16 Mart 2018 Cuma

KARADUTUM, ÇATAL KARAM, ÇİNGENEM

Adı, Mari Gerekmezyan'dı.
Türkiye'nin ilk kadın heykeltraşlarından biriydi.
Ermeni asıllıydı.
Güzel Sanatlar Akademisi'nde misafir öğrenciydi.
Çok başarıydı.
Okulda bir asistana aşık oldu.
Asistan ünlü bir ressam ve şairdi.
Üstelik de evliydi.
Delice sevdiler birbirlerini.
Dillere düştüler.
Sevdiği adamın büstünü yaptı.

Ünlü ressam da onun portrelerini çizdi.
Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar.
Birbirlerine seranat yaptılar.
Mari'nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı.
Ailesi ve Ermeni toplumu onu terketti.
İtinayla yalnızlaştırıldı.
Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerde adını bile geçirmedi.
Buna ragmen sevgilisini hiç terketmedi.
Ta ki hastalanana kadar.
1947 yılında tüberküloza yakalandı.
İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı.
Durumu ağırdı.
Antibiotik gerekiyordu.
Ama dünya savaşı yeni bitmişti.
Ülkede ilaç yoktu.
Ünlü ressam sevgilisini kurtarmak için tablolarını sattı.

İlaç için her yolu denedi.
Şiirler karaladı.
Ama olmadı.
Mari Gerekmezyan 1947 yılının 12 Ekiminde 37 yaşında hayata gözlerini yumdu.


*. *. *

Aradan 2 yıl geçmişti.
1949 yılının bir ilkbahar günüydü.
İstanbul Büyük Kulüp'te bir toplantı vardı..
Her ilde Büyük Kulüpler cumhuriyet burjuvasının eğlence mekanlarıydı..
Sıradan insanlar oraya giremezdi.
İşçi ve köylüler içeriye sokulmazdı.
Başı örtülüler de.
O gece Büyük Kulüp'tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler..
Bedri Rahmi ayağa kalktı.
Şiiri okumaya başladı.
Ama gözyaşlarını tutamadı.
Bir yandan mısraları söylüyor, bir yandan sular seller ağlıyordu.
Gözyaşlarına mendil yetmiyordu.
*. *. *
"Karadutum, çatal karam, çingenem..
Nar tanem, nur tanem, bir tanem..
Ağaç isem dalımsın salkım saçak..
Petek isem balımsın ağulum..
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan..
Yoluna bir can koyduğum..
Gökte ararken yerde bulduğum..
Karadutum, çatal karam, çingenem..
Daha nem olacaktın bir tanem..
Gülen ayvam, ağlayan narımsın..
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.
Sıla kokar, arzu tüter,
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade..
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam..
Sensiz bana canım dünya haram olsun."


*. *. *

Bedri Rahmi'nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu.
Ama hiç tepki vermiyordu.
O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu.
Bedri Rahmi'nin "Karadutum, çatal karam, çingenem" diye seslendiği kadın, 2 yıl önce ölen Mari Gerekmezyan'dı.
Mari öldükten sonra Bedri Rahmi'ye dünya haram olmuştu.
Öyle ki.
Yıkılmışlığını dizelere dökmüştü.
"Türküler bitti,
Halaylar durdu,
Horonlar durdu..
Hüzün geldi başköşeye kuruldu,
Yoruldu yüreğim, yoruldu."

Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1975 yılında öldü.
Ölene kadar "Canım Cebişim" dediği Mari'yi hiç unutmadı.
Cebiş, Anadolu'da yeni doğan keçi yavrularına denirdi.

Kaynak: Can Kırıkları-Karin Karakaşlı

NEYİ ARIYORSAN, SEN OSUNDUR.


Yıl 1905'di.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Theodore Roosevelt, rezervasyonlardaki kızılderililerin şikayetleri üzerine bir toplantı düzenlemişti.
Kızılderili şefleri trenle New York'a getirildi.
Bir heyet kendilerini karşıladı.
Konuklara toplantı öncesi kenti gezdiriyorlardı.
Sokaklardaki insan seli, arabaların, iş makinalarının gürültüsü kızılderilileri şaşırtmıştı.
Birara Oglala Lakhotaları'nın şefi ve şamanı Hehaka Sapa (Kara Geyik) bir Ağustos böceğinin şarkısını duyduğunu söyledi.
Yanındaki diğer reisler onayladı.
Ama beyaz adamlar inanmadı.
Kentte Ağustos böceğinin olmayacağını, olsa bile bu gürültüde duyulamayacağı söylediler.
Kara Geyik ısrar etti.
Arabayı durdurdu.
İndi, ilerideki parka gitti ve bir ağaçta Ağustos böceğini gördü.
Amerikalılar şaşırmıştı.
"Olamaz" dediler, "Sende doğaüstü güçler var."
"Hayır" dedi Karageyik,
"Ağustos böceğini duymak için doğaüstü güce ihtiyaç yok."
Amerikalılar, "O zaman biz niye duymadık." dediler.
Kara Geyik cebinden metal 50 sent çıkardı, kaldırımda yürüyen insanların arasına yuvarladı..
Bir anda herkes "acaba benden mi düştü." diye paraya bakmaya başladı.
Kara Geyik yanındakilere sordu.
"Anladınız mı?"
"Anlamadık" dediler.
Anlattı.
"Bir insan için önemli olan nelere değer verdiğidir.. Çünkü herşeyi ona göre duyar, ona göre görür ve ona göre hisseder..Siz doğaya değer verseydiniz, Ağustos böceğinin şarkısını duyardınız."
*. *. *
Bilinen bir kızılderili hikayesidir bu..
Kıssadan hissedir..
Şimdi sorun kendinize..
Neye değer veriyorsunuz?
Neyi görüyor, neyi duyuyorsunuz?
Bozuk paranın sesini mi?
Ağustos böceklerinin türküsünü mü?
Goethe'nin bir sözü var.
"İnsanın gözü bildiği ve anladığı şeyi görür.. Ancak daha derin bilgi ve kültürün bize gösterdiği birçok şeyi, önümüzde durduğu halde yıllarca görmemiş olabiliriz."
..Ve Mevlevi felsefesidir; Neyi arıyorsan, sen o'sundur.

KIYILAR HALKINDIR, KİRALANAMAZ


Sadece direnenler kazanır
İtalyan yazar Luciano de Crescenzo der ki;
"Biz hepimiz tek kanatlı melekleriz, ancak birbirimize sarılırsak uçabiliriz."

Datçalılar Kurubük'ün kiralanmasına karşı çıkarak birbirlerine sarıldılar.
Uçtular.
Ve hedefe ulaştılar.

Kurubük'ün sermayeye peşpeş çekilememesinin nedeni Datçalılar'ın kararlı mücadelesindendir.
Birlikte bir sinerji oluşturarak Kurubük'ü Türkiye'nin gündemine taşıdılar.
Onların bu yasal, onurlu mücadelesine Datça Belediyesi, Kent Konseyi, Kıyı Çalışma Grubu, MUÇEP Datça ve diğer sivil toplum örgütleri büyük destek verdi.
Ayrıca başta Habertürk olmak üzere, Sözcü, Hürriyet, NTV, CNNTürk, Foxtv, Vatan, T24, Haber Hürriyeti, Egenin Sesi, Muğla Devrim gibi yayın kuruluşları sayfalarını, ekranlarını bu onurlu direnişe ayırdılar.  

Ülkenin çeşitli yerlerinde yaşayanların sosyal medya aracılığıyla verdiği destek de Datçalılar'ın gücüne güç kattı.
Sonuçta kazanan Datça oldu, Türkiye oldu..
Kurubük halka kaldı.

Şilili büyük şair, koca yürekli Pablo Neruda'nın şiirindeki gibi.
"Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
."
Halkız biz dostlar.
Birleşirsek kazanırız.
Ne güzel demişti Nazım Hikmet.
"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yarin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber! "
Kurubük küçük bir örnekti.
Bundan böyle hep beraber olabilirsek, nice Kurubükler kazanırız.
Çünkü anayasa der ki.
Kıyılar halkındır.

AH O PALAMUT AĞACI

Eskiden palamut ağaçlarıyla doluymuş, Datça'nın güzel koyu.
O yüzden Palamutbükü denmiş.
Zamanla kesilmiş o palamutlar.
Yerlerine badem dikilmiş.
Şimdi parmakla sayılacak kadar azlar.
Ama dev palamutlar.
Tepelerde.
Kumyer Köyü'nde.
Zamana meydan okur gibiler.
Heybetliler.
Aşağıda güzelim Palamutbükü'nü seyrediyorlar.
Atinalı tarihçi Thukidides ile sanat tarihçisi George E.Bean'a göre onların bugün durduğu yerlerde antik çağın çok önemli bir kenti vardı.
Adı Triopion'du.
"Üç yöne bakan" demekti.
En yukarıda görkemli bir akropolisi.
Asklepios kutsal alanı.
Ve gür suyu olan bir pınar.
Pınarın üzerinde de muhteşem bir köprü.
Hayat vardı o palamut ağaçlarının altında.
Kim bilir kaç aşık oturmuştu onların altına?
Kaç ozan şarkılar söylemişti?
Kimler piknik yapmıştı kim bilir?.
Triopion'da Dor Hexapolisi (Altı kent birliği)nin Doreia festivalleri düzenlenirdi..
Müzikal ve sportif yarışmalar yapılırdı..
Sporcular kazandıkları madalyaları Apollon Tapınağı'na bırakırdı..
Bir defasında Halikarnas'lı Agasikles, kazandığı Tripod'u (üç ayaklı sehpa) kentine götürmek istedi.
Kabul etmediler..
Bu yüzden Halikarnas(Bodrum) Altı Kent Birliği'nden çıkarıldı.
Triopion'da bir de hipodrom vardı..
At yarışları yapılırdı.
Kıyıda, Palamutbükü'nde bir limana sahipti..
468'de Atinalı komutan Kimon'un donanması üs olarak kullanmıştı..
1956'da bir binbaşı liman kalıntılarını keşfetti.
Birkaç savunma burcu hala görülüyor.
Cıvıl cıvıldı Triopion.
Şimdi harabe.
Bir kısmı toprak altında.
Toprak üstündekiler sessiz, virane.
Mermerleri tıpkı Knidos gibi İstanbul saraylarında kullanıldı.
Sadece palamut ağaçları ayakta kaldı.
Parmakla sayılacak azlar.
Acaba o günlerden bugüne kaçıncı kuşaklar!
Ve en önemlisi.
Kesilmeden daha kaç yıl yaşayacaklar.

KARTALI VURAN KENDİ TÜYÜNDEN YAPILMIŞ OKTUR


1955 yılının ılık bir bahar sabahıydı.
Yakima kızılderili rezervasyonunda şaman Khe-tha-a-hi (Kartal Kanadı) bir yandan kutsal adaçayı(sage) ile tütsü yapıyor, bir yandan da dua ediyordu.
"Gete anishinaabe Anami ewin,
O'o gichi Manidoo, O'o ogondaamaan noodinong."

"Ey Büyük Ruh,
Sesini rüzgarlardan işittiğim,
Bütün dünyaya yaşam nefesini veren, duy beni!.
Senin bilgeliğine ve gücüne ihtiyacım var."
Henüz duası bitmemişti ki, bir anda nefes nefese torunu geldi.
"Dede, dede!. Beyaz adam boz tepenin arkasında bir şeyler yapıyor."Şaman kızdı.
Homurlandı.
Torununa sert bir ifadeyle "Git sor bakalım, ne yapıyorlar?" dedi.
Küçük çocuk koşa koşa boz tepeyi aştı.
Beyaz adamlara sordu.
"Burada ne yapıyorsunuz?"
Güldüler önce..
Sonra "Geceleri gökyüzünde parlayan davulu biliyor musun?" dediler, çocuğa.
"Ay mı?" diye sordu.
"Evet" dediler, "Buraya NASA üssünü kuruyoruz..İnsanlığı geceleri gördüğün o parlayan davula götüreceğiz."
Çocuk yine koşarak dedesine döndü..
"Dede konuştum, insanlığı parlayan davula götüreceklermiş."
Khe-tha-a-hi daha da kızdı..
Bir şeyler mırıldandı..
"Khe ta gaye ga'ojimin wedamaan." dedi.
"Kartalı vuran kendi tüyünden yapılmış oktur."
Sonra bir parça geyik derisi aldı, ot boyalarından yaptığı mürekkeple üzerine bir şeyler yazdı."
"Git bunu beyaz adamlara ver..Parlayan davula gittiklerinde bu yazıyı orada yaşayanlara versinler."
Çocuk tekrar gitti inşaat alanına..
Dedesinin verdiği notu beyaz adamlara iletti.
"Dedem diyor ki, bu yazıyı parlayan davuldaki insanlara versinler."
Mühendisler, bilim adamları gülmeye başladılar.
İçlerinden "Orada yaşayan yok ki" dediler.
Ama çocuğu kırmamak için, "Tamam söz veriyoruz..Dedene söyle, parlayan davula gittiğimizde bu notu orada yaşayanlara ileteceğiz."
Aradan bir kaç gün geçti.
Mühendislerden biri şamanın gönderdiği deri parçasında ne yazdığını merak etti..
Ama inşaatta Yakima dilini bilen yoktu.
Hemen rezervasyondan İngilizce bilen bir kızılderili çağırdılar.
"Oku bakalım, sizin şaman burada ne yazmış?."

Kızılderili okudu.
"Ni gagwezoogadam gaawiin chi gagwa odaawag nisayenh.."
"Bu beyaz adamlara dikkat edin..Topraklarınızı ve özgürlüğünüzü çalmaya geldiler.."
*. *. *
Kıssadan hisse..
Şimdilerde devletin bölünmez bütünlüğü, vatan, millet, sakarya naraları atıyorlar ya..
Köprüler, yollar, AVM'ler, nükleerler, HES'lerle göz boyuyorlar..
Gelişiyoruz, zenginleşiyoruz masalları okuyorlar..
Başkanlık sistemi tüm sorunları çözecek diyorlar..
İnanmayın..
Perde arkasında paranızı ve özgürlüğünüzü çalıyorlar..
Emeğinize ve özgürlüğünüze sahip çıkın.

DUMANLI DAĞLARIN GÖZYAŞI: GERONİMO


Amerikalı General Philip Sheridan şöyle demişti.
"The only good Indian is a dead Indian"
En iyi Kızılderili, ölü Kızılderilidir.
Sheridan'ın dediği gibi yaptılar.
Çoluk çocuk öldürdüler.
Hatta öldürmekle kalmadılar.
İnsanlık tarihinin en acımasız zulümünü uyguladılar.
“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm.
Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar.”

İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas böyle anlatır, bu zulumu.

1858 yılının 28 Ağustos'uydu.
New Meksiko'da dumanlı dağların eğilmeyen başı kaçak yaşıyordu..
O gece yarısı gizlice evine döndüğünde Bartolome de Las Casas'ın gördüğü manzaranın aynısıyla karşılaştı.
Eşi, annesi ve 3 çocuğu İspanyollar tarafından vahşice öldürülmüştü..
Annesinin ve eşinin memeleri kesilmişti.
Çocuklarının kafaları parçalanmıştı.
İşte o an intikam yemini etti.
O güne kadar beyaz adam öldürmeyen, o günden sonra gördüğü beyazın azraili oldu.
O Apachiler'in şamanı Geronimo'ydu.
Kendi halkı ona Gokhlayeh diyordu.
Esneyen Adam.
*. *. *
Esneyen adamın intikam ateşi tüm Apachiler'i sardı.
Arizona ve New Meksiko'da ismi nam salmıştı.
Artık affetmek yoktu.
Beyazlar ölmeliydi.
Acımadan öldürdü.
Birleşik devletler başına ödüller koydu.
Defalarca yakalandı ama hep kaçmayı başardı.
O özgür ruhluydu.
Tutsak yaşayamazdı.
Amerikan Ordusu tam 10 yıl onu aradı durdu..
1894 yılında 24 adamıyla birlikte dumanlı dağlarda olduğu haberi alındı..
Beş bin Amerikan askeri peşine düştü.
Dağlar taşlar karış karış, didik didik edildi.
Ama bulunamadı.
Bunun üzerine Amerikalı askerler kızılderili köylerine saldırıp, kadın ve çocukları öldürmeye başladı.
Tüm bölgeye haber salındı.
Geronimo teslim olana kadar katliam sürecekti.
Halkının gördüğü zulme dayanamayan Geronimo sonunda teslim oldu..
0 artık bir savaş mahkumuydu.
1909 yilında Oklahoma'da ağır işkence görerek öldürüldü.
Hemen Kızılderili Mahkumlar Mezarlığı'na gömüldü.
İlginçtir.
Birgün sonra Geronimo
'nun mezarı kimliği belirsiz kişiler tarafından kazıldı ve ölü bedeni kaçıldı.
Ne kaçıranlar, ne de naaşı asla bulunamadı.
Geronimo'nun bugün Fort Sill'deki mezarı sadece semboliktir..
Amerika Birleşik Devletleri'nin Geronimo'ya olan kini bugün bile sürmekte..
Usame Bin Ladin'e yapılan askeri operasyonun adı; Choice of code name Geronimo idi..
"Kod adı Geronimo"
* * *
Geronimo, Apache ulusunun son savaşcısıydı..
Onun ölümüyle birlikte, Apacheler de tarihe karıştı..
Ama bugün Arizona'da ismi hala efsanedir..
Dumanlı dağların eğilmeyen başı hala gönüllerde yaşar..
Tarih onun şu sözlerini yazar.
"Bizim kadınlarımız çocukları doğduğunda elleriyle onların ağzını kapatırlar. Nefes alması için ellerini bir süre çekip, bebeğin tekrar ağlamasına fırsat vermeden aynı hareketi tekrarlarlar. Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir Kızılderilinin aldığı ilk derstir. Beyaz adamdan kaçarken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonu demektir. Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmurundan ölmek demektir."
Tarih, halkı için vuruşup düşenleri unutmaz.
Geronimo da unutulmadı..


BORNOVA'DAN SAKIZ'A BİR REÇELİN ÖYKÜSÜ



Binlerce yıllık İzmirli'ydiler.
Dededen toruna.
Panatiokis Korakis.
..Ve güzel eşi Rena.
Bornova'da yaşıyorlardı.
Eski adıyla Burunova'da.
"Osmanlı Rumu"ydular.
Biz de Rum denilence akla hemen Yunanlı gelir.
Oysa Rum öz Anadolu insanıdır.
Tarihte Anadolu Doğu Romadır.
Rum, Doğu Romalı'dır..
Mevlana Celalettin Rumi mesela.
Rum diyarının Mevlanası'dır.
Erzurum mesela.
Erzen-i Rum (Rum merkezi) 'dur.
*. *. *
Korakis çifti Bornova'daki iki katlı kavgir evlerinde reçel yapıyorlardı.
Mahallede ünlendiler.
Zamanla bu uğraşı ticarete döktüler.
Çeşitli meyvelerden reçeller yaptılar.
Çok tutuldular..
Özellikle Sakız adasından gelen sakızlardan yaptıkları en gözdeydi.
İşleri tam yoluna girmişti ki, mübadele başladı.
Lozan anlaşmasına göre Yunanistan'daki müslümanlar Türkiye'ye gönderilecek, Türkiye'deki ortodokslar da Yunanistan'a gidecekti..
Bir değiş, tokuştu bu.
Bu nedenle binlerce insan evinden yurdundan edildi.
Hatta Karaman Türkleri öz ve öz Türk olmalarına rağmen, sadece ortodoks inançları nedeniyle yurtlarından sürgün edildi.
Tarihin bu acı günlerini Korakis çifti de yaşadı.
Onlar da binlerce yıllık vatanlarını bırakıp Sakız'ı kendilerine yeni yurt edindiler..
Üstelik bir kuruşsuz, meteliksiz.
Çünkü yine Lozan anlaşmasına göre Yunanistan da, Türkiye de gönderdiklerinin malvarlığına el koyacaktı.
Korakis çiftinin de tüm varlığına el konuldu.
*. *. *
Yeni yurtlarına alışmaya çalışan Korakis çiftini bu kez başka bir savaş vurdu..
Nazi Almanyası Yunanistan'ı işgal etti.
Nazi bombardıman uçakları Junkers Ju 87'ler tüm adalar gibi Sakız'da da taş taş üstünde bırakmadı.
Yaşayabilmek için sığınaklarda saklandılar.
Aylarca.
Aç, susuz günlerde.
Savaş bittikten sonra yeniden tutundular hayata..
Bornova'da yaptıkları işe soyundular tekrar..
Çünkü bildikleri tek şey oydu..
Sakız Adasın'da da çeşit boldu.
Herşeyin reçelini yaptılar.
Limon çiçeği, Portakal çiceği, Kestane, Zeytin, Domates, Karpuz, Patlıcan, Portakal dilimi, Kiraz, üzüm ve aklınıza gelen ne varsa.
..Ve tabii ki adaya adını veren Sakız reçeli.
İzmir'dekinin aynısı.
Yunanistan'ın en iyisi.
Bir numara.



Korakisler, bugün sadece Sakız'ın değil, Yunanistan'ın en iyi reçelcisi.
Dükkanlarının ismi, Reçelci Rena.
Günün her saati dolup taşıyor.
Özellikle Türk turistlerin gözdesi.
Türkçe konuşmaları tabii büyük avantaj..
İki çocukları var.
Dükkanda tüm aile çalışıyorlar.

Mutlular.
Ama bir soru.
İnsanın doğduğu yer mi, yoksa doyduğu yer midir  atan?.
Bugün ak saçlı Korakisler karşı kıyıya baktıklarında ne düşüyorlar acaba?.
Çocukluk, gençlik günlerini özlüyorlar mı?
Çünkü ata toprağının özlemi bir başkadır.
Nerede olursan ol, o özlem bitmez.
Toprak çeker.
*. *. *
Ne güzeldi Ecevit'in şiiri değil mi?
"Sıla derdine düşünce anlarsın,
Yunanlıyla kardeş olduğunu.
Bir Rum Şarkısı duyunca gör,
Gurbet elde İstanbul çocuğunu.
Bir soyun kanı olmasın varsın,
Damarlarımızda akan,
İçimizde şu deli rüzgâr,
Bir havadan.
Önce bir kahkaha çalınır kulağına,
Sonra Rum şiveli Türkçeler,
O Boğazdan söz eder,
Sen rakıyı hatırlarsın.
Yunanlıyla kardeş olduğunu,
Sıla derdine düşünce anlarsın."

DATÇA'NIN EVLİYA ÇELEBİ'Sİ..


Bizim meslekte bir söz vardır.
"Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur" derler.
Datça'da böyle biri var.
Gazeteci olmamış ama.
Gazeteci doğmuş.
Muzaffer Özgen o.
Çoğumuzun Muzaffer hocası.
Meslekten değil, yürekten gazeteci.
Asıl mesleği resim öğretmenliği.
Ama yüreğindeki işi yapıyor.
Kendi internet sayfasında yazan bir muhabir.
Datça'nın habercisi.
Yarımada'nın Evliya Çelebi'si.
Elinden düşmeyen fotoğraf makinası..
Arkadaşı Ekrem İpek ile, dağ taş, dere tepe aşındırır durur..
Hiç durmaz.
Basmadık yer bırakmaz.
En ilginç olaylar onun kalemindendir.
En güzel fotoğrafları onun objektifi yakalar.



En bilinmeyen onun sayfasından okunur.
En merak edilenleri o paylaşır.
Datça Yarımadası’nın sosyal, kültürel, tarihsel , doğal, tüm özellikleri ondan sorulur.
Köyler..
Koylar..
Camiler..
Kiliseler..
Şapeller..
Sarnıçlar..
Deniz fenerleri..
Yel değirmenleri..
Dağlar..
Bağlar..
Mağaralar..
Şelaleler..
Çiçekler..
Böcekler..
Ağaçlar..
Bitkiler..
Hayvanlar..
Ve insanlar..
Yarımada ile ilgili aklınıza gelen ne varsa, o mutlaka fotoğraflar, sayfasında yazar..



1985'te gelmiş buraya, öğretmen olarak..
Geliş o geliş..
Hayran kalmış Datça'ya..
Bir daha dönmemiş..
Hani Edip Cansever'in mısraları var ya.
"İnsan yaşadığı yere benzer..
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa..
Toprağını iten çiçeğe..
Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine"

Muzaffer hoca yaşadığı yere benzeyenlerden..
Nufus kağıdında İzmir yazıyor ama..
O doğma büyüme bir Datçalı kadar Datçalı..
Bir Datça sevdalısı..
Datça'nın gönüllü PR'cısı..
Bu coğrafyanın hayranı..
Datça yarımadası'na ilgi duyanlar..
Buraları tanımak isteyenler..
Ya da yerleşmeye çalışanlar..
İşte size doğru adres..
Muzaffer Özgen'in Facebook sayfası "Datça Detay"ı takibe alın..
İnternette "www.datcadetay.com" adresini tıklayın..
A'dan Z'ye Datça'yı tanırsınız..
Hatta..
Tanımakla kalmayıp, Datça'yı yaşarsınız..
Paylaştığım fotoğraflara iyi bakın..
Ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız..




KNİDOS'A SAVRULAN KÜLLER.



Dr.Peter J.Reynolds İngiliz bir arkeologdu..
Antik çağ kentlerine meraklıydı..
Heykellerle, tapınaklarla değil kentlerin yerleşimi ve doğasıyla ilgilenirdi..
Bir Datça hayranıydı..
Özellikle de Knidos'a..
Knidos'un onun hayatında ayrı bir yeri vardı..
Ege ve Akdeniz'in buluştuğu topraklarda kurulan bu antik kent onu adeta büyülemişti..
20 yıl boyunca defalarca geldi..
Arkadaşlarını getirdi..
Panellerde, televizyon programlarında Knidos'u dilinden düşürmedi..
Ölmeden kısa bir süre önce Knidos'ta kızı Jemma'ya, "Buraya aşığım, küllerimi buraya savurun" demişti..
2001 yılında yine bir Knidos gezisinde Türkiye'de öldü..
Kızı Jemma, babasının cenazesini İngiltere'ye götürdü..
Cenaze yakıldıktan sonra külleri alıp tekrar Knidos'a döndü..
Ege ve Akdeniz'in buluştuğu yerde külleri denize savurdu..
Dr.Peter J.Reynolds artık sonsuza dek Knidos'taydı..
Kızı Jemma vasiyeti yerine getirmenin huzuru içindeydi.
Son gorevi yerine getirmişti..
Sonra o bilindik aşk hikayesi başladı..
Küllerden doğan bir aşk..
Jemma, babası Reynolds'un Türk arkadaşı tekne kaptanı Bekir'le evlendi..
Düğün Knidos' ta büyük anfi tiyatroda yapıldı..
İngilizler ile Türkler birlikte oynadı..


Ne zaman Knidos'a gitsem, Dr. Peter J.Reynolds gelir aklıma..
Ve onun denize savrulan külleri..
Biz toplum olarak Dr. Reynolds kadar sevmedik Knidos'u..
Eserlerine sahip çıkamadık..
Talana, soyguna göz yumduk..
Kırdık, döktük..
Mermerini söküp Dolmabahçe Sarayı'nda kullandık..
Ötesi var mı?
Bugün Knidos kaderine terk edilmiş halde..
Antik dönemin en görkemli kenti şimdi bir virane..
Mermerlerin üstünde gördüğünüz damlalar çiğ değil..
Sanki Knidos'un gözyaşları..
Kazı alanında otlayan keçiler..
Hala doymayan hazine avcıları..
Tarihi sit alanı olmasına ragmen limana yanaşan gemiler..
Ve o gemilerin bıraktığı pislikler..
O pislikler Reynolds'un küllerini kirletiyor..
"Knidos'u en iyi yazan" ödüllü hocam Prof.Dr.Şadan Gökovalı siz söyleyin..
Knidos ağlamasın da kim ağlasın?
Fotoğraf: Altay Özcan

VAY LE GULO, YAMAN GU




Adı Gulo idi.
Gülizar.
Muş'un Khars köyünün tanınmış ailelerinden Miro’nun kardeşi Ağacan'ın kızlarından biriydi.
Varlıklıydılar.
13 yaşına kadar el üstünde büyümüştü.
Güzeller güzeli bir kızdı.

Muşlu Mirza Bey’in oğullarından Musa Bey ise Bitlis'te  300 adamıyla etrafa korku salan, zalimliği dillere destan despot bir ağaydı.
Musa Bey, Miro’nun kızı Manuşak’ın düğününde gördüğü güzel Gulo’yu gözüne kestirmişti.
Bir at ve ağırlığınca altın karşılığında ailesinden istedi.
Vermediler.

1889yılının ilkbaharıydı.
Paskalyayı izleyen ılık pazartesi.
Gece yarısı köyde kandiller sönmüş, sadece köpek sesleri vardı.
Bir anda at sesleri, köpek seslerine karıştı.
Musa Bey  150 adamıyla Miro’nun evini kuşattı ve zorla Gülizar’ı kaçırdı.
Evlenmek istiyordu.
Ama dört tane daha eşi vardı.
Yöredeki şeyhler dört karısı olduğu için evlenemeyeceğini söylediler.
Bu dine aykırıydı.
Bunun üzerine Gülizar’ı Musa Bey’in erkek kardeşi Cezahir’le nikahladılar.

Gülizar Ermeni'ydi.
Hristiyandı.
Ama Musa Bey’in gelini Gulo hristiyan olamazdı.
Bu kabul edilemezdi.
Kendi dinini reddetmesi ve müslüman olması gerekiyordu.
Bu konuda yoğun baskı ve eziyet gördü.
Sonunda müslümanlığı kabullenmiş gibi yapıp inancını gizli gizli sürdürdü.

Musa Bey, yokluğunda Gülizar’a sahip çıkması için kız kardeşi Mıheri’yi çağırmıştı.
Mıheri’nin kontrolünde geçen günler Gülizar için cehennemdi.
Gizli gizli Ermenice dua ederken yakalanıyor, aşırı şiddet görüyordu.
Yine böyle bir günde, buğday başaklarından yaptığı haçıyla dua ederken yakalandı.
Mıheri 14  yaşındaki kızı ayakkabısının topuğuyla dövdü.
Öldürüseciye dövdü.
Gulo kanlar içinde bayıldı.
İki hafta komada kaldı.
Ayıldığında bir gözü artık görmüyordu.
Mıheri'nin ayakkabısının topuğu gözünü köreltmişti.

O günlerde Gulo'nun ailesi kızlarını geri almak için kapı kapı dolaşmıştı.
Dönemin derin devletinden bir ağanın aracılığıyla padişah Abdülhamit'e kadar uzanmışlardı.
Sonunda mahkeme açılmasını başarmışlardı.
Mahkeme Gulo'yu dinleyecekti.
Eğer Gulo, "beni zorla kaçırdılar, zorla müslüman yaptılar"derse, ailesine geri  verilecekti.

Mahkemeyi duyan Musa Bey şiddeti daha da artırdı.
Gulo hergün, her saat dayak yiyordu.
Mahkemeye çıkabilmesi için Musa Bey’in ailesini müslümanlığı benimsediğine ve artık kendi dinini unuttuğuna inandırmak zorundaydı.
İnandırdı.
Mahkemede, ailesinden artık peşini bırakmalarını isteyeceğini söyledi.
Tamam dediler ama tehdit de ettiler.
“Verdiğin sözden dönecek olursan bedelini ödeyeceksin!”

Gulo mahkemeye çıkmak için Bitlis'e götürüldüğünde kalabalık içinde kendisini büyüten üvey annesiyle karşılaştı.
Çok soğukkanlıydı.
Herkesin duyacağı şekilde annesine seslendi.
Git ana, ben artık Müslüman’ım! Peşimi bırakın, görmüyor musunuz, ben halimden memnunum” 
Ama annesi boynuna sarıldığında kulağına fısıldadı.
"Ben Ermeniyim, Ermeni öleceğim, beni kurtarın anne!” 

Mahkemeyi büyük bir kalabalık izliyordu.
Çoğunluk nefret dolu gözlerle Gulo'ya bakıyordu.
Hakim sordu.
"Ermeni misin, Müslüman mısın?"
Gülo'nun nefesi tutuldu.
Tüm bedenini ateş basmıştı.
Sanki kalbi duracaktı.
Soğuk bir ter döktü.
Titremeye başladı.
Aklına Musa beyin ölüm tehditi geldi.
Bir kendisini nefretle izleyenlere baktı, bir de ailesinin şefkatli yüzlerine.
Ve elbiselerini yırtarak haykırdı.
"Kaçırıldığım gün neysem, babamın evine öyle dönmek istiyorum! Beni bu zulümden kurtarın!"
Kurtuldu.
Gulo, o yıllarda  Kürt ve Türk ağalar tarafından kaçırılan yüzlerce Ermeni kızı arasında, mahkeme kararıyla ilk kurtulandı.
Gulo'yu kaçıran Musa bey  Mekke'ye sürüldü.
Bir yıllık cezasını çektikten sonra geri döndü  ve Sultan Abdülhamit tarafından bir Hamidiye Alayı’nın başına getirildi.

O dönemin şartlarında, gelenek ve göreneklerde namusu kirletilmiş bir kızın yaşama şansı pek yoktu.
Bir töre cinayetine kurban gitmesi olasıydı.
Ancak Muş Ermenilerinin liderlerinden, ‘Mışo Keğam’lakaplı Keğam Der Garabedyan Gulo'yu nikahladı.
Çiftin iki çocukları oldu.
Gülizar ve Keğam İstanbul’da vefat ettiler.
Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yatıyorlar.
Gulo'nun hikayesi bugün bile o yörelerde kulaktan kulağa aktarılıyor.
Ağıtlara, türkülere konu olur.

Müzisyen arkadaşımız Bahar Sariboga kadına şiddetin gündemden düşmediği bugünlerde, bu toplumsal drama dikkat çekmek için Gulo'nun ağıdını  bir single'a taşıdı.

Sarıboğa şöyle diyor agıtta.

Köyün güzel kızı benli
Kıskanırdı güller seni
Dağların nuruydun belli
Vay le gulo yaman gulo

Şimdi odam sensiz kalmış
Masadaki güller solmuş
Yastığıma kokun salmış
Vay le gulo yaman gulo

Senin için bulut ağlar
Irmak senin için çağlar
Ceylan sana bakar yanar
Vay le gulo yaman gulo

Zalim ağa nasıl kıydın
Beni yardan ayrı kıldın
Ömür boyu senin sandın
Vay le gulo yaman gulo.

https://www.youtube.com/watch?v=-VVp-4y88A0&feature=share


Kaynak:Gülizar'ın Kara Düğünü/Armenouhie Kevokian

Fotoğraf temsilidir

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...