21 Mart 2018 Çarşamba

İki Denizin Yitik Kenti: KNİDOS


"Yarımadaların en güzelinde, en güzel tanrıça için kurulmuş kent."
Antik dönemin önemli tarihçisi Strabon böyle anlatıyordu, Knidos'u.
Şehir planında Hippodamos'un imzası vardı.
Izgara plan deniliyordu bu yerleşime.
Kent, birbirleriyle dik açı yaparak kesişen doğrusal caddelerden ya da kare veya dikdörgen yapı adalarından oluşuyordu.
Her ev bir cadde ya da sokağa bakıyordu.
Eşitlikçi bir plandı.
Bu plan Avrupa'nın çok kentine örnek oldu.

Knidos sanat, kültür ve bilim yuvasıydı.
Bu Karya kenti, anıtsal yapıları, sanat eserleri, ticari ürünleri ve yetiştirdiği düşünür ve bilim insanlarıyla antik çağın en dikkat çeken yerleşimiydi. Dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri'nin mimarı, Knidoslu Sostratos'tu.
Fener, bir mühendislik harikasıydı.
Yıldızlarla yarışıyordu adeta.
Kaidesinde şu yazıyordu.
"Knidoslu Sostratos 'tan büyük kurtarıcı tanrılara."

Antik dönemin en iyi heykeltraşlarından biri Praxiteles'in yaptığı çıplak Afrodit heykeli Knidos'taydı.
Praxiteles sanki mermere yaşam vermişti.
Heykeli binlerce turist görmeye geliyordu.
Hatta bazıları canlı sanıp,  bir kadını öper gibi sarılıp öpüyordu.

Yine antik dönemin en iyi ressamlarından Polygontos Knidos'luydu.
Kilden vazolar üzerine muhteşem resimler çizerdi.
O inanılmaz güzel vazolar zenginlerin evlerini süslerdi.

Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoxos Knidos'luydu.
Eudoxos kent için bir anayasa hazırlamıştı.
Bu anayasa adeta Knidos'ta yaşama manifestosuydu.
Eudoxos' un geliştirdiği ve çağının  en büyük buluşu kabul edilen güneş saati, bugün hala Knidos'ta.

Dönemin ünlü hekimi Euryphon Knidos'luydu.
O ve öğrencileri zamanın ikinci büyük tıp okulunu Knidos'ta kurmuştu.
Pers kralını amansız hastalıktan kurtaran hekim Ktesias da bu topraklarda yaşamıştı.

Güçlü ekonomisi vardı.
Bir dönem nüfusu 40 bine kadar çıkmıştı.
Şarabı ve sirkesi çok ünlüydü.
Şarabının kan yaptığı ve sindirime iyi geldiği söylenirdi.
Tüm Akdeniz'e, hatta kuzey Karadeniz'e bile şarap ihraç ederdi.
Şarap üretiminin çokluğu nedeniyle amphora üretimi de çok gelişmişti.
Knidos amphoralarında mühür "kare içinde bir gemi pruvası"ydı.
Antik dönemin ünlü kabartmalı Oinophoros kaplar Knidos'ta üretilir ve dünyanın çeşitli merkezlerine ihraç edilirdi.
Halk arasında tuzlu lahana denilen sarı çiçekli, otsu bitkinin en iyisi burada yetişiyordu.
Soğanı da çok meşhurdu.

Bu görkemli kent zaman içinde harabe oldu.
Depremler yıktı ama asıl zararı tarihi eser kaçakçıları verdi.
Büyük Tiyatronun yapımında Paros ve Pentelikon mermerleri kullanılmıştı.Hepsi yekpareydi.
O mermerler önce Osmanlı'nın Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın konağı için Kahire'ye götürüldü.
Sonra Dolmabahçe Sarayı'nın yapımında kullanıldı.
İzzettin Vapuru, mermerleri taşımak için defalarca sefer yaptı.
Büyük Tiyatronun oturma sıraları, Dolmabahçe Sarayı'nın iç merdivenleri oldu.
Osmanlı'nın vurdum duymazlığı nedeniyle tüm değerleri tek tek yurtdışına kaçırıldı.
Çoğunda Osmanlı padişahının izni vardı.
Knidos Aslanı, Çıplak Afrodit, Oturan Demeter heykelleri bunların başındaydı.
Ayrıca yüzlerce heykel, sunak, sütun, seramik, mozaik, altın takı, sikke gibi tarihi eser talan edildi.
Soygun Cumhuriyet döneminde de devam etti.
Knidos'tan kaçırılanlar bugün Avrupa ve Amerika müzelerinde sergileniyor.
Son 30 yılda Türk arkeologların çıkardıkları ise Marmaris ve Bodrum müzelerinde sergileniyor.
Bir kısmı da ODTÜ ve Selçuk Üniversitesi’nin depolarında çürüyor.


3000 yıl önce Ege ve Akdeniz’in en görkemli kentlerinden biriydi .
Şimdi yıkık ve bitik.
Talan edilmiş.
Terk edilmiş.
Sessiz ve sahipsiz.

Knidos… İki denizin yitik kenti.

20 Mart 2018 Salı

GELDİM, GÖRDÜM, BİR YERLİ OLARAK GİTTİM.



“Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun
Kış günü herkesin evi barkı olsun

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun
Olursa bir şikayet ölümden olsun.”

En sevdiği şiirlerden biriydi, Cahit Sıtkı Tarancı’nın bu mısraları.
Ana dili Türkçe olmasa bile bu şiiri ezbere okurdu.
Bir İngiliz’di.
Adı Jeff Evans’tı.
Ömrünün son 10 yılını Datça’da geçirdi.
Binlerce kilometre uzaktan geldiği Datça’da Datçalılar’la kaynaştı, bir Datçalı gibi yaşadı, sevdi, sevdirdi ve sonunda “memleketim” dediği Datça’da Datçalılar’ın arasına gömüldü.




1990’lı yılların başıydı.
Jeff, çok sevdiği eşiyle birlikte Londra’nın kuzeyinde küçük bir otel işletiyordu.
İyi bir insandı.
Yardımseverdi.
Sevilip, sayılırdı.
Birgün kötü bir haber aldı.
Sanki hayatı karardı.
Nefes almakta bile zorlanıyordu.
Eşinden ayrılmak zorundaydı.
Artık o ülkede yaşayamazdı.
Hemen anavatanı İngiltere’yi terk etti.
Soluğu Datça’da aldı.

Yıl 1993’tü..
Jeff, Datça’da mütevazi bir hayat kurdu kendisine.
Emekli maaşıyla yetiniyordu.
Kısa sürede Türkçe öğrendi.
Halkın arasına girdi.
Herkesle iyi ilişkiler kurdu.
Datçalılarla kaynaştı.
Kısa sürede kendisini sevdirdi.
Köyleri geziyor, köylülerle sohbet ediyordu.
Onların sofralarına oturuyordu.
Kahvelerde çaylarını içiyordu.
Datça’da anadan doğma bir Datçalı gibiydi.
Datça Yerel Tarih Grubunun fikir babalarından biriydi.
Grubun sergilerinde fedakarca çalışırdı.
Hiç bir işi küçümsemez, herkese yardımcı olmaya gayret ederdi.
Esenada’daki virane hükümet binasının Kültür Sanat Merkezi olmasını isteyenlerdendi.
Nazım Hikmet ve Cahit Sıtkı Tarancı hayranıydı.
İki şairin tüm şiirlerini ezbere bilirdi.
Can Yücel’i de çok severdi.
Onunla oturup sohbetler ederdi.
Amerika ve İngiltere Irak’a savaş açtığında protesto yürüyüşünde ön saftaydı.
“Zulüm bizdense, ben bizden değilim” diye haykıranlardandı.
Kurtuluş Savaşı’nı, Türk insanını ve Datçalılar’ı anlatan iki ciltlik bir roman yazdı.(*)
Ama yayınlamaya ömrü yetmedi.
2003 yılında vefat etti.
Datça İskele Mahallesi Mezarlığı’nda Datçalılar’ın arasına gömüldü.
Vasiyeti üzerine mezar taşına hem Latince, hem Türkçe şunları yazdırdı.
“GELDİM, GÖRDÜM, BİR YERLİ OLARAK GİTTİM.”

*. *. *

Datça Yerel Tarih Derneği Başkanı M.Akın Pilavcı bugün Mesudiye’de Datça’nın yerel tarihi ile ilgili soruları cevaplandırdı.
Çok iyi bilgiler edindik.
Söz bir ara Jeff’ten açıldı.
Tanıyanlar övgü, sevgi ve hasretle sözederken, tanımayanlar da tanımış oldu.
Ben de Jeff’i tanımayanlardandım.
Ama Datça’ya yerleştiğim günden beri sık sık adını duymuştum.
Bir kişi tek kötü kelime etmemişti.
Kimse “yabancı” dememişti onun için.
Aksine “bizden biriydi” dendi hep.
Mezar taşına yazdıklarını gördükten sonra söylenenlerin ne kadar doğru olduğunu anladım.
Yukarıdaki satırlar da Jeff’i tanıyanları bana anlattıkları.
Hani Cahit Sıtkı Tarancı diyor ya.

“Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Jeff, istediği memleketi Datça’da buldu.
Gök mavi, dal yeşil tarla sarı.
Kuşların, çiceklerin diyarı.
Gönülden sevdi burayı,
Gönülden yaşadı.
Bilge “İrfan gönül almaktır seferin bitmeden” der.
Jeff, Datçalılar’ın gönlünü alan, onların gönüllerinde taht kuranlardandı.

Pazar günü ölüm yıldönümü.
Yani Datçalılar’ın vefa günü.
Datça Yerel Tarih Derneği üyeleri saat 11.00’de mezarı başında Jeff’i anacak.
Bu anmaya herkesi davet ediyorlar.
Datçalılar!
Pazar günü Jeff’in mezarı başından olalım.
Kardeşliğin ne olduğunu tüm ülkeye gösterelim.
Datça’ya, Datçalılar’a yakışan bu değil mi?

(*) Jeff'in yazıp yayınlayamadığı kitap varislerinde.

KAN ÇİCEKLERİ

"Şu ölen çocuklar var ya.
Sana bana dünyaya .
İlikleriniz donduğunda kışın

Bir kaşık umut gerektiğinde
O şişe gelecek aklınıza.
Pencerenin önünde duran
Güneşte
Gelincik ."

Can Yücel

*. *. *

Bugünlerde bizim buralar Gelincik tarlasına döndü.
Datça kırsalı kıpkızıl.
Papatların arasında kanlı bir şafak gibi doğdular.
"Gelincik insan ömrü gibidir." der Japonlar.
"Dünü vardır. Yaşamıştır. Bugünü vardır. Yaşıyordur.
Ya yarını?"

Narin çiçektir Gelincikler.
Öylesine narindir ki, koparıldığı anda solar gider.
Kırmızı yapraklarını tek tek döker.
Gelincik'i geline benzetirdi eski Türkler.
Narin bir geline.
O yüzden gelinler beyaz değil kırmızı gelinlik giyerdi.


Bir çok kültürde Gelincik'in yeri ayrıdır
Yeniden doğuşu simgelerler.
Eski Mısır'da lahitler Gelincik motifleriyle süslenirdi.
Romalılar kara sevdaya düşenlere Gelincik şerbeti içirirdi.
Bu şerbetin aşk acısını azaltacağına inanılırdı.
Homeros İlyada destanında ölen savaşçıları birer Gelincik'e benzetirdi.
Gelincikler ölen askerlerin ruhlarını simgelerdi.
Bu inanç dünyanın farklı bölgelerinde, efsanelerde babadan oğula, dededen toruna geçti.
Halklar, savaş meydanlarında açan Gelinciklerin ölen askerlerin ikinci yaşamı olduğuna inandı.
*. *. *
Yıl 1211 idi..
İlkbaharın ilk günleri.
Mogol İmparatoru Cengiz Han Çin Seddine yaklaşıp Jin Ordusu'nun üzerine saldırdı.
Dünya tarihinin en kanlı savaşlarından biriydi.
Cengiz Han'ın ordusu 300 bin kişilik Jin askerini kılıçtan geçirdi.
Bu öylesine korkunç bir savaştı ki toprağın üzeri cesetlerle doldu.
Aradan 2-3 ay geçti.
Savaş alanı Gelincik Tarlasına dönmüştü.
Görenler şaşırmıştı.
*. *. *
Yıl 1796 idi.
Nisan'ın 12'si.
Fransız komutan Napolyon emrindeki orduyla Alpler'i aşarak Kuzey İtalya'ya saldırdı.
Önüne geleni ezdi, geçti.
Avusturya ve Piemonte ordularını püskürttü.
Savaşta onbinlerce asker ölmüştü.
Bir süre sonra savaş meydanlarında Gelincikler yeşerdi.
Heryer kıpkızıl olmuştu.
*. *. *
Dünya tarihinde bahar ayları savaş aylarıdır..
Baharın müjdecisi Gelincikler'e "Kan Çicekleri" denmesinin nedeni budur.
Gelibolulular da Gelincekler'e "Kan Çiceği" derler.
Çanakkale savaşından sonra bir çok savaş alanında binlerce gelincik yeşerdiğine inanılır.
Gelibolu Yarımadasının boydan boya dev bir Gelincik Tarlası'na döndüğü söylenir.
Anzaklar her yıl anma törenleri için Gelibolu'ya geldiklerinde etraf Gelinciklerle dolar.
*. *. *
Gelincik 1. Dünya Savaşı'nı da simgeler.
Bu savaşta Fransa ve Belçika’da yaşanan çarpışmalarda toprağa o kadar kan akmıştır ki; uzun zamandır uykuda olan gelincikler adeta fışkırmıştır.
O yüzden Britanyalı savaş gazileri yakalarında Gelincik Rozeti taşır..
Birleşik Krallıkta ve Avrupa'nın bir   çok ülkesinde 1. Dünya Savaşı anma günlerinde mezarlara gelinciklerden yapılmış çelenkler konur..
Kanadalı asker ve şair John McCrae’nin ünlü “Flander Tarlalarında” şiirinde şöyle der..
“Flander Tarlalarında gelincikler,
Büyüyor sıra sıra dizili haçlı mezarlar arasında.”

Bugün doğada dolaşırken, her gördüğüm Gelincik bana bunları hatırlattı..
Savaş ve çicek..
Yanyana gelmemesi gereken iki sözcük..
Yürek kabul etmiyor..
Ama Lakotalar'ın efsanevi şamanı Thathanka Íyotake'nin (Oturan Boğa) şu sözlerini de düşünmeden geçemiyor insan..
"Ruhunu doğaya bırak.. Bir kere yaşadıysan, yeniden yaşarsın."
Yaşanası günlere kavuşmak dileğiyle..
Savaşa, zulüme, diktaya Hayır.

Ortadaki iki fotoğraf Bedriye Berber Engin'e aittir)

19 Mart 2018 Pazartesi

AHLAK


Futbol hastasıydı.
Sevdalısı olduğu takımın maçlarını kaçırmazdı.
Birgün Hollanda'ya düştü yolu.
Maç gününe kadar, gezdi, tozdu, gönlünce eğlendi.
Bir defasında gündüz vakti arkadaşlarıyla bir iki bira içmişti.
Sarhoş değildi.
Ama kiraladığı arabayla oteline giderken, trafik polisi çevirdi.
Yanındaki arkadaşları "eyvah" dedi.
O sakindi.
Yasalara saygılı bir vatandaştı ama bu sorunu nasıl çözeceğini de biliyordu!
"Rahat olun" dedi arkadaşlarına.
Camı açtı, polise gülümsedi.
Polis evrakları istedi.
Pasaportunun arasına 20 euro koydu, ehliyeti ile birlike polise uzattı.
Arabada Hollanda'da yaşayan arkadaşı, "yapma" diye bağırdı.
Ama iş işten geçmişti.
Polis pasaportu açtı, 20 euroyu aldı, "paranızı unutmuşsunuz beyefendi" diyerek geri uzattı.
Bizimkisi yine kendinden emindi.
"Hayır, unutmadım, o para sizin!"
Polis biraz şaşkın, biraz sinirli gözlerinin içine baktı.
Sonra parayı iade etti ve "beni takip edin" dedi.
Önde polis arabası, arkada bizimkiler Amsterdam sokaklarını turladılar.
Emniyet binasına gideceklerini sanıyorlardı.
Hollanda'da yaşayan arkadaşı, "burada rüşvet vermek büyük suç, şimdi yandık" diye hayıflandı.
Diğerleri de "evet yandık" dediler.
O da içinden “şimdi ayvayı yedik” diyordu.
10 dakikalık bir yolculuktan sonra Amsterdam'ın iyi bir semtinde, bahçeli şirin bir evin önünde durdular.
Bizimkiler nereye geldiklerinin merakıyla şaşkın şaşkındılar.
Korkuyorlardı.
Polis arabadan indi, "benim evim burası" dedi ve içeriye davet etti.
Bizimkiler çekine çekine indi.
Yabancı bir ülkede, yabancı bir polisin evinde ne işleri vardı?
Polis bunlara ne yapacaktı?
Kapıda polisin eşi karşıladı.
Polis eşine “arkadaşlar misafirim, bir kahve içecekler” dedi.
Tedirgin adımlarla salona geçtiler.
Kahveler pişerken polis konuşmaya başladı.
"Hollanda devleti bana böyle bir evde yaşayabileceğim parayı veriyor. Sizin 20 euronuza muhtaç bırakmıyor. İyi çocuklar olduğunuz belli. Sarhoş da değilsiniz. Kendi ülkenizden böyle bir alışkanlığınız olabilir ama burası farklı. Lütfen Hollanda'da bulunduğunuz sürece hiç bir devlet personeline rüşvet teklif etmeyin. Çünkü devlet onları muhtaç durumda bırakmıyor."
Bizimkilerin ağzı açık kalmıştı.
Polisin verdiği ahlak dersi ibretlikti.
Martin Luther King der ki;
"Bir ülkenin geleceği ve ilerlemesi sağlam kalelerle, güzel binalara ve milli gelirine değil, o insanların ahlâki değerlerine bağlıdır."
İyi haftalar.
Not: Olay bir kurgu değil, yaşanmıştır.

18 Mart 2018 Pazar

FERMAN PADİŞAHINSA, DAĞLAR BİZİMDİR


Sabahattin Ali’nin dediği gibi..
Şehirler bazen tuzak.
İnsan sohbetleri yasak.
Ovalar dar gelir insana.
İşte o anlarda reçete bellidir.
Dağlar meskendir.
Dağlar özlemdir.
O anlarda insan dağlarda olmak ister.
Gökyüzünde bulut olmak ister.
Asi bir rüzgar olmak ister.
Çünkü dağlar özgürlüktür.
Sular gibi akmaktır dağlar.
Kuşlar gibi uçmaktır.



Arkadaşlarla Mesudiye Avlana'da köy kahvesindeyiz.
Sabah çayımızı içerken Datça dağlarını seyrediyoruz.
Heybetli tepeler bunlar.
Üzerlerinde dans eden bulutları var.
Ege'nin dağları denize dik iner.
Ege'de dağların gölgesi denize düşer.
Bahar yeli önce bu dağlardan eser.
Kekik kokar o esinti.
Şakayık kokar.
İçime derince çektim o kokuyu.
Baharın kokusunu hissettim.
Tam da o anda içimi okudu sanki.
Köylü Görgün amca girdi araya..
"Dağları mı özledin?" diye sordu..
"Evet" dedim, "Evett."
Görgün amca 75 yaşında..
Doğma büyüme buralı..
Diploma ilkokul..
Ama dağlarda ordinaryüs profesör.
"Hiçbir dağ sana gelmez!" dedi.
"Eğer dağı istiyorsan, sen ona gitmelisin."
Sonra sandalyesinden doğruldu, sopasını aldı..
“Düşün peşime” dedi, “oyalanmayın, düşün!”
Hiç durur muyuz, düştük peşine.

Önde Görgün amca, arkada biz..
Siz bakmayın 75 yaşında olduğuna.
Rehberimiz bizden dinç.
Maki, çalı, kaya, tepe dinlemiyor.
En dik arazide bile yaban keçisi gibi sekiyor.
Ben bu dönem formsuzum.
Kışın sağ ayağımda lif koptu.
İyi atlattım, atlatmasına da.
Hayli kilo aldım.
Kaslar güçsüz.
Sağ dizde menisküste milim yırtık var.
Ham vücut dik yokuşta zorlanıyor.
Lakin özgürlük verilmez.
Özgürlük fethedilir.
Dağlar özgürlükse eğer.
Her zorluğa değer.
Öyleyse durma Sedat.
Ha gayret.
Tabana kuvvet.
Düştük dağlara dağlara.
Aştık dereleri tepeleri.



Bu mevsim doğa canlanır buralarda.
Henüz toprak yumuşaktır.
Dinen lanetlenmiş domuzlar aslında doğanın birer çiftçisidir.
Onlar olmasa, ağaçlar, bitkiler yeşermez.
Geceleri dişleriyle yumuşak toprağı eşeler domuzlar.
Böylece ağaçlardan, bitkilerden düşen tohumlar toprak altına iner.
Toprağa kavuşan tohumlar yağmurla hayat bulur.
Domuzlar saban görevi yapar.
Yine yapmışlar.
O yüzden yerler çicek bahçesi bugünler.
Halı gibi sarmışlar.
Rengarenk.
Orkideler büyümeye başlamış.
Yakında köylüler sökecekler onları.
Köklerinden salep üretecekler.
Ne güzel olur kış günleri salep.
Süt, tarçın ve zencefil.
Her derde deva, muhteşem dörtlü.
Ama o kökleri sökmeseler daha iyi, neslini tüketiyorlar.
Dev papatyalar uzamış artık.
Sapları iyi meze olur bu cinsin.
Dalleme derler yörede.
Haşlayıp, sarımsak ve zeytinyağıyla servis ederler.
Nefistir.
Yöre otları yavaş yavaş yüzlerini gösteriyorlar artık.
Tilkişen, turp otu, sarı ot, labada, hindiba, ısırganotu, dilkicek, gışıyak, iğnecik, radika, şevketibostan, zemperlik.
Yakında büyüyecekler.
Anasonlu masalara tad verecekler.
Turp otunun hastasıyım.
Bir de yabani kuşkonmazın.
Masada sadece ikisi olsun bana yeter.
En sert rakı bile yağ gibi gider.
Ağaçlar binbir çeşit tomurcuk.
Renk renk.
Çağla bademler ele geliyor.
Tuza batırıp yenilir artık.
Lakin eriklerin biraz daha güneş görmesi gerek.
Gözüm dağ çileği aradı.
Böğürtlen ve yaban mersini.
Ama maalesef.
Onlar için daha erken.
Hayvanlar alemi de bahara merhaba demiş.
Sağımdan bir kertenkele kaçtı.
Biraz ilerde yavru bir yılan bir kayanın altına saklandı.
Otların üstü börtü böcekler.
Arılar yoğun mesaide.
Tepemde şahanların sesleri.
Henüz kartallar gelmedi.
Onlar Afrika'dan göç yolundalar.
Bir iki aya buradalar.
..Ve leylekler.
Onlar da daha varamadılar.
Yakında ulaşırlar.
Sonra da puhu kuşları.
Kara tavuklar.
Ve keklik sürüleri.
Bir aya kadar nisan yağmurları başlar.
Salyangozlar sarar heryeri.
Kavurmasını yaparlar.


Dereleri, tepeleri geçtik.
Zirvelerle birleştik.
Görgün amca Doğu Romalılardan kalan bir gözlem kalesine çıkardı bizi.
Tam bir kartal yuvası.
Dört tarafa hakim bir zirve.
Binlerce yıl önce yapılan taş duvarlar zamana meydan okuyor hala.
Taşların arasında testi parçaları var.
Büyük toprak kaplar bunlar.
Herhalde bunlarla kaleye su taşımışlar.
Aşağıda Mesudiye Köyü.
Ovabükü, Hayıtbükü.
Karşıda Tilos Adası.
Sağ tarafta Knidos kara suları.
Arkamızda yüce Kocadağ.
Tilos'un dağları ile Datça dağları birbirini selamlıyor.
Bu dağlar, kardeş dağlar.
Tepemizde güneş, ciğerlerimiz oksijen doluyor.
Yaşasın özgürlük.



..Ve zirvede mola zamanı.
Oturduk kayaların üstüne.
Görgün amca bir cigara yaktı.
Sonra o anlattı, biz dinledik.
Bu dağlarda eskiden geyikler varmış.
Karacalar ve de dağ tavşanları.
Avcılar soykırım yapmış.
Hiç geyik kalmamış..
Eskiden eşek sırtında çıkarlarmış buralara.
Derelerden su akarmış.
Yaz boyu dereler kurumazmış.
Şimdi yazları suya hasret toprak.
Kurtuluşta İtalyan ve Yunan savaş gemileri topa tutmuş bu zirveleri.
Dedeleri Sındı Köyü'ne kaçmış.
Eskiden de korsanlardan kaçarmış köylüler.
Sındı ismi Sığındı'dan geliyormuş
Canlarını bu dağlar kurtarmış.
Bu dağlar olmasaymış, kıyı köylerinde kimse sağ kalmazmış.


Dağlar sığınaktır, vermez kimseyi ellere.
Dağlar sevdadır, kaçan aşıkları korur..
Dağlar inançtır. Allah peygamberlerle hep dağlarda konuşmuştur..
Dağlar hürriyet, umut, su ve rüzgardır.
Marşlara konu olur.
"Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar."
Türkülere söz olur.
"Oy dağlar, yalçın dağlar.
Dumanı hırçın dağlar.
Gün olur,devran döner.
Ağlayanlar da bayram eyler."
Ve an gelir dağlar isyana hasret olur.
"Alnında yıldızlı bere.
Elinde mavzerinle.
Çıkıp dersim dağlarında
Türkü söylemek var ya."
İnsan dağlara çıktıkça daha iyi anlıyor..
Bu güzelim memleket herkese yeter.
Bu toprak hepimizi doyurur.
Öyleyse neden bu kan, bu gözyaşı, bu keder?.
Neden bu cenneti paylaştırmaz bizi yönetenler?.
Ama dedik ya dağlar umuttur.
Elbet birgün devran döner.
Korku dağları sarar.
..Ve ezilenler de bayram eder.

Çünkü ferman padişahınsa, dağlar bizimdir.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...