11 Mart 2025 Salı

ÇAĞLAR ÖTESİNDEN GELEN BİR MASALIN SON SATIRLARI

Zaman, bazı coğrafyalarda durur. Ya da biz durduğunu sanırız. Çünkü aslında akan zamandır, biz ona ancak belirli noktalarda dokunuruz. Datça işte böyle bir yer. Geçmişin gölgesi, bugünün dinginliği ve geleceğin belirsizliğiyle iç içe yaşayan bir yarımada. 

Burada deniz sadece bir manzara değildir. Bir sonsuzluk fikridir. Rüzgar yalnızca esmez  eski çağların sesini taşır. Bir badem ağacı yalnızca çiçek açmaz, döngüsünü tamamlar, tıpkı insan gibi. Datça, doğanın ve tarihin insanı içine çağıran bir felsefi durağıdır. 
Knidos’un yıkılmış taşlarına dokunduğunuzda, aslında geçmişe değil, zamansızlığa dokunursunuz. Çünkü burası, bilginin ve estetiğin birleştiği bir kavşaktır. Eudoxos burada gökyüzünü gözlemlemiş, Praksiteles burada güzelliğin en saf halini mermerde ölümsüzleştirmişti.
Afrodit’in yüzüne bakan bir Knidos denizcisi, onun kusursuzluğuna hayran kalırken, belki de Platon’u anlamıştı. Çünkü burada bir taşa bile baktığınızda, onun sadece bir taş olmadığını, aslında varlığın bir yankısı olduğunu hissedersiniz. 

Ve belki de, burada insan kendi güzelliğini de sorgular. Bizler, ideal bir güzelliğin peşinde miyiz, yoksa kusurlarımızla mı anlam kazanıyoruz? 
Datça’da doğa bir anda bembeyaz bir örtüyle uyanır. Badem çiçekleri, kışın ortasında baharı müjdeler. Ancak güzellikleri uzun sürmez. Çiçekler dökülür, meyveye döner ve bir süre sonra badem ağaçları tekrar uykuya yatar.
Bu, varoluşun döngüsüdür. 

İnsan da böyledir. Doğar, büyür, olgunlaşır ve sonunda toprağa karışır. Ama gerçekten yok olur mu? Belki de her şey, zamanın sonsuz akışında yalnızca bir değişimdir. 

Datça yalnızca bir coğrafya değildir. O, insanın kendini sorguladığı, zamanı hissettiği, doğanın dilini anlamaya çalıştığı bir felsefi alandır. Burada yürüdüğünüz yollar, sadece taşlarla kaplı değildir, geçmişin, doğanın ve insanın hikayeleriyle örülüdür. 

Denizin sonsuzluğunda kaybolmak isteyen de, rüzgarın getirdiği eski efsaneleri dinlemek isteyen de burada kendi hikayesini bulur. 
Çünkü Datça, bir düşünme biçimidir. Bir filozofun sessizce oturup dalgaları izlediği, bir şairin en güzel dizelerini denize bıraktığı yerdir. Belki de Can Yücel’in burada yaşamayı seçmesi boşuna değildi. Çünkü Datça, varoluşun şiiridir. 

×××

Yıllar önce kaleme aldığım bir yazı bu.
On beş yıl önce Datça'ya ayak bastığımda, zaman sanki burada başka türlü akıyordu. Deniz, rüzgarla konuşan zeytin ağaçlarına eski bir efsaneyi anlatıyor, sokak aralarında tarihin sesi yankılanıyordu. O günlerdeki yazılarım umutla yoğrulmuş, doğanın cömert kucağında hayat bulan bir masalı anlatırdı. 

Şimdi, yıllar sonra geriye dönüp baktığımda o masalın sayfalarının hızla yırtıldığını görüyorum. Datça hala güzel ama her geçen gün, o güzelliğin gölgesinin bile silindiği bir yere dönüşüyor. 
Betona teslim olmuş sokaklar, hoyratça işlenen topraklar, şezlongla işgal edilen koylar, kaçak oteller, iskeleler, zapedilen kaldırımlar  ve yitip giden doğa. Tıpkı hafızamızdaki eski bir düş gibi, zamana, ranta ve ilkelliğe yenik düşüyor. 

Bu güzel coğrafya, vicdanı olmayan ellerde bir pazarlık masasına dönüşüyor. Rantın kör testeresine kurban edilen doğa, beton duvarların içinde boğulan eski taş evler ve sularını kaybeden dereler. Yönetimler değişse de, hoyratlık baki kalıyor.
Eğer bu gidiş sürerse, Datça bir gün gerçekten bir masal olacak. Ama eski kitapların tozlu sayfalarında, artık kimsenin hatırlamadığı, satır aralarına sıkışmış bir masal.
Yazık olacak!

8 Mart 2025 Cumartesi

YOL ARKADAŞLIĞI ÜZERİNE...


Sabahın çiy kokulu serinliğinde, dalların üzerinde bir salyangoz süzülüyordu. Zamana meydan okurcasına ağır, kendinden emin ilerliyordu. Dünya, onun için bir telaş sahnesi değildi, aksine, sabrın ve sükûnetin kutsandığı bir yolculuktu.

Ancak o sabah kader, sırtına narin bir yolcu bırakmıştı: Yorgun bir kelebek…

Kelebek, rüzgarın savurduğu bir geceden sonra soluklanacak bir yer arıyordu. Kanatları yıpranmış, rüzgarın hırçın dansı ruhunu yormuştu. Gözleri, aşağıda dingin bir akış içinde süzülen salyangozu gördüğünde, içini bir güven duygusu kapladı. Usulca kondu kabuğunun üzerine.

Salyangoz, yeni yolcusunun ağırlığını hissettiğinde duraksadı. Hayatında hiç kimseyi taşımamıştı. Kabuğu, yalnızlığının bir kalesi, iç dünyasının bir sığınağı olmuştu hep. Ama bu misafir, onu rahatsız etmiyor, aksine varlığıyla yolculuğunu anlamlandırıyordu.

Beraber ilerlediler. Salyangozun sabrı, kelebeğin kırılgan yorgunluğuna bir merhem gibiydi. Kelebek, ilk kez hızın bir yanılsama olduğunu fark etti; acele etmenin varoluşun özü olmadığını… "Tabiat acele etmez, ama her şeyi başarır." der Lao Tzu. Kelebek, bunu şimdi anlıyordu. Zamanı tüketmek yerine, onu yaşamak gerektiğini öğrendi. Salyangoz ise sırtındaki yükün, yalnızlığını kıran bir dostluk olduğunu hissetti.

Birlikte güneşin altın ışıklarıyla ısındılar. Gök, mavinin en derin tonlarına bürünürken, kelebek hafifçe kanatlarını açtı. Artık gücünü toplamıştı. "Hayat bir bisiklete binmek gibidir. Dengede kalmak için hareket etmeye devam etmelisiniz" der Albert Einstein. Kelebek de hareket etmeliydi ama bu kez aceleden değil, hayatı hissetmek için.

Yumuşak bir esintiyle havalandı, süzülerek gökyüzüne doğru yükseldi.

Salyangoz, onun uzaklaşmasını izlerken içinde tarifsiz bir huzur hissetti. Yolculuğuna devam etti ama bu defa yalnız olmadığını biliyordu. Çünkü bazı yolculuklar, bir yol arkadaşının sessizliğiyle derinleşir, anlam kazanır.

Ve o gün, ikisi de birbirlerinden bir hakikat öğrendi: "Mutluluk varılacak bir yer değil, bir yolculuk biçimidir" demişti Buddha.
Hayat bazen hızlı, bazen yavaş akar ama en kıymetli olan, yolun değil, yolculuğun paylaşıldığı andır.

7 Mart 2025 Cuma

GÜN KADINLARIN GÜNÜ

Kadın, zamana kazınmış bir şiirdir. Kimi zaman bir tarlada elleri nasır tutmuş bir emekçi, kimi zaman bir fabrikada makine gürültüsüne karışan sessiz bir çığlık. Kimi zaman kalemiyle tarihe yön veren bir yazar, kimi zaman meydanlarda haykıran bir devrimci…
Ama her daim bir direniş, her daim bir doğuş, her daim bir umut.
Tarih boyunca kadın, yalnızca bedenini değil, ruhunu da taşımak zorunda kaldı. O, yalnızca işçiliğin değil, varoluşun da mücadelesini vermiştir. Platon’un ideal devletinde hak ettiği yeri, Simone de Beauvoir’ın satırlarında kendine bir isim aramıştır. Oysa o hep vardı. Zamanın en eski masallarında, en acımasız savaşlarında, en büyük devrimlerinde… Fakat çoğu zaman bir gölge gibi, bir dipnot gibi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, yalnızca bir anma günü değil. Yanmış fabrikaların külleri içinde kalan hayallerin, susturulmaya çalışılan seslerin ve zincire vurulmuş bedenlerin dirilişi. O küllerden yeni bir hayat filizlenir. Çünkü kadın, kendini yeniden doğurmayı bilen bir varlıktır.

Virginia Woolf’un "kendine ait bir oda" arayışı, Rosa Luxemburg’un "özgürlük için" savaşı, Neşet Ertaş’ın "kadın insandır, biz insanoğlu" diyerek yaptığı o derin vurguyla birleşir.
Kadın, ne yalnızca bir anne, ne yalnızca bir işçi, ne yalnızca bir aşıktır. O, varlığın özüdür. Onu yok sayan toplumlar, kendi köklerini kesmeye çalışır.

Bir 8 Mart sabahında, belki bir kadın işine gitmek için uyanıyor, belki bir kadın evladını doyurmak için çabalıyor, belki bir kadın baskıya karşı susmamaya yemin ediyor. Ve her biri, tarihin unutmayacağı bir iz bırakıyor.

O yüzden bu gün, yalnızca geçmişte kaybettiklerimizi değil, gelecekte kazanacaklarımızı da hatırlamak için var. Çünkü kadın, emeğin ve hayatın ta kendisi.

Bugün, meydanlar kadınların sesiyle yankılanacak. Bugün, erkekler desteklerini geride durarak göstermeli; yol açmalı, kulak vermeli ama öncülüğe soyunmamalı. Çünkü bu gün, kadınların kendi sözleriyle, kendi hikayelerini anlattıkları bir gündür. Erkeklerin dayanışması, en çok da geri çekilerek, kadınların özgürce haykırmasına alan açarak anlam kazanır. Bugün, kadınların günü, konuşması gereken onlardır.

Ve dünya, onu susturmaya çalışanlara inat, onun sesiyle yeniden doğacaktı

6 Mart 2025 Perşembe

DALDA VAR İKİ ÇAĞLA BİRİ SANA, BİRİ BANA

Zaman, her meyvenin olgunlaşmasını beklemez. Kimi meyveler vardır ki, en güzel halleri henüz hamken yaşanır. Çağla badem de böyle. Hayatın bize sunduğu ham güzelliklerden biri, sabır istemez, beklemek gerekmez. Topu topu 15-20 gün sürer bu şölen. Yedin yedin, yemedin önümüzdeki bahara. 
Bu hali, en leziz hali. Tuzun içine batır, dişlerinin arasında katır kutur. Tazeliğin çıtırtısı kulaklarında yankılansın. 

Datça yarımadasında bir ay önce patlayan badem çiçekleri, şimdi çağlalara dönüştü. Beyazdan yeşile geçen bir döngü… Doğanın hiç şaşmayan ritmi. Gökyüzü nasıl maviliğini bırakmazsa, toprak da bereketini eksik etmez. Ama insan gözü açtır. Doğa armağanlarını cömertçe sunarken, onun karşısında fırsatçılar bekler. Toptancı köylüden kilo kilo aldığını kat kat fazlasıyla büyük kentlerde gram gram satar. 

Ama biz çağlanın fiyatına değil, felsefesine bakalım. Çağla badem, insanın doğayla kurduğu en eski dostluklardan biridir. Henüz tam olmadan, yeşilken, ekşiyken bile albenilidir. İçinde taşıdığı acımsı tat, hayatın kendisini hatırlatır. Her şeyin en tatlı anı, olgunlaşmadan az önce değil midir zaten? Güzelliği, geçiciliğinde saklıdır. Zaman akar, çağla büyür, içindeki badem olgunlaşır ve bir kabuğa saklanır. Sonra onu kırmak gerekir. Doğa, insanı her aşamasında sınar. Şimdi çağla yeme zamanı, ama bil ki çok geçmeden o da geride kalacak. 

Çağla sadece bir meyve değil, bir öğreti. Sabretmeyi bilene, zamanın değerini hatırlatana, paylaşmayı öğretendir. Onun salatası, mezesi, böreği, yemeği olur. Hatta cacığı bile yapılır. Tıpkı hayat gibi, her halinden tat almak mümkündür. Yeter ki sen onu tanıyıp hakkını veresin. 

Ve işte bir Ankara plakalı araba Ovabükü yollarında… İçinde dört kişi, çağla badem peşinde. Mesudiye’deki çağlalar henüz küçük, Palamutbükü’ndekiler ise tam yemelik. Köylü Ana, onlara bahçelere izinsiz dalmamaları gerektiğini söylerken, bir de mani patlatıyor: 

"Dalda var iki çağla,
Biri sana, biri bana.
Bu çağlalar komşunun,
Helal etmez vallaha." 

Bir çağla için bile helal-haramı gözeten bir kültürden, vicdanı para ile ölçen bir düzene… Ne çok şey değişti, değil mi? Ama doğa hâlâ bildiğini okuyor. Çağlalar büyüyor, çiçekler soluyor, mevsimler dönüyor. Önemli olan, hayatı ıskalamamak. Çünkü bazı lezzetler vardır ki, vakti geçince bir yıl daha beklemek gerekir. 
Şimdi çağla zamanı… Kaçırma.

OY'UNU VERMEK SERBEST, OY'UNA GELMEK YASAK

Bazen bir film yasaklanır ve biz asıl hikayenin perdede değil, perde arkasında oynandığını anlarız.
"OY’una Geldik" filmi, adından da anlaşılacağı gibi, politik bir oyun sahnesine dönüşmüş durumda. Üstelik bu kez başrolde sadece İlyas Salman değil, Kültür ve Turizm Bakanlığı da var.
Yönetmen Kazım Öz, seçimlerde sandık oyunlarını anlatmak için kamera arkasına geçmişti, ama görünen o ki asıl oyun kurucular, filmi göstermek yerine sansürlemeyi tercih etti.

Bu devirde bir filmi yasaklamak, dijital çağın ironisiyle, onu çok daha fazla izlenir ve konuşulur hale getirmek anlamına geliyor. Ama belki de mesele bu değil. Mesele, bir hikayenin hiç anlatılmaması. Çünkü sansür artık sadece neyi izleyip izleyemeyeceğimizi belirlemiyor; neyi konuşup konuşamayacağımızı, hatta neyi düşünebileceğimizi de şekillendiriyor. Sanki birileri, "Düşünme, izleme, sus!" diyor. Ama ironik olan şu ki, tam da bu yasak, insanları daha çok düşünmeye ve konuşmaya itiyor.

Bakanlık karar metnine bakınca, kelimeler sanki Orwell'in "1984" romanından çıkmış gibi.

"Oybirliğiyle uygun bulunmamıştır."

Bu, distopik bir cümlenin gerçek hayata sızmış hali. Peki, neye "uygun" bulunmamıştır? Gerçeklere mi? Eleştiriye mi? İroniye mi? Yoksa sadece yanlış insanları güldürme ihtimaline mi? Belki de "uygun bulunmamak", aslında "gerçeklerin rahatsız edici olduğu" anlamına geliyor. Ne de olsa, gerçekler bazen en büyük komedidir ve en büyük trajedi.

Filmin hikayesine gelince.
Ovacık’ta sol adaylar uzlaşamıyor ve sağ görüşlü biri başkan seçiliyor. Sonrası mı? Koltuğunu korumak için türlü numaralara başvuruyor. Ne büyük tesadüf! Bu öykü, bir film senaryosu değil de, herhangi bir seçim döneminin perde arkası olamaz mıydı? Sansür belki de bu yüzden devreye girdi. Gerçek, bazen kurmacadan çok daha fazla can yakıyor. Ve kimse, özellikle de iktidardakiler, canlarının yanmasını istemiyor.
Bu yasak, bir sinema filmine değil, düşünen, sorgulayan, gülen insanlara getirilmiş bir yasak. OY’unu vermek serbest, ama "OY"una gelmek yasak. Sanki birileri, "Oy verin, ama oyunuzun sonuçlarına fazla takılmayın" diyor. Ne de olsa, demokrasi sadece sandıkta bitmiyor ama sansür, her şeyi bitirebiliyor.

Böyle bir çağda, sansür sadece bir yönetmelik maddesi değil, bir zihniyet meselesi. Ancak unutulan bir şey var: Hikayeler, onları anlatanlardan bile uzun yaşar. Yasaklar gelir geçer, ama iyi bir mizah ve sağlam bir eleştiri, sansürü delip geçer. Çünkü gerçek sanatı engelleyemezsiniz, en fazla ona daha büyük bir seyirci kazandırırsınız. Ve belki de bu, sansürün en büyük ironisi: Yasakladığınız şeyi, daha da güçlü hale getirmenizdir.
Çünkü sansür, her zaman kendi kuyusunu kazar. Ve bu kuyuda, gülenler hep en sona kalır.

1 Mart 2025 Cumartesi

BAZEN KILIÇ DEĞİL, KADINLAR KAZANIR


Atina ile Sparta yıllarca savaşıyordu.
Gökyüzü, kanla sulanan toprakların üstünde kurşuni bir örtü gibi asılıydı. Atina'nın taş sokaklarında, dul kadınların ağıtları rüzgârla birlikte yankılanıyor, geride kalanların yüzünde umutsuzluğun izleri büyüyordu. Lysistrata, savaşın bitmek bilmeyen açlığından bıkmış, ölümü ve yıkımı seyretmekten yorulmuştu.
Bir gece, Parthenon'un mermer basamaklarında, Athena’nın heykelinin önünde diz çöktü. Gözlerini kapadı, nefesini tuttu ve kadim tanrılara seslendi:

"Ey bilgelik tanrıçası! Eğer erkekler barışı unuttuysa, kadınların onlara hatırlatmasına izin ver."

O gece, rüyasında bir kehanet gördü. Küllerden doğan bir ateş, yalnızca kadınların elinde harlanacaktı.

Gecenin örtüsü altında, Atina'nın sokaklarında fısıltılar dolaştı. Lysistrata, kadınları çağırıyordu. Eşlerini, oğullarını, kardeşlerini savaşta kaybetmiş kadınlar, büyük tapınağın avlusunda toplandı. İçlerinde yalnızca Atinalılar yoktu. Sparta'dan, Thebai'den ve hatta Argos'tan gelenler de vardı. Onlar düşman değildi, onların ortak düşmanı, hiç dinmeyen savaşın kendisiydi.

Erkekler savaş meydanında kazandıklarını sanır" dedi Lysistrata, gözleri ateş gibi yanarken. “Ama barış, evin duvarları arasında kazanılır. Onlar bizi görmezden geldiler. Bizi yalnızca keyifleri için hatırladılar. O halde, biz de onları unutturalım. Bizim olmadığı sürece, yataklar soğuk, sofralar boş, şehirler sessiz kalsın.”

Kadınlar, ant içtiler.
Ve ertesi sabah, sessizlik bir kalkan gibi şehrin üstüne indi.

Erkekler başlangıçta kahkahalarla güldüler. Kadınların oyun oynadıklarını sandılar. Ama günler geçtikçe, kahkahalar yerini öfkeye bıraktı. Akropol’ün kapıları kapandı, tapınakların hazineleri kadınların ellerinde kaldı. Ne savaş için altın kaldı ne de teselli için bir dokunuş.

Şehrin meydanında toplanan savaşçılar, kadınlarını tehdit etti. Ancak kadınlar eğilmedi. Lysistrata, Spartalı Lampito ve Thebaili Kleonike ile birlikte, düşmana değil, kendi kocalarına karşı savaşan bir ordu gibi durdu.

"Biz ki evlerin, ocakların, hayatın koruyucularıyız!" diye haykırdı Lysistrata. "Savaşınızı sürdürmek istiyorsanız, yalnız ve soğuk gecelere razı olun!"

Erkeklerin gözleri karardı. Savaş meydanında ölmeye hazırdılar, ama yatağın boşluğunda yitip gitmeye değil.

Süre uzadıkça, Atina'nın en kudretli adamları bile çözülmeye başladı. Savaşın ganimetleri, koca bir şehirde yankılanan sessizliğin içinde bir anlam ifade etmiyordu. Barış müzakereleri başlamalıydı.

Sparta’nın elçileri, Atina’nın generalleriyle buluştuğunda, odadaki tek otorite Lysistrata’ydı. Ne generallerin kılıçları ne de kralların mühürleri, onun tek bir bakışı kadar güçlüydü.

"Bizi barışa ikna edecek neyin var, kadın?" diye sordu Atinalı bir komutan, alaycı bir ifadeyle.

Lysistrata gülümsedi, ardındaki kadınları işaret etti.

"Benim değil," dedi, "hepimizin var."

Ve o gün, kanla değil, kelimelerle mühürlenen bir barış antlaşması yapıldı.

Ama barış, yalnızca bir başlangıçtı. Erkekler, kadınların güçlerini tatmıştı. Direnişin yankısı, yalnızca savaş meydanlarından değil, evlerin avlularından da duyuluyordu.

Lysistrata, bir kez daha Parthenon’un merdivenlerinde durdu. Gökyüzüne baktı, ayaklarının altında uzanan şehre kulak verdi. Atina artık sadece savaşçıların şehri değil, aynı zamanda direnenlerin, barışı getirenlerin de şehriydi.

Ve kadınlar, tarihin tozlu sayfalarına değil, gelecek kuşakların hafızasına yazıldı.

Bu, bir zamanlar erkeklerin dünyasında sesini yükselten kadınların Aristophanes tarafından kaleme alınan hikayesidir. Onlar, savaşların sürdüğü her çağda var olmuş, unutulmuş ve yeniden hatırlanmıştır. Lysistrata’nın adı belki unutulacak, ama onun açtığı kapılar, asla kapanmayacak.

28 Şubat 2025 Cuma

BİR EFSANE, BİR ŞİİR VE ÇÖZÜLEMEYEN BİR BİLMECE

Empedokles Antik Çağ'ın çılgın filozoflarından biriydi.
Dört temel unsur teorisini (hava, su, toprak, ateş) geliştiren ilk düşünürlerdendi.
Ayrıcalıklı insanların bir gün tanrılaşacaklarına inanıyordu.
Kahinler, ozanlar, hekimler ve krallar ilahi varlıklardı. Kendisi de. Onun bu tanrılaştırılma umudu efsanelere bile konu oldu.

Söylenceye göre, Empedokles, hekimlerin ölüme terk ettiği Pantheia adlı bir kadına felsefesiyle yeniden hayat vermişti. Bunun üzerine olağan üstü güçleri olduğuna  inanıp Etna Yanardağı'na çıkmış kendisini kratere içindeki lavların arasına bırakmıştı.

"Artık atmayacak bu yürek; canlı bir insandın sen, Empedokles, ama artık değilsin!
Artık yalnızca bir solukta yutan alevden bir düşüncesin, çırılçıplak, sonsuzca huzursuz bir zihinsin!
Her şey, vücut bulduğu köklere geri döner, bedenimiz toprak olur, kanımız su, ısımız ateş, soluduğumuz hava.
Ahenkle doğanlar, ahenkle ölürler.
Peki ya zihin?"


Bu dizeler, yalnızca bir filozofun fiziksel ölümüne değil, aynı zamanda zihnin sonsuz sorgusuna açılan bir kapıdır. İngiliz şair Matthew Arnold’un dile getirdiği bu satırlar, Empedokles’in trajik sonunu yalnızca bir efsane olarak anlatmaz, aynı zamanda insanın varoluşsal yalnızlığını, doğa ile olan kaçınılmaz ilişkisini ve bilincin ölüm sonrası akıbetini sorgular.

Empedokles, felsefesini dört temel unsurun (hava, su, toprak, ateş) döngüsel hareketi üzerine kurmuştu. Doğadaki her şeyin bu elementlerden türediğini ve sonunda onlara geri döneceğini savunuyordu. Arnold’un şiirinde de bu görüş kendisini gösterir. İnsan bedeni dağılıp doğaya karışır, her şey başladığı yere döner. Ama asıl soru şudur: Zihin nereye gider?
Arnold’un Empedokles’i, fiziksel dünyanın katı yasalarını kabullenirken, zihnin akıbeti konusunda bir belirsizlik içindedir. Bu, yalnızca bir bireyin ölümüyle ilgili değildir. Bu, insanlığın en büyük varoluşsal sorularından biridir. Bedenin elementi toprağa, suya, ateşe ve havaya dönüşürken, insanın düşünceleri, arzuları, korkuları, hayalleri ne olur?
Bu soru, çağlar boyunca pek çok filozof ve edebiyatçı tarafından ele alındı. Platon, ruhun bedenden bağımsız bir varlık olduğunu savunurken, Lucretius gibi Epikürcüler, bilincin de bedenle birlikte yok olduğunu ileri sürdü. Arnold’un şiirinde ise, Empedokles’in zihni ölümü kabullenirken bile huzur bulamaz; "çırılçıplak, sonsuzca huzursuz" bir varlık olarak tasvir edilir. Bu, belki de modern insanın bilim ve rasyonalitenin ışığında bile içinden çıkamadığı bir bilmece.

Empedokles’in efsanevi ölümü, Etna Yanardağı’nın alevleri arasında kayboluşu, onun ilahi bir varlık olduğu iddiasıyla birleşir. O, kendisini tanrı olarak mı görmüştü, yoksa yalnızca insanın doğayla birleşerek sonsuzluğa karışacağını mı düşünüyordu?
Arnold’un şiiri, bu efsaneye trajik bir boyut katar. Empedokles, bir tanrı olmadığını biliyor olabilir, ancak yine de insani varoluşun sınırlarını aşmaya çalışır. Alevlerin içinde eriyerek, doğanın kendisiyle bütünleşmeyi seçer. Fakat burada ironik bir gerçek saklıdır. Onun ölümü, bir yüceliş değil, bir kayboluştur. Eğer gerçekten tanrı olsaydı, fiziksel dünyaya tabi olmazdı. Ama sandaletinin Etna’nın yamacında bulunması, onun insan oluşunun son kanıtı gibiydi.
Arnold, Viktorya döneminin entelektüel bunalımını ve modern insanın inanç krizini yansıtan bir şairdi. Empedocles on Etna şiirinde ele aldığı varoluşsal sorgular, yalnızca Antik Yunan filozoflarıyla sınırlı değildi.  Bunlar, Tanrı’nın ölümünün ilan edildiği, bilimsel ilerlemelerin metafiziksel düşünceleri sorguladığı bir dönemin yansımasıydı
Bu bağlamda, Empedokles’in kendini ateşe bırakışı, yalnızca bir bireyin trajedisi değil, modern insanın Tanrı ile olan bağının kopuşunun da bir metaforudur. Eskiden doğa ve tanrılar arasında bir bütünlük hisseden insan, artık bilinmezliğin içinde kaybolmuş bir zihin

Arnold’un sorusu hala yanıtlanmayı bekliyor: Peki ya zihin? Eğer insan bedeni doğanın unsurlarına geri dönüyorsa, bilinç nereye gider? Bir düşünce, bir hatıra, bir duygu, bunlar fiziksel dünyanın içinde yok olup gider mi, yoksa başka bir düzlemde yaşamaya devam mı eder?
Empedokles’in trajik sonu, belki de yalnızca onun değil, tüm insanlığın kaçınılmaz kaderini gösteriyor. Bir gün hepimiz doğanın içinde eriyip gideceğiz. Fakat zihnimiz?
Onun kaderi hala belirsiz, hala huzursuz, hala sonsuzluk içinde bir cevap arıyor.

26 Şubat 2025 Çarşamba

MEDENİYET DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR


Gazze, bir zamanlar çocuk kahkahalarının yankılandığı sokaklarıyla, annelerin ninniler fısıldadığı evleriyle, yaşlıların bilgeliğini paylaştığı avlularıyla insana ait olanın bir yansımasıydı. Şimdi ise, gökyüzü ölümle örtülü, taşlar mazinin hatıralarını haykırıyor, enkazların altında bir kültürün çığlığı var.
On binlerce masum can, savaşın kör karanlığında yitip giderken, dünya, vahşetin soğukkanlı bir seyircisine dönüşüyor. Vicdan, pazarlık konusu ediliyor; ahlak, küresel bir pazarda satılığa çıkarılmış bir mal gibi.
Bir çocuk enkazın altında son nefesini verirken, başka bir yerde, yüksek kulelerin gölgelerinde insanlar bu ölümler üzerinden kar hesapları yapıyor. ABD Başkanı Trump, yapay zeka görselleriyle Gazze’nin geleceğini bir rant alanı olarak tasvir ediyor. Üstelik bir kare var ki, insanın kanını donduruyor: Trump ve Netanyahu, Gazze’nin harabelerinde, bir havuz başında güneş banyosu yapıyor. Bir zamanlar çocukların oynadığı sokaklarda şimdi ölümün soğuk nefesi dolaşırken, bu sahte cennet tabloları hangi akılla, hangi vicdanla resmediliyor?
Aristoteles, “İnsan, doğası gereği erdemli olmaya yönelir,” der. Fakat bugün, erdemin sesi bastırılmış, insanın doğası kirletilmiş gibi. Eğer insanoğlu, bir harabenin ortasında kendi eğlencesini inşa etmeye cüret ediyorsa, medeniyet dediğimiz şey, yalnızca bir yanılsamadan mı ibaret?

Gazze’de çocukların gülüşleri yerini sessiz ağıtlara bırakırken, dünya hangi noktada bu kadar körleşti? Empatinin öldüğü, adaletin susturulduğu, ahlakın yerle bir olduğu bir çağda, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri yazılıyor.
Ne zaman ki bir insanın acısı, diğerinin kar hırsına kurban edilmez, ne zaman ki yıkımın yerine umut inşa edilir, işte o zaman insanlık küllerinden yeniden doğacaktır. Çünkü Herakleitos’un dediği gibi: “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız.” Belki de insanlık, bu çürümüş düzenin sularında kaybolduğunu kabul edip, vicdanın temiz sularında yeniden yıkanır.
"Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir fikrin karşısında duramaz" demişti Victor Hugo. Eğer bugün Gazze’nin enkazlarında, aç bir çocuğun gözlerinde, yetim kalmış bir bebeğin sessiz çığlığında insanlık utancı görüyorsa, belki de bir şeyler değişebilir.
Ne zaman ki insanlar, kayıtsız kalmanın da bir suç olduğunu anlar…
Ne zaman ki savaşın mağdurlarına yalnızca rakamlar olarak bakmaktan vazgeçer…
Ne zaman ki yıkımın yerine vicdanı koyar, nefreti değil sevgiyi besler…
İşte o zaman insanlık, küllerinden yeniden doğacaktır. Ve belki de bir gün, Gazze’nin sokaklarında yeniden çocuk kahkahaları yükselecek, çünkü "Gece ne kadar karanlık olursa olsun, güneş doğmak için bekler."

23 Şubat 2025 Pazar

KOPMUŞ BEDENLER KAYBOLAN HAYATLAR


Onlar, artık eksik olan bedenleriyle savaşa geri dönen adamlar… Kolları ve bacakları kopmuş, ama ruhları hala ayakta. Et ve kemikten yoksun kaldıkları her santimetre, kararlılıkla doldurdukları bir boşluk. Çünkü savaş, yalnızca mermilerle delik deşik olmuş bedenleri değil, ruhları da törpülüyor. Ve onlar, kaybettikleri her uzuvla daha da eksilmelerine rağmen, savaştan geri adım atmayı kendilerine yediremiyor.

Cephede yankılanan patlamalar, göğe yükselen duman, kurşunların ıslık gibi vızıldadığı ölümcül bir melodi... Zaman, Ukrayna topraklarında kanla yazılmış bir döngüye sıkışıp kalmış gibi. Üç yıl boyunca, her yeni gün, yeni kayıpların habercisi oldu. 46.000 asker toprağa düştü, 380.000’i sakat kaldı. Ama asıl dehşet, bu rakamların ötesinde saklı. Kopmuş bacakların, parçalanmış kolların, boşluğa bakan gözlerin ardında yatan hikayeler gerçek trajedi.

Savaş, insanın sadece bedenini değil, zihnini ve kalbini de parçalara ayırır. Ve bu adamlar, cepheye döndüklerinde, sadece bir düşmana değil, bir gölgeye, bir hayalete karşı savaşıyorlar,
kendi kayıplarının, eksikliklerinin ve hayatta kalmanın ağırlığının yarattığı bir hayalete.

Bazıları savaş alanına koltuk değnekleriyle dönüyor, bazıları protez bacaklarla. Ellerini kaybedenler, silahları tutamayınca onları kullanmayı öğrendikleri her yeni yöntemle baştan yaratıyorlar kendilerini. Çünkü onlara göre savaş, bir çift el ya da sağlam bacaklarla verilecek bir mücadele değil, iradenin en büyük sınavı. “Kollar ve bacaklarla dövüşmek herkesin yapabileceği bir şeydir,” diyor içlerinden biri. “Onlarsız dövüşmek ise bir meydan okumadır.”

Ancak her biri hemfikir. Savaş bittiğinde, bu lanetli üniformayı bir daha giymeyecekler. Çünkü hiçbiri asker olarak doğmadı. Onlar, sevdiklerini, ailelerini, çocuklarını korumak için silah kuşanan sivil insanlar. Fakat savaş onları kendine hapsetti; ölüm onları almadan, yaşam onları bırakmadı.

Ve savaş… Bitmek bilmeyen savaş, eksik uzuvları, kopmuş bedenleri, kaybolan hayatları unutarak devam ediyor. Ölüm, bir istatistik; acı, bir alışkanlık; kayıp, bir kader artık. Dünya sessizce izlerken, onlar savaşın derin yaralarını vücutlarında taşıyor, toprağa düşene dek savaşmaya devam ediyorlar.
Kaynak: The Independent

22 Şubat 2025 Cumartesi

1845'TEN 2025'E... PATATESİN ACI ÖYKÜSÜ

Yıl 1845.
Gökyüzü kurşuni bir örtü gibi İrlanda’nın üzerine kapanmıştı. Toprak, bir zamanlar bereket fışkırtan bağrında, şimdi ölüm sessizliği taşıyordu.
Tarihe "Büyük Kıtlık" diye geçen dramda İrlanda halkı, sofralarını süsleyen, karınlarını doyuran patatesin acımasız bir hastalığa kurban gittiğini gördü. Phytophthora infestans adı verilen bir mantar, tarlalarda kök salmıştı ve kısa sürede yalnızca patatesleri değil, umutları da çürütmüştü. İnsanlar artık patates yerine yosun, çimen ve çürümüş lahana yapraklarını yemeye çalışıyordu. Açlık, koca ülkeyi kemiren bir canavara dönüşmüştü.
İngiliz krallığı, güya yardım olarak mısır getirmişti ama toprağı patates için yaratılmış İrlanda’da bu yeni mahsul kök bile salamadı. Hastalık ve açlık, tifo ve kolera gibi belaların kapısını araladı. Yardım merkezleri insan kalabalığıyla doldu, ancak ne bir çare vardı ne de bir çıkış yolu. Açlıktan ölenlerin sayısı 1 milyona ulaşmıştı.

İşte tam da bu zamanlarda, beklenmedik bir yerden, Osmanlı topraklarından bir ışık belirdi. Padişah Sultan Abdülmecid, İrlanda halkının çaresizliğini duyduğunda, hiç düşünmeden beş bin pound yardım etmeye karar verdi.
Bu, İngiltere Kraliçesi’nin yaptığı yardımdan iki kat fazlaydı. Osmanlı Devleti o dönemde kendi sıkıntılarıyla boğuşsa da, insanlık namına bir el uzatmak gerektiğine inanmıştı. Ancak İngilizler, kendi tebaalarına yapılan bu yardımı kendileriyle kıyaslanır bir hale getirmeye çalışarak, Osmanlı’dan miktarı bin pounda indirmesini rica ettiler. Padişah, belki bu ricayı kabul etti ama gönlü daha fazlasını yapmak istiyordu. Bu yüzden altınlarla birlikte üç yelkenli gemi hazırlatıldı. Gemiler patates, ilaç ve tohum doluydu. Osmanlı’nın cömert eli, denizleri aşarak İrlanda’ya uzanıyordu.

Ancak bu merhamet dolu yardım, İngiliz hükümetinin engeline takıldı. Osmanlı gemileri Dublin Limanı’na yanaşamayacak, yüklerini boşaltamayacaktı. Ama deniz insanları vazgeçmezdi. Açlıktan kemikleri sayılan İrlandalıların umudu olmuşlardı bir kere. Gemiler, 30 mil uzaktaki Drogheda Limanı’na yöneldi ve yardım burada dağıtıldı. Patates dolu çuvallar, yoksul insanların ellerinde yeni bir hayatın anahtarı gibi duruyordu.
İrlandalılar bu iyiliği hiç unutmadı. Teşekkür mektupları Osmanlı sarayına ulaştı. Ama asıl vefaları, Drogheda kasabasının armasına ay yıldızı eklemek ve kentin takımı Drogheda United kulübünün formasına da ay yıldız koymak oldu.

Yıl 2025
180 yıl önce açlık içindeki bir ulusu patates ile hayata döndüren bu ülke şimdi patates kriziyle sarsılıyor. Üretici artan mazot ve gübre fiyatları nedeniyle patatesi satamıyor. Binlerce ton patates tarlada, ya da depolarda çürümeye terk edilmiş durumda. Toprak Mahsulleri Ofisi de çiftçinin elindeki patatesi almıyor. Sonuçta halk en ucuz patatesi pazardan 25 - 30 liradan bulabiliyor.
Ne demişti AKP Genel Başkanı.
"Nereden Nereye"

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...