10 Nisan 2021 Cumartesi

TEHLİKEDEKİ KARGI KOYU VE KARGI'DA DOĞMUŞ BİR DATÇA TÜRKÜSÜNÜN HAZİN ÖYKÜSÜ


Fotoğraf: Mustafa Atamer



1930lı yıllardı.
O yıllarda Datça köylüsü için Kargı Koyu ve özellikle Kargı Deresi odun deposuydu.
Derenin etrafında büyüyen Pinar ağaçları (Kel Palamut) soğuk kış günlerinin kurtarıcısıydı.
Eski Datça halkı dini bayramlardan bir kaç gün önce nacakları (balta) alır, eşekler ve at sırtında şarkılar ve türküler eşliğinde Kargı’ya gider, Pinar odunu keserdi.
Bu bir gelenekti.
İşte böyle bir bayram öncesi Eski Datçalı gençler sabahın erken saatlerinde kalkıp, eşek ve at sırtında Kargı Deresinin yolunu tuttular.
Neşeleri yerindeydi.
Hep birlikte söyledikleri türküler Kargı vadilerinde yankılanıyordu.
Gençlerin arasında Osman da vardı.
Osman yakışıklı, kara kaşlı, ela gözlü, kibar ve güçlü kuvvetli bir delikanlıydı.
Nişanlısı Nergise çok tutkuluydu ve onu hiç aklından çıkarmıyordu.
Dereye vardıklarında herkes gözüne kestirdiği bir Pinar ağacında kesime başladı.
Osman da bir yandan baltayı savuruyor, bir yandan Nergisi düşünüyordu.
Ama o bir anlık dalgınlık yok mu?
Osman yanlışlıkla baltayı dizine kaydırdı.
Acı bir feryatla ve kanlar içinde yere yıkıldı.
Baltayı o kadar güçlü vurmuştu ki, bacağı dizinden koptu topacaktı.
Gençler hemen Osmana koştular.
Bir eşeğin sırtına bindirerek Eski Datçaya yola koyuldular.
Ama ne yazık ki Osman, yolda aşırı kan kaybından can verdi.
Eski Datçaya vardıklarında artık yaşamıyordu.
Haberi duyan yasa boğulmuştu.
Özellikle de Osmanın nişanlısı Nergis.
Feryadlar içinde kendini yerlere atıyordu.
Ve orada, o anda ağıdını yaktı.

“Kargı Deresinin Piynar Odunu
Nacaklar mı yardı yavrum, senin budunu.
Aman gel kaçalım.
Arabacı yol ver geçelim.(1)

Nergisin bu ağıdı kısa zamanda dillere pelesenk, Muzaffer Sarısözenin türküsüne derleme oldu.
O yıllarda Kargı Deresi değirmencisi Hakkı Çavuş, bu türküyü dilinden düşürmüyordu.
Bir gün Bodrumdan gelen dostları Müsgebi(Ortakent) köyünden kemancı Köroğlu(Hasan Hüseyin Salım) ile kardeşi tamburi Fatmaya Osman ile Nergisin hikayesini anlattı ve defalarca bu türküyü söyledi.
Türkü, kemancı Köroğlu ve tamburi Fatma tarafından Bodruma taşındı ve orada da halkın en sevdiği türkülerden biri oldu.(2)




Bu türkü Eski Datçanın türküsüdür.
Gerçek bir olayın öyküsüdür.
Kargının tarihi, geleneği, geçmişidir.
Datçada özel bir yeri vardır ve düğünlerde oyunu oynanır.

Bugünlerde Kargı Koyu gündemde.
Ne yazık ki, tarihiyle, kültürüyle, türküleriyle değil katledilme tehlikesi ile gündemde.
Biliyorsunuz, bir kaç gün önce bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla Kargı Koyunun 128 dönümlük en güzel arazisi Özelleştirme İdaresine devredildi.
Kamuya yani Datça halkına ait arsa bir işadamı satılacak ve oraya dev gibi beton yığını bir otel dikilecek.
Geçmiş uygulamalardan çok iyi biliyoruz ki, o otel kısa sürede Kargı Koyu'nu da halka kapatacak, oradaki küçük esnafa da yaşama hakkı tanımayacak.
Buna seyirci kalamayız.
Buna göz yumamayız.
Türkülerimizi susturmak istiyorlar.
Yusuf Hayaloğlu diyor ya;

Türküleri yakmayın!
Türküler çicektir, en umutsuz zamanda açar.
Kavgayı uzatmayın kardaş.
Yüzyıllardır tuz döke-döke
Çürüdü bu yaralar.
Kanatmayın diyorum, kanatmayın.”

Yeter artık.
Bırakın Kargı Koyu Doğal Kalsın.
Bırakın Türkülerimiz Susmasın.
Sözü yine Yusuf Hayaloğlu ile bitirelim.
"Türküleri dövmeyin
Türküler gözyüzüdür karanlığa çakar
Üstümüze gelmeyin kardaş."

Kaynaklar.
(1) Avukat Yusuf Ziya Özalp(Datça tarihi yazıları) 
(2) Mehmet Uslu(Türkülerin sözleri, yorum, öykü ve anıları)

NOT 1: Bu bilgilere ulaşmamda isim ve kaynak veren GÖKÇER KARAAĞAÇa teşekkür ederim. 
NOT 2: Paylaştığım Türküyü söyleyen Mesudiye'de yaşayan müzisyen Ender Kasal'dır

7 Nisan 2021 Çarşamba

ÇİÇEKLER AĞLAR MI? DATÇA'DA AĞLIYOR!



MÖ 400'lerdi.
Ege ve Akdeniz'i kucaklayan Korint Şehir Devleti'nde güzeller güzeli bir kız yaşardı.
Kentin en güzeliydi.
Evlilik çağına gelmişti.
Bekar Korintliler onu kendilerine eş etmek için birbiriyle yarışıyordu.
Ama onun gönlünün bir sahibi vardı.
Genç ve yakışıklı bir gençti sevgilisi.
Aşkları dillere destandı.
Evlenmeye karar verdiler ve dört tarafa haber saldılar.
Tam düğün hazırlıkları başlamıştı ki,  genç kız salgın bir hastalıktan vefat etmez mi.
Korint yasa boğulmuştu.
Ailesi görkemli bir mezar yaptırdı talihsiz kıza. 
En sevdiği eşyalarla dolu bir hasır sepeti de başucuna koydular.
Ayrıca yağmur ve rüzgardan etkilenmemesi için de sepetin üzerini geniş bir tuğla ile kapattılar.

*.  *.  *

Aylar geçti.
Dönemin ünlü yontucusu Callimachus'un yolu mezarlığa düşmüştü.
Gözü bir anda genç kızın mezarına takıldı.

Ailesinin bıraktığı sepet raslantı sonucu bir bitkinin üzerine konmuştu.
Bahar gelince bitki ortadan filizlenerek yaprak vermiş ve sepetin kenarlarında gelişen yapraklar kiremidin ağırlığı altında kıvrılarak uçlarda volütleri oluşturmuştu.
Heykeltraş Callimachus bu görüntüden çok etkilenmişti. 
Dakikalarca seyretti.
Sonra tüm ayrıntılarla kağıda çizdi.
Ve atölyesine gider gitmez çiceğin yapraklarını mermere yonttu.
O günden itibaren Korinth usulü tüm yapıların sütun başlıklarında kullanıldı.
Yüzlerce yıl her dikilen Korith tapınaklarında bu sembol artık vazgeçilmez olmuştu.
Belki de heykeltraş Callimachus evlilik çağında ölen o genç kızı ölümsüz yapmak istemişti.

*.  *.  *

Callimachus'un genç kızın mezarında görüp mermere yonttuğu ve yüzlerce yıl sembol olarak kullanılan o bitki Acanthus'tu.
Bizler "Ayı Pençesi" diyoruz
Antik dönemin önemli tarihçisi Plinius’a göre
Datça'nın doğa harikası Kargı Koyu’ndaki antik kentin ismi de Acanthus’tu.
Bu cennet koyun bir zamanlar Acanthus’larla dolu olduğu söylenir.
Hatta tıpkı Korintli genç kızın mezarından fışkırdığı gibi, Acanthus Kentinin nekropolündeki mezarları da yüzlerce yıl bu çiceklerin süslediği belirtilir.
Kargı Koyu kuzey yamacı dağlarla çevrili olduğu için kuzey rüzgarlarından (Zeyphrus) etkilenmez.
Bu nedenle denizi çoğunlukla durgundur.
Deniz mavinin binbir tonunu barındırır.
Cevat Şakir’in anlatımıyla "Altı yedi bin yıl önce kayığı ilk yüzdüren dalgalar ve dalgalara ilk binen kayıklar hep buralıydılar."
Ancak, Kargı Koyu sadece denizi ve manzarasıyla değil, doğası ve tarihiyle de Datça yarımadası’nın en değerli yerlerinden biri.
Antik Karya yolunun geçtiği yer.
Her yıl binlerce turist Datça’dan Kızılova’ya doğa yürüyüşlerinde bu yolu kullanıyor.
Yazın papatyalarla, gelincikle dolu bir bölge.
Onlarca endemik bitkiye ev sahipliği yapıyor.
Yürürken insan 2000 yıl öncesine gidiyor adeta.
Toprak yüzüne çıkmış kalıntılar, sarnıçlar, antik dönemden kalma testi parçaları, mermer sutunlar, mezarlar.
Bu nedenle koyun bir bölümü arkeolojik, bir bölümü de doğal sit alanı.
İddia ediyorum. 
Edirne’den dışarıda başka bir ülkede olsa, çivi çaktırmazlar.
Milli Park ilan ederek betona, inşaata kapatırlar.
Ama bizde?
Fotoğraf: Mustafa Atamer(Dron)

Bugün geldi kötü haber.
Bu güzelim koyun en nadide köşesinde bulunan 128 dönümlük kamuya ait bir hazine arazisi, yine bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla, üstelik hukukçulara göre yasalara uygun olmayan bir şekilde Özelleştirme İdaresi’ne devredildi.
Medyada yer alan haberlere göre bu cennet araziye otel ve otopark yapılacakmış.
Acanthuslar, Papatyalar, Gelincikler sökülecek, yerine beton dikilecek.
Binlerce yıllık antik Karya Yolu bir otelle kapatılacak.
Ve yine birileri başta Datçalılar'ın, hatta hepimizin hakkı olan bu cennetten rant sağlayacak.
Yazıktır, günahtır, zulümdür.
Korintli genç kızın mezarında fışkıran, binlerce yıl mermer sütunların başlıklarını süsleyen ve Datça'nın Kargı Koyu'ndaki antik kente ismini veren Acanthus Çicekleri ağlıyor.
Hıçkırıklarını duyan var mı?

Fotoğraf: Mustafa Atamer(Dron)


14 Mart 2021 Pazar

İMHOTEP'DEN GALENOS'A BİR TIP MASALI.



Mitoloji ile Tıp birbirlerine çok uzak görünseler bile çok güçlü bir ilişki içindeler.  Mitoloji, tanrılarla, tanrıçalarla, doğaüstü güçlerle süslenmiş halk hikayeleri.

Tıp ise araştırma, deneme, gözleme, mantık ve kanıtlara dayalı çok önemli bir bilim. O halde Mitoloji ile Tıp nasıl ilişki içinde.Anlatalım.

Tıp kelimesinin Antik Mısır Tanrısı Amon’un şehri, dönemin en önemli sağlık merkezi Teb’den (Thebai) geldiği kabul edilir. Bu kentte dönemin en ünlü hekiminin adı da İmhotep.

Tıbbın sembolü iki yılan ise Sümerler’in Gılgamış Destanı’na dayanıyor. Yılanlardan biri zehiri, diğeri panzehiri temsil ediyor.
Baldırımızın arka bölümündeki kas grubunun topuk kemiğine birleşmesini sağlayan Aşil Tendonu’nun ismi, Homeros’un İlyada’sındaki Troya Savaşı'nın en önemli figürlerinden biri olan Akhilleus’dan (Aşil) kaynaklanıyor. Bilindiği gibi efsanede Aşil topuğundan yediği okla öldürülmüştü.

Mitoloji ile Tıbbın birlikteliği o kadar güçlü ki. 
Mesela zararlı bakterilere Stafilokok adı veriliyor. Yunan Mitolojisi’nde Aitolia kralı Oinos’un keçilerini otlatan çobanın adı “Staphylus”dur. Staphlyus bir gün
ottattığı keçilerden birinin sürekli sürüyü geç katıldığını fark edince, keçiyi izliyor ve keçinin sürüden ayrılır ayrılmaz bir asma bahçesinde asma yediğini görüyor. Antik Yunanca’da Stapilok üzüm, Oinos ise şarap anlamına gelmekte. Bu nedenle mikroskopta üzüme benzeyen bu bakterileri çoban Staphylus’tan esinlenerek “Stafilokok” deniliyor.

İnsan dışkısında bulunan ipliksi, düz, kıvrık ve küre biçiminde şekillenen Proteus bakterilerinin de mitolojiye dayanan böyle bir hikayesi var.
Yine mitolojide tanrıların yalanlarını ortaya çıkaran ve kanatlı melek olarak betimlenen İris, gökkuşağının sembolüdür. Tıpta gözün rengini veren tabakaya bu nedenle “İris Tabakası” deniliyor.
Bir başka Tıp ile Mitoloji buluşması vücut ateşinde görülüyor. “Febris” Yunan Mitolojisi’nde “ateş ve sıtma” tanrıçasıdır. Tıpta da “Febris” deyimi yüksek ateşli hastalıklarda kullanılan bir terim.
Yine tıpta çift cinsiyetli kişilere “Hermafroditizm” tanısı konuluyor. Bu isim de Afrodit ve Hermes’in çift cinsiyetli olduğu için günahkar kabul edilen oğullarından kaynaklanıyor.
Psikiyatride insanların korkularını ifade etmek için “fobi” sözcüğü kullanılır. Örneğin kapalı yer korkusu “Klostrofobi”, hayvan korkusu “Zoofobi
Fobi sözcüğü de mitoloji kaynaklı. “Phobos” savaş tanrısı Ares’in yardımcısı olan ve korku ile dehşeti simgeleyen bir varlık. Fobi kelimenin kaynağı.
Tıp ile mitoloji ilişkisinde bunlar gibi daha onlarca örnek verilebilir.
Ancak fazla uzatmadan mitolojik bir öyküyle Tıp Bayramı’nı kutlayalım.

Ünlü hekim Bergamalı Galenos döneminde, bu toprakların en önemli tıp merkezi Asklepion’a bir hasta getirilir. Uyku odasına alınır, sayıklamaları, rüyaları gözlemlenir. Ancak hastalığına bir teşhis konulamaz. Umut yoktur.
Hekim Galenos bakar ki, tıp çaresiz, hastanın Asklepion’un giriş kapısının dışına çıkarılmasını ve ailesine haber verilerek evine gönderilmesini ister. Çünkü, Bergama’daki Asklepion’un kapısında “Buradan içeri ölüm giremez” yazmaktadır.
Ölümle boğuşan hasta dışarıda akrabalarını beklerken, aynı kaseden içtikleri sütü kusan yılanları görür. Yılanlar sütün başında kavga ederken, birbirlerini ısırarak süte zehir bulaştırırlar. Ümitsiz hasta bir an önce canına kıyma düşüncesiyle sürüne sürüne süte yaklaşır ve soluksuz içer.
İçer içmez de bayılıp yere düşer.
Ancak, bir süre sonra bir  mucize yaşanır.
Hasta iyileşerek ayağa kalmıştır. 
Hemen hekim Galenos’a haber verirler.
Galenos yıllarca aradığı zehire karşı panzehiri bulmanın sevinciyle hastayı kucaklar ve Bergama Asklepionu'nun kapısına aynı kaptan içtikleri sütü kusan iki yılan kabartmasının betimlendiği bir sütun diktirir.

*.  *.  *

Bugün 14 Mart.
Tıp Bayramı.
Tüm sağlık çalışanlarımıza saygılarımızla.

8 Mart 2021 Pazartesi

YATAĞAN'IN RANTINA BAK, ŞU YUNAN'IN YAPTIĞINA BAK




Yunanistan'ın Midilli Adası’nda geçen haftaki arkeolojik kazılarda  bir hamam bulundu.

Kalenin altında.

Yaklaşık 600 yıllık.

16’ncı yüzyıldan kalma bir Osmanlı hamamı.

Midilli doğumlu olan Barbaros Hayreddin Paşa’ya ait.

Bu Midilli’de bulunan en eski hamam.

Arkeologlar için önemli bir keşif.

Eski Eserler Müdürü Pavlos Triantaphyllides, bulunan hamamın ada tarihi için çok çok önemli olduğunu, hemen koruma altına alınacağını, önce üstünün gölgelikle kapatılacağını, gelecekte de ziyarete açılacağını söyledi.


*.  *.  *


Aynı tarihlerde Muğla Yatağan’da bir hamam yıkıldı.

O da 600 yıllık.

O da bir Osmanlı Hamamı.

Kömür arayan bir maden şirketinin iş makinaları, hoyratça 600 yıllık tarihi yerle bir etti.

Oysa, bu hamam Muğla Kültür Varlıkları Korumu Kurulu tarafından 2012 yılında tescillenerek koruma altına alınmıştı.

Koruma altındaki hamam yıkıldı.

Yöredeki yurttaşlar şikayet etmese, kimsenin ruhu duymayacaktı.



Midilli bir Yunan Adası.
Yunan Adası’nda bulunan tarihi bir Osmanlı hamamı Yunanlılar tarafından özenle koruma altına alınıyor.

Yakında ziyarete açılacak.

Yatağan Türkiye’nin şirin bir beldesi.

Yatağan’da devletten yüz alan maden şirketleri tarihi, kültürü, doğayı katlediyor.

Yetinmiyor, 600 yıllık bir Osmanlı hamamını yerle bir ediyor.

Başka söze gerek var mı?

4 Mart 2021 Perşembe

PAPATYA KOKUSU

Zeus'un en güzel kızıydı Astrea.
İyilik meleğiydi.
İnceliğin ve zerafetin sembolüydü.
Ne zaman bir kötülük görse gözyaşlarına boğulurdu.
Gün geldi, yeryüzündeki kötülüklere dayanamaz oldu.
Babasına yalvardı.
"Beni bu dünyadan uzaklaştır."
Zeus gökyüzüne gönderdi, güzeller güzeli kızını.
Astrea artık yıldızların arasından izliyordu, insanoğlunun kötülüklerini.
Ve her gördüğü kötülükte ağlıyordu.
Gözyaşları tek tek  toprağa döküldü.
Ve her gözyaşı düştüğü yerde bir çiceğe dönüştü.
İnce, zarif, ak bir çicek.
Papatya.

Bugünlerde dağ taş papatya.
Her yer sarı beyaz.
Doğanın aşk bahçesi adeta.
Sade ve gösterişten uzak.
Sıcak ve samimi bir bahçe.
Üstelik gezmek, koparmak bedava.

Aşıkların fal açtığı çicektir papatya.
Hele o son yaprağı var ya.
Ya karalara bağlar insanı.
Ya mutluluktan uçurur.
O'nun sizi sevip sevmediğini o son yaprak söyler.
O yüzdendir ki Can Yücel, "Sana da kırgınım papatya, bir seviyoru sığdıramadın onca yaprağına" der.
Ya Edip Cansever.
"Tek ihtiyacım neydi biliyor musun,
Bir papatya yaprağı daha."
O son yaprak hüznün ya da sevincin habercisidir.
Vazoları süsleyen en güzel kır çiceğidir papatya.
Astrea gibi inceliğin ve zerafetin çiceğidir
Güzelliğin çiceği.
Bütün çiçekler, ne kadar güzel olduklarını elbette duymak ister.
Ama papatyaya bir papatyanın ne güzel olduğunu işitmek yeter!

İngilizler "Daisy" diyor papatyaya.
"Day's Eye"nin kısaltılmışı.
Gün ışığında yapraklarını açıp, karanlıkta kapattığı için.
Kürtler "Beybün" diyorlar.
Bir dönem güney doğuda parklara "Beybün" isminin konulması yasaktı benim ülkemde.
İtalyanlar ve Yunanlılar " Margerita"  der.
Peki biz niye "Papatya" diyoruz acaba?

Papatya kelimesi Rumca "Papadia"dan geliyor.
"Papazın Karısı" demek.
Anadolu Rumları, papaz eşlerine kızlık isimleriyle hitap etmezler.
"Papadia" derler.
Papadia hanım!
Peki, papazın karısı ile papatya ne alaka?
Rivayet odur ki, yıllar yıllar önce Türkler ve Rumlar birlikte yaşadığı günlerde, Nevşehir'de bir köyün papazı,  başka köyden bir kızla evlenir.
Türkler papazın eşine ismini sorarlar.
O da yerden papatyayı koparıp, ismim bu der.
Aslında "Margerita" demek ister.
Ancak, bizimkiler çiceğin adının "Papadia" olduğunu sanır.
O gün bu gün bu narin çiceğe papatya diyoruz.
Papazın Karısı yani.
Ömrünüz papatyalar gibi ak, temiz, sevgi dolu geçsin.

3 Şubat 2021 Çarşamba

BU TOPRAKLARDAN BİR ŞADAN GÖKOVALI GEÇTİ.




Dünya ozanlarının babası Homeros İzmirli'ydi.
Dünya tarihinin atası Heredot Bodrum'lu.
Bilimin, felsefenin babası Thales Söke'liydi.
Antik çağın en büyük bilgesi Bias da Söke’li.
Coğrafyanın babası Strabon Amasya’lıydı.
Dünyanın ilk şehir planlamacısı Hippodamos Aydın'lı.
Cepte taşınabilen güneş saatlerini icat eden Eudoxus Datça'lıydı.
Dünyanın Yedi Harikasından biri olan İskenderiye Feneri'ni yapan mimar Sostratus da Datça'lı.
Anadolu halklarının savunucusu Hektor Çanakkale’liydi.
Jule Verne’den asırlar önce uzay romanları yazan Lukianos Adıyaman'lı.
Büyük İskender'e “Gölge etme, başka ihsan istemem” diyen, gündüz elinde kandille “adam arıyorum” diye dolaşan Diyojen Sinop’luydu.
Ressamlar prensi Perhasios Efes’li.
"Güneşe ve aya tapılmaz, ikisi de taş kütlesi" diyen Anaxagoras Urla'lıydı.
Geometrinin öncülerinden matematikçi Apollonius Antalya'lı.
Bu bilgeler gibi bir bilge daha yaşadı bu topraklarda.
Prof.Dr.Şadan Gökovalı.
Benim üniversite hocamdı, mitolojiyi, arkeolojiyi, hatta kozmosu bana sevdiren insandı.
Bu kadim topraklara nice kültür tohumları eken bir bilgeydi.



Şadan Gökovalı kelimelerle anlatılacak bir insan değil.
En azından benim dağarcığımdaki kelimeler yetersiz kalır.
Ama yine de anlatmak istiyorum.
1939 yılında dünyaya gözlerini açtığında, 8 çocuklu bir ailenin tek erkek evladı olmuştu.
O yıllarda Gökova bataklıktı.
Sıtma ve salgın hastalıklar nedeniyle insanlar ölüyordu.
Dört kardeşini bu yüzden kaybetti.
Babası Mehmet köyün muhtarıydı.
Sevilen, sayılan, çalışkan, bilgili bir insandı.
Bataklığı kurutup hem sağ kalan çocuklarını, hem de köylülerini kurtarmak istiyordu.
Dönemin Valisi Recai Güler'le görüştü.
Ziraatçilere danışıldı.
Bilim insanlarına ulaşıldı.

Bataklığı kurutmanın tek çaresi okaliptus fidanı dikmekti.
Ancak, ülkede bu ağaçtan yoktu.
Devreye Bodrum'da yaşayan Cevat Şakir Kabaağaçlı girdi.
Avusturalya'dan okaliptus fidanları getirildi.
Köylüler el ele verdiler. Örnek bir imece ile günlerce çabalayıp, 3 kilometre boyunca fidanları diktiler.
Okaliptuslar büyüdükçe bataklık kurudu.
Böylece Gökova hastalıktan kurtulmuş oldu.
Bugün Marmaris'e giderken, Gökova'da gördüğünüz o okaliptuslu yol, Şadan Gökovalı'nın hayata merhaba dediği yıllarda yapılan yoldur.
Şadan Gökovalı'nın doğduğu coğrafya binlerce yıl kültür ve sanatla yoğrulmuştu.
Bu topraklar bilgelerin topraklarıydı.
İbni Haldun'un "coğrafya kaderdir" sözünü doğrularcasına, Gökovalı'nın kaderini doğduğu coğrafya belirledi.
Babası dahil, çevresindeki insanlar asırlar boyu nesilden nesile aktarılan kadim bilgilerle dolu, doğa ve tarih ile iç içe, çalışkan, araştırmacı, yardımlaşmacı ve üreticiydi.
"İnsan yaşadığı yere benzer" der, Edip Cansever.
Gökovalı da yaşadığı yere benzedi.
Doğa ve tarih ile ilgilendi, kültüre, sanata, mitolojiye merak sardı.
Çalıştı, çabaladı, araştırdı ve sürekli üretti.
Öğrenmekten hiç vazgeçmedi.
Ve sonunda Prof.Dr.Şadan Gökovalı oldu.
Bir insanın kaç yeteneği olabilir?
Bir insan kaç işi yapabilir?
Bir insan hem gazeteci, hem şair, hem yazar, hem ozan, hem araştırmacı, hem akademisyen, hem radyo-televizyon programcısı, hem turist rehberi, hem tarihçi, hem mitolog olabilir mi?
Prof. Dr. Şadan Gökovalı bunların hepsi oldu.
Mitolojiyi şiire çeviren insandı Şadan Gökovalı.
Anadolu'nun öz kültürünü milyonlara ulaştıran bir bilge.




Cevat Şakir Kabaağaçlı ile Azra Erhat'ın manevi evladıydı.
Onlardan öğrendiği bilgiyi milyonlara aktarandı.
Cevat Şakir "ölsem, ölüm beni yenemeyecek, çünkü Şadan var" demişti.
Vasiyet gibi bir sözdü.
Öldüğünde, bu vasiyeti yerine getiren, onun tüm makale, öykü ve romanlarını daktilo eden, yayınlayan ve kitaplarının önsözünü yazan kişiydi Şadan Gökovalı.
En karanlık günlerde cesaretiyle etrafına aydınlık saçan insandı ayrıca.
81 yıla 81 asır sığdırdı.
Homeros'tan Heredot'a, Dede Korkut'tan Yunus'a 3000 yıllık bir kütüphaneydi.
O bilgelerle birlikte yaşasaydı, hiç şüphesiz bugün ders kitaplarında okutulan isim olurdu.
81 yılda 30’a yakın kitap yazdı.
Şiirler, öyküler, araştırmalar.
Yüzlerce makale.
Onlarca ödül.
1967’de Knidos’u, 1968’te Efes’i, 1971’de Fethiye’yi, 1978’de de Bergama’yı “En iyi yazan yazar” seçildi.
Muğla ve İzmir kültürüne, Anadolu uygarlığına en iyi hizmet eden insan ödülüne layık görüldü.
Türkiye'de turizm rehberliğinin öncüsü oldu.
Geçen sene bir belgeseli çekildi.
İzmir’de, Gökova’da ve Datça'da üç caddeye, Akyaka’da bir sokağa adı verildi.
Menteşe’de adına yapılmış 3 bin kişilik bir açık hava tiyatrosu var.
Ve doğduğu yerde, Gökova’da “Prof. Dr. Şadan Gökovalı Kültür Evi” bulunuyor.
Şadan Gökovalı Homeros'un günümüze ulaşan sesiydi.
Ve o ses 81 yaşında son nefesine kadar aynı şeyi söyledi.
"Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim."
Aslında sadece öğrenmeyi sevmedi, halkına öğretmeyi de sevdi.
Unutulur mu şu sözleri.
"Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime.
Diyeceklerimi türkülerle demişim."
Hocam, meslektaşım, ustam, sen Edip Cansever gibi, “gülmek, bir halk gülebiliyorsa gülmektir” diyenlerdendi.
Bazıları için ölümün hükmü yoktur,
Prof.Dr. Şadan Gökovalı gibiler ölümsüzdür.


1 Şubat 2021 Pazartesi

DATÇA'DA AKIL ALMAZ BİR CİNAYET VE BİR LİNÇ HİKAYESİ


İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Eski Çağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi DR.OĞUZ YARLIGAŞ'a teşekkürlerimle.



MÖ 6'ncı yüzyıldı.

Knidos’ta bir gece yarısı Khrysippos oğlu Euboulos adlı gencin cesedi bulundu.

Kafası yarılmış, cinayete kurban gitmişti.

Aile büyük bir üzüntü içindeydi.

Katil kim olabilirdi?

Kim biricik evlatlarını öldürmüştü?

Olağan şüpheli Euboulos’la arası hiç iyi olmayan yaşıtı ve adaşı diğer Euboulos’tu.

Anaksandridas oğlu Euboulos.

Üstelik ceset şüphelinin hemen evinin önünde bulunmuştu.

Khrysippos ailesi ve onları destekleyenler kararlarını verdiler.

Katil Anaksandridas oğlu Euboulos’tan başkası olamazdı.

Öyleyse kanın bedeli kan olmalıydı!

Büyük bir kalabalıkla evini bastılar ve cinayet zanlısı olarak gördükleri genci, suçlamaları reddetse bile  orada linç ederek öldürdüler.

Olaylar bununla da bitmedi.

Khrysippos ailesi ile Anaksandridas aileleri arasında büyük kavgalar, tartışmalar çıktı.

İki cinayet Knidos'ta düzeni bozan bir gerginliğe neden olmuş, halk arasında kutuplaşma ve karışıklık yaratmıştı.

Hava barut gibiydi.

Kent adeta kaynıyordu.

Can güvenliği kalmayan Anaksandridas ailesi, kentte asayişin sağlanması için Roma mercilerine başvurdu.

Datça’dan gemiye atlayıp, soluğu Roma’da alan iki yetkili, Knidos’taki  bu cinayetleri İmparator Augustus’a anlattılar.

Augustus olayı iyice dinledikten sonra en güvendiği isimlerden biri olan müfettiş Asinius Gallus’u cinayetleri soruşturması için Datça’ya gönderdi.


Gallus önce tanıkları topladı ve tek tek ifadelerini aldı. 

Tanıklar çelişkili konuşuyordu.

Bunun üzerine iki aileyi dinledi.

Ancak aileler de kesinlikte suçlamaları kabul etmiyor aksine ısrarla birbirlerini suçluyorlardı.

Gallus cinayeti çözmek için farklı bir yöntem bulması gerekiyordu.

Sonunda buldu ve iki evde bulunan kölelerin olan bitenleri duymuş ya da görmüş olabileceklerine karar vererek, köleleri sorguladı.

Bu yöntem işe yaramıştı.

Gallus cinayetleri çözmüştü.

Ancak, kentte kimseye bir şey söylemeden Datça’dan ayrılarak tekrar Roma’ya döndü.

Knidos’ta herkes meraklı bir bekleyişe başladı.

Gallus Roma’ya sunduğu raporda ne yazıyordu?

Katil kimdi ve hangi aile suçluydu?


Yaklaşık bir ay sonra Roma’dan Datça’ya bir mektup ulaştı.

Yazan İmparator Augustos’tu.

Mektupta tüm olay en ince ayrıntılarıyla anlatılmaktaydı.

Olay gecesi, Anaksandridas’ların evinin önüne gelip ilk sataşmayı başlatan, bağırıp çağıran Khrysippos oğlu Euboulos ile abisi Phileinos’tu.

İkili evdekileri taciz ediyor, mülke zarar veriyordu.

Bunun üzerine Anaksandridas evdeki kölelere dışarıdakileri uzaklaştırması için talimat verdi.

Kölelerden evde lazımlık olarak kullanılan kovaları Euboulos ile abisi Phileinos’un üzerine boşaltmaları istedi.

İşte ne olduysa o anda oldu.

Kölelerden birinin elinden kayan lazımlık, Euboulos’un kafasına düşüp ölmesine neden oldu.

Cinayette Anaksandridas oğlu Euboulos’un hiç suçu yoktu.

Günahsız olduğu halde linçe kurban gitmişti.

İmparator Augustus mektubununun sonunda kent sakinlerine çok sert uyarılarda bulundu ve Knidos’ta artık  gerginliğe asla izin verilmeyeceğini, kavgayı sürdürenleri de sert şekilde cezalandıracağını açıkladı.

Bir daha böyle bir şey yaşanmaması için de olayın kayıtlara geçmesini istedi.

Augustos’un emriyle Knidoslular kentin merkezine bu cinayeti anlatan bir yazıt diktiler.

Derler ki,

Datça Yarımadası o günden sonra linç kültüründen uzak durdu.


Kaynak: DR.OĞUZ YARLIGAŞİstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Eski Çağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.




2000 yıl önce yaşanan olayın animasyonla anlatımı

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...