28 Mart 2025 Cuma

SAMET; BU ÇAĞIN ADI

Samet daha 19 yaşında bir üniversite öğrencisi. Henüz bahar mevsimini bile tam yaşamamış bir ömrün ilk cümlelerinde, kendi hikayesini yazmaya çalışan bir genç.
Hayalinde özgür, adaletli, onurlu bir yaşam var. Bir ülke düşlüyor; sabahlarının umutla başladığı, akşamlarının korkuyla bitmediği.

Bu düşle, Saraçhane'deki eylemlere katıldı. Yanında, onun gibi inatla hayal kuran arkadaşları vardı. İçindeki öfkeyi sloganlara yükleyerek boşaltmaya çalıştı. Ne bir taş attı, ne bir cam kırdı. Sadece sesini duyurmak istedi. Ama duyulmadı. Onun sesi, biber gazının dumanında boğuldu, çığlığı copların gürültüsünde kayboldu.
Devletin şiddetli ve soğuk yüzüyle orada tanıştı. Bedenine inen darbelerden çok, ruhunda yankılanan adaletsizlik canını yaktı. O gün gözaltına alınmadı belki ama korku onunla birlikte evine döndü. Kıyısında yaşadığı zulmün merkezinden yara almıştı. Ve sonra, Aposto'dan gazeteci Ayça Örer’e anlattıkları bu topraklarda binlerce gencin feryadına dönüştü.

"Bu ne ya? Polis benim polisim, ben bu devletin vatandaşıyım ama dayak yemem de normal. Ne yapmışım ben? Yurtta yer bulamamışım, öğrenci evinde iki arkadaşımla aynı odayı paylaşırsam ancak kalabiliyorum, sabah akşam poğaça makarna yemekten kabız olmuşum, babam bana ayda 10 bin lira gönderirse onlar memlekette darboğaza giriyor, mezun olunca yüzbinlerce işsizden biriyim, fotokopicide aylığı 18 bin liraya sabah 8'den akşam 8'e kadar fotokopi çekiyorum. Korkuyorum ya, geleceğimden korkuyorum. Parasızlıktan değil ömrümü böyle geçirmekten, yabancı bir ülkeye gitmek zorunda bırakılıp orada üç kuruşluk işçi olmaktan. Bunu söyleyince de dayak yiyorum."

Samet’in sözleri yalnızca bir şikayet değil, bir çağrının yankısı. Duvarlara çarpa çarpa yankılanan, cevap arayan, adalet dileyen bir çağrı. Onunki sadece bireysel bir serzeniş değil, yüzbinlerin içine düştüğü kolektif bir yorgunluğun ifadesi. Çünkü bir nesil artık yalnızca geçinememekten değil, var olamamaktan mustarip. İnsanca yaşamak gibi temel bir hak, onlar için lüks bir hayal olmuş durumda.
Oysa istedikleri zaten olması gereken. Sadece emeklerinin karşılığını almak, hak ettikleri gibi yaşamak, geleceğe güvenle bakmak. Mülakat odalarında ezilmek değil, liyakatle yükselmek istiyorlar.  Bir yurt köşesinde değil, yurtlarında huzurla yaşamak istiyorlar.
Ama ne zaman seslerini duyurmak isteseler, karşılarında ya bir barikat ya da bir cop buldular. Çünkü bu ülkede hayal kurmak bile lüks artık. Özgürlük istemek, ekmek istemek, eşitlik istemek; hepsi birer "tehdit" sayılıyor.
Samet’in hikayesi burada bitmiyor. Çünkü Samet, bir kişi değil; bir çağın adı. O, yarım kalmış cümlelerde, bastırılmış haykırışlarda, unutulmuş geleceklerde yaşıyor. Ve belki bir gün, bu topraklarda birileri onun sesini duyar. Belki bir gün, hayaller suç olmaktan çıkar.
Ve belki bir gün, Samet gibi gençler başka ülkelerin değil, kendi ülkelerinin umudu olurlar.
Çünkü umut, her zaman en son söylenendir.
Ve bu hikayede, daha son söz söylenmedi.

27 Mart 2025 Perşembe

SESSİZ ÇIĞLIKLAR

Bugün Dünya Tiyatro Günü.
İnsanoğlu, varlığını ilk kez bir mağara duvarına çizdiğinde belki de farkında olmadan tiyatronun ilk perdesini açtı. Sesin, hareketin ve taklidin kutsal bir anlatı biçimi olarak kabile ateşlerinin etrafında şekillendiği o ilk çağlardan bugüne, tiyatro yalnızca bir sanat değil, bir varoluş biçimi oldu. 
Tiyatronun kökleri, antik Anadolu’da Dionysos şenliklerine uzanıyor. Bu şenlikler, sadece eğlence değil, bir ritüel, bir arınma biçimiydi. Tragedya sözcüğünün anlamı “keçi şarkısı"ydı. Bu belki de tanrıya sunulan keçinin ardından söylenen ağıtlar, zamanla dramatik anlatının ilk biçimlerine evrildi. Aristoteles’in Poetika’sında çizdiği tragedya tanımı, insanın kendi kusurlarıyla yüzleşme biçimini tanımlar. Ona göre tiyatro, “katharsis”tir, yani ruhun arınması. Dolayısıyla tiyatro yalnızca bir seyirlik değil, ruhun kendine tuttuğu bir aynadır. 

Sokrates sahneye hiç çıkmadı, ama felsefesi hep bir diyalog üzerine kuruluydu. Zaten tiyatronun da özü bu değil miydi; Diyalog. 
Bir insanın kendisiyle, ötekiyle ve evrenle kurduğu sonsuz diyalog. Platon’un ideal devletinde şairlere yer yoktu çünkü onlar gerçeğin taklidini yaparlardı. Ama belki de en çok o korkuyordu tiyatronun insanı düşündürme gücünden.
Bugün sahneler belki Dionysos’un sunağı değil, ama hala birer kutsal alan. Perde açıldığında zaman durur, mekan silinir. Oyuncu, artık yalnızca bir beden değil, geçmişin, bugünün ve olasılıkların taşıyıcısıdır. Seyirci de o an, kendi hayatını bir başkasının aynasında izler. Bir repliğin içinde kaybolur, bir suskunlukta kendini bulur. Tiyatro, çağımızın gürültüsünde hala sessiz bir çığlıktır. 

Dijital çağın hızında, algoritmaların belirlediği gündelik hayatta, tiyatro bize yavaşlamayı öğretir. Canlılığın, anın ve bedenin sanatıdır o. Tekrarı yoktur. Her oyun, her sahne biriciktir. Belki de bu yüzden, ekranların arasından sıyrılıp bir tiyatro salonuna girmek, kendine dönen bir yolculuğa çıkmaktır. Tiyatro salonu, modern insanın tapınağıdır, burada tüketmez, düşünürüz. 

Evet, bugün 27 Mart. Dünya Tiyatro Günü. Sadece oyuncuları, yönetmenleri, yazarları değil, susarak izleyen, gözyaşıyla eşlik eden seyircileri de selamlamak gerek. Çünkü tiyatro, ancak biz olduğumuz sürece var. Ancak birlikte sustuğumuzda, birlikte güldüğümüzde, birlikte unuttuğumuzda anlam kazanır. 

Antik çağlarda bir rahip, tanrısı adına sahnede bir ağıt yakarken başlattı bu yolculuğu. Şimdi ise sahnede anlatılan her hikayede hala o ilk sorunun yankısı var.

Ben kimim?”

Görsel: Stratonikeia antik kenti tiyatrosundan çıkarılan maskeler

24 Mart 2025 Pazartesi

NİCE SUSKUNLUK VARDIR Kİ, FERYADIN TA KENDİSİDİR


Geceyle gündüz arasında, karanlıkla aydınlık arasında bir yerde duruyor o. Dönerken dünyanın sırrını arayan semazen değil bu kez; durarak hakikati haykıran bir insan. Ellerini bağlamış, başı hafif eğik, gözleri görünmüyor. Ama o gözlerle değil, varlığıyla konuşuyor.

Ve karşısında bir duvar. Taştan değil bu duvar; insan bedenlerinden örülmüş, kalkanlarla, gazlarla, emirlerle donatılmış bir korku duvarı. Polis yazıyor kalkanların üstünde. Ama bu yazı, bir mesleği değil, bir mekanizmayı temsil ediyor artık. İtaati, buyruğu, şiddeti...

Sema, tasavvufun en derin sırlarından biridir. Dönen derviş, bir ayağını yere sabit basarken diğer ayağıyla dünyanın etrafında döner. Başını yana eğer; bir kulağı göğe, öteki yere açıktır. Hakikati hem yukarıdan hem içinden dinler. Ama bu karede sema yok. Derviş dönmüyor. Çünkü dünya durmuş.

Bir derviş niçin durur? Belki de en büyük isyan, en derin teslimiyetin içindedir. Bazen konuşmak gürültüdür. O yüzden susmak gerekir. Ama bu suskunluk, bir boyun eğiş değil. Aksine; fırtınanın ortasında kendi merkezinde kalabilen bir varoluş çığlığı.

Üzerine sıkılan biber gazı, sadece gözü değil, hakikati de kör etmeye çalışır. Ama göz kapanır, kalp açılır. Ve o kalp, bir milletin vicdanı gibi oradadır. Simgesel bir figür değil artık o adam. Sükûtla haykıran bir evrensel insan.

Bu karede zaman durmuş gibidir. Polis ilerleyemez. Derviş geri çekilmez. Herkes olduğu yerde. Ve o arada, görünmeyen bir çizgi belirir: Hakla batılın, zalimle mazlumun, içle dışın arasındaki o ince çizgi.

Mevlana şöyle derdi.

 “Nice suskunluk vardır ki, feryadın ta kendisidir.”

Bu suskun semazen de işte o feryadın vücut bulmuş hali. Ne slogan atar, ne taş fırlatır. Ama duruşuyla dev bir hakikati gösterir.
Bazen tek başına durmak, bir kalabalığın vicdanı olmaktır.

Fotoğraflar: Reuters foto muhabiri Ümit Bektaş

11 Mart 2025 Salı

ÇAĞLAR ÖTESİNDEN GELEN BİR MASALIN SON SATIRLARI

Zaman, bazı coğrafyalarda durur. Ya da biz durduğunu sanırız. Çünkü aslında akan zamandır, biz ona ancak belirli noktalarda dokunuruz. Datça işte böyle bir yer. Geçmişin gölgesi, bugünün dinginliği ve geleceğin belirsizliğiyle iç içe yaşayan bir yarımada. 

Burada deniz sadece bir manzara değildir. Bir sonsuzluk fikridir. Rüzgar yalnızca esmez  eski çağların sesini taşır. Bir badem ağacı yalnızca çiçek açmaz, döngüsünü tamamlar, tıpkı insan gibi. Datça, doğanın ve tarihin insanı içine çağıran bir felsefi durağıdır. 
Knidos’un yıkılmış taşlarına dokunduğunuzda, aslında geçmişe değil, zamansızlığa dokunursunuz. Çünkü burası, bilginin ve estetiğin birleştiği bir kavşaktır. Eudoxos burada gökyüzünü gözlemlemiş, Praksiteles burada güzelliğin en saf halini mermerde ölümsüzleştirmişti.
Afrodit’in yüzüne bakan bir Knidos denizcisi, onun kusursuzluğuna hayran kalırken, belki de Platon’u anlamıştı. Çünkü burada bir taşa bile baktığınızda, onun sadece bir taş olmadığını, aslında varlığın bir yankısı olduğunu hissedersiniz. 

Ve belki de, burada insan kendi güzelliğini de sorgular. Bizler, ideal bir güzelliğin peşinde miyiz, yoksa kusurlarımızla mı anlam kazanıyoruz? 
Datça’da doğa bir anda bembeyaz bir örtüyle uyanır. Badem çiçekleri, kışın ortasında baharı müjdeler. Ancak güzellikleri uzun sürmez. Çiçekler dökülür, meyveye döner ve bir süre sonra badem ağaçları tekrar uykuya yatar.
Bu, varoluşun döngüsüdür. 

İnsan da böyledir. Doğar, büyür, olgunlaşır ve sonunda toprağa karışır. Ama gerçekten yok olur mu? Belki de her şey, zamanın sonsuz akışında yalnızca bir değişimdir. 

Datça yalnızca bir coğrafya değildir. O, insanın kendini sorguladığı, zamanı hissettiği, doğanın dilini anlamaya çalıştığı bir felsefi alandır. Burada yürüdüğünüz yollar, sadece taşlarla kaplı değildir, geçmişin, doğanın ve insanın hikayeleriyle örülüdür. 

Denizin sonsuzluğunda kaybolmak isteyen de, rüzgarın getirdiği eski efsaneleri dinlemek isteyen de burada kendi hikayesini bulur. 
Çünkü Datça, bir düşünme biçimidir. Bir filozofun sessizce oturup dalgaları izlediği, bir şairin en güzel dizelerini denize bıraktığı yerdir. Belki de Can Yücel’in burada yaşamayı seçmesi boşuna değildi. Çünkü Datça, varoluşun şiiridir. 

×××

Yıllar önce kaleme aldığım bir yazı bu.
On beş yıl önce Datça'ya ayak bastığımda, zaman sanki burada başka türlü akıyordu. Deniz, rüzgarla konuşan zeytin ağaçlarına eski bir efsaneyi anlatıyor, sokak aralarında tarihin sesi yankılanıyordu. O günlerdeki yazılarım umutla yoğrulmuş, doğanın cömert kucağında hayat bulan bir masalı anlatırdı. 

Şimdi, yıllar sonra geriye dönüp baktığımda o masalın sayfalarının hızla yırtıldığını görüyorum. Datça hala güzel ama her geçen gün, o güzelliğin gölgesinin bile silindiği bir yere dönüşüyor. 
Betona teslim olmuş sokaklar, hoyratça işlenen topraklar, şezlongla işgal edilen koylar, kaçak oteller, iskeleler, zapedilen kaldırımlar  ve yitip giden doğa. Tıpkı hafızamızdaki eski bir düş gibi, zamana, ranta ve ilkelliğe yenik düşüyor. 

Bu güzel coğrafya, vicdanı olmayan ellerde bir pazarlık masasına dönüşüyor. Rantın kör testeresine kurban edilen doğa, beton duvarların içinde boğulan eski taş evler ve sularını kaybeden dereler. Yönetimler değişse de, hoyratlık baki kalıyor.
Eğer bu gidiş sürerse, Datça bir gün gerçekten bir masal olacak. Ama eski kitapların tozlu sayfalarında, artık kimsenin hatırlamadığı, satır aralarına sıkışmış bir masal.
Yazık olacak!

8 Mart 2025 Cumartesi

YOL ARKADAŞLIĞI ÜZERİNE...


Sabahın çiy kokulu serinliğinde, dalların üzerinde bir salyangoz süzülüyordu. Zamana meydan okurcasına ağır, kendinden emin ilerliyordu. Dünya, onun için bir telaş sahnesi değildi, aksine, sabrın ve sükûnetin kutsandığı bir yolculuktu.

Ancak o sabah kader, sırtına narin bir yolcu bırakmıştı: Yorgun bir kelebek…

Kelebek, rüzgarın savurduğu bir geceden sonra soluklanacak bir yer arıyordu. Kanatları yıpranmış, rüzgarın hırçın dansı ruhunu yormuştu. Gözleri, aşağıda dingin bir akış içinde süzülen salyangozu gördüğünde, içini bir güven duygusu kapladı. Usulca kondu kabuğunun üzerine.

Salyangoz, yeni yolcusunun ağırlığını hissettiğinde duraksadı. Hayatında hiç kimseyi taşımamıştı. Kabuğu, yalnızlığının bir kalesi, iç dünyasının bir sığınağı olmuştu hep. Ama bu misafir, onu rahatsız etmiyor, aksine varlığıyla yolculuğunu anlamlandırıyordu.

Beraber ilerlediler. Salyangozun sabrı, kelebeğin kırılgan yorgunluğuna bir merhem gibiydi. Kelebek, ilk kez hızın bir yanılsama olduğunu fark etti; acele etmenin varoluşun özü olmadığını… "Tabiat acele etmez, ama her şeyi başarır." der Lao Tzu. Kelebek, bunu şimdi anlıyordu. Zamanı tüketmek yerine, onu yaşamak gerektiğini öğrendi. Salyangoz ise sırtındaki yükün, yalnızlığını kıran bir dostluk olduğunu hissetti.

Birlikte güneşin altın ışıklarıyla ısındılar. Gök, mavinin en derin tonlarına bürünürken, kelebek hafifçe kanatlarını açtı. Artık gücünü toplamıştı. "Hayat bir bisiklete binmek gibidir. Dengede kalmak için hareket etmeye devam etmelisiniz" der Albert Einstein. Kelebek de hareket etmeliydi ama bu kez aceleden değil, hayatı hissetmek için.

Yumuşak bir esintiyle havalandı, süzülerek gökyüzüne doğru yükseldi.

Salyangoz, onun uzaklaşmasını izlerken içinde tarifsiz bir huzur hissetti. Yolculuğuna devam etti ama bu defa yalnız olmadığını biliyordu. Çünkü bazı yolculuklar, bir yol arkadaşının sessizliğiyle derinleşir, anlam kazanır.

Ve o gün, ikisi de birbirlerinden bir hakikat öğrendi: "Mutluluk varılacak bir yer değil, bir yolculuk biçimidir" demişti Buddha.
Hayat bazen hızlı, bazen yavaş akar ama en kıymetli olan, yolun değil, yolculuğun paylaşıldığı andır.

7 Mart 2025 Cuma

GÜN KADINLARIN GÜNÜ

Kadın, zamana kazınmış bir şiirdir. Kimi zaman bir tarlada elleri nasır tutmuş bir emekçi, kimi zaman bir fabrikada makine gürültüsüne karışan sessiz bir çığlık. Kimi zaman kalemiyle tarihe yön veren bir yazar, kimi zaman meydanlarda haykıran bir devrimci…
Ama her daim bir direniş, her daim bir doğuş, her daim bir umut.
Tarih boyunca kadın, yalnızca bedenini değil, ruhunu da taşımak zorunda kaldı. O, yalnızca işçiliğin değil, varoluşun da mücadelesini vermiştir. Platon’un ideal devletinde hak ettiği yeri, Simone de Beauvoir’ın satırlarında kendine bir isim aramıştır. Oysa o hep vardı. Zamanın en eski masallarında, en acımasız savaşlarında, en büyük devrimlerinde… Fakat çoğu zaman bir gölge gibi, bir dipnot gibi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, yalnızca bir anma günü değil. Yanmış fabrikaların külleri içinde kalan hayallerin, susturulmaya çalışılan seslerin ve zincire vurulmuş bedenlerin dirilişi. O küllerden yeni bir hayat filizlenir. Çünkü kadın, kendini yeniden doğurmayı bilen bir varlıktır.

Virginia Woolf’un "kendine ait bir oda" arayışı, Rosa Luxemburg’un "özgürlük için" savaşı, Neşet Ertaş’ın "kadın insandır, biz insanoğlu" diyerek yaptığı o derin vurguyla birleşir.
Kadın, ne yalnızca bir anne, ne yalnızca bir işçi, ne yalnızca bir aşıktır. O, varlığın özüdür. Onu yok sayan toplumlar, kendi köklerini kesmeye çalışır.

Bir 8 Mart sabahında, belki bir kadın işine gitmek için uyanıyor, belki bir kadın evladını doyurmak için çabalıyor, belki bir kadın baskıya karşı susmamaya yemin ediyor. Ve her biri, tarihin unutmayacağı bir iz bırakıyor.

O yüzden bu gün, yalnızca geçmişte kaybettiklerimizi değil, gelecekte kazanacaklarımızı da hatırlamak için var. Çünkü kadın, emeğin ve hayatın ta kendisi.

Bugün, meydanlar kadınların sesiyle yankılanacak. Bugün, erkekler desteklerini geride durarak göstermeli; yol açmalı, kulak vermeli ama öncülüğe soyunmamalı. Çünkü bu gün, kadınların kendi sözleriyle, kendi hikayelerini anlattıkları bir gündür. Erkeklerin dayanışması, en çok da geri çekilerek, kadınların özgürce haykırmasına alan açarak anlam kazanır. Bugün, kadınların günü, konuşması gereken onlardır.

Ve dünya, onu susturmaya çalışanlara inat, onun sesiyle yeniden doğacaktı

6 Mart 2025 Perşembe

DALDA VAR İKİ ÇAĞLA BİRİ SANA, BİRİ BANA

Zaman, her meyvenin olgunlaşmasını beklemez. Kimi meyveler vardır ki, en güzel halleri henüz hamken yaşanır. Çağla badem de böyle. Hayatın bize sunduğu ham güzelliklerden biri, sabır istemez, beklemek gerekmez. Topu topu 15-20 gün sürer bu şölen. Yedin yedin, yemedin önümüzdeki bahara. 
Bu hali, en leziz hali. Tuzun içine batır, dişlerinin arasında katır kutur. Tazeliğin çıtırtısı kulaklarında yankılansın. 

Datça yarımadasında bir ay önce patlayan badem çiçekleri, şimdi çağlalara dönüştü. Beyazdan yeşile geçen bir döngü… Doğanın hiç şaşmayan ritmi. Gökyüzü nasıl maviliğini bırakmazsa, toprak da bereketini eksik etmez. Ama insan gözü açtır. Doğa armağanlarını cömertçe sunarken, onun karşısında fırsatçılar bekler. Toptancı köylüden kilo kilo aldığını kat kat fazlasıyla büyük kentlerde gram gram satar. 

Ama biz çağlanın fiyatına değil, felsefesine bakalım. Çağla badem, insanın doğayla kurduğu en eski dostluklardan biridir. Henüz tam olmadan, yeşilken, ekşiyken bile albenilidir. İçinde taşıdığı acımsı tat, hayatın kendisini hatırlatır. Her şeyin en tatlı anı, olgunlaşmadan az önce değil midir zaten? Güzelliği, geçiciliğinde saklıdır. Zaman akar, çağla büyür, içindeki badem olgunlaşır ve bir kabuğa saklanır. Sonra onu kırmak gerekir. Doğa, insanı her aşamasında sınar. Şimdi çağla yeme zamanı, ama bil ki çok geçmeden o da geride kalacak. 

Çağla sadece bir meyve değil, bir öğreti. Sabretmeyi bilene, zamanın değerini hatırlatana, paylaşmayı öğretendir. Onun salatası, mezesi, böreği, yemeği olur. Hatta cacığı bile yapılır. Tıpkı hayat gibi, her halinden tat almak mümkündür. Yeter ki sen onu tanıyıp hakkını veresin. 

Ve işte bir Ankara plakalı araba Ovabükü yollarında… İçinde dört kişi, çağla badem peşinde. Mesudiye’deki çağlalar henüz küçük, Palamutbükü’ndekiler ise tam yemelik. Köylü Ana, onlara bahçelere izinsiz dalmamaları gerektiğini söylerken, bir de mani patlatıyor: 

"Dalda var iki çağla,
Biri sana, biri bana.
Bu çağlalar komşunun,
Helal etmez vallaha." 

Bir çağla için bile helal-haramı gözeten bir kültürden, vicdanı para ile ölçen bir düzene… Ne çok şey değişti, değil mi? Ama doğa hâlâ bildiğini okuyor. Çağlalar büyüyor, çiçekler soluyor, mevsimler dönüyor. Önemli olan, hayatı ıskalamamak. Çünkü bazı lezzetler vardır ki, vakti geçince bir yıl daha beklemek gerekir. 
Şimdi çağla zamanı… Kaçırma.

OY'UNU VERMEK SERBEST, OY'UNA GELMEK YASAK

Bazen bir film yasaklanır ve biz asıl hikayenin perdede değil, perde arkasında oynandığını anlarız.
"OY’una Geldik" filmi, adından da anlaşılacağı gibi, politik bir oyun sahnesine dönüşmüş durumda. Üstelik bu kez başrolde sadece İlyas Salman değil, Kültür ve Turizm Bakanlığı da var.
Yönetmen Kazım Öz, seçimlerde sandık oyunlarını anlatmak için kamera arkasına geçmişti, ama görünen o ki asıl oyun kurucular, filmi göstermek yerine sansürlemeyi tercih etti.

Bu devirde bir filmi yasaklamak, dijital çağın ironisiyle, onu çok daha fazla izlenir ve konuşulur hale getirmek anlamına geliyor. Ama belki de mesele bu değil. Mesele, bir hikayenin hiç anlatılmaması. Çünkü sansür artık sadece neyi izleyip izleyemeyeceğimizi belirlemiyor; neyi konuşup konuşamayacağımızı, hatta neyi düşünebileceğimizi de şekillendiriyor. Sanki birileri, "Düşünme, izleme, sus!" diyor. Ama ironik olan şu ki, tam da bu yasak, insanları daha çok düşünmeye ve konuşmaya itiyor.

Bakanlık karar metnine bakınca, kelimeler sanki Orwell'in "1984" romanından çıkmış gibi.

"Oybirliğiyle uygun bulunmamıştır."

Bu, distopik bir cümlenin gerçek hayata sızmış hali. Peki, neye "uygun" bulunmamıştır? Gerçeklere mi? Eleştiriye mi? İroniye mi? Yoksa sadece yanlış insanları güldürme ihtimaline mi? Belki de "uygun bulunmamak", aslında "gerçeklerin rahatsız edici olduğu" anlamına geliyor. Ne de olsa, gerçekler bazen en büyük komedidir ve en büyük trajedi.

Filmin hikayesine gelince.
Ovacık’ta sol adaylar uzlaşamıyor ve sağ görüşlü biri başkan seçiliyor. Sonrası mı? Koltuğunu korumak için türlü numaralara başvuruyor. Ne büyük tesadüf! Bu öykü, bir film senaryosu değil de, herhangi bir seçim döneminin perde arkası olamaz mıydı? Sansür belki de bu yüzden devreye girdi. Gerçek, bazen kurmacadan çok daha fazla can yakıyor. Ve kimse, özellikle de iktidardakiler, canlarının yanmasını istemiyor.
Bu yasak, bir sinema filmine değil, düşünen, sorgulayan, gülen insanlara getirilmiş bir yasak. OY’unu vermek serbest, ama "OY"una gelmek yasak. Sanki birileri, "Oy verin, ama oyunuzun sonuçlarına fazla takılmayın" diyor. Ne de olsa, demokrasi sadece sandıkta bitmiyor ama sansür, her şeyi bitirebiliyor.

Böyle bir çağda, sansür sadece bir yönetmelik maddesi değil, bir zihniyet meselesi. Ancak unutulan bir şey var: Hikayeler, onları anlatanlardan bile uzun yaşar. Yasaklar gelir geçer, ama iyi bir mizah ve sağlam bir eleştiri, sansürü delip geçer. Çünkü gerçek sanatı engelleyemezsiniz, en fazla ona daha büyük bir seyirci kazandırırsınız. Ve belki de bu, sansürün en büyük ironisi: Yasakladığınız şeyi, daha da güçlü hale getirmenizdir.
Çünkü sansür, her zaman kendi kuyusunu kazar. Ve bu kuyuda, gülenler hep en sona kalır.

1 Mart 2025 Cumartesi

BAZEN KILIÇ DEĞİL, KADINLAR KAZANIR


Atina ile Sparta yıllarca savaşıyordu.
Gökyüzü, kanla sulanan toprakların üstünde kurşuni bir örtü gibi asılıydı. Atina'nın taş sokaklarında, dul kadınların ağıtları rüzgârla birlikte yankılanıyor, geride kalanların yüzünde umutsuzluğun izleri büyüyordu. Lysistrata, savaşın bitmek bilmeyen açlığından bıkmış, ölümü ve yıkımı seyretmekten yorulmuştu.
Bir gece, Parthenon'un mermer basamaklarında, Athena’nın heykelinin önünde diz çöktü. Gözlerini kapadı, nefesini tuttu ve kadim tanrılara seslendi:

"Ey bilgelik tanrıçası! Eğer erkekler barışı unuttuysa, kadınların onlara hatırlatmasına izin ver."

O gece, rüyasında bir kehanet gördü. Küllerden doğan bir ateş, yalnızca kadınların elinde harlanacaktı.

Gecenin örtüsü altında, Atina'nın sokaklarında fısıltılar dolaştı. Lysistrata, kadınları çağırıyordu. Eşlerini, oğullarını, kardeşlerini savaşta kaybetmiş kadınlar, büyük tapınağın avlusunda toplandı. İçlerinde yalnızca Atinalılar yoktu. Sparta'dan, Thebai'den ve hatta Argos'tan gelenler de vardı. Onlar düşman değildi, onların ortak düşmanı, hiç dinmeyen savaşın kendisiydi.

Erkekler savaş meydanında kazandıklarını sanır" dedi Lysistrata, gözleri ateş gibi yanarken. “Ama barış, evin duvarları arasında kazanılır. Onlar bizi görmezden geldiler. Bizi yalnızca keyifleri için hatırladılar. O halde, biz de onları unutturalım. Bizim olmadığı sürece, yataklar soğuk, sofralar boş, şehirler sessiz kalsın.”

Kadınlar, ant içtiler.
Ve ertesi sabah, sessizlik bir kalkan gibi şehrin üstüne indi.

Erkekler başlangıçta kahkahalarla güldüler. Kadınların oyun oynadıklarını sandılar. Ama günler geçtikçe, kahkahalar yerini öfkeye bıraktı. Akropol’ün kapıları kapandı, tapınakların hazineleri kadınların ellerinde kaldı. Ne savaş için altın kaldı ne de teselli için bir dokunuş.

Şehrin meydanında toplanan savaşçılar, kadınlarını tehdit etti. Ancak kadınlar eğilmedi. Lysistrata, Spartalı Lampito ve Thebaili Kleonike ile birlikte, düşmana değil, kendi kocalarına karşı savaşan bir ordu gibi durdu.

"Biz ki evlerin, ocakların, hayatın koruyucularıyız!" diye haykırdı Lysistrata. "Savaşınızı sürdürmek istiyorsanız, yalnız ve soğuk gecelere razı olun!"

Erkeklerin gözleri karardı. Savaş meydanında ölmeye hazırdılar, ama yatağın boşluğunda yitip gitmeye değil.

Süre uzadıkça, Atina'nın en kudretli adamları bile çözülmeye başladı. Savaşın ganimetleri, koca bir şehirde yankılanan sessizliğin içinde bir anlam ifade etmiyordu. Barış müzakereleri başlamalıydı.

Sparta’nın elçileri, Atina’nın generalleriyle buluştuğunda, odadaki tek otorite Lysistrata’ydı. Ne generallerin kılıçları ne de kralların mühürleri, onun tek bir bakışı kadar güçlüydü.

"Bizi barışa ikna edecek neyin var, kadın?" diye sordu Atinalı bir komutan, alaycı bir ifadeyle.

Lysistrata gülümsedi, ardındaki kadınları işaret etti.

"Benim değil," dedi, "hepimizin var."

Ve o gün, kanla değil, kelimelerle mühürlenen bir barış antlaşması yapıldı.

Ama barış, yalnızca bir başlangıçtı. Erkekler, kadınların güçlerini tatmıştı. Direnişin yankısı, yalnızca savaş meydanlarından değil, evlerin avlularından da duyuluyordu.

Lysistrata, bir kez daha Parthenon’un merdivenlerinde durdu. Gökyüzüne baktı, ayaklarının altında uzanan şehre kulak verdi. Atina artık sadece savaşçıların şehri değil, aynı zamanda direnenlerin, barışı getirenlerin de şehriydi.

Ve kadınlar, tarihin tozlu sayfalarına değil, gelecek kuşakların hafızasına yazıldı.

Bu, bir zamanlar erkeklerin dünyasında sesini yükselten kadınların Aristophanes tarafından kaleme alınan hikayesidir. Onlar, savaşların sürdüğü her çağda var olmuş, unutulmuş ve yeniden hatırlanmıştır. Lysistrata’nın adı belki unutulacak, ama onun açtığı kapılar, asla kapanmayacak.

28 Şubat 2025 Cuma

BİR EFSANE, BİR ŞİİR VE ÇÖZÜLEMEYEN BİR BİLMECE

Empedokles Antik Çağ'ın çılgın filozoflarından biriydi.
Dört temel unsur teorisini (hava, su, toprak, ateş) geliştiren ilk düşünürlerdendi.
Ayrıcalıklı insanların bir gün tanrılaşacaklarına inanıyordu.
Kahinler, ozanlar, hekimler ve krallar ilahi varlıklardı. Kendisi de. Onun bu tanrılaştırılma umudu efsanelere bile konu oldu.

Söylenceye göre, Empedokles, hekimlerin ölüme terk ettiği Pantheia adlı bir kadına felsefesiyle yeniden hayat vermişti. Bunun üzerine olağan üstü güçleri olduğuna  inanıp Etna Yanardağı'na çıkmış kendisini kratere içindeki lavların arasına bırakmıştı.

"Artık atmayacak bu yürek; canlı bir insandın sen, Empedokles, ama artık değilsin!
Artık yalnızca bir solukta yutan alevden bir düşüncesin, çırılçıplak, sonsuzca huzursuz bir zihinsin!
Her şey, vücut bulduğu köklere geri döner, bedenimiz toprak olur, kanımız su, ısımız ateş, soluduğumuz hava.
Ahenkle doğanlar, ahenkle ölürler.
Peki ya zihin?"


Bu dizeler, yalnızca bir filozofun fiziksel ölümüne değil, aynı zamanda zihnin sonsuz sorgusuna açılan bir kapıdır. İngiliz şair Matthew Arnold’un dile getirdiği bu satırlar, Empedokles’in trajik sonunu yalnızca bir efsane olarak anlatmaz, aynı zamanda insanın varoluşsal yalnızlığını, doğa ile olan kaçınılmaz ilişkisini ve bilincin ölüm sonrası akıbetini sorgular.

Empedokles, felsefesini dört temel unsurun (hava, su, toprak, ateş) döngüsel hareketi üzerine kurmuştu. Doğadaki her şeyin bu elementlerden türediğini ve sonunda onlara geri döneceğini savunuyordu. Arnold’un şiirinde de bu görüş kendisini gösterir. İnsan bedeni dağılıp doğaya karışır, her şey başladığı yere döner. Ama asıl soru şudur: Zihin nereye gider?
Arnold’un Empedokles’i, fiziksel dünyanın katı yasalarını kabullenirken, zihnin akıbeti konusunda bir belirsizlik içindedir. Bu, yalnızca bir bireyin ölümüyle ilgili değildir. Bu, insanlığın en büyük varoluşsal sorularından biridir. Bedenin elementi toprağa, suya, ateşe ve havaya dönüşürken, insanın düşünceleri, arzuları, korkuları, hayalleri ne olur?
Bu soru, çağlar boyunca pek çok filozof ve edebiyatçı tarafından ele alındı. Platon, ruhun bedenden bağımsız bir varlık olduğunu savunurken, Lucretius gibi Epikürcüler, bilincin de bedenle birlikte yok olduğunu ileri sürdü. Arnold’un şiirinde ise, Empedokles’in zihni ölümü kabullenirken bile huzur bulamaz; "çırılçıplak, sonsuzca huzursuz" bir varlık olarak tasvir edilir. Bu, belki de modern insanın bilim ve rasyonalitenin ışığında bile içinden çıkamadığı bir bilmece.

Empedokles’in efsanevi ölümü, Etna Yanardağı’nın alevleri arasında kayboluşu, onun ilahi bir varlık olduğu iddiasıyla birleşir. O, kendisini tanrı olarak mı görmüştü, yoksa yalnızca insanın doğayla birleşerek sonsuzluğa karışacağını mı düşünüyordu?
Arnold’un şiiri, bu efsaneye trajik bir boyut katar. Empedokles, bir tanrı olmadığını biliyor olabilir, ancak yine de insani varoluşun sınırlarını aşmaya çalışır. Alevlerin içinde eriyerek, doğanın kendisiyle bütünleşmeyi seçer. Fakat burada ironik bir gerçek saklıdır. Onun ölümü, bir yüceliş değil, bir kayboluştur. Eğer gerçekten tanrı olsaydı, fiziksel dünyaya tabi olmazdı. Ama sandaletinin Etna’nın yamacında bulunması, onun insan oluşunun son kanıtı gibiydi.
Arnold, Viktorya döneminin entelektüel bunalımını ve modern insanın inanç krizini yansıtan bir şairdi. Empedocles on Etna şiirinde ele aldığı varoluşsal sorgular, yalnızca Antik Yunan filozoflarıyla sınırlı değildi.  Bunlar, Tanrı’nın ölümünün ilan edildiği, bilimsel ilerlemelerin metafiziksel düşünceleri sorguladığı bir dönemin yansımasıydı
Bu bağlamda, Empedokles’in kendini ateşe bırakışı, yalnızca bir bireyin trajedisi değil, modern insanın Tanrı ile olan bağının kopuşunun da bir metaforudur. Eskiden doğa ve tanrılar arasında bir bütünlük hisseden insan, artık bilinmezliğin içinde kaybolmuş bir zihin

Arnold’un sorusu hala yanıtlanmayı bekliyor: Peki ya zihin? Eğer insan bedeni doğanın unsurlarına geri dönüyorsa, bilinç nereye gider? Bir düşünce, bir hatıra, bir duygu, bunlar fiziksel dünyanın içinde yok olup gider mi, yoksa başka bir düzlemde yaşamaya devam mı eder?
Empedokles’in trajik sonu, belki de yalnızca onun değil, tüm insanlığın kaçınılmaz kaderini gösteriyor. Bir gün hepimiz doğanın içinde eriyip gideceğiz. Fakat zihnimiz?
Onun kaderi hala belirsiz, hala huzursuz, hala sonsuzluk içinde bir cevap arıyor.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...