8 Ocak 2019 Salı

ZEMHERİ DE UZADIKÇA UZADI


Milattan önce 1200'lerdi.
Truva savaşını kazananların gemileri dönüş yolunda Thracia'ya(Trakya) kıyılarına uğradı.
Thracia kralı Lycurgus kazananların onuruna bir yemek düzenlemişti.
Yemekte Truva'da büyük başarı elde eden kahraman Demophon da vardı.
Demophon sarayda kralın güzeller güzeli kızı Phyllis'le (Filiz) tanıştı.
İki genç o an yıldırım aşka tutuldu.
Yemekte yanyana oturdular.
Ertesi günü birlikte geçirdiler.
Bir sonraki gün yine birlikte.
Günler su gibi aktı.
Ayrılık vakti geldi.
Çünkü Demophon'un Atina'ya dönmesi gerekiyordu.
Demophon gemiye binmeden önce limanda Phyllis'e sarılıp söz verdi.
Atina'da işlerini halledip, hemen dönecekti.
Babasından Phyllis'i isteyecekti.
İki genç birbirine bağlılık yemini ettiler.
Demophon'un gemisi Thracia'dan ayrılırken, Phyllis'in gözlerinden iki damla yaş düştü.
Sonra günler haftaları, haftalar ayları kovaladı..
Demophon bir türlü dönmüyordu.
Phyllis her gemi geldiğinde limana koşuyor ama hayal kırıklığına uğruyordu.
Gemilerden Demophon inmiyordu.
Aylarca bekledi Phyllis.
Ama nafile.
Demophon yoktu.
Sonunda umutsuzluğa kapıldı.
Hayata küstü.
Ve bir kış günü kendini asarak intihar etti.
Tanrıça Athena bu aşktan çok etkilenmişti.
Phyllis'i yapraksız bir ağaca, badem ağacına dönüştürdü.
Aradan yine aylar geçti.
Demophon nihayet dönmüştü..
Ama neye yarar.
Phyllis ölmüştü.
Haberi duyar duymaz Phyllis'in dönüştüğü ağaca koştu.
Acı ve gözyaşıyla kuru ağaca sarıldı.
İşte o anda ağacın dalları yaprak yerine beyaz çiçeklerle doldu.
Badem çiceğiydi onlar.
Hüznün çicekleri.
O gece yıldızlı gökyüzünün tanrıçası Asterea tanrılar diyarından dünyaya doğru baktığında yıldızları değil, badem çiceklerini gördü.
Hüzünlendi.
Kim demiş tanrıçalar ağlamaz diye.
Arterea başladı ağlamaya.
Gözyaşları sel oldu.
Ve dünyaya düşen her damla yeryüzünde bir papatya oldu.
Bembeyaz badem çicekleri ve kar beyazı papatyalar.
Datça'da hava iyice soğudu.
Gocadağı kar bastı.
Meteoroloji don uyarısı veriyor.
Soğuk, yağış ve rüzgar.
Bugünlerde iktidarda kış var.


Ama umutsuzluğa yer yok.
Çünkü ömrü Şubat'a kadar.
Hele Şubat bir gelsin.
Hele toprak bir gülsün.
Hani Adnan Yücel der ya.
"İşte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar. “

Şubattır Datça'da ilkbahar.
Şubat'ta badem çiceklerin ile papatyaların seranatı var.
Bir de hafif bir rüzgar eserse.
Muhteşem ikilinin valsi başlar.
Ahmed Arif Diyarbakır zindanlarında yazmıştı.
“Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum.”

Baharı özlemek gerek.
Baharı düşlemek gerek.
(Fotoğraf: Muzaffer Özgen)

2 Ocak 2019 Çarşamba

HALKA İHANETİN BEDELİ


Norveç'in yetiştirdiği en önemli edebiyatçılardan biriydi.
Yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, çok sıkıntılı bir gençlik yaşamıştı.
İşsizliğin, açlığın ne olduğunu daha küçük yaşta öğrenmişti.
Ezen ile ezileni görmüştü.
Edebiyata da meraklıydı.
Bir kaç kitap denemesi oldu ama başarısızdı.
Sonra gerçeği yazdı.
Yaşadıklarını, yaşananları yazdı.
Kitabının adı, "Açlık"tı.
Büyük yankı yaptı.
Açlık romanıyla ünlendi.
Ardından Göçebe, Gizemler, Dünya Nimeti kitapları yok sattı.
1920 yılında yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
Norveç'in en sevilen ve okunan yazarlarından biri oldu.
Ünü Norveç'i aşmış, dünyaca tanınan bir yazar olmuştu.
Ancak...
1930’larda ülkesindeki faşist partiye katıldı.
II. Dünya Savaşı’nda Norveç’in işgali sırasında faşist Almanlar’ı destekledi.
Norveç hükümetinin Naziler'e teslim olması için kampanya yaptı.
Hitler'i öven yazılar yazdı.
İşgal sırasında hep Nazilerle birlikte oldu.
Kazandığı nobel ödülünü Hitler'e armağan etti.
Halkını sattı.
Norveçliler onu hayalkırıklığıyla izledi.
Yıllar sonra savaş bitip Almanlar Norveç'ten çekilince tutuklandı.
Yaşı ileri olduğu için para cezasıyla kurtuldu.
Ama Norveç halkından kurtulamadı.
Sonrasını Zülfü Livaneli anlatıyor.
Norveçliler, kendilerine ihanet eden bu yazara hiç bir şey söylemedi.
Tek kelime etmediler.
Ne bir protesto.
Ne bir yazı.
Ne saldırı.
Ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip onun kitaplarını bıraktı..
Biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da kitapları bıraktı.
Derken insanlar ellerindeki kitaplarıyla akın akın gelmeye başladılar.
O bütün bunları penceresinden izliyordu.
Oslolular çıt çıkarmadan, en ufak bir tepki vermeden sakince kitapları bırakıyordu.
Birinci günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın ediyordu artık.
Ertesi gün aynı durum devam etti.
Kitap yığını büyüdükçe, Norveç'e ihanet etmiş olan yazar küçüldükçe, küçüldü.
66 yıl önce böylesine bir Şubat gününde banyosunda ölü bulundu.
Yüzünde acı bir pişmanlık vardı.
Halkına ihanetin bedeli ağır olmuştu.
Tarih unutmuyor.
Tarih halkı için savaşanı da, halkına ihanet edeni de unutmuyor.
Günümüz Knut Hamsun'larına ve onun yolunda gidenlere ders ola.

1 Ocak 2019 Salı

SEN BAKMA NERGİS'İN BOYUN BÜKTÜĞÜNE..



Bilinen hikayedir.
Ekho ile Narkissos tanrıların dağı Olimpos'ta yaşıyorlardı.
Ekho güzeller güzeli ama lanetli bir kızdı.
Hera lanetlenmişti onu.
Öyle bir lanetti ki bu; Ekho duyduğu her konuşmanın sadece son kelimelerini tekrar ediyordu.
Bir gün avda gördüğü dağın yakışıklı delikanlısı Narkissos'a aşık oldu..
Narkissos kendini beğenmiş, herkeste kusur arayan bir delikanlıydı.
Burnundan kıl aldırmazdı.
Ekho'nun aşkını karşılıksız bıraktı.
Ekho bu kara sevdaya dayanamayıp acı çeke çeke öldü.
Kemikleri kayalara dönüştü.
Sesi ise o kayalardan dönen yansımalara.
Bugün "Eko" dediğimiz ses yansıması Ekho'dan gelir.

*. *. *

Ekho'nun acı ölümü Olimpos tanrılarını çok kızdırdı.
Narkissos cezalandırılmalıydı.
Bir gün Narkissos avda iken susuzluktan bitkin düştüı.
Bir nehir kenarına giderek su içmek için eğildi.
O anda suda yansıyan kendi yüzünü gördü.
Sanki büyülenmişti.
O güne kadar kimseyi sevmediği kadar sevdi kendi görüntüsünü.
Kendisine aşık oldu.


Dokunmak istiyor, dokunamıyordu.
Koklamak istiyor, koklayamıyordu.
Tıpkı Ekho gibi sevgisi karşılıksızdı.
Ömrünü nehir kenarında sudan yansıyan yüzüne baka baka, boynu bükük tüketti.
Orada öldü.
Bedeni nergis çiçeklerine dönüştü.
Bugün kullandığımız narsist, narkoz kelimeleri de Narkissos'tan gelir.
Yani nergis çiceğinden.

*. *. *

Nergis çiçeği Mart'ta açar aslında.
Baharın müjdecisidir.
Ana yurdu İzmir'in Karaburunudur.
Börklüce Mustafa'nın Karaburunu.
Homeros'un rüzgarlı Mimas'ı.
Gazetelerde okudum.
Karaburun'da Aralık'ta açmış Nergis çiçekleri.
İki gün lodos esince şaşırmışlar.
Sarı beyaz olmuş tarlalar.
Ne güzel kokuyordur şimdi o tepeler, dağlar.
Ama aldanmayın o kokuya..
Ne de olsa Narkissos işte.
Narsist yani.





Narsist kendisini dev aynasında gören ve gösteren bir cücedir, aslında.
Bencil ve sevgisizdir.
Aşağılık kompleksinin esiridir.
Sürekli onu yenmeye çalışır.
O yüzden hep kendi yaptıklarını yüceltir.
Yalan söyler, hikaye uydurur.
Yalnızlıktan kıvranırken bile kendisiyle yola çıkanları terk ederek, hayattan intikam almaya çalışır.
Hep ezen ve hükmeden taraftır.
Sürekli aşağılar, iğneler, imalarda bulunur.
Ve şiddetiyle iktidarını korur.
Siz siz olun narsist kişiliklerden ve iktidarlardan uzak durun..
Yoksa narkoz yemiş gibi olursunuz.
Uyandığınızda iş işten geçmiş olur.
Mutlu yıllar.

30 Aralık 2018 Pazar

YENİ YIL NEDİR, NOEL BABA KİMDİR?


Yeni yıl geldi ya.
Ortaçağ ulemaları konuşmaya başladı.
Noel hristiyan işiymiş.
Noel'i kutlamak günahmış.
Noel bizim kültürümüze aykırıymış.
Noel'i kutlayan çarpılırmış.
Daha ne mışlar, ne mışlar.
Ağız ishali olmuş yobazlar.

*. *. *

Dünyayı sadece Arabistan yarımadası sanan, Anadolu tarihinin İslam ile başladığına inanan, Arap kültürünün bu toprağın kültürü olduğuna şartlanmış Yeni Türkiye'nin yeni yetmeleri, Noel Baba denilen sembolü hristiyanlıkla eş anlamda algılıyor.
İlgisi yok.
Önce Noel'in kelime anlamına bakmak gerekiyor.
Noel kelimesi, Keltçe yeni anlamına gelen “Noio” ile güneş anlamına  gelen “Hel” sözcüklerinden oluşmakta.
Noel "Yeni Güneş" demek.
Yeni yılın habercisi.


Putperest dönemde yeni yıl için düzenlenen törenlere verilen bir isim "Noel."
Örneğin İsa'dan önce Roma döneminde halkın mutlu bir olayı kutlarken “Noel, Noel” diye bağırdıkları yazıtlarda mevcut.
Noel pagan kültürün günümüze ulaşan bir geleneği aslında.
Bir folklör.
Çünkü tüm toplumların bir "Noel Baba"sı var.





Mesela Kazaklarda "Ayaz Ata"
Mavilere kuşanmış giysileri ve beyaz sakalıyla geyiklerin çektiği bir ihtiyar.
Ayaz soğuk demek..


Ayaz Ata, kış atası, kar atası anlamında.
Türkmenistan'da da Ayaz Ata inancı hakim.
Azeriler'in "Şaxta Baba"sı mesela.
Şaxta soğuk anlamına geliyor.
Şaxta babanın bir de torunu var; Qar Kız (Kar Kız)
Hediyeleri dede torun ikisi birden dağıtıyor.
Dersim Kürtlerinin geleneklerinde "Khalo Gağan" diye bir efsane isim var.
Khalo yaşlı, ihtiyar demek.
Gağan Aralık ayına denk gelen dönem.
Khalo Gagan "Aralık Dedesi", yani Noel Baba.
Tesadüfe bakın ki, o da eşi Fato ile çocuklara hediyeler dağıtıyor.
Sadece bunlar değil örnekler.
Çerkezler'de Ves Dade.


Ermeniler'de Gağant Baba (Jmer Papi)
Gürcüler'de Tovlis Baba.
Sibirya bozkırlarında Ded Maroz.
Hepsinin ortak özelliği, iyilik sever sevimli ihtiyarlar olması ve soğuk kış aylarında çocuklara hediyeler dağıtması.



Noel inancının ilk çıktığı yer İskandinav Mitolojisi.
İnanca göre Tanrı Odin kanatlı atı Sleipnir ile avlanmaya gittiğinde, çocuklar Sleipnir için çizmelerine saman koyup şöminenin yanına asarmış.
Tanrı Odin de bu iyilik nedeniyle çocuklara hediye ve şekerlemeler getirirmiş.
Zamanla Tanrı Odin'in yerini Aziz Nicola almış.
Uçan at Sleipner'in yerini uçan Ren geyikleri.
Hediye konan çizmelerin yerine de çoraplar.
Güzel masal değil mi?.


"Noel Baba"nın öyküsü bu.
Ve her toplumun buna benzer bir hikayesi var.
Noel Baba folklörü insanlığın ortak kültürü aslında.
Çölde yaşayan Arap toplumları kar yağışına uzak olduğu için bu kültürden etkilenmemiş.
O yüzden bir avuç beyni sulanmış cahil sürüsü molla sağda solda atıp tutuyor.
Hindi yemek de günahmış mesela.



Derler ya.
Ufak at da civcivler yesin.
Yılbaşında hindi yemenin günah olduğu söylemek için zır cahil olmak gerek.
Çünkü islam dahil, tüm dinlerin doğduğu topraklarda hindiyi bilen yoktu.
Ne gördüler, ne sesini duydular.
Hindinin anavatanı Amerika.
Kutsal kitaplarda Amerika’dan satır yoktu ki, hindiden olsun.
15'nci yüzyılın sonralarında Amerika’ya giden göçmenler soğuk kış günleri aç kalınca, kızılderililerin kendilerine sunduğu hindileri yiyerek hayatta kaldı.
Amerika'da kutlanan şükran gününün nedeni budur.


Beyaz adam hindi ile din kitaplarından çok sonra tanıştı.
Hindiyi Amerika kıtasından çıkaranlar Osmanlı yönetimindeki Afrikalı ve levanten gemicilerdi.
Levantenler Osmanlı’nın kıyı kentlerine yerleşen ve deniz ticaretini elinde tutan İtalyan ve Fransızlar.
O nedenle hindinin İngilizce adı “Turkey”  
Ya da Türk kuşu (Turkey bird), Türk horozu da deniliyor. (Turkey cock)

Carl Sagan'ın sözüdür.
"İnanmak değil, bilmek istiyorum."
Herkese mutlu yıllar.


14 Aralık 2018 Cuma

RÜZGARLARIN DURDUĞU, BUFFALOLARIN SUSTUĞU GÜN.



Kartal'ın gözüydü o.
Karga'nın cesaretiydi.
Tilki'nin kurnazlığıydı o.
Şimşeğin gök gürültüsü.
Buffalo'nun yüreği.
Lakota Siouxlar'ın lideriydi.
Adı Tatanka-Iyotanka'ydı.
İngilizcesi Sitting Bull.
Türkçesi Oturan Boğa.
Birleşik Devletler'in Kızılderili soykırımına karşı duran son savaşcıydı.
Daha 14'nde başlamıştı ok atmaya.
16'sınde Tomahawk (savaş baltası) sallamaya.
20'sinde mızrakla 20 metreden Buffalo'yu avlamaya.
Nice savaşlardan sağ çıkmıştı.
Kızılderili katili General Custer'ın öldüğü Little Big Horn zaferinin mimarıydı.
O savaşta ölen tüm askerlerin kulakları delinmişti.
"Kızılderililerin feryadını duysunlar" diye.
Sadece bir askere dokunulmamıştı.


Üstelik o askerin cesedi bir buffalo kürküyle örtülmüştü.
Yıllar sonra gazeteciler Oturan Boğa'ya sormuştu.
"Tüm askerlerin kulağını deldiniz, bir kişi hariç, neden?"
Oturan Boğa'nın cevabı şuydu.
"O asker hucüm borusu çalandı. Kurşunu bitince dakikalarca borazanıyla direndi. Yalvarmadı. Son nefesine kadar savaştı. Cesaretine ve savaşmasına saygı duyduğumuz için ona dokunmadık, üzerini Tatanka'nın kürküyle örtük"
Oturan Boğa kendi halkı için ulu bir şamandı.
Bir bilge adamdı.
Büyük Ruh Wakan Tanka'nın yeryüzündeki temsilcisiydi.
141 yıl önce söyledikleri sanki bugünü anlatıyordu.

"Beyaz adamda sahip olma isteği bir hastalık olmuş. Bu insanlar, zenginlerin bozabileceği ama yoksulların bozamayacağı birçok kural koymuşlar. Yönetici olan zenginleri güçlendirmek için yoksullarla güçsüzlerden vergiler alıyorlar"
Her sözü sanki geleceği gören bir medyuma aitti.
"Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve öteki süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor"

*. *. *
Oturan Boğa 128 yıl önce bugün bir şafak vakti öldürüldü.
Tetiği çeken düşman değil kendi halkındandı.
Birleşik Devletler'e çalışan bir kızılderiliydi.
Adı Kızıl Balta'ydı.
Ruhi Su'nun söylediği gibi.
"Ağaç demiş ki, baltaya.
Sen beni kesemezdin ama.
Ne yapayım ki, gövden benden.
Bak şu ağacın bilincine sen.
Ölen ben, öldüren benden."

*. *. *

Şeh Bedrettin sözüdür.
"Tarih, geIecek için kavga verip, yitmiş biIe oIsa, insanIık için vuruşanIarı hiç unutmaz."
Tam 128 yıl geçti.
Oturan Boğa unutulmadı.
Bugün onun bilgeliği ve cesareti sadece Kızılderililer arasında değil tüm dünyada saygısını koruyor.


11 Aralık 2018 Salı

HİKMET KARAMAN VE O'NUN GİBİLER.


Yıllar öncesi.
Bir kış günü.
Lig Tv'de haber müdürüyüm.
Sabah erken saatlerde teknik direktör Hikmet Karaman'ı aradım.
O günlerde bir Anadolu takımının başında.
Akşam Fenerbahçe ile maçları var.
Çalıştığı kulüpte futbolcular aylardır maaş alamıyor.
Yönetim hiç bir şeyle ilgilenmiyor.
Tesisler dökülüyor.
Yatakhane, duşlar rezalet durumda.
Yemekler berbat.
Hikmet Karaman telefonu açtı, sesi hayalet gibi.
Yorgun, bitkin ve coşkusuz.
Oysa hep yüksek sesle konuşurdu.
"Hayrola hocam" dedim.
"Ya arkadaş bizim çilemiz nedir böyle?.Gece kamp yaptığımız kulüp tesislerinin kalorifer dairesinde yangın çıktı. itfaiyeyi aradık, gelmedi. Tüm takım sabaha kadar yangını söndürmek için uğraştık. Takım kahvaltıyı bile yarım yamalak yaptı ve biz 7 saat sonra maça çıkacağız."

Anlattıkları sürpriz değildi.
Sık yaşanan olaylardı bunlar.
Çünkü Anadolu Kulüplerinde çalışan teknik direktörler sadece futbolla değil bu tip sorunlarla uğraşıyorlardı.
Arkalarında 10-15 kişilik başkan ve yönetim kurulu varmış gibi gözüküyordu ama yoktu.
Onlar dekordu.
Dekor gerçeğe uyum göstermiyordu.
Anadolu kulüplerinde çalışan hocalar aslında tek başınaydılar.

İstanbul medyası onları görmezdi.
Seslerini duyuramazlardı..
Yaptıkları, başarıları kimsenin umurunda olmazdı.
Lobileri yoktu.
Varsa yoksa üç büyükler sayfalardaydı.
Onlar ülke futbolunu yöneten federasyonun bile üvey evladıydı.
Aralarında takım otobüsü idmana gidebilsin diye cebinden mazot koyan da vardı, tesislerdeki pislikler kapansın diye futbolcularla badana yapan da.
Parasını alamadığı için tesislere yemek vermeyi kesen şirketleri ikna etmeye çalışanlar da onlardı, ikna edemezse cebinden takıma yemek ısmarlayanlar da.
Böylesine zor şartlarda takımlarını ligde tutmaya çalışan hocalardı onlar.

İddia ediyorum, dünyanın en iyi teknik adamları gelse, bu hocalar kadar başarılı olamazdı.
Ben mesleği bırakalı 5 yıl oldu.
Umarım Anadolu kulüpleri artık değişmiştir.
Teknik adam sadece teknik adamlığını yapıyordur.

Nereden geldi bunlar aklıma?
Hikmet Karaman Kayserispor ile anlaşmış.
Kayseri yönetimi takımın küme düşme riskini görünce "Kurtar bizi Hikmet hoca" diyerek kapısını çalmış.
Doğru karar.
Doğru karar da neden sezon başında almazsın?
Bu sadece Kayserispor'un değil tüm kulüplerin geleneği.
Bir plan, program, sistem dahilinde teknik adam seçmek yerine, günlük sonuçlara göre günü kurtarma ilkelliği.
Hikmet Karaman'ı uzun yıllardır tanırım.
İlişkimiz gazeteci teknik adam ilişkisiydi.
Sonra televizyonda birlikte program yaptık.
İyi dost olduk.
Çalışkan, bilgili, kendisini sürekli yenileyen bir teknik adamdır.
Bilime önem verir.
Heyecanlı, hırslıdır.
Yenilgiyi kabul etmez.
Hep araştırır.
Dünya futbolunu, futbolcularını yakından takip eder.
Çalışmadığı dönemlerde yurtdışında maçları izler, beğendiği futbolcuları listesine not eder.
Kayserispor'un teklifini kabul etmeden önce Brezilya'daydı.
Brezilya kulüplerinin yapısını inceledi.
Demek istediğim şu.
Hikmet Karaman  gibi onlarca teknik adamımızın yabancı hocalardan bilgi ve yetenek açısından farkı yok aslında.
Aksine ülke şartlarında onlardan daha iyiler.
Daha duyarlı, daha ozverili, daha ekonomikler.
Yeter ki kulüpleri yönetenler uzun vadeli bir plan, program, sistem dahilinde görev versinler.
Günlük skorlarla günü kurtarmaya çalışmasınlar.
Çünkü kurtaramıyorlar.
Günümüz dünyasında "yerli ve milli" safsatasına inanmam ama futbolda kapıların Ersun Yanal, Hikmet Karaman gibi onlarca teknik adamımıza sonuna açılmasını isterim.
Yerli oldukları için değil, hak ettikleri için.
Torpile, adam kayırmaya, ahbap çavuş ilişkisine, yalamaya, yıkamaya, Ankara'dan atanmalara son verilsin artık.
Bilgi, yetecek, beceri ve çalışkanlık prim yapsın.
Çok mu şey istedik ne?

ERSUN YANAL VE DOSTLUK


Yıllar önce Lig Tv’de genel müdür yardımcısıyım.
Süper Lig maçlarını yorumlayacak bir teknik direktöre ihtiyacımız var.
Her hafta Maraton programına çıkacak, maçların analizlerini yapacak.
Bazı günlerde de naklen yayınlarda yorumcu olacak.
Sevilen, vizyon sahibi, duruşu olan, eyyam yapmayan, başarılı bir isim gerek.
İnce eleyip, sık dokuyoruz.
Tek tek isimleri gözden geçiriyoruz
O günlerde Ersun Yanal milli takımdan yeni ayrılmış.
Federasyonunun ve FETÖ'cü lobinin “Hakan Şükür’ü mutlaka kadroya al” baskılarına boğun eğmemiş ve istifayı vermiş, gitmiş.
Bizim için ideal isim.
Ancak.
Ersun Yanal o güne kadar hiç bir televizyonda yorumculuk yapmamış.
Acaba bu teklife sıcak bakar mı?
Üstelik Lig Tv yönetiminin bu konu için ayırdığı bütçe, Ersun Yanal kalitesinde bir isim için düşük.
Nasıl teklif edilir?
Ne der acaba?
Şansal abi (Büyüka) ile anlaştık ve teklif etmeye karar verdik.
Aradım.
Olayı anlattım,
Cevabı aynen şöyle oldu.
“Yorumculuk bugüne kadar düşünmediğim bir şey. Ancak Şansal abi ile sana hayır deme şansım yok. Bütün ekibimle birlikte size katkı vermeye hazırım. Bunu asla profesyonelce yapmam sadece dostluk adına yaparım. Lütfen bana vermeyi düşündüğünüz parayı her ay bir hayır kurumuna bağışlayın. Ne zaman işe başlıyoruz?”
Şaşırdım.
O güne kadar hangi teknik adamın kapısını çalsak, söze önce paradan başlardı.
Yanal hiç para konuşmadı.
Aksine ben verebileceğimiz ücreti daha açıklamadan, “hayır kurumuna bağışlayın” dedi.
Ertesi gün yardımcısı Volkan Kazak ve 3 kişilik istatistik ekibiyle birlikte işe soyundu.
Tüm maçların, tüm futbolcuların analizini yapıp, grafiklerini tasarlayıp, programa hazırladılar.
Yaklaşık 4-5 ay boyunca haftanın 3 günü bizimle birlikte oldular.
Ekrana renk kattılar.
Bir kuruş ücret almadan.
Sadece dostluk adına.

*. *. *

Meslek hayatımda kafa olarak çok iyi anlaştığımız futbol adamlarından biridir, Ersun Yanal.
Futbolun sadece futbol olmadığını bilenlerdendir.
Olaya sosyal, toplumsal ve bilimsel açıdan bakar.
İnek sütünün futbolcuya olumsuz etkisine kadar.
İş ahlakı vardır.
Bir kulüpte çalışmasa bile tüm maçları, tüm futbolcuları ekibiyle birlikte izler, bilgisayarda analizler yapar.
Vizyon sahibidir.
Türk futbolundaki aksaklıkları araştırır, nedenlerini saptar, çözüm yollarını önerir.
Entelektüeldir.
Çok kitap okur, araştırır.
Doğa severdir.
Yaylalara çıkar, denizlere dalar, gerekirse paraşütle atlar.
Hayvan severdir.
Mahallesindeki sokak hayvanlarını besler.
Yaşadığı çevreye duyarlıdır.
Hobileri vardır.
Ersun Yanal sadece bir futbol adamı değil, tepeden tırnağa bir yaşam insanıdır.

*. *. *

İstanbul’da biraraya geldiğimizde saatlerce konuştuğum insandı.
Datça’ya yerleştikten sonra o sohbetlerimizi özlemiştim.
Her ne kadar zaman zaman telefonla konuşsak da, o sohbetlerin yerini tutmuyordu.
Dün akşam sürpriz bir telefon geldi.
Arayan Ersun Yanal.
Sevinçle açtım.
Daha ben merhaba demeden müjdeyi verdi.
“Datça karasularına girdim, yarın sabah 2-3 saatliğine seni görmeye geleceğim.”
Sabah buluştuk.
Eski günleri yad ettik.
Futboldan, ülkenin durumundan, sanattan, kültürden, doğadan, kısacası her telden sohbet ettik.
Hasret giderdik.
Zaman nasıl geçti anlamadık.
Teknesindeki bir arıza nedeniyle Bodrum’a gitmesi gerekiyordu, vedalaştık.



Ersun Yanal ile ilişkim bir gazeteci-teknik adam ilişkisinden öte.
Tıpkı Nazım Usta’nın dediği gibi.
“Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
Yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin.
Gözümüzün dilinden anlar,
Elimizin sırrını bilirsin.
Namuslu bir kitap gibi güler,
Alnımızın terini silersin.
O gider, bu gider, şu gider,
Dostluk, sen yanı başımızda kalırsın.”

9 Aralık 2018 Pazar

BAĞIŞLAYIN BİZİ SAYIN KOÇ


Geçen senenin Mart ayıydı.
Fenerbahçe Başkanlığı'na aday olan Ali Koç, genel kurul üyeleriyle bir araya gelmişti.
Projelerini anlatıyor, vizyondan söz ediyordu.
Bir ara bazı genel kurul üyeleri Ali Koç'a düşündüğü teknik direktörü sordular.
Cevap alamadılar.
Bir üye heyecanlı bir uslüple söze girdi.
"Yan pastan bıktık büyük başkan " dedi.
Biri de Ersun Yanal'ı takımın başına getirmesini istedi.
Ali Koç, gülümser bir ifadeyle şu cevabı verdi.
"Siz daha benim vizyonumu ve projelerimizi anlamadınız sanırım."




Aradan 4 ay geçti.
Ali Koç genel kurulda çok büyük destekle Fenerbahçe Başkanı seçildi.
İlk işi mevcut teknik direktör Aykut Kocaman ile yolları ayırmak oldu.
Sonra Comolli isimli bir sportif direktörle anlaştı.
Ardından Hollanda'dan dışarı çıkmamış Cocu ile 3 yıllık sözleşme imzaladı.
İşler kağıt üstünde tıkır tıkır gidiyordu!
Ali Koç'a göre bunlar vizyondu.
Ama bu vizyonun 3 ayda ilizyon olduğu anlaşıldı.
Kağıt üstündeki sahaya uymadı.
Önce Cocu kovuldu.
Cocu'yu getiren Comolli'ye dokunulmadı.
Fatura Aykut Kocaman'dan kalan yardımcı antrenörlere kesildi.
Onlar da suçlanarak, zan altında bırakılarak kulüpten aforoz edildi.
Takım,  antrenör Koeman'a teslim edildi.

Ve gelinen nokta.
Ligde 15 hafta geride kaldı.
Fenerbahçe 14 puanla düşme potasında.
15 maçta sadece 3 galibiyeti var.
7 maçta rakiplerine teslim oldu.
Attığı gol 10, yediği 24.
Averajı eksi 14.
Tarihinin en kötü Fenerbahçe'si bu.
Resmen küme düşme tehlikesi yaşıyor.
Düşünebiliyor musunuz?
Santrfor diye alınan Slimani'nin attığı gol sayısı bir.
Evet sadece 1.

Peki, vizyon sahibi başkan Ali Koç ne yapıyor?
Bir yandan Ersun Yanal'a teklif götürüyor.
Bir yandan yurtdışında hoca arıyor.
Bir yandan da Koeman'a arkandayız diyor.
3-0'lık Akhisar yenilgisi sonrası da soyunma odasını basarak futbolcuları fırçalıyor,
"İstanbul'a uçakla değil, otobüsle döneceksiniz!"

Aklımız karıştı Sayın Koç.
Bağışlayın bizleri.
Kıtlığımıza verin.
Kafamız sizin kadar çalışmıyor!
Vizyonunuzu ve projelerinizi daha anlayamadık.
Bir kez daha anlatır mısınız?
Hani ilkokulda okuma yazmayı öğretir gibi anlatın lütfen.
"Ali topu tut."

8 Aralık 2018 Cumartesi

AHMET KAYA İLE FİKRET KIZILOK TAŞLAMASI


Fikret Kızılok, Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli.
Aynı dönemin müzisyeniydiler.
Halk türküleri yaktılar.
Sevda, barış, kardeşlik türküleri.
Besteleriyle, sözleriyle milyonlara ulaştılar.
Üçü de kendisini "solcu" olarak tanımlardı.
Fikret Kızılok, "Soldan doğdum, soldan uyandım, solda oturdum, insan olmanın haysiyetini solda buldum, hep solcu oldum, hep solcu kalacağım." derdi.
Ahmet Kaya ve Zülfü Livaneli de öyle.
Ama aralarında fikir ayrılıkları vardı.
Bir araya gelmezlerdi.
Gençken farklı frekanslardaydılar.
Fikret Kızılok ulusalcıydı.
Kemalist çizgideydi.
Diğerleri enternasyonal.
Daha marjinal.
Kamuoyuna yansımasa bile fikir ayrılıkları dost sohbetlerinden biliniyordu.

*. *. *

Fikret Kızılok 90'lı yıllarda ilginç bir şarkı yaptı.
Adı "Pişşt Barmen" di.Kızılok bu şarkıyı sarhoş seslendirmiş ve kendisine Mümtaz Soysal eşlik etmişti.
Şarkı, Zülfü Livaneli ve Ahmet Kaya'yı fena taşlıyordu.
"Pişt barmen
Sen de bizdensin.
Karlı kayın ormanında
Bisiklete binersin.
Başkaldırıyorum de..
Kaldır başını,
İndir kaşını.
Azgın demokrat..
Geceleri gökyüzünde,
Şairlerin önsözünde,
Sağdan vurup sol gözünde,
Parsa topla benim için."

Fikret Kızılok, "karlı kayın ormanında bisiklete binersin, parsa topla benim için" sözleriyle Zülfü Livaneli' ye, "Azgın demokrat, Şaşkın teokrat, başkaldırıyorum de" sözleri ile de Ahmet Kaya'ya ağır göndermelerde bulunmuştu.
Kızılok iki sanatçıyı da geçmişine karga olmakla eleştirmişti.


Zülfü Livaneli bu taşlamalara sessiz kaldı.
Ama Ahmet Kaya'nın yanıt vermesi uzun sürmedi.
Kaya, hemen "Entel Maganda" isimli bir şarkı yaptı.
Bu şarkı baştan sona Fikret Kızılok'a bir cevaptı.
"Piposu ağız kenarında, Bodrum'un entel barında,
Herkesi yargılamaktan kimse kalmamış yanında.
Konuşurken solcusun, yaşarken karambolcusun,
Oportunizme bulaşmış tipik bir orta yolcusun.
Bir Allahcı, bir kulcusun, bir davulcu, bir pulcusun.
Ne kadar inkar etsen de hem jigolo, hem dulcusun.
O yandasın, bu yandasın, hovardasın hep bardasın.
Artık rol yapmayı bırak,
sen bir entel magandasın."


Anadolu geleneğidir.
Ozanlar sazları ve sözleriyle birbirini taşlar.
Fikret Kızılok, Ahmet Kaya ve Zülfü Livaneli.
Anlaşamasalar bile fikirlerle tartıştılar.
Nota bestelediler.
Mürekkep akıttılar.
Müzikle atıştılar.
..Ve milyonların sevgilisi oldular.
Üçüne de saygıyla.

BİR ZAMANLAR FİLİSTİN


Tarih 5 Haziran 1967'di.
İsrail devleti Arap ülkelerine savaş açmış, Filistin'i kuşatmıştı.
Emperyaller İsrail'in arkasındaydı.
Dünya'da sosyalistler hariç kimsenin sesi çıkmıyordu..
Türkiye'deki devrimci gençler de buna kayıtsız kalmadı.
Hemen toplandılar, ortak bir bildiri yayınladılar.
"Bu sa­vaş, yok­sul Arap ülke­le­ri­nin sal­dır­gan İs­ra­il'­e kar­şı yap­tı­ğı ba­ğım­sız­lık sa­va­şı­dır. Bu sa­va­şın kı­sa za­man­da ba­rı­şa ulaş­ma­sı, hak­lı­la­rın sal­dır­gan­lar karşı­sın­da hak­la­rı­nı el­de et­me­si­ne bağ­lı­dır. Bu sa­vaşın uza­ma­sı, Or­ta­do­ğu ül­ke­le­ri­nin de­ğil, pet­rol sö­mü­rü­sü­nü sür­dür­mek is­teyen ve iki ta­ra­fa da si­lah sa­tan em­per­ya­list­le­rin ya­ra­rı­na­dır. Bu nedenle Tür­kiye'de­ki üs ve te­sis­ler, Arap ül­ke­le­ri­ne kar­şı kul­lanıl­ma­ma­lı­dır.”
Devrimci gençler bununla da kalmadı.
Akın akın Filistin halkının yardımına koştular.
El Fetih saflarında işgalci İsrail ordusuna karşı savaştılar.
Gidenler Türkiye İşçi Partisi üyeleriydi.
18-19 yaşında gençler Arap ulusunun bağımsızlığı için can verdiler.
Mustafa Çelik, Abdülkadir Yaşargün ve niceleri.
Filistin topraklarında İsrail askerinin kurşunuyla öldüler.

*. *. *

İki yıl sonrası.
1969'du.
Yine yaz ayları.
Türkiye'den Filistin'e akın sürüyordu.
Devletin yanındaki sağcı müslüman kesim İsrail zulmune sesini çıkarmazken, solcular ezilen Araplar'ın yanındaydı.
De­niz Gez­miş, Erim Sü­er­kan, Fa­dıl Ha­san, Ci­han Alp­te­kin, Ömer Erim, Kuy­dul Tu­ran, Yu­suf Kü­pe­li­ gibi onlarca genç Amman'da Fi­lis­tin De­mok­ra­tik Halk Kur­tu­luş Cep­he­si'ne katıldılar.
Onların ardından Hü­se­yin İnan ve Yu­suf Aslan gibi 3 bine yakın genç soluğu Filistin'de aldı.
Çoğu eğitimden sonra kaldı, savaştı.
Bazıları öldü, bazıları yaralandı, bazıları esir düştü.
Faik Bulut esir düşenlerden biriydi.
Sekiz yıla yakın İsrail zindanlarında yattı.
Onun şu sözleri hiç unutulmadı.
"Bizler Filistin halkı için savaşırken, müslüman çevreler bize terörist diyordu.. Hamas kurulana kadar Filistin umurlarında bile değildi."


Ülkeye geri dönenlerin bazıları jandarma tarafından yakalandı.
Aralarında Hüseyin İnan da vardı.
Diyarbakır cezaevinde ağır işkence gördüler.
O günlerin merkez medyası gençlerin tutuklanmasını, "Di­yar­ba­kır Tıp Fa­kül­te­si'ne sabo­taj yap­mak isteyen teröristler ya­ka­landı." diye duyurdu.
Manşetler kin kusuyordu.
"Teröristler Diyarbakır'ı kan gölüne çevirecekti!"
Medyanın yalan manşetleri üzerine Diyarbakır cezaevindeki gençler bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
"Öncelikle Tür­ki­ye halk­la­rı­na şu nok­ta­yı ke­sin­lik­le açık­la­mak is­te­riz: Bi­zim şura­yı ya da bu­ra­yı bom­ba­la­ya­ca­ğı­mız, sa­bo­taj ya­paca­ğı­mız id­di­ala­rı ya­landır, ka­sıt­lı­dır, ter­tip­tir..
Bu man­şet­ler iş­bir­lik­çi iktidar yet­ki­li­le­ri­nin ve polisin ka­mu­oyun­da­ki maksatlı, asıl­sız suçlamala­rı, ter­tip­le­ri­dir. Hiç şüp­he yok­tur ki, bu tertip­ler de di­ğer­le­ri gi­bi er geç if­las ede­cek­tir..
Gün­ler­ce sü­ren iş­ken­ce­ler ve in­san­lık dı­şı uy­gu­la­malar, ad­li ma­kam­la­ra ‘tah­kika­tı de­rin­leş­ti­ri­yo­ru­z' şek­lin­de yan­sı­tıl­dı. Bü­tün bun­lar, al­tı gün­lük iş­ken­ce, bin­ler­ce cop, so­pa, kü­für ve sa­yı­sız ifa­de­ler, iş­bir­lik­çi­le­rin ve or­tak­la­rı­nın çıkar­la­rı­nı ko­ru­mak için­di.
Biz, dün­ya halk­la­rı­nın baş be­la­sı em­per­ya­liz­me kar­şı çar­pı­şan Or­ta­do­ğu halk­la­rı­nın hak­lı mü­ca­de­le­si­ni des­tek­le­mek için Fi­lis­ti­n'­e git­tik. Ama­cı­mız bir ta­raftan Arap halk­la­rı­nın kurtu­lu­şu­nu des­tek­le­mek, diğer ta­raf­tan Tür­ki­ye­li devrimci­ler ola­rak bi­ze dü­şen gö­rev­le­rin bir kıs­mı­nı ye­ri­ne ge­tir­mek­ti.” 

*. *. *

O yıllarda İsrail'e gidenler arasında ilginç biri de vardı.
Adı; Sa­be­tay Va­ro­l‘­du.
Türk yahudisi bir sosyalistti.
Müslüman Filistinliler'i ezen İsrail devletine karşı savaştı.
"Zulüm bizdense ben bizden değilim" diyenlerdendi.
Çünkü onun için dil, din, ırk, renk ayrımı yoktu.
Sadece "ezen ile ezilen" vardı.
Ezilenin yanında olmayan da dilsiz şeytandı.

*. *. *

Nereden nereye.
Filistin'in bugünleri o günlerde yazıldı.
Türkiye dahil bu coğrafyada binlerce genç Amerikan ve İsrail Emperyalizminin ortadoğuya hakim olması için öldürüldü.
Katiller onların işbirlikçisi iktidarlardı.
Ve seslerini çıkarmayan milyonlar.
Şimdi Amerika ve İsrail bu topraklarda cirit atıyor.
Onlar zulüm kusuyor.
Filistinliler gözyaşı döküyor.
Bizimkiler de tekbir çekip, İsrail bayrağı yakmakla uğraşıyor.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...