27 Mart 2018 Salı

"BU ÜLKENİN DENİZİ DE, KERİZİ DE BİTMEZ!"



1950’lerde bir “Sülün Osman” vardı.
Sahtekarların kralıydı.
Beyoğlu’nda işleyen  tramvayı, Galata Kulesi’ni, Eminönü meydanındaki saati, şehir hatları vapurlarını uyanık geçinen saf vatandaşlara satıyordu.
Vatandaşın çok parası yoksa kiralıyordu!
Taksim Meydanı'na paspas seriyor, üstünden geçenlerden 'burası benim' diyerek para alıyor, daha sonra ''Ne kadar kazanıyorsun sen buradan'' diye soranlara komple Taksim Meydanı'nı satıyordu.
İzmir Saat Kulesi'ni bile sattığı söylenir.
Çok kişinin canını yaktı.
Ama uyanık dediler.
Gazetelerde manşetlere çıkardılar.
Filmini çektiler.
Yetmedi.
Hapishanede “Alınteri ile Yaşamak” konulu konferans verdirdiler.



Sülün Osman’dan sonra bir Raki çıktı ortaya.
Dolar taşımanın suç olduğu yıllarda Almancı  veya Amerikalı kılığında büyük otellerde bavulla döviz satarak çok kişiyi dolandırmıştı.
Karaborsa döviz almak suç olduğundan kimse şikayet edemiyordu.
Sonra Banker Kastelli.
Yıllık enflasyon yüzde 30 iken,  aylık yüzde 12 faiz ile para topluyordu. 
Milli gelirin 70 milyon dolar olduğu günlerde Kastelli'nin elinde 100 milyar para toplanmıştı.
40 bankanın, bankerleri saf dışı bırakan karara imza atmasıyla millet Kastelli’ye çarpılmaktan kurtulmuş oldu.
Aynı dönemde  ''Papatyalı banker'' olarak bilinen Bako dillerdeydi.
 Binlerce kişinin parasını batırarak üne kavuştu. 
Bankalardan kredi alırken imza yerine papatya resmi yaparak alenen devletle
dalga geçiyordu.
Emlak Bankasını bile dolandırmıştı.


Hele hele bir Selçuk Parsadan vardı ki, sormayın.
Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde, “örtülü ödenek donlandırıcılığı” ile ünlenmişti.1995 seçimlerinden önce, emekli orgeneral Necdet Öztorun’un adını kullanarak, örtülü ödenekten 5.5 milyar lira götürmüştü.



Sonrasını daha iyi hatırlatayacaksınız.
Yimpaşlar, Kombasanlar, Deniz Fenerleri.
Soydukça soydular milleti.
Şimdi de Çiftlik Bank olayı.
27 yaşındaki bir velet 78 bin kişiden milyonlarca lira toplamayı başardı.
Aralarında askerler, polisler ve milletvekillerinin de olduğu söyleniyor,
Türkiye günlerdir bu soygunu konuşuyor.
Herkesin dilindeki argo söz şu.
“Bu memleketin denizi de, kerizi de bitmez.”
Bazılarını da Aziz Nesin’in sözünü hatırlatıyor.
“Bu milletin yüzde 60’ı aptal”
Yüzde 60’ı az bulanlar bile var.



1950’lerin ünlü soyguncusu “Sülün Osman” yakalandıktan sonra dönemin gazetelerine şu açıklamayı yapmıştı.
Benim dolandırdığım insanların aslında kendileri dolandırıcıydı. Mesela sahte bilezikleri “asıl fiyatı 1000 lira ama eşim hasta 300 liradan satıyorum” dediğimde, bilezikleri alan adam kuyumcuya gidip 1000 liraya bozdurabileceğini ve hiç elini yormadan, oturduğu yerden havadan 700 lira kazanacağını düşünüyordu. Gayet açık ki, benim sıkıntımdan yararlanıp beni dolandırmayı düşünmüştü. Onlar kendilerini akıllı sanıyordu ama akıl akıldan üstündür. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.
Ha unutmadan.
Sülün Osman Aziz Nesin’i mahkemeye vermişti.


26 Mart 2018 Pazartesi

GÜNEŞİN GÖZYAŞLARI



Tarih MÖ.4'dü.
Dorlar Ege ile Akdeniz'in buluştuğu Datça yarımadasının ucuna muhteşem bir kent kurdular.
Adını Knidos koydular.
Çağının en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkeziydi..
Güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi.
Daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçlarıyla çevriliydi.
Defnenin anavatanıydı.
Tarihçi Lusien'e göre , buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmıyor, hep genç kalıyordu.
Biri askeri, diğeri ticari iki limanı vardı.
Ve iki tiyatrosu.
Tiyatroların biri 20 bin kişilikti.
Diğeri 5 bin kişilik.
Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu ilk söyleyen astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli’ni yapan heykeltıraş Praxiteles, diğer ünlü heykeltraşlar Skopas, Bryaxis ile dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos, doktor Euryphon ve ünlü ressam Polygnotos Knidos'da yaşamıştı.
Praxiteles'in Çıplak Afrodit Heykeli o kadar güzeldi ki, yüzlerce heykeltraş ve turisti kente çekiyordu.
Şehir planlaması muhteşemdi.
Hippodamos'un ızgara plan düzenine göre kurulmuştu.
Geniş ana caddeler.
Caddelere dik inen sokaklar.
..Ve hem bir caddeye, hem de bir sokağa cephesi olan evler.
Hakça ve adaletli bir şehir planıydı.
Doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki bir cadde ile dik açılı olarak kesişmişti.
Arazi konumuna uygun bir biçimde cadde ve sokaklar bazen merdivenle, bazen de dik olarak birbirlerini kesmişlerdi.
Çıplak Afrodit Heykeli, Apollon ve Korint Tapınakları, Güneş Saati, Aslan Heykeli tüm Akdeniz'de nam salmıştı.
Ege ve Akdeniz'in dalgaları bu şehirde kucaklaşırdı.
Dalgaların getirdiği beyaz köpükler bu kentte dans ediyordu.
Anadolu'nun güneşi en son bu şehirde batıyordu.



Tarih 1615'di.
Amerika Kıtasındaki Hollandalılar Kuzey Atlantik kıyısında bir kent kurdular..
Adına New Amsterdam koydular.
Kent Knidos'un şehir planlamasına göre kurulmuştu.
Knidos'un yerleşimi bire bir uygulanmıştı.
Izgara plandı ve hakça bir yerleşimdi.
Kent 1664 yılında Birleşik Krallığa geçince New York adını aldı.
New York bugün dünyanın en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezlerinden biri.
Özgürlük Heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri her yıl milyonlarca 
turist çekiyor.

*. *. *

Tarih 1843'tü.
Osmanlı Sultanı 1.Abdülmecit kendisi için Dolmabahçe Sarayı'nın yapılmasını emretti.
Mimar Garabet Amira Balyan ile oğlu Nigoğos Balyan görevlendirildi..
Proje Avrupa mimari tarzlarının karışımıydı.
İnşaatta çok miktarda mermer sütun ve merdiven kullanılacaktı.
Ülkede mermer ocağı çoktu ama yontulmuş, bir sanat eseri haline getirilmişi yoktu.
Gözler Knidos'a çevrildi.
Sultan 1.Abdülmecit'in fermanıyla Knidos'un büyük tiyatrosunun mermerleri yerinden söküldü, İzzettin vapuruyla kondu ve Dolmabahçe Sarayı'nda kullanıldı.


Knidos artık yıkık, yitik, talan edilmiş bir kent.
Dünyanın en iyisi denen Çıplak Afrodit heykeli Bizans sarayında yandı..
Ünlü Aslan Heykelini İngilizler kaçırdı.
Birçok heykel ve önemli eser Yunan müzelerinde.
Bize kala kala toprak üstündeki harabeleri kaldı.
Kentin bir bölümü hala toprak altında.
Kazılsa, kimbilir neler çıkacak?.
Bugün Mezgit'te Datça Belediye Başkanı Gürsel Uçar  ile beraberlik..
Çok şey konuştuk..
Ama en önemlisi Knidos'tu.
Ankara Knidos'un kazıları için yılda sadece 30 bin lira gönderiyormuş..
Datça Belediyesi kısıtlı ekonomisi ve imkanlarıyla bu paranın iki katını harcıyormuş.
Üzülmemek elde değil..
Ve düşünmeden de edemiyor insan.
Evet Ankara suçlu da.
Yüzde 85'i televizyon izleyen, sadece yüzde 1'i kitap okuyan bir toplum Knidos'a layık olabilir mi?
Sadece kendi menfaatini, kendi mutluluğunu, kendi yaşamını düşünen, üretmeden tüketen insanlar, Knidos'un değerini bilebilir mi?


*. *. *

Anadolu güneşi her akşam yine Knidos'tan batıyor.
Yolunuz düşerse gün batımını mutlaka izleyin.
Belki güneşin gözyaşlarını göremeyeceksiniz.

(Knidos'u En İyi Yazan Ödülü sahibi değerli hocam Prof.Dr. Şadan Gökovalı'ya saygılarımı iletiyorum)

24 Mart 2018 Cumartesi

TEŞEKKÜRLER HAYAT.


Latin Amerika'nın Annesi Mercedes Sosa anısına..

Yıl 1939.
İspanya.
Ülkede iç savaş sona ermişti.
Demokratik Cumhuriyetçiler yenilmiş, general Francisco Franco'nun önderliğindeki milliyetçiler iktidara gelmişti.
Ordu, kilise ve sermayenin desteğini alan Franco ülkede insan avı başlatmıştı..
İlk hedef devrimcilerdi.
Tutuklananlar en ağır işkencelerden geçiyordu.
Konuşmayanlar asılıyordu.
Bir haziran sabahıydı.
18 yaşındaki tarım işçisi Carlos biraz sonra asılacaktı.
Kilisenin atadığı işbirlikçi bir papaz Carlos'un hücresine girdi..
"Evladım, adettir" dedi, "Son bir isteğin var mı?.. Dua ister misin?"
Carlos papaza acıyarak baktı.
Papaz gözlerini kaçırdı.
Carlos önce bir güldü.
Sonra tükürdü.
..Ve bağırdı.
"Gracias A La Vida!”

Dört yıl öncesi.
1935.
Arjantin.
Tucuman'ın yoksul mahallerinde bir kız çocuğu geldi dünyaya.
Annesi Fransız, babası kızılderili idi..
15 yaşında ailesinden gizli ses yarışmasına girdi..
Birinci oldu.
Organizatörler sesinden öyle etkilendiler ki, opera sanatçısı olmasını istediler.
Reddetti.
"Zenginlerin şarkıcısı olmam" dedi.
Sesi çıkmayanların sesi oldu.
Kısa sürede ünlendi.
Yoksulluğun, sömürünün, direnişin şarkılarını söyledi.
Askeri darbelere karşı çıktı.
Küba devrimine destek verdi.
Latin Amerika'nın annesi oldu.
O, Mercedes Sosa oldu.

Yıl 1971.
Mercedes Sosa Şilili müzisyen şair Violeta Parra'nın bir çalışmasından çok etkilendi.
Bestenin adı "Teşekkürler Hayat"tı.
Dizeleri şöyleydi..
"Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için.
Hayatın sesi ve kelimelerim,
düşüncelerim, sözlerim..
Annem, dostlarım, kardeşim ve parlayan güneş
ve aşkın izleri için..
Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;


Duyduğum tüm sesler; gece, gündüz,
ağustos böcekleri, kanaryalar, çekiçler, motorlar, köpek bağırışları, rüzgar
ve yarin sakin fısıltıları için..
Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;
Caddelerinde, göl kıyılarında, dağlarında
ovalarında, leb-i deryada yahut suya hasret çöllerinde
ve evlerinde yorulan adımlarım için.
Teşekkürler hayat, her şey için.
Yıkıntılardan kendimi yeniden yaratabildiğim
ve yeniden hayata sunabildiğim için
kahkahalarım, göz yaşlarım
ve bu şarkı için..
Her şey için teşekkürler."

Mercedes Sosa bu besteyi müthiş yorumladı.
Şarkı kısa sürede tüm dünyaya yayıldı.
On yıllarca yoksulların, tutsakların, devrimcilerin şarkısı oldu.
Eylemlerde, direnişlerde slogan oldu.
Kariyeri boyunca 40 albüm yapan Mercedes Sosa'yı dünyaya tanıtan şarkı "Teşekkürler Hayat" oldu.


*. *. *

"Teşekkürler Hayat" İspanyolca "Gracias A La Vida" demekti.
1939 yılında İspanyol devrimci Carlos'un asılmadan önce söylediği son sözlerdi.
Sosa ülkesindeki bir televizyon programında bu besteyi Carlos'un anısına yorumladığını söyledi.





Şeh Bedrettin'in bir sözü var.
"Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlayamazlar."
Mercedes Sosa'nın sesi gibi, yüreği gibi dünyası da büyüktü.
O, İspanya'da Carlos, Küba'da Che, Şili'de Victor Jara, Meksika'da Zapata'ydı.
O Latin Amerika'nın Annesi'ydi.

9 yıl önce 4 Ekim'de aramızdan ayrıldı.
Anısına saygıyla.
Teşekkürler Hayat.
Gracias A La Vida.


Dinlemek için: http://youtu.be/rMuTXcf3-6A


23 Mart 2018 Cuma

Datça'daki 'GOCA EV' in hikayesi.


Tarih 1550’lerdi.
Kanuni Sultan Süleyman, Kaptan-ı derya olarak büyük başarı elde eden Giritli Tuhfezade soyundan Ali Ağaki’ye (Allaki de deniliyor)  ödül olarak Datça Yarımadası’nı verdi.(Yarımadanın eski ismi Elaki)
Böylece yörede Tuhfezade ailesinin hakimiyeti, yani ağalık düzeni başlamış oldu.
Mehmet Ali Ağa, Ali Alaki’nin torunlarındandı.
1800’lü yılların sonunda Datça yarımadasının tek hakimiydi.

Kurnaz, gözükara biriydi.
Acımasızdı.
İzmir’e ve çevre adalara yörenin incir, badem, zeytin ve palamutlarını pazarlardı.
Köylünün topladığı ürünleri İzmir’de şirketi olan İngiliz işadamı Whitall’a satardı.
İnsanları boğaz tokluğunu çalıştırırdı.
Yarımada’dan hiç dışarı çıkmamış köylüleri, askere alınma ihtimallerini gerekçe göstererek engellerdi.
Eğer bir köylü, ürünü ondan habersiz başka birine daha yüksek ücretle satarsa, ağır vergilerle parayı ondan geri alırdı.
Böylece herkes onun verdiği ücrete mahkumdu.
Herkes ona bağımlıydı.
Her yere kadı ve imamı yanına alarak at sırtında gider, Tuhfezade sülalesinden silahlı korumalar da onlara eşlik ederlerdi,
Geçtikleri her köyde, köylüler onları ağırlamak zorundaydı.(1)

Tarih 1857 idi.
Knidos açıklarına İngiliz Kraliyet Donanmasının “Supply” isimli bir savaş gemisi demir attı.
Gelen arkeolog Charles Newton’du.
Yanında 200 tayfa ve 2000 sterlin vardı.
Charles Newton, çift kürekli küçük bir keşif teknesiyle Knidos sahillerine çıktı ve kampı kurdu.
Köylüler hemen Mehmet Ali Ağa’ya haber ulaştırdılar.
Ağa önce bir haberci gönderdi, Newton’a.
Haberci yanında hediye olarak 10 tavuk getirmişti.
Ardından Mehmet Ali Ağa ve adamları Knidos’a ulaştı.
Onların yanında da yine hediye olarak bir koyun, onlarca yumurta, bal ve incir vardı.
Charles Newton derdini anlattı.
Kazılar için Mehmet Ali Ağa’dan 100 adam istedi.
Ağa, hemen kabul etti.
Ancak, onun da Newton’dan iki isteği vardı.
Biri, Reşadiye’de yapacağı cami inşaatı için Knidos’tan çıkacak taşlar.
Diğeri, düşmanı olan Muğla Ağası’nın İzmir paşası tarafından uyarılması için destek.
Newton “bakarız” dedi.
Birkaç gün sonra Mehmet Ali Ağa, Datça köylerinden iri yapılı 100 insanı Knidos kazılarında çalışmaları için Charles Newton’a verdi.
Newton işçilere çok düşük ücret veriyordu.
Ancak, işçiler parayı aldıkları zaman şaşırıyordu.
Çünkü çoğu hayatlarında ilk kez para görmüştü.
Charles Newton bir ara 50 Datçalı işçiyi bir süreliğine Didim’deki kazılara götürmüş, o işçilerden çoğu hayatlarında ilk kez yarımadadan dışarı çıktıklarını söylemişti. (2)

Mehmet Ali Ağa’nın desteği ve onun emrine verdiği 100 Datçalı ile Newton 384 günde Knidos’u talan etti.
10 tonluk Knidos Aslanı ve Oturan Demeter heykellerinin çıkarılması, gemiye taşınmasında hep Datçalı köylüler çalıştı.
Her sorunda Mehmet Ali Ağa devreye giriyor, Newton’a yardımcı oluyordu.
İngiliz arkeolog sonunda iki heykelle birlikte 212 sandık tarihi eseri “Supply” isimli savaş gemisine yükleyerek, İngiltere’nin yolunu tuttu.
Anılarında Mehmet Ali Ağa ile kurduğu dostluğun kazılarda büyük yararı olduğunu yazdı.



200 yıllık bir bina.
Rum ustalar tarafından yapılmış.
Geniş bir arazi içinde 1000 metrekarelik kullanım alanı olan, iki katlı muhteşem bir konak.
Dönemin ilk cam pencereli yapısı.
Tüm Akdeniz’de bugüne ulaşan en eski sivil mimari örneklerden biri.
Datça’da “Goca Ev” diye biliniyor.
İşte bu “Goca Ev” yukarıda sözünü ettiğimiz Mehmet Ali Ağa’nın konağıydı.
1800’lü yılların başında babası Mehmet Halil Ağa tarafından yaptırılmıştı.
Tuhfezade ailesinin en güçlü dönemini Mehmet Ali Ağa zamanında yaşamış olması nedeniyle konağa onun adı verildi.

Yüzyıllarca Tuhfezade ailesinin ikametgahı oldu.
Ailenin yok olmasından itibaren Konak, Tereke Hakimliği'nce satışa çıkarıldı ve birkaç kez el değiştirdi, 
Zaman içinde tütün deposu, sinema, okul, düğün salonu olarak kullanıldı.
Yıprandı, çürümeye başladı.
2002 yılında turizmci Mehmet Pir tarafından satın alındı ve aslına uygun bir şekilde onarılarak, hizmete açıldı.
Mehmet Ali Ağa Konağı ya da yerli halkın deyimiyle "Goca Ev" bugün Datça'nın en önemli otellerinden biri.
Ancak yüksek fiyat politikası nedeniyle müşteri çekemiyor ve Datça turizmine katkı sağlayamıyor.
Kaynaklar
(1)-Türkiye Kırsalında Kliyentalizm ve Siyasi Katılım- Horst Unbehaun
 (2)-Karya’dan Bodrum’a-Charles Newton’un anıları.



21 Mart 2018 Çarşamba

İki Denizin Yitik Kenti: KNİDOS


"Yarımadaların en güzelinde, en güzel tanrıça için kurulmuş kent."
Antik dönemin önemli tarihçisi Strabon böyle anlatıyordu, Knidos'u.
Şehir planında Hippodamos'un imzası vardı.
Izgara plan deniliyordu bu yerleşime.
Kent, birbirleriyle dik açı yaparak kesişen doğrusal caddelerden ya da kare veya dikdörgen yapı adalarından oluşuyordu.
Her ev bir cadde ya da sokağa bakıyordu.
Eşitlikçi bir plandı.
Bu plan Avrupa'nın çok kentine örnek oldu.

Knidos sanat, kültür ve bilim yuvasıydı.
Bu Karya kenti, anıtsal yapıları, sanat eserleri, ticari ürünleri ve yetiştirdiği düşünür ve bilim insanlarıyla antik çağın en dikkat çeken yerleşimiydi. Dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri'nin mimarı, Knidoslu Sostratos'tu.
Fener, bir mühendislik harikasıydı.
Yıldızlarla yarışıyordu adeta.
Kaidesinde şu yazıyordu.
"Knidoslu Sostratos 'tan büyük kurtarıcı tanrılara."

Antik dönemin en iyi heykeltraşlarından biri Praxiteles'in yaptığı çıplak Afrodit heykeli Knidos'taydı.
Praxiteles sanki mermere yaşam vermişti.
Heykeli binlerce turist görmeye geliyordu.
Hatta bazıları canlı sanıp,  bir kadını öper gibi sarılıp öpüyordu.

Yine antik dönemin en iyi ressamlarından Polygontos Knidos'luydu.
Kilden vazolar üzerine muhteşem resimler çizerdi.
O inanılmaz güzel vazolar zenginlerin evlerini süslerdi.

Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoxos Knidos'luydu.
Eudoxos kent için bir anayasa hazırlamıştı.
Bu anayasa adeta Knidos'ta yaşama manifestosuydu.
Eudoxos' un geliştirdiği ve çağının  en büyük buluşu kabul edilen güneş saati, bugün hala Knidos'ta.

Dönemin ünlü hekimi Euryphon Knidos'luydu.
O ve öğrencileri zamanın ikinci büyük tıp okulunu Knidos'ta kurmuştu.
Pers kralını amansız hastalıktan kurtaran hekim Ktesias da bu topraklarda yaşamıştı.

Güçlü ekonomisi vardı.
Bir dönem nüfusu 40 bine kadar çıkmıştı.
Şarabı ve sirkesi çok ünlüydü.
Şarabının kan yaptığı ve sindirime iyi geldiği söylenirdi.
Tüm Akdeniz'e, hatta kuzey Karadeniz'e bile şarap ihraç ederdi.
Şarap üretiminin çokluğu nedeniyle amphora üretimi de çok gelişmişti.
Knidos amphoralarında mühür "kare içinde bir gemi pruvası"ydı.
Antik dönemin ünlü kabartmalı Oinophoros kaplar Knidos'ta üretilir ve dünyanın çeşitli merkezlerine ihraç edilirdi.
Halk arasında tuzlu lahana denilen sarı çiçekli, otsu bitkinin en iyisi burada yetişiyordu.
Soğanı da çok meşhurdu.

Bu görkemli kent zaman içinde harabe oldu.
Depremler yıktı ama asıl zararı tarihi eser kaçakçıları verdi.
Büyük Tiyatronun yapımında Paros ve Pentelikon mermerleri kullanılmıştı.Hepsi yekpareydi.
O mermerler önce Osmanlı'nın Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın konağı için Kahire'ye götürüldü.
Sonra Dolmabahçe Sarayı'nın yapımında kullanıldı.
İzzettin Vapuru, mermerleri taşımak için defalarca sefer yaptı.
Büyük Tiyatronun oturma sıraları, Dolmabahçe Sarayı'nın iç merdivenleri oldu.
Osmanlı'nın vurdum duymazlığı nedeniyle tüm değerleri tek tek yurtdışına kaçırıldı.
Çoğunda Osmanlı padişahının izni vardı.
Knidos Aslanı, Çıplak Afrodit, Oturan Demeter heykelleri bunların başındaydı.
Ayrıca yüzlerce heykel, sunak, sütun, seramik, mozaik, altın takı, sikke gibi tarihi eser talan edildi.
Soygun Cumhuriyet döneminde de devam etti.
Knidos'tan kaçırılanlar bugün Avrupa ve Amerika müzelerinde sergileniyor.
Son 30 yılda Türk arkeologların çıkardıkları ise Marmaris ve Bodrum müzelerinde sergileniyor.
Bir kısmı da ODTÜ ve Selçuk Üniversitesi’nin depolarında çürüyor.


3000 yıl önce Ege ve Akdeniz’in en görkemli kentlerinden biriydi .
Şimdi yıkık ve bitik.
Talan edilmiş.
Terk edilmiş.
Sessiz ve sahipsiz.

Knidos… İki denizin yitik kenti.

20 Mart 2018 Salı

GELDİM, GÖRDÜM, BİR YERLİ OLARAK GİTTİM.



“Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun
Kış günü herkesin evi barkı olsun

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun
Olursa bir şikayet ölümden olsun.”

En sevdiği şiirlerden biriydi, Cahit Sıtkı Tarancı’nın bu mısraları.
Ana dili Türkçe olmasa bile bu şiiri ezbere okurdu.
Bir İngiliz’di.
Adı Jeff Evans’tı.
Ömrünün son 10 yılını Datça’da geçirdi.
Binlerce kilometre uzaktan geldiği Datça’da Datçalılar’la kaynaştı, bir Datçalı gibi yaşadı, sevdi, sevdirdi ve sonunda “memleketim” dediği Datça’da Datçalılar’ın arasına gömüldü.




1990’lı yılların başıydı.
Jeff, çok sevdiği eşiyle birlikte Londra’nın kuzeyinde küçük bir otel işletiyordu.
İyi bir insandı.
Yardımseverdi.
Sevilip, sayılırdı.
Birgün kötü bir haber aldı.
Sanki hayatı karardı.
Nefes almakta bile zorlanıyordu.
Eşinden ayrılmak zorundaydı.
Artık o ülkede yaşayamazdı.
Hemen anavatanı İngiltere’yi terk etti.
Soluğu Datça’da aldı.

Yıl 1993’tü..
Jeff, Datça’da mütevazi bir hayat kurdu kendisine.
Emekli maaşıyla yetiniyordu.
Kısa sürede Türkçe öğrendi.
Halkın arasına girdi.
Herkesle iyi ilişkiler kurdu.
Datçalılarla kaynaştı.
Kısa sürede kendisini sevdirdi.
Köyleri geziyor, köylülerle sohbet ediyordu.
Onların sofralarına oturuyordu.
Kahvelerde çaylarını içiyordu.
Datça’da anadan doğma bir Datçalı gibiydi.
Datça Yerel Tarih Grubunun fikir babalarından biriydi.
Grubun sergilerinde fedakarca çalışırdı.
Hiç bir işi küçümsemez, herkese yardımcı olmaya gayret ederdi.
Esenada’daki virane hükümet binasının Kültür Sanat Merkezi olmasını isteyenlerdendi.
Nazım Hikmet ve Cahit Sıtkı Tarancı hayranıydı.
İki şairin tüm şiirlerini ezbere bilirdi.
Can Yücel’i de çok severdi.
Onunla oturup sohbetler ederdi.
Amerika ve İngiltere Irak’a savaş açtığında protesto yürüyüşünde ön saftaydı.
“Zulüm bizdense, ben bizden değilim” diye haykıranlardandı.
Kurtuluş Savaşı’nı, Türk insanını ve Datçalılar’ı anlatan iki ciltlik bir roman yazdı.(*)
Ama yayınlamaya ömrü yetmedi.
2003 yılında vefat etti.
Datça İskele Mahallesi Mezarlığı’nda Datçalılar’ın arasına gömüldü.
Vasiyeti üzerine mezar taşına hem Latince, hem Türkçe şunları yazdırdı.
“GELDİM, GÖRDÜM, BİR YERLİ OLARAK GİTTİM.”

*. *. *

Datça Yerel Tarih Derneği Başkanı M.Akın Pilavcı bugün Mesudiye’de Datça’nın yerel tarihi ile ilgili soruları cevaplandırdı.
Çok iyi bilgiler edindik.
Söz bir ara Jeff’ten açıldı.
Tanıyanlar övgü, sevgi ve hasretle sözederken, tanımayanlar da tanımış oldu.
Ben de Jeff’i tanımayanlardandım.
Ama Datça’ya yerleştiğim günden beri sık sık adını duymuştum.
Bir kişi tek kötü kelime etmemişti.
Kimse “yabancı” dememişti onun için.
Aksine “bizden biriydi” dendi hep.
Mezar taşına yazdıklarını gördükten sonra söylenenlerin ne kadar doğru olduğunu anladım.
Yukarıdaki satırlar da Jeff’i tanıyanları bana anlattıkları.
Hani Cahit Sıtkı Tarancı diyor ya.

“Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Jeff, istediği memleketi Datça’da buldu.
Gök mavi, dal yeşil tarla sarı.
Kuşların, çiceklerin diyarı.
Gönülden sevdi burayı,
Gönülden yaşadı.
Bilge “İrfan gönül almaktır seferin bitmeden” der.
Jeff, Datçalılar’ın gönlünü alan, onların gönüllerinde taht kuranlardandı.

Pazar günü ölüm yıldönümü.
Yani Datçalılar’ın vefa günü.
Datça Yerel Tarih Derneği üyeleri saat 11.00’de mezarı başında Jeff’i anacak.
Bu anmaya herkesi davet ediyorlar.
Datçalılar!
Pazar günü Jeff’in mezarı başından olalım.
Kardeşliğin ne olduğunu tüm ülkeye gösterelim.
Datça’ya, Datçalılar’a yakışan bu değil mi?

(*) Jeff'in yazıp yayınlayamadığı kitap varislerinde.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...