28 Temmuz 2018 Cumartesi

RAMAZAN PİDESİNİN KOKUSUNA HASRET GİTTİLER


Tarihler 1955’i gösteriyordu.
Eylül’ün 6’sı.
Akşam saatleri.
Fener Balat’ta Zehra Hanım bütün Rum komşularını uyarmaya başladı.
“Evinize kapanın, ışıkları yakın ve mümkünse pencerelerinize Türk bayrağı asın.”
Rumlar şaşkındı.
Ne olduğunu, ne olacağını anlamamıştı.
Bazıları Zehra hamını dinledi.
Evine çekildi, lambayı yaktı, penceresine Türk bayrağı astı.
Bazıları ise oralı bile olmadı.
Bir iki saat sonra mahalleyi eli sopalı adamlar bastı.
Sopalar tek tornadan çıkmıştı.
İstanbul’un diğer semtleri Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy gibi Balat da devlet destekli milisler tarafından basılmıştı.
Bağırıyorlardı.
“Türkiye Türklerindir.”
“Gavurlar defolun.”

*.  *.  *

Kin ve nefret dolu kalabalık sokakta gördüğü Rum’u, yahudiyi, her azınlığı dövüyor, ışığı yanmayan evi taşlıyordu.
Ellerinde benzin şişeleri vardı.
Azınlıkların önce camlarını kırıyor sonra pencereden içeriye benzin şişelerini atıp yakıyorlardı.
O sırada uzakta Yedikule Kilisesi yanıyordu.
Evlerinde korkuyla bekleyen Rumlar kilisenin kubbesindeki kurşunların erimesini gözyaşlarıyla izliyordu.
Gözü dönmüş kalabalığın en büyük tepkisi mahallenin bakkalı Bodoz’a idi.
Bodoz biraz kazıkcıydı.
Dükkanını yağmadılar, ne varsa talan edip, ateşe verdiler.
Dükkan yanarken bağırıyorlardı.
“Al sana Bodoz, al sana Bodoz”
Ama Bodoz'u bulamadılar.
O çoktan kayıplara karışmıştı.



Andon o yıl 8 yaşındaydı,
Kurtuluş’ta yaşıyordu.
İki gün boyunca eve hapsolmuştu.
Olaylar biter bitmez anne ve babasıyla anneannesi Katina’nın Balat’taki evinde aldı soluğu
Bakın gördüklerini nasıl anlattı.
“Anneannemin evine gittiğimizde ev dört duvar kalmıştı. Anneannem karşıdaki komşusu Zehra Hanım’a gitmişti. Evini yıktıkları zaman komşusu Zehra bayrağı tutuyor, anneannem de alkışlıyormuş ki belli olmasın Rum olduğu. Kendi evinin yıkılışını alkışlayarak izlemiş yani.  Evde hiçbir şey kalmamıştı. Büyük bir çaydanlığı vardı, bakır.  Onun üstünde bile tepinip tepsi gibi dümdüz etmişlerdi.”

*.  *.  *

Angel ile Angelica Maschas o günlerde 20 yaşlarında bir çiftti.
Yeni evliydiler.
Onlar da Balat’ta yaşıyorlardı. 
Ailelerinin yardımıyla bir yuva kurmuşlardı.
Mutluydular.
Hep el eleydiler.
Yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmazdı.
Mahallenin sevilen insanlarıydılar.
Ama 6-7 Eylül olaylarında onlar da zülum gördü.
Evleri talan edildi.
Ölümden zor kurtuldular.

Ülke genelinde olayların yatışmasından sonra 
Angel Maschas ve eşi Angelica Maschas 150 bin İstanbul Rum’u gibi Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.
Yeni vatanları artık Yunanistan'dı.
Atina.
Nice zorlukları aşıp, yeni yuvalarında hayata tutundular.
Ama İstanbul’u hiç unutmadılar.
O mis gibi kokan Ramazan pidesini.
Kandil simidini.
Komşuları Zehra hanımın ilgisini.
Beyoğlu’nu, İstiklal Caddesini, Pier Loti’yi.
63 yıl Atina’da sürgünde gibiydiler.
Yaşlanınca, evlatlarına yük olmamak için Atina yakınlarında bir yaşlı evinde kalmaya başladılar.
Ama yine mutluydular.
Yine yüzlerinden gülümseme eksik olmuyordu.
Geçen hafta yürekleri sarsan o feci yangından kurtulamadılar.

Cesetleri birbirlerine sarılmış vaziyette bulundu.
Angel Maschas ve Angelica Maschas.
İki İstanbul Rum’u. 
İki güzel insan.
Ramazan pidesinin kokusuna hasret gidenlerden.

PEPUK KUŞLARININ HİKAYESİ


Baharın gelmesiyle Munzur'da kengerler yerden bitmeye başlar.
Kenger papatyagillerden dikenli bir ottur.
Yemeği, sakızı, kahvesi yapılır.
Kengerlerin yeşermesiyle de Pepuk kuşları acı acı ötmeye başlar.
Pepuk kuşu, guguk kuşudur.
Acı acı ötmesinin elbet bir nedeni vardır.


*. *. *


İki kardeştiler.
Biri kız, biri erkek.
Abla kardeş.
Yaşları daha 15 bile değildi.
Anneleri öldü.
Babaları başka bir kadınla evlendi.
Üvey anne iki kardeşi hergün çalıştırıyor, dövüyor, kötü davranıyordu.
Bir bahar sabahı Munzur'a sürdü onları.
'Gidin, kenger toplayın, gelin' dedi.
Sonra da ekledi.
'Toplamazsanız dayak var!'
İki kardeş tırmandı Munzur'a.
Topladılar kengerleri.
Çuvalı erkek kardeş sırtladı.
Hava kararmadan dönüşe geçtiler.
Abla birara çuvaldan şüphelendi.
'Dur' dedi kardeşine..
Açtı çuvala baktı, içinde hiç kenger yok.
'Eyvah' dedi, 'üvey anne dövecek.'
Sonra kardeşine bağırdı.
'Sen yedin kengerleri.'
Kardeş yemin etti..
'Ben yemedim, yeminle ben yemedim..İstersen yar karnımı bak.'
Abla inanmadı kardeşine.
Karnını yardı.
Ama midesi boştu.
Sonra bir çuvala baktı.
Çuvalın altı delikti.
Kengerler delikten düşmüştü.
O sırada karnı yarılan kardeş öldü.
Abla deliye döndü.
Kendini yerden yere attı.
Kardeşine inanmamış, onun katili olmuştu.
Hemen bir ağıt yaktı orada.


"Keko-Pepo
Kam kıst?.
Mı kıst..
Kam şüt?
Mı şüt.
Kam dardwe?.
Mı dardwe. "


Gözyaşları sel oldu..
Sonra Allah'a yalvardı.
"Allah'ım beni Pepuk kuşu yap.. Bu dağlara bırak.. Bırak da dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!."
Ablanın duaları kabul oldu.
O an Pepuk kuşu olup havalandı.
Ogün bugün her kengerler yeşerdiğinde Pepuk kuşları acı acı öter..

"Keko-Pepo
Kim öldürdü?
Ben öldürdüm.
Kim yıkadı?
Ben yıkadım.
Kim kaldırdı?.
Ben kaldırdım."


*. *. *
Ünlü bir Dersim efsanesidir Pepuk Kuşu'nun hikayesi.
Dayak korkusuyla kardeş katili olan birinin acı öyküsüdür bu.
Ders alınacak bir öyküdür.
Benim ülkemde yıllardır kardeş kardeşi öldürüyor.
Cenazelerin ardı arkası kesilmiyor.
Her cenaze töreninde analar gözyaşı dökerken,
Dağlarda, ağaçlarda Pepuk kuşları acı acı ötüyor..
Neden?
Emperyalizmin kirli oyunlarından.
Egemenlerin yarattığı binbir çeşit korkudan.
Kardeşine inanmamaktan.
Üveylerin baskısından.
Oysa kardeş katili olmaya da.
Pepuk kuşu gibi ağlamaya da gerek yok.
Tek ihtiyacımız barış.
Barışla kalın.

27 Temmuz 2018 Cuma

KANLI AY VE BİR BARIŞ HİKAYESİ



MÖ 590’dı.
Medler binlerce askerlik bir orduyla Anadolu’ya, Lidya topraklarına saldırmıştı.
Karşılarına çıkanı ezip geçiyorlardı.
Kızılırmak(Halys) kıyısına kadar dayanmışlardı.
Lidyalılar bu güçlü ordu karşısında inanılmaz bir direniş gösterdi.
Bu öyle bir direnişti ki, Medler bir türlü Kızılırmak’ı geçemiyordu.
Günler ayları, aylar yılları kovaladı.
İki ulus tam 5 yıldır savaşıyor ve birbirine üstünlük sağlayamıyordu.
İki tarafın da kayıpları büyüktü.
Artık çocuk yaştakiler bile savaşa katılmıştı.
O günlerde Miletli bilim insanı Thales bir kaç ay içinde güneşin tutulacağını, gündüz vakti havanın kararacağını söyledi.
İki taraf da buna inanmadı.
Tarih MÖ 28 Mayıs 585’ti.
Lidyalılar ve Medler Kızılırmak kıyısında ölümüne savaşıyordu.
Kızılırmak adeta kan akıyordu.
Thales’in dediği oldu.
Öğle saatlerinde bir anda güneş tutulmaya başladı.
Hava kararıyordu.
Savaşçılar ne olduğunu anlamamıştı.
Birden güneş kayboldu, savaş alanı alaca karanlığa boğuldu.
Herkes şaşkındı.


İki taraf da  güneş tutulmasını, savaşın yapılmasını istemeyen tanrıların bir uyarısı olarak görüp barış imzaladılar.
Barış anlaşmasına göre  iki devletin sınırı Kızılırmak oldu. Ayrıca simgesel olarak Lidya kralı Alyattes’in kızı ile Med kralı Kyaksares’in oğlu Astyages evlendirildi.
Barış sözleşmesine Kilikialı Syennesis ve Babilli Labynetos şahit oldu.
O tarihten sonra iki ulus hiç savaşmadı.
Kozmik bir olay 6 yıl kanla sulanan topraklara barış getirmişti.
Tarihin babas Heredot, bu olayı şöyle anlattı.
“Lidyalılarla Medler arasında beş yıl süren bir savaş çıktı, sık sık Medler Lidyalıları dövdüler, sık sık da onlar tarafından dövüldüler. Hele bir seferinde tuhaf bir gece savaşına tutuştular; savaş denk koşullar altında sürüyordu ki, altıncı yılda, bir çarpışma sırasında ve ortalığın en çok karışmış olduğu bir anda gündüz, birden yerini karanlığa bıraktı. Bu ışık tutulmasını Miletoslu Thales, İonialılara daha önceden bildirmişti; yılına, gününe kadar. Ama Lidyalılar ve Medler gün ortasında gece olduğunu görünce, çarpışmayı kestiler ve hemen bir anlaşma, bir barış sözleşmesi yaptılar.”

*. *. *

Çok tanrılı dönemde insanoğlu güneş ve ay tutulmalarını tanrıların bir mesajı olarak kabul etti.
Zaman zaman savaşlara son verdiler, zaman zaman da krallar, padişahlar halkın üzerindeki vergileri hafiflettiler.
Bazı devletlerde ay ve güneş tutulmalarından sonra mahkumlar serbest bırakıldı.
Bu kozmik olay yıllarca halklar için hep umut oldu.

*. *. *

Tek tanrılı dinlerden sonra ise güneş ve ay tutulmaları savaşın habercisi oldu hep.
Bakın Muharref Kral James İncili'nde ne diyor?
"30 - Göklerde ve yeryüzünde mucizeler, kan, ateş ve duman sütunları göstereceğim.
31 - RAB'bin 'muazzam ve dehşet verici günü gelmeden önce' güneş karanlığa, ay da kan rengine bürünecek."
Arka arkaya Dört kanlı ay Amerikalı evangalistler ve dinci İsrailliler için Armageddon Savaşı'nın nedeni olarak gösterilir.
Son dönemde iki tarafın bu savaş naraları bundan mıdır acaba?

*.  *.  *

Bu akşam yüzyılın en uzun ay tutulmasını yaşadık.
Dünyanın gölgesi ayın yüzeyine düşünce karşımıza kanlı dolunay çıktı.
Bir an antik çağda yaşamak istedim.
Çünkü o günün insanları bu kanlı ayı görseydi, tüm savaşlara son verirdi.
Oysa bugün.
Yine de umudu yitirmeyelim.
Savaşsız ve barış dolu günler dileğiyle.

26 Temmuz 2018 Perşembe

HEPİMİZ MARSLI MIYIZ?


İki gün önce ajanslara düşen bir haber ülkemizde çok ilgi görmedi.
Oysa, bilim dünyasında büyük heyecan yarattı. 
Haber şöyle.
“İtalyan bilim adamları Mars'ın yüzeyinde dev bir su gölü buldu.Bologna Ulusal Astrofizik Enstitüsünden gökbilimciler, Mars Express uydusuyla yaptıkları gözlemlerde Kızıl Gezegen'in güney kutup dairesinin güneyinde buz örtüsü altına gizlenmiş bir su gölü olduğunu keşfetti. Göl gezegen yüzeyinin 1.5 kilometre altında ve 20 kilometrelik bir alana yayılmış durumda.”
Bu haber ile birlikte tekrar iki soru yoğun şekilde tartışılmaya başlandı.
“Mars’ta yaşam var mı, daha da ötesi dünyaya yaşam Mars’tan mı geldi?” 


Yıllarca evrimi araştıran bilim adamlarının çoğu çok şaşırtıcı bir gerçekle karşı karşıya kaldı.
Çünkü yaşam tek bir kaynaktandı ve buraya ait değildi.
Dünya üzerindeki canlı maddenin hepsi, yeryüzünde bol bulunan kimyasal maddenin çok azına sahipti.
Buna rağmen gezegenimizde nadir bulunan kimyasal elementlerin çoğunu içinde barındırıyordu.
Öyleyse bu elementlere sahip yaşam dünyaya başka bir gezegenden mi gelmişti?
Bu elementlerden biri Molibden’di.
Yaşamın olmazsa olmazlarındandı.
Dünya’da çok nadir bulunuyordu.
Amerika ve Rusya’nın Mars yüzeyinde yaptığı incelemelerde kızıl gezegenin bol miktarda oksitlenmiş Molibden elementine sahip olduğu ortaya çıktı.
Dünya’nın Kutup bögelerine düşen Mars meteorlarında da Molibden elementinin çokluğu dikkati çekti.
Yale, Harvard ve Florida Üniversiteleri’ndeki kariyeriyle tanınan Profesör Steven Benner dünyaya yaşamın Mars’tan geldiğini savunanlardan.
Profesör Benner, yaşamın ortaya çıkış sürecinde çok önemli rol oynayan Molibden’in üç milyar yıl önce oksijen bakımından çok fakir olan Dünya yüzeyinde değil, o tarihlerde oksijence zengin Mars’ta oksitlenmiş olabileceğini söylüyor.
Benner 3 milyar yıl önce Mars'a düşen büyük meteorlar nedeniyle yüzeyden kopan kayaların dünyaya Molibden elementini, ya da tek hücreli yaşam formlarını getirdiğini savunuyor.

Günümüzden 6 bin yıl önce Mezopotamya’da birden ortaya çıkan Sümer medeniyeti  tüm güneş sistemini biliyor ve Mars gezegenine büyük önem veriyorlardı.
Lahmu ismini verdiler ona.
Lahmu savaşan İlah demekti.
Sümerler’in İnançlarına göre Tanrıları dünyaya gelirken, Mars gezegeni üs olarak kullanmıştı.
Bunu çivi yazılarıyla tabletlere mühürlere kazıdılar.


1 Eylül 1987 tarihinde  yayınlanan The New Yok Times gazetesinde Antartika’ya düşen bir Mars kayasının fotoğrafları yer aldı..
Fotoğraflar NASA tarafından dağıtılmıştı..
Kaya sanki yapay olarak biçimlendirilmiş ve birbirine oturtulmuş köşeli taşlara benzeyen dört tuğla gibi bir bloktan kopmuş parçayı andırıyordu..
Yapılan tüm testler kayanın Mars kökenli olduğunu ortaya çıkardı..

1990 Yılında  St. Petersburg kentindeki Hermitage Müzesi'nde sergilenen silindir şeklinde 6 bin yıllık bir Sümer mühürü tercüme edildi..
Mühürde Mars’tan bir astronotun dünyadaki bir astronota tebrik mesajı gönderdiği ve aralarında bir uzay aracı olduğu yazıyordu.



2000 yılında Dünya Tarihçisi, pre-astrolog, Sümerolog yazar Zecharia Sitchin “Kozmik Tohum” isimli kitabında şu cümlelere yer verdi.
“NASA için çalışan Arizona Devlet Üniversitesi’ndeki jeologlar Sovyet bilimcilere iniş bölgeleri önerdiklerinde, bir arazi aracının ‘eski nehir yataklarını ziyaret edip havzaya akan eski bir nehir deltasındaki tortuları kazabileceği’ ve sıvı su bulabileceği söylediler ve Laune Planum havzasındaki büyük kanyonu işaret etmişlerdi.”
Zecharia Sitchin’den 18 yıl sonra bilim insanları Mars’ta sıvı halde su bulunduğunu açıkladı.
Bir süre sonra NASA Mars’ta yaşamın izlerini bulduk derse, şaşırmayın.

25 Temmuz 2018 Çarşamba

KARŞI KIYIDAKİ AK YÜREKLİ İNSANA


Bir dostum var benim karşı kıyıda.
Yunanistan'da.
Ak saçlı.
Ak sakallı.
Ak yürekli.
Ak bir insan.
Bedeni karşı kıyıda ama yüreği burada.
Çünkü nesiller boyu bu toprağın insanı.
Dededen toruna.
Anadan çocuğa.
Bir Anadolu Rumu..
Alekos Papadopoulos.
*. *. *
1934 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da açtı gözlerini dünyaya.
Sıraselviler'de Alman Hastanesi'nde.
Beyoğlu sokaklarında büyüdü.
Rum kilisesinde vaftiz olurken, yan camiden ezan okunuyordu.
Soluduğu Ramazan pidesinin kokusuydu.
İstiklal'i aşındırdı delikanlılığı.
İlk aşkı bir Türk kızıydı.
Türkan.
Platonik aşktı..
Sevgisini bir türlü açamadı kıza.
Çünkü aynı mahallenin öteki insanıydı.
İstanbul'da okudu.
Sonra askere aldılar.
Erzurum 220. Piyade Alayı’nda yedek subay yaptılar..
Şanslıydı.
Ondan öncekiler 40'larda askere alınıyor, amele yapılıyordu.
Badem içi sarısı tek tip üniformalarla.
Adı "Amele Taburu"ydu.
Ellerine silah değil, kazma kürek veriliyordu.
Bilim insanlarına, sanatkarlara, aydınlara, yazarlara yol köprü inşa ettiriyorlardı.
Tıpkı Naziler'in yahudilere yaptığı gibi.
Bu toprağın Rumu, Ermenisi, Yahudisi iç düşman sayılıyordu.
Gavurdu onlar(!)
Rum tohumu, Ermeni dölü, Yahudi piçiydiler(!)
Alekos şanslıydı.
Askerde bunları yaşamadı.
Vatan görevi biter bitmez yine İstanbul'a döndü..
Gazeteci olmuştu..
İstanbul'da Rumca çıkan Embros gazetesinin yazı işleri müdürüydü..
Yıl 1955'e geldi..
Eylül'ün 6 ve 7'si.
Türkiye'deki Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımıza karşı yeni bir saldırı başlamıştı.
Devlet desteğinde eli sopalı, gözü dönmüş gerici, ırkçı, milliyetçi sürüler evleri, işyerlerini basıyordu..
Dövüyor, tecavüz ediyor, hatta öldürüyorlardı.
Özellikle Beyoğlu'nda azınlık katliamı yaşanıyordu.
Her yer talan ediliyordu.
Damarlarında asil kan(!) taşıyan ırkçı yobazlar bağırıyordu.
"Vatandaş Türkçe konuş!"
Müslüman ve Türkçe konuşmayana bu topraklarda yaşama hakkı yoktu.
Azınlıklara "Defolun buradan" deniliyordu.
Tarih 15 Eylül 1955 olmuştu..
Alekos daktilonun başına geçti, gazeteye makalesini yazdı..
“Ülkemizde kalacağız. Burada yerimizde kalacağız. Kiliselerimizi yeniden yapmak, ölülerimizi gömmek, okullarımızı, işyerlerimizi, evlerimizi toparlamak için biz Rumlar düştüğümüz yerden doğrulacağız. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, dedelerimizin ve babalarımızın -şimdi kırık dökük de olsa- mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız.” 
Kalamadı..
Dededen toruna, yüzlerce yıl bu vatanın insanı olan Alekos, ata toprağını terketmek zorunda kaldı.
Kucağında 3 yaşında bir yavruyla.
* *. *
60 yıla yakın gurbette Alekos.
Bir nevi sürgünde..
Yunanistan'ın Voullagmeni kentinde yaşıyor.
83 yaşında.
Hala gazeteci.
Meslektaşım.
Hala yazar.
Son kitabı İbrahim Dizman ile birlikte kaleme aldıkları; Kardeşim Gibi.
Bir İstanbul Rum'u ile bir Türk'ün birbirlerine yazdıkları mektupları..
Şiddetle tavsiye ederim.
*. *. *
Zaman zaman mesajlaşırız Alekos'la.
Dikkatimi çeken ne biliyor musunuz?
Onca baskıya, onca zulüme ve onca acıya ragmen içinde gram kin ve nefret duymaması.
Aksine tatlı anılar yaşatıyor belleğinde.
O ak yüreği hep sevgi üretiyor.
Türkiye'yi, İstanbul'u, gençliğinin Beyoğlu'nu özlemle anıyor..
Türk arkadaşlarını, kurduğu dostlukları unutamıyor..
Özellikle de ilk aşkı Türkan'ı.
Vatan özlemi hep yüreğini sızlatıyor.
Şöyle diyor mesela.
"Gurbette yaşayan herkes gibi ben de doğduğum, büyüdüğüm, aşık olduğum, okuduğum, anne-babamın mezarının bulunduğu memleketimi özlüyorum."
Peki bu nasıl oluyor?.
Kin, nefret, intikam gibi duyguları neden yaşamıyor..
İnsanlığından...
İnsana olan sevgisinden..
Sen insansın dediğimde attığı mesaj şöyle.
"İnsan ve insanlıktan bahis olduğunda aklım daima Sinoplu ünlü filozof Diogenes'e kayıveriyor. Bir gün öğlen vakti elinde fenerle Atina'nın sokaklarında bir adam aramaya çıkmıştı.. İşte bana " insansın " dediğinde hissetiğim gururu izah etmemin zorluğunu hisettiğimi itiraf etmekten kendimi alamayacağım."
Bazen yazılarımı Yunanca'ya çevirip paylaşır kendi sayfasında..
Yunan milliyetçilerinin küfür ve tehditlerine ragmen.
Şöyle diyor.
"İnandıklarımı ifade eden mesajımı, kardeşlikten yana bir zihniyetle gündeme getirdiğiniz için candan teşekkür ederim. Sadece iki üç olumsuz ve lakayıt ciddiye alınmayacak mesajlar dışında, Yarattığı etkiden ve aldığım tepkilerden ötürü bende yarattığı hayranlık duygusunu da itiraf etmeliyim. Kardeşliğe dair olan inancıma her daim sadık kalarak, kini körüklemeden zevk alanları da sevgi ile selamlıyor ve günün birinde ışığı, güneşi görebilmelerini içten ve yürekten diliyorum."
*. *. *
Alekos'u okurken Ecevit'in şiiri geliyor insanın aklına..
"Bir soyun kanı olmasın varsın
Damarlarımızda akan kan
İçimizde şu deli rüzgâr
Bir havadan..
Bu yağmurla cömert
Bu güneşle sıcak
Gönlümüzden bahar dolusu kopan
İyilikler kucak kucak..
Aramızda bir mavi büyü
Bir sıcak deniz
Kıyılarında birbirinden güzel
İki milletiz..
Önce bir kahkaha çalınır kulağına
Sonra rum şiveli türkçeler..
O boğaz'dan söz eder
Sen rakıyı hatırlarsın..
Yunanlıyla kardeş olduğunu
sıla derdine düşünce anlarsın."

Bir dostum var benim karşı kıyıda.
Yunanistan'da.
Ak saçlı.
Ak sakallı.
Ak yürekli.
Ak bir insan.
Bedeni karşı kıyıda ama ruhu burada.
Çünkü 60 yıldan fazla bir nevi sürgünde.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

ZENGİNE TESKERE, FAKİR MEMET ASKERE


Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Ayşe Gül Altınay’ın şöyle bir saptaması var.
"Siyasetçisinden eğitimcisine, akademisyeninden genelkurmay başkanına Türkiye Cumhuriyetinin kendi alanlarında efsaneleşmiş sivil ve askerî şahsiyetlerinin benzer ifadelerle altını çizdikleri gibi “ordu-millet” kavramı 1930’lar sonrası Türk milliyetçiliğinin kurucu öğelerinden biri olmuştur.
Bu nedenle “Her Türk asker doğar” anlayışı ders kitaplarından gazete köşelerine, kışlalardan okullara, günlük sohbetlere kadar yaygın bir kullanıma sahip. 
Bu anlayış iki alanda hayata geçirildi.
Biri askerlik.
Diğeri eğitim.
Her erkek vatandaş zorundu askerlik hizmeti yapmakla yükümlendirildi.
Erkek kadın her lise öğrencisi de Milli Güvenlik Bilgisi dersinden geçmek zorunda bırakıldı.
Böylece bu topraklarda yaşayanlar, asker doğmasalar da hayatlarının bir döneminde asker oldular.”




Asker doğmadım ama askerliğimi 1986 yılında Çanakkale 57. Jandarma Er Eğitim Alayı’nda yaptım.
Kısa dönem.
8 aylık eğitim çavuşu.
Elimize bir kitapçık verdiler.
Adı, ST-7 10B
ST, Sahra Talimnamesi demek.
Amerikalılar 1930’lı yıllarda yazmış.
Amerikan Kara Kuvvetleri’nde tek er ve manga yanaşık düzeni ile muharebe düzeni kurallarını içeren bir kitapçık.
Bizimkiler 1960’da bu kitapçığı bire bir tercüme ettirip, "ST 7-10B Piyade Talimnamesi” ismiyle TSK’nın olmazsa olmazı yapmışlar.
Ordunun kutsal kitabı adeta.
Eğitim çavuşları kitapta ne yazıyorsa, onu öğretmek zorunda.
Kitapçığa göre manga ve bölük yürüyüşlerinde birlikteliği sağlayabilmek için yürüyüş marşı okunacak.
Bizimkiler için yürüyüş marşını bulmak kolaydı.
Zaten yıllardır beyinlere kazanmıştı.
“Her Türk asker doğar.”
Çanakkale'de  “İt Durmaz Tepesi”nde sabahın körü bağırırdı tüm bölükler.
En yüksek sesle haykırırdı, henüz daha uykusunu alamamış 20 yaşındaki gençler.
 “Her Türk Asker Doğar!”
Kimse sormazdı.
Niye bilimadamı, sanatçı, yazar, şair doğmaz da asker doğar?
Neyse.
Eğitim sistemimiz Amerika’dandı ama marşımız öz be öz Türk'tü!
Yerli ve milli!
Yetmez mi?
Üstelik NATO ordusu değil miydik?

                       *.  *.  * 

Peki her Türk gerçekten asker mi doğuyor?
Rakamlar öyle demiyor.
1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’ndan kaçan asker sayısı 300 bin.
Kurtuluş Savaşı’nda Türk Ordusu’ndan kaçan asker sayısı 150 bin.
Sadece Sakarya Muhaberesi’nden kaçanlar 40 binden fazla.
İstiklal Mahkemeleri"nin kurulma nedeni bile askerden kaçanlara gözdağı vermek değil mi?
Düşünün gerisini.
Sadece bizim ordu da değil tabi.
Yunanistan dahil Avrupa'da çok ordunun asker kaçaklarıyla başı dertte o yıllarda.
Ya bugün?
Bugün yine sözde her Türk asker doğuyor, doğmasına da.
Ensesi kalınlar rapor alıyor.
Arkası kuvvetli olanlar torpil yapıyor.
Parayı bastıranlar da bedelli oluyor.
15 bin liraya, 20 gün.
Zengine teskere, fakirler askere.
İstikamet nizamiye.
Yürüyüş marşı sayılacak, sayy!
“Her Türk Asker Doğar!”

KANAYAN SEVDA; KUZGUNCUK





Kültürlerin, dinlerin buluştuğu yerdi orası.
Farklı ırklardan, farklı inançlardan insanların komşu olduğu, bir arada yaşadığı yerdi.
Herkes birbirinin yardımına koşar, üzüntüsünü sevincini birlikte paylaşırdı.
İstanbui’un en eski semtlerinden biriydi, orası.
Adı Kuzguncuk’tu.
1914 nüfus sayımına göre topu topu 2324 insan yaşıyordu
Bunların 1600’ü Ermeni, 400’ü Yahudi, 250’si Rum, 70’i Müslüman ve dördü de  farklı inançlardandı.
Zamanla Türk nüfusu arttı.
Çoğunluk azınlık olmaya başladı.
Yıl 1952’ye gelince Müslümanların sayısı hayli fazlalamıştı.
Bir cami yapılması gerekirdi.
Merkeze yakın uygun bir arandı, bulunamadı.
Tek bir yer vardı ama.

O da Ermeniler’e ait Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin bahçesiydi.
Bu kiliseyi Padişah Abdülaziz 1835’te saray mimarı Ohannes Amira Serveryan’a yaptırmıştı.
Aynı bahçede hem cami, hem kilise olur muydu?
Ayrıca Ermeni nüfusu buna izin verir miydi?
Ama dedik ya, Kuzguncuk kültürlerin ve inançların buluştuğu yerdi.
Önce Museviler girdi devreye.
Müslümanlar ile Hristiyanlarla uzun uzun görüştüler.
Sonra iki tarafı da ikna ettiler.
Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin papazı da onay verince sorun giderildi.
Kuzguncuk Camii, kilisenin bahçesine yapıldı.
Caminin yapımında Ermeni cemaati 500 lira katkıda bulundu.
1954 yılından itibaren o bahçede papazlar ilahiler okuturken, imamlar cemaate dua ettiriyordu.
Ezan sesi ile Çan sesi bir aradaydı.



İstanbul’un boğaz kıyısındaki tek yeşil alanıydı, Kuzguncuk’taki bostan.
16 dönümden fazla bir alandı.
Sultan Mehmet Reşat döneminde gayrımüslim Dode ve Soro ailelerine geçmişti.
600 yıldır bostan olarak kullanılıyordu.
Son sahibi Rum İspirto Soro’ydu.
İspirto Soro 1951 yılınca ölünce bostan miras yoluyla oğlu İlia’nın mülkü olacaktı.
Ama olmadı.
“Adalet mülkün temeli” denilen sistemde en büyük adaletsizliklerden biri yaşandı.
1977’te Vakıflar İdaresi tarafından bostana el konuldu.

İspirto Soro’nun 60/360’lık hissesinin oğlu İlia Soro’ya neden geçmediğini kimse anlayamadı.
1986’da yüzlerce yıllık bostanın imar planlarında Boğaziçi İmar Yasası’na aykırı biçimde değişiklik yapıldı.
1992’de, araziyi 10 yıllığına kiralayan Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavisi Vakfı bostona bina yapmak istedi.
Ermeni, Yahudi, Rum, Türk Kuzguncuk halkı buna izin vermedi.
Direndiler.
Mücadele yıllarca sürdü.
2014’te devlet geri adım attı ve bostan üzerindeki tüm projelerden vazgeçildi. 
Bugün bostan parsel parsel kiralanıyor, isteyen ekim dikim yapıyor. 
Yaz gecelerinde filmler gösteriliyor, şenlikler düzenleniyor.
Yarın ne olacak kimse bilmiyor?
Çünkü “Kuzguncuk Kentsel Dönüşüm Alanı” ilan edildi!

O renk renk güzelim binaların kaderi belli değil.
O tarih kokan dar sokaklar acaba hangi yandaş müteahhitin iş makinalarıyla yıkılacak?
O yüzyıllık ağaçlar, ulu çınarlar.
O deniz kıyısına atılan sandalyeler.
O yosun ve iyot kokusu.
O tavşan kanı çay ve simit, peynir, yumurta keyfi.
İspiro’nun, Agop’un, Yosef’in anıları.
İlia'nın bostanı.
Kuzgun baba masalları!

Nazım Hikmet ile Can Yücel’in hatıraları.
Nazım’ın unutulmayan Kuzguncuk Şiiri.

Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve gayet nefis yapar gül reçelini
Pansiyoncu Madam
Ve kızı Raşel…
Aynada bir kartpostal:
Bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol…
Ve Denize nazırdı pencereleri…
Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
Karanlık şilepler geçerdi geceleri
İnsanı olduğu yerde
Eli böğründe bırakarak…
Selim’in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı.
Yalıda bir tavus kuşu
Bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
Tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
Ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,


Uyurken dağıtırdı gülünü…Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı…
Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
Dünyayı zapta gidecek olan
Pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların

Her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim.”


Tüm bu güzellikler ne olacak?
Kuzguncuk betona esir düşmeyen, AVM olmayan İstanbul’un ender semtlerinden biriydi.
Güler Yücel eşi Can Yücel’i anlatırken, Kuzguncuk günleri için "Bizim evde şiir pişerdi, aşk pişerdi" demişti.
Aşkların aşıkların semtiydi, Kuzguncuk.
Buket Uzuner  Kumral Ada Mavi Tuna romanından demişti.
Kuzguncuk Aşka doymayan bir Boğaziçi köyüydü.
Ama aşkları da vurdular.
Tıpkı Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi.

"Aşklarıda vururlar
Şarkıya şiir olur
Adanır sonsuz anısına
Kanayan sevdamın

Eyvah şiirler azalmış
Günümüz perişan
Yanıyor içimizdeki
Koskoca orman."


Kuzguncuk'un Ruhunu el fatiha!






Fotoğraflar internetten alınmıştır.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...