray'ın bademinin bile buradan gittiği söylenir.
Bugünler badem toplama günleri.
Köylü gün ağarmadan uyanır.
Uzun sopalarla en yüksek dallardaki bademleri bile düşürürler.
Düşen bademler, yeşil kabuklarından ayıklanır.
Ardından kurutulur..
Bir hafta güneşin altında kaldıktan sonra kabukları kırılır ve içi saklanır..
İyi kurumuş bir badem 3-4 yıl dayanabilir.
Zor iştir badem toplamak.


Geçen sene ben de soyundum bu işe.
Koskoca badem gözümün içine düştü.
Hastanelik oldum.
Neyse ki; "Kör ölür, badem gözlü kalır" olmadım.

*.  *.  * 

Datça'da çeşit çeşit badem var.
Nurlu badem.

Ak badem
Sıra badem.
Diş badem.

Datça Yerel Tarih Derneği'nin araştırmasına göre tam 96 çeşit.
En tutulanı nurlu badem.
İri ve lezzetli.

Elbette fiyatı da digerlerinden pahalı.
Ben Ak bademi daha çok seviyorum.
Kendisi küçük ama lezzeti büyük.
Aroması farklı.
Neler yapılmaz ki, bu bademden.
Ballı badem.
İncirli badem.
Badem kurabiyesi.
Badem ezmesi.
Buzlu badem.
Damat Tatlısı(Bademli baklava)
Bademli balık.
Badem krokan.
Badem kraker.
Daha neler, neler?

*.  *.  *

Bademin ayrı değeri var, bizim toplumda.
Kadınlar parfüm yapar yağından.
Erkekler bıyıklarına, saçlarına sürer o yağı.
Güzel göze badem gözlü denir.
Şarkısı bile vardır..
"Kara kara badem gözler.
Hep yaşla dolmuş"

Mesela benim köpeğim Bijo badem gözlüdür..
O bana aval aval bakar.
Ben ona hayran hayran.
Bir de "badem bıyık" vardır.
Hitler'i anımsatır.
Bugünlerde salgın.
Bulaşıcı hastalık gibi yaygın.
Siz siz olan badem bıyıktan uzak durun ama bademsiz kalmayın.









16 Temmuz 2018 Pazartesi

GÜNBATIMI YALNIZLIĞI.


Levent ile Kamil.
İkisi de ellisine merdiven dayamış.
İkisi de bekar.
Levent İstanbul'da genel müdür.
Maslak'ta, güneşe hasret o dev beton yığınlarından birinde.
Çok ünlü bir şirketin patron vekili.
Başarılı.
Çok iyi para kazanıyor.
Ülke standartlarının çok üstünde.
Etiler'de bahçeli bir villada yaşıyor.
Hergün onlarca toplantıya katılıyor.
Günboyu yüzlerce insanla konuşuyor.
Çevresi bir an boş değil.
Akşamları iş yemeklerinde, eğlencelerde hep kalabalıklarla birlikte.
Ama gece eve döndüğünde!

*. *. *

Kamil, Ege'nın ücra bir kıyısında, bir sahil kasabasında tek başına yaşıyor.
Bir amatör balıkçı.
Eskiden jeoloji mühendisiymiş.
Dev baraj inşaatlarında görev almış.
Onlarca projeye imza atmış.
Yüzlerce insanla çalışmış.
10 yıl kadar önce o hayattan bıkıp, işten ayrılmış.
Büyük kentten kaçıp, bu sahil kasabasına sığınmış..
Sessizliği seçenlerden..
Şimdi bu sahil kasabasında bir başına.
Denize 150 metre geride, derme çatma bir barakada yaşıyor.
Barakanın hemen arkasında küçük bir bahçe ve küçük bir kümes.
İki horoz, 8 tavuk.
Bahçeden domatesini, biberini, maydanozunu, kümesten yumurtasını topluyor.
Ve sahilde 3,5 metrelik eski bir sandal.
Adı; Yalnızlık.
Boyaları dökülmüş, altı yosunlu.
Kürekleri kurutulmuş gürgenden.
Kamil bu eski sandalla her sabah denize açılıyor, deniz kırlangıçlarıyla günaydınlaşıyor, martıları besliyor.
Bazen balıklarla konuşuyor.
Akşamları eve döndüğünde tek başına yemeğini yiyip, bir başına uyuyor.

*. *. *

Levent ile Kamil'in yolları bu sahil kabasında kesişti..
İş yaşamından ve etrafındaki kuru kalabalıklardan bunalan Levent bayram tatilini fırsat bilip kendisini bu sahil kasabasına attı..
Tatilinin son gününde Kamil'le tanıştı..
Eski sandalla balığa çıktılar..
Ha gayret deyip, gürgen küreklere asıldılar..
Biraz açıldıktan sonra Kamil kerteriz alıp, "burası iyi..60 kulaçta balık yuvaları var" dedi.
Ardından 70'lik misinaların zokalarına Kamil'in bahçesinden topladığı solucanları taktılar..
Ve "Rastgele" deyip, oltaları dibe saldılar.
Bu mevsim iyi mercan yapar buralar..
Bir yandan balık tutup, bir yandan konuştular..
Once havadan, sudan..
Sonra kendi hayatlarından..
Bir ara Levent çevresine baktı..
Kendilerinden başka kimse yoktu..
Sadece martılar ve deniz kırlangıçları..
Ve Kamil'e sordu.
"Ne kadar yalnız yaşıyorsun?. Sıkılmıyor musun?."
Kamil "bir dakika" dedi.
Oltayı çekti, iri bir mercanı zokadan çıkarıp, sandalın livarına attı.
Sonra anlatmaya başladı.

*. *. *

"Ben yalnız değilim..
Senin yalnızlıktan ne anladığın önemli...
Mesela yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz..
Yalnızlık insanın özüdür...
İçimizdeki en derin kuyudadır..
O kuyudan onu çıkaracak olan da insanın kendisidir.
Her insan özüne dönmeli, bir içe dönüş yaşamalıdır..
Güçlü insanlar kendi içsel yolculuğunu başarıyla tamamlamış karakterlerdir..
İnsan yeterince içine dönebilirse, özünde keşdedilmeyi bekleyen sonsuz bir okyanus bulur..
Okyanuslar içinde sonsuz zenginlikleri barındırır..
Özümüzde bulduğumuz bu zenginlikler bizi ayakta tutar.
Kendisini yalnız hissedenler okyanuslara ulaşamaz.
Onlar için heryer çöldür..
Yalnızlıktan korkmak, yeni dünyalar yaratmaktan korkmaktır.
Her insanın gerçekleştiremediği hayalleri, planları, tutkuları, umutları var.
Kendi içsel yolculuğu yapmış olanlar özgürlüğü, gücü, cesareti fethederek hayalleri uğruna tek başlarına yola çıkabiliyor ve her türlü zorluğa göğüs gerebilliyorlar.
Yalnız insan evinde ayna olmayan insandır.
Aynada gördüğü yüzü sevmeyen insandır
Çünkü sevgi yalnızlığın vazgeçilmesidir.
Kendisini seven insan, herşeyi sever.
Kendisini sevmeyen kimseyi sevemez.
Bir insan yalnız olmayı beceremiyorsa, başkalarıyla olmayı da beceremez.
Yalnız yaşamayı başaran insanlar da asla yalnız kalmaz."

*. *. *

Saatler geçti.
Av bitmişti.
Livar mercan dolmuştu.
Vakit artık günbatımıydı.
Güneş dağların ardına batarken, Levent sessizliğe gömüldü.
Dönüşte küreklere hep o asıldı.
Avuç içleri su toplasa bile kürekleri bırakmadı.
Hiç konuşmadı.
Tuttukları balıkları akşam Kamil'in barakasında yediler.
Levent yemekte de sessizdi.
Yemek sonrası Kamil bahçeden kopardığı Sarısabır(Aloe Vera) bitkisinin özünü Levent'in avuçlarına sürdü.
Sonra vedalaştılar.
Levent 23.55 Bodrum uçağına yetişti..
İstanbul yolunda aklında hep şu soru vardı.
"Hergün yüzlerce insanla birlikte olan ben mi yalnızım, yoksa bu eski zaman kasabasında bir başına yaşayan Kamil mi?"

14 Temmuz 2018 Cumartesi

MAYMUN İLE İNSANIN DANSI


Tayland'ta maymunlar taş devrini yaşamaya başladı.
Piak Nam Yai adasında inceleme yapan bilim adamları, vahşi makakların kabuklu meyveleri ve kabuklu deniz ürünlerini taşla kırma yetisine sahip olduklarını gözlemledi.
Oxford Üniversitesi’nden Primat Arkeolojisi Projesi’nin başkanı Michael Haslam, “Makaklar aynı insan gibi taş alet kullanıyor. Kazılardan yaklaşık 50 yıldır da kullandıklarını saptadık" dedi.
Sadece Tayland'ta değil, Panama'da da maymunların taş devrine girdiği saptandı.
Bilim insanları Panama’daki beyaz yüzlü kapuçin maymunlarının Hindistan cevizi, yengeç ve salyangozları taş aletlerle parçaladığına şahit oldu.
Araştırmacılar, Şempanze Taş Çağı’nın Güney Afrika'da en azından 4.300 yıl önce, hatta belki de daha erken başladığını söylüyorlar.
Ancak, daha erken dönemleri inceleyebilecek toprak tabakalarını nerede bulacaklarını kestirmenin çok zor olduğunu da belirtiyorlar.
Peki bu bize neyi gösteriyor?
Maymunların alet kullanmayı öğrenmesinin önemi ne?

İnsan türünün bilimsel adı Homo Sapiens.
Homo insan demek.
Sapiens ise akıl, zeka, düşünme becerisi.
Homo Sapiens akıllı insan anlamına geliyor.
Aklın en basit tarifi alet kullanma yetisidir.
Çünkü alet kullanmak için, o aletin ne işe yarayacağını düşünmek ve uygulamak gerekir.
Aklı olmayan hiç bir canlı alet kullanamaz.

O zaman şu soru geliyor akla.
Maymunlar akıllarını kullanmaya başladılar.
Maymunların beyinleri de tıpkı insan gibi gelişme gösterirse, binlerce yıl sonra ne olacak?
Bugün taş devri.
Yarın acaba maden devri mi?
Ya sonrası!
Dünyada iki akıllı canlı türü nasıl bir iletişim kuracak?
Yoksa, "Maymunlar Cehennemi" gerçek mi olacak?
Ne dersiniz?


13 Temmuz 2018 Cuma

YAVUZ HIRSIZ



Dört yıl önce.
21 Eylül 2014 tarihinde bir yazı kaleme almıştım.
“Rum Tohumu”
Milli Takımın ve Fenerbahçe’nin efsane golcüsü Lefter Küçükandonyadis’in etnik kimliği nedeniyle nasıl zulüm gördüğünü, karakolda nasıl tokatlandığını yazmıştım.
O günlerden kalma bir gazete haberiyle de olayı belgelemiştim.
Bu yazım bir kaç gün sonra Haber Hürriyeti Gazetesi’nde yayınlandı.
Ayrıca dört yıl boyunca zaman zaman sosyal medyada da dolaştı, durdu.
Futbol Federasyonu bu yılki futbol sezonuna “Lefter Küçükandonyadis” ismini koyunca, tekrar gündeme geldi.



Önceki gün AhvalHaber’in internet sitesine bakarken, yazım çıktı karşıma.
Kelimesi, virgülüne aynı.
Ama yazan ben değilim.
Nazar Büyüm.
Olacak iş değil.
Yazı kopyala, yapıştır yapılmış, üzerine imza konmuş ve yayınlanmış.
Bir de Ahval Haber Copyright ibaresi koymuş!
Yani diyor ki, kaynak gösterilmeden kullanılamaz!
Gözlerime inanamadım.
Ertesi gün aynı yazım bu kez T24’te yayınlandı.
Yine kelimesi, virgülüne aynı.
Yine yazan ben değilim.
Yine Nazar Büyüm.
Pes arkadaş.

*. *. *

Nazar Büyüm zaman zaman okuduğum ve bazı görüşlerini benimsediğim bir yazardı.
İyi bir reklamcıydı.
Yazılarından anladığım kadar, o emek hırsızı olamazdı.
Kendisine bir mail ile ulaştım ve yazının bana ait olduğu, neden kendi imzasıyla
kullandığını sordum.
Aldığım cevap inanılmazdı.
Şöyle yanıtladı Nazar Büyüm mailimi.

Sedat bey, yazıda açıkça belirttim, o öykü benim 40 yıldır tanıdığım bir arkadaşımdan bana geldi. Öyküyü önemli bulduğum için, tanık olduğum iki olayla birleştirerek yazdım. Emeğe saygı bana söyleyebileceğiniz söz değil. Siz olaya, onun önemine, taşıdığı anlama öncelik verin, saygı duyun. Eğer size aitse bu öykü, bunu paylaşmış olmanın hazzı size yetmiyor mu?
Neler oluyor, neler yaşanıyor, yaşıyoruz! Bunu düşünün.
nb”


Gerçekten pes.
Nazar bey diyor ki, yazıyı sen yazmış olabilirsin ama ben paylaştığım için haz duy!
Bu ne egodur?
Bu ne üstten bakıştır?
Bu resmen narsizm!
Dört yıl önce kaleme aldığım yazıyı Nazar Büyüm kendi imzasıyla paylaştığı için haz duyacakmışım.
Güler misin, yoksa okkalı bir küfür mü edersin?
Neyse.
Biz yine empati yapalım ve Nazar Büyüm’ü 40 yıllık arkadaşı yanılttı diye düşünelim.
Demek ki kendisi değil, arkadaşı emek hırsızı!
Ama kim demişti, "bana arkadaşını anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim" diye?
Bu arada Nazar bey bir soru sormuş.
Şöyle diyor.
“Neler oluyor, neler yaşanıyor, yaşıyoruz! Bunu düşünün.”
Düşünmeme gerek yok Nazar bey.
Yavuz hırsız ev sahibini bastırmaya çalışıyor!
Daha ne olsun?

12 Temmuz 2018 Perşembe

ONURLARI İÇİN ÖLÜMÜ SEÇENLERE...


MÖ 42’lerdi.
Fethiye’nin dağlık bölgeleri kan gölüne dönmüştü.
Oklar, mızraklar havada uçuşuyordu.
Kılıçlar elma keser gibi baş kesiyordu.
Savaşın tam ortasında Xanthoslu genç bir kadın boynunu ilmiğe geçirmiş,  kendisini asmaya çalışıyordu.
Bir elinde kendi elleriyle öldürdüğü çocuğu vardı.
Diğer elindeki meşaleyle de evini yakıyordu.
Kararlıydı.
Ne kendisini, ne çocuğunu, ne de evini düşmana bırakmayacaktı.
Düşman Roma İmparatorluğu’ydu.
Para ve güç için Akdeniz’e inmişti.
Onbirlerce askerle Likya’nın başkenti Xanthos’a saldırdılar.
Komutan Brütüs, atın üstünde kendisinden ve ordusundan emin zaferi bekliyordu.
O anda gözü intihar eden kadına takıldı.
Dondu kaldı.
Sonra etrafına bakındı.
Gözlerine inanamadı.
Xanthoslular teslim olmuyordu. Kaybedeceklerini anladıkları için kadın erkek bir bir intihar ediyorlardı.
Brütüs hemen askerlerine emretti.
“Bu onurlu insanları öldürmeyin!.”
Ama iş işten geçmişti. 
Yunanlı tarihçi Plutarkhos’un anlatımına göre Likyalılar sağ teslim olmamak için önce çocuklarını, eşlerini kendi elleriyle öldürüp, sonra bir bir intihar etmişlerdi.
Son nefeslerini verirken de herşeyi yakmışlardı.
Savaş bitinci Brütüs’e sadece harabe bir kent kalmıştı.



Xanthoslular’a bu bağımsızlık aşkı atalarından geçmişti.
Ataları da onurlarını korumak için defalarca böyle topluca intihar etmişlerdi.
Tarih MÖ 545’di.
Pers komutanı Harpagos emrindeki yüzbine yakın askerle Xanthos’u kuşattı.
Xanthoslular dev düşman karşısında sadece 6 bin kadardılar.
Günlerce direndiler, kahramanca savaştılar.
Ancak, yenilgi kaçınılmazdı.
Gerisini tarihçi Heredot anlatıyor.
“Harpagos Xanthos Ovasına indiği zaman, Xanthoslular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı, az sayıda güçleri ile dövüştüler ve yiğitlikte nam saldılar ama yenildiler. Kadınlarını, çocuklarını, hazinelerini, kölelerini kaleye doldurdular. Alttan ve yandan ateşe verdiler. Öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak, düşmana saldırdılar. Savaşta tek kişiye varıncaya kadar, savaşarak öldüler. Bu ateşten yalnızca başka yerlerde bulunan Xanthoslu 80 aile kurtulabildi. Onlar şehri baştan kurdular.”

Şehri baştan kuranlar, mermerlerin üzerine yaşananları yazmayı da ihmal etmediler.
“Evlerimizi mezar yaptık,
Ve mezarlarımızı kendimize ev.
Evlerimiz ateşe verildi,
Ve mezarlarımız yağmalandı.
Yüksek tepelere sığındık,
Yerin dibine saklandık,
Su içinde gizlendik,
Geldiler ve bizi buldular.
Bizi yaktılar ve yok ettiler,
Bizi yağmaladılar.
Ve biz,
Analarımızın uğruna,
Kadınlarımızın uğruna.
Ve biz,
Onurumuz uğruna,
Ve özgürlüğümüzün.
Biz, bu toprakların insanları,
Topluca intiharı aradık
Arkamızda bir ateş bıraktık,
Hiç sönmeyecek.”



Onurları için ölümü göze alan Xanthoslular’ın arkalarında bıraktıkları ateş hiç sönmemişti.
Bizanslılar’ın, Araplar’ın istilasına uğrayan kentlerindeki yapılar binlerce yıl ayakta kalmıştı.
Heykeller, anıt mezarlar, lahitler hepsi onları ölümsüz yapmıştı.
Taki 1838 yılına kadar. 
Ocak ayıydı.
İngiliz Kraliyet Donanması’na bağlı savaş gemisi H.M.S Beacon, Kınık yakınlarında Eşen Çayı'nın denize döküldüğü bölgeye demir attı.
Gemide arkeolog Charles Fellows vardı. Görevi Xanthoslular'ın düşmana vermedikleri anıtları İngiltere'ye götürmekti.

Üstelik, Osmanlı padişahından izin almıştı.
Sadece izin de değil, kazılarda çalıştıracak köylü de.
Fellows aylarca kazı yaptı, Xanthos’un altını üstüne getirdi. 
Sonunda 90 büyük sandıkta toplanan tarihi eserler öküzlerle savaş gemisine taşındı ve yapıldığı topraklardan kaçırıldı.
Xanthoslular’ın canları pahasına düşmana teslim etmedikleri anıtlar, padişah izniyle British Museum’a götürüldü.
Götürülenler arasında Payava lahti, Nereid Anıtı, Harpy Anıtı, heykeller, figürler, yüzlerle tarihi eser var.
Şimdi Londra’da sergileniyorlar.



Osmanlı padişahının izninden sonra Xanthos defalarca talan edildi.
1998 yılında UNESCO kenti Dünya Miras Listesi’ne almasa belki ören yerinde tek taş bile kalmayacaktı.
Şimdi giden eserlerin tekrar Xanthos’a getirilmesi için çabalar var.
Antalya Tanıtım Vakfı, “Eserler Ait Olduğu Yerde Güzeldir” adı altında bir proje başlattı ve 1 milyon imza ile UNESCO’ya başvurmayı kararlaştırdı.
Verirler mi?
Sanmam.
Adamlar çalmadılar ki, padişahtan izinle götürdüler.
Onurları için ölümü göze alan Xanthoslular’ın bizlere emanet bıraktığı eserler, taht sevdası  uğruna İngilizler’e peşkeş çekildi.
Tarihin babası Heredot yaşasa, acaba bu olaya ne derdi?



Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...