17 Mart 2018 Cumartesi

CAVİT AMCA'NIN GÜNAHKAR KEÇİSİ!


Bizim mahallenin pür neşesi Cavit Amca'nın keçisi doğurdu.
Bir oğlak geldi dünyaya.
Süt beyaz, mavi göz, düşük kulak.
Meraklı da.
Bugün yol vermedi bana.
Dakikalarca önümü kesti, şapkamdan ayakkabılarıma heryerimi süzdü.
Ben de ona hayranlıkla baktım ama işim aceleydi.
Hayıtbükü’nde Şenol’da arkadaşlarla maçı izleyeceğim. 
Çekil diyorum, çekilmiyor.
Oğlum derbi başlayacak, çekil.
Meeee!
İnatçı kerata.
Hani düğün arabalarında damadın önünü keserler ya.
Tıpkı öyle.
Bahşiş ister gibi.
Daldan bir çağla badem kopardım, verdim.
Yuttu.
Tekrar istemez mi?
Neyse ki, annesinin sesini duydu da yol verdi.
Bu oğlak büyüyecek.
Cavit Amca'ya bereket getirecek.
Sütü, eti, derisi, gübresi.
Herşeyi hem sağlık, hem para.
Sütü, anne sütü kadar değerli.
Eti, protein deposu, kalbe faydalı.
Dışkısı, en verimli gübre.
Böylesine zengin bir bereket işte.

Biliyorsunuz değil mi, böylesine sevimli, böylesine bereketli keçi, yüzyıllar boyu insanoğlu tarafından aşağılandı.
Bakın atasözlerimize.
"Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler."
"Bir uyuz keçi, bir sürüyü boklar."
"Keçi geberse de kuyruğunu indirmez."
Niye peki?
Ne yaptı bu hayvan bize?
Neden tüm toplumlarda “Günah Keçisi” diye bir deyim var?
Keçinin günahı ne?

Yunan Mitolojisi’nde baş tanrı Zeus'un habercisi Hermes'in oğlu Pan, yarı insan, yarı keçi görünümündedir.
Keçi ayaklı, kuyruklu, başında boynuzu ve sakalları vardır. 
Bir şeytan gibi tanrıların mekanından kovularak, dünyaya gönderilmiştir.
Anlayacağınız günahkardır!
O kadar çirkindir ki; onu gören kişilerdeki ani endişe ve korku haline, onun isminden türetilen Panik Atak (panic attack) denir.
Keçi çoban bağlantısı nedeniyle Panflüt de ondan türemiştir.
Yunan Mitolojisi’nden etkilenen orta doğu inançlarında da keçi günahkar.
Şeytanın ta kendisi.
Genellikle de arap ve yahudi kabilelerinde, insanlar günahlarını muskalar halinde seçilmiş bir erkek keçinin boynuna asar ve onu acı çekerek ölmesi için çöle bırakırlardı.
Yahudiler, Azazel adını verdikleri kötü ruhtan kurtulmak için bir keçiyi uçurumdan aşağıya atardı.
Böylece günahlarından arındıklarına inanırlardı.
Günümüzdeki "Günah Keçisi" deyimi de bu inançtan geliyor.
Yani, suçsuz olduğu halde başkalarının suçunun yüklendiği kişi ya da topluluk.
Pagan dönemden tek tanrılı dinlere de geçen bir inanç bu.
Eski Ahit’deki Kefaret Günü ayinlerinde Yahudi kavminin günahları simgesel olarak bir erkek keçiye yüklenirdi.
Hristiyan inancında şeytan (Azazel) bir keçidir.
İslam inancında bazı hadisler, Kuran'daki Recm ile ilgili  ayetlerin bir keçi tarafından yendiğini söyler.
Yine İslamda bazı mezhepler keçiyi  kurban edilecek hayvan olarak kabul etmez.


Bizim Cavit Amca'nın oğlağı tüm bunlardan habersiz, bana yol verdikten sonra gitti, annesinin sütünü içti.
Yakında yeni açan filizleri yiyecek.
Zeytin, badem, delice ne varsa mideye indirecek.
Yedikçe büyüyecek.
Aksi, inatçı, otoriteye kafa tutan bir keçi olacak.

Dilerim “Günah Keçisi” olmaz.

4OOO YILLIK PAPİRÜS, EGE DEPREMLERİ VE KOYNUMUZDAKİ BOMBA..

Tarih 1828'di.
Mısır'da bir papirüs bulundu.
MÖ 1600'lü yıllara aitti.
Papirüs'ü İpuwer isimli bir Mısırlı yazmıştı..
1909 yılında çevrildi.
Yazılanlar inanılmazdı.
Mısır'daki kıtlık, kuraklık ve felaket dönemini anlatıyordu.
Nehirlerden kan akmıştı.
Sular zehirlenmişti.
Gökyüzü karalara boyanmıştı.
Mısır yerinden sarsılmış, büyük yangınlar çıkmıştı.
Kurbağalar, çekirgeler heryeri sarmıştı.
Tarlalarda ekinler mahvolmuştu.
Salgın hastalıklar toplu ölümlere neden olmuştu..
Kızıldeniz ortadan ikiye ayrılmıştı.
Mısır sanki Tanrının gazabına uğramıştı.
İpuwer papirüsü bugün Hollanda Leiden Müzesi’nde sergileniyor.
*. *. *
İpuwer papirüsünde anlatılanlar Tevrat ve Kuran'da yazılanlarla hemen hemen aynıydı.
İsrailoğullarının Mısır'dan çıktığı dönemden sözediyordu.
Kutsal kitaplara göre Tanrı, İsrailoğullarına zulüm eden firavunu cezalandırmıştı..
Tevrat ve Kuran Tanrının bu felaketlerle peygamberi Musa'nın yolunu açtığını ve kabilesini Mısır'dan çıkarmasını sağladığını anlatıyordu.
Peki gerçek bu muydu?.
Tanrı zalim bir firavunu cezalandırmak için çoluk çocuk tüm Mısır'ı kana mı bulamıştı?.
Sadece bir kötüyü yok etmek için binlerce günahsızı mı öldürmüştü?
Mısır'ın başına gelenlerin nedeni ilahi güç müydü, yoksa bir doğa olayı mı?
*. *. *
Yahudi asılı Rus bilimadamı Emmenuel Velikovski, kutsal kitapların aksine İpurew papirus'unda yazılanları zincirleme yanardağ patlamalarına ve depremlere bağladı.
Velikovski'ye göre Ege'de Girit yakınlarındaki Thera adasında bulunan Santorini volkanı o tarihlerde patlamıştı..
Patlama nükleer bombadan bin kez daha güçlüydü..
Tam bir kıyametti..
Minos uygarlığını batırmıştı..
Ege büyük depremlerle sarsılmıştı..
Adalar batarken, yerine yenileri çıkmıştı..
Ardından Sina dağı da patlamıştı..
Tüm Ege, Akdeniz ve Mısır'ın başına gelen felaketin nedeni volkanlar ve onların yarattığı depremlerdi..
Volkanik küller Nil nehrini kırmızıya dönüştürmüştü..
Suyun zehirlenmesiyle kurbağalar karaya çıkmıştı..
Kurbagalar ölünce sinek ve pirelerin çoğalmasına neden olmuştu..
Çekirgeler ekinleri yok etmişti..
Ve salgın hastalıklar baş göstermişti..
Santorini ve Sina'nın külleri gökyüzünü öyle sarmıştı ki, gündüzler gece olmuştu..
Jeolojik araştırmalar, arkeolojik bulgular Velikovski'nin görüşlerini doğrular nitelikteydi..

Tarih 2012 idi..
"Nature Geoscience" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre Santorini yanardağının altındaki magma, Ocak 2011'den Nisan 2012'ye kadar yaklaşık 20 milyon metreküp artış gösterdi.
Araştırmayı yapan Oxford Üniversitesi bilim adamları, bulguların yanardağda gözlenmesi gereken bir hareketliliğin söz konusu olduğuna dikkati çekti..
Uydu görüntüleri ile yanardağın kraterine yerleştirilen Küresel Yer Belirleme Sistemi'ni kullanan bilim adamları, yanardağın altındaki magmanın genişlemesinin Santorini Adası'nın deniz seviyesinden 8 ila 14 santimetre yükselmesine yol açtığını da keşfetti.
*. *. *
Tarih yine 2012 idi.
Bu kez Türk bilim insanları Marmaris Bozburun'da denizin altında faal bir yanardağ buldular.
Küdür Burnu’nun kuzeyine doğru yaklaşık 200 metre açıkta, denizin yaklaşık 200 metre derinliğinde iki bacalı bir yanardağdı bu.
Bu bacalarda lav yığılmaları hala devam ediyordu.
İstanbul Teknik Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü ve Maltepe Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yüksek Mühendis Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, bölgedeki deprem yoğunluğunun nedeninin bu yanardağ faaliyetinin olabileceğini açıkladı.
Bilim insanları deniz suyundaki sıcaklığın artma nedenini de bu volkanik hareketliliğe bağlıyor.
*. *. *
Tarih 2017..
Bodrum, Datça ve Ege denizi seri depremlerle sarsılıyor..
Deniz suyu ısınıyor..
İnternet sitelerinde çıkan bir haberi gündeme geldi.
Alman ve Yunan bilim insanları 13 - 14 yıldır bölgede sürekli yaşanan depremleri, bildiğimiz fay hareketlerine değil, , Ege Denizi'nin altındaki mağma tabakasının gitgide yüzeye yaklaşmasına bağlamışlar..
Ve buna kanıt olarak da, volkanik Santorini ve Nisiros adaları çevresinde deniz suyu sıcaklığı ortalamasının 2.75 derece arttığını göstermişler..
Bu artışın 5 dereceye çıkması, volkanik faaliyetin yaklaştığının habercisiymiş..
Bunu araştırmak için Almanların 'Posedion' isimli araştırma gemisindeki 'Abyss' sualtı aracı Santorini ve Nisiros volkanik bölgelerinin deniz tabanını inceliyormuş..
Bilim insanları konunun ciddi olduğu da belirtmişler..

Niyetimiz felaket tellallığı yapmak değil..
Kehanette bulunmak hiç değil..
Ancak doğa bize bir şeyler anlatıyor..
Ve anlattığı şeyler bizim için hayati önem taşıyor..
Peki biz ne yapıyoruz?.
Doğanın dilini öğrenmeye mi çalışıyoruz?
Yoksa kader deyip, üstüne mi yatıyoruz?.
Ben şahsen inanmak değil, bilmek istiyorum..

16 Mart 2018 Cuma

MEVSİMLERDEN ÇAĞLA BAHARI


Şimdi "Çağla" zamanı.
Süre çok kısa.
Topu topu 15-20 gün.
Yedin yedin..
Yemedin önümüzdeki seneye.
Çağla, bademin çiğ hali.
Çağla badem, ham iken yenilen ender meyvelerden.
Bu hali, bana göre en leziz hali.
Tuza batır, katır kutur.
Datça yarımadasında bir ay önce patlayan badem çiçekleri yerini çağlalara bıraktı.
Ağaçlar yeşeren yapraklarıyla birlikte meyveleri vermeye başladı.
Baharın müjdesi bu.
Kar beyazı çiçekler yerini yeşile bıraktı.
Bugünler her yer yemyeşil.
Ve bugünler hasat zamanı.
Köylü özenle topluyor çağlaları.
Kilosu 15 liradan toptancıya veriyor.
Toptancı büyük kentlerde yarım kilosu 100 liradan satışa sunuyor.
Yüzde 1300 kar.
Ne güzel iş değil mi?
Kilo kilo al, gram gram sat.
Paraları cebe at.
Sonra yangel yat.
Bize dayatılan ekonomi işte bu.
"Serbest Piyasa Ekonomisi" diye yazılıyor, "Harami düzeni" diye okunuyor!.
Yersen..

Çağla badem deyip geçmeyin.
Çok derde devadır.
Antioksidandır.
Liflidir.
Magnezyumu boldur.
E vitamini çoktur.
Kollestrolü düşürür.
Tansiyonu düzenler.
Ve lezzetlidir.
Üstelik sadece meyve olarak yenmez.
Salatası, mezesi, böreği, yemeği ve turşusu bile yapılır.
Hele bir cacığı olur ki sormayın.
Yoğurda salatalık yerine çağla konur.
Rakının yanında harika meze olur.

Hafta sonu Ankara plakalı bir araba Ovabükü'nde dolaşıyor.
İçinde dört kişi var.
Çağla badem arıyorlar.
Mesudiye'de çağlalar henüz küçük.
Sındı, Palamutbükü'ndekiler ise tam yemelik.
Gülser Ana "nerede çağla yiyebiliriz?" diye soran Ankaralılar'ı Palamutbükü'ne yönlendirirken önce uyardı.
"Sakın izinsiz bahçelere dalıp durmayın gari."
Sonra da maniyi patlattı.

"Dalda var iki çağla.
Biri sana, biri bana.
Bu çağlalar komşunun,
Helal etmez vallaha."
Büyük kentlerdeki dostlar.
Canınız çağla çektiyse 10 gün sonra alın.
Fiyatlar düşecek.
Aracılara yem olmayın.

İŞTE BELGELERİYLE KNİDOS SOYGUNU

Canlı tanıklar  anlatıyor
1974 yılıydı.
Yaz ayları.
Yunan cuntası Kıbrıs’ta darbe yapmıştı.
EOKA, adayı Helen Cumhuriyeti’ne ilhak ettiğini açıklamıştı.
Türkiye’nin tepkisi sertti.
Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a harekata hazırlanıyordu.
Türk-Yunan düşmanlığı hat safhadaydı.
İki ülkenin gazeteleri, siyasileri birbirlerine nefret kusuyordu.
Artık savaş kaçınılmazdı.
İşte o günlerde Tilos Adası’ndan Knidos’a bir yat yaklaştı..
Yat, Yunanistan bayraklıydı..
Knidos’ta kazı vardı..
Jandarma hemen alarma geçti..
Jandarma çavuşu kazıyı denetleyen bakanlık yetkilisi Ercan Çokbankir’e koştu..
“Efendim” dedi, “Yunan bandıralı bir yat geldi, ne yapalım?.
Ercan Çokbankir, “bu ortamda gelebiliyorlarsa demek ki, art niyetli değiller” diye cevap verdi.
Jandarma yatın limana girmesini onayladı.
Gelenler bilim insanı, akademisyendi.
Çevreyi gezdiler, Knidos kazısını izlediler..
Akşam kendilerine iyi misafirperverlik gösteren bakanlık yetkilisi Ercan Çokbankir’i yatta yemeğe davet ettiler.
Yemekte sohbetler edildi, uzolar içildi..
Bir ara Selanik Üniversitesi’nden bir profesör Ercan Çokbankir’e sordu.
Kazı başkanı bayanı tanıyor gibiyim.Kimdir kendisi?
Çokbankir, “Amerikalı.Prof.Iris Cornelia Love.” dedi..
Yunan profesör gülmeye başladı..
Sonra ağzındaki lokmayı çıkardı..
O bizde de yıllarca kazı yaptı.Sonra öğrendik ki, arkeolog değil. Tarihi eser kaçakçısı. Hemen kovduk!”



İDEALİST BİR İNSAN SOYGUNU BELGELİYOR
Ercan Çokbankir zaten aylar önce Iris Cornelia Love’ın Knidos’u soyduğunu anlamıştı.
Bu konuyu yetkililerle de görüşmüştü.
İsterseniz, kendisinden dinleyelim.
“1970-1974 yılları meslek hayatımın en parlak günleri idi. Yeni açılmış, Konya Ereğli müzesini dizayn ettikten sonra beni 3 ay sonra Konya Mevlana Mezesi’ndeki Arkeoloji müzesine tayin etmişlerdi. O yıllar hayatta yaşadığım en onurlu ve en gurur duyduğum görev yıllarımdı. Çünkü meslek hayatımın ilk yıllarında Knidos gibi Türkiye’nin en büyük ve önemli kazısında görevlendiriliyordum. Knidos’ta 7 yıldır kazılar devam ediyordu. Kazıları yapan kendini Amerika’daki Türkiye’ye yardım konsorsiyumu başkanının eşi olarak tanıtan Iris C. Love adlı bir bayan, Türkiye’nin o yıllarda en büyük kazılarından biri Knidos kazılarının başındaydı. Sevinçten uçuyordum. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü o yıllarda Hikmet Gürçay, yardımcısı Burhan Tezcan, kazılar sorumlusu Çetin Anlağan’dı.
Haziran ayı başında kazılar başlamadan 10 gün önce Datça’ya gittim. Kazı heyeti gelmeden Knidos’u inceledim. Civarındaki köyleri gezdim ve yöre halkından kazı ile ilgili bilgiler aldım.
İlginç bilgiler alıyordum. Kazı heyeti en az 30-40 kişi olurmuş. Gelenlerin çoğu bayanmış, İris C. Love sevici bir kadınmış, geceleri alem yapıp manzarası güzel yerlere çıkıp hemcinsleri ile sevişirmiş. En önemlisi de ona köylülerin getirdiği incir sepetleri içindeki sikke ve kıymetli eserleri yurt dışına yatlarla kaçırırmış. İlk işim, onun yatlara çıkmasını yasaklamak veya benim nezaretimde çıkabileceğini söylemek olacaktı. Çünkü ben kazıya bakanlık temsilcisi olarak katılıyordum. Onu gözetim altına alacaktım.”
KNİDOS’TAN ÇIKAN ESERLERİN ENVANTERİ TUTULMADI.
“Knidos’un içinde bir de kazı yerinin deposu vardı. Daha önceki yıllarda kazılarda çıkan eserler burada toplanırmış. Aslında kazı esnasında çıkan eserlerin önemli olanların envanteri yapılır, en yakın müzeye gönderilmesi gerekirdi. Bekçisinden burayı açmasını istedim. Önce karşı çıktı, sonra kazı başlamadan birkaç gün önce bana depoyu açıp gezdirdi. Depoda eski eserler vardı. Kural gereği her yıl kazıda çıkan eserler ve objeler kayıt altına alınır ve en yakın müzeye teslim edilirdi. Maalesef bu kurala uyulmamış, iç çamaşırları içine sarılan bulgular raflarda yerlerde adeta atılmıştı. Iris C. Love gördüğüm manzara karşısında bana göre arkeolog olamazdı.”
SOYGUNU ÖNLEMEYE KALKTI. DİYARBAKIR’A SÜRÜLDÜ.
“Kazının başladığı ilk gün kazı başkanı Iris C. Love’la konuşup, depodaki eserlerin envanteri çıkarılıp en yakın Bodrum Müzesi’ne eserler teslim edilmeden kazı yapamayacağını uyardım. Büyük bir olgunlukla beni tiye alırcasına memnuniyetle dedi. Fakat bildiğini okuyordu. Henüz kazı başlayalı 3 gün olmuştu. Jandarma Datça’ya kaymakamlığa gitmemi haber verdi. Datça’ya gittim, Kaymakam Arif Köndel Bey beni Müsteşar Hikmet Gürçay beyle görüştürdü. Hikmet bey “Ercan fazla ileri gitme, Iris Hanım kazısına devam etsin” dedi. Ben itiraz ettim. Eldeki mevcut buluntuların envanterini yapmadan ve Bodrum müzesine teslim etmeden bunu kabul edemeyeceğimi söyledim. Hikmet bey, “Ben senin üstünüm bu söylediklerimi yerine getireceksin” dedi ve telefonu kapattı.
Ancak pes etmedim.. Gururla söylüyorum. Başımdan geçen olaylara rağmen o yıl Iris Love’ın Türkiye’de son kazı yılı oldu.. O yıldan sonra da Knidos’ta artık Türk arkeologlar kazı yaptı..
Ama Knidos kazısı benim meslek hayatımın da sonu oldu. Bergama’ya tayin beklerken Diyarbakır’a tayinimi çıkarıyorlardı. İstifa ettim!”
*. *. *
Ne kadar acı değil mi?.
Ülkesini, ülkesinin zenginliklerini koruyan bir insan ödüllendirileceği yerde cezalandırıyor..
Ercan Çokbankir tek değil..
Onun gibi ne namuslu insanlar ötelendi bu ülkede..
Mesela Nihat Önder..
1974 yılları sonu ile 1976 yılları arasında Datça Kaymakamlığı yaptı..
Knidos soygunun canlı tanıklarından biriydi..
Soygunu engellemeye kalktı, sürüldü..
İsterseniz kendisi anlatsın.
KNİDOS’TAN ÇIKANLAR ONASSİS’İN YATIYLA KAÇIRILDI.
“Datça’da ilk göreve başladığımda dinlediğim, yerinde ve canlı tanıklarıyla yaptığım araştırmalarla doğruluğunu saptadığım şey Knidos soygunu oldu;
1973 yılında, Iris Cornelia Love adında Amerikalı bir bayan, gerekli izinlere sahip olarak, arkeolojik kazı yapmak üzere Datça’ya gelir. Yanında yirmi tane genç ve güzel bayan vardır. Geç saatlere kadar devam eden kazı bırakıldığında, Iris Love kazıya katılan köylüler ve Amerikalı genç kızlara içkili ve yemekli partiler verirdi. Köylülerin aklı ve gözü içki, yemek ve kadınlara çevrilmişken çıkan eserler, Knidos açıklarına demirleyen, Yunan asıllı Amerikalı armatör Onassis’in yatına taşınırdı.”
DATÇA KAYMAKAMI UYARDI, DİNLEMEDİLER!
“Ben bunların araştırmasını yaparken bir de, Iris Love’ın doğum gününde bakan tarafından, kendisine doğum günü pastası gönderecek derecede hükümet tarafından sevildiği söylenmişti.
Benim Datça’ya intikalimin hemen öncesinde Iris Love kazıya ara vermişti. Ben bunları öğrenince Ankara’ ya, Eski Eserler Genel Müdürlüğü’ne gittim. Genel Müdür yerinde yoktu. Genel Müdürü beklerken genç bir uzmanla sohbet ediyorduk. Ben konuyu anlatınca bana, “Kaymakam Bey, bakın size bir anımı anlatayım; Geçen aylarda Amerika’ya gitmiştik. Bu sizin Iris Love bizim haberimizi almış, bizi buldu. Şato gibi evinde bize bir ziyafet verdi. Gecenin çok geç saatlerinde, iyice kafayı bulunca bize, eski eserlerin bulunduğu, evinin bir bölümünü açtı. Bizi gezdirirken, nedense bir koridora yönelmiyordu. Ben arkada kalıp şöyle bir uzanınca, kapının birinin üzerinde “Knidos Seksiyonu” yazısını gördüm. Gerisini siz düşünün.”
Uzun bir beklemeden sonra Genel Müdürün geldiğini söylediler. İçeri girince, ta kapıya kadar adeta koşarak gelip boynuma sarıldı, “Buyurun sayın Kaymakamım, buyurun. Allah sizi bize gönderdi. Sizin gibi aydın, eski eserlerden anlayan Kaymakamları nereden bulacağız. Datça’da arkeolojik kazı yapan, Amerikalı bir bayan var, inanın bizden çok bu memleketi seviyor. Eski eserlerimizi ülkeye kazandırmak için gece gündüz çalışıyor, hala bu memlekete yaranamıyor. Maalesef sizin meslektaşlarınız böyle bir insana yardımcı olacağına dedikodusunu yapıyor.”
Deyince, “Bir dakika sayın Genel Müdür, benim eski eserden anladığım anlımda yazmıyor. O meslektaşlarım ne dedikodu yapmışlar bilmiyorum, bazı şeyleri duydukları muhakkak ama hiçbir işlemde yapmamışlar. Ben bu kadına karşı sizin yardımınızı istemeye gelmiştim, ama görüyorum ki, kadın korumanız altında. Size şunu söyleyeyim, bu kadın Datça’ya girdiği anda Jandarma vasıtasıyla ilçe sınırları dışına bırakılacaktır” dedim ve çıktım.
Datça’ya, döndükten sonra da en az haftada 3 gece, şoförü almadan, jeep ile o berbat, uçurumlu yollardan Knidos u denetlemeye giderdim.
Sedat kardeş, sadece Iris Love mi bu eski eser katili: Köylüler; “Biz dedelerimizden dinlerdik, Osmanlı paşaları, en güzel kirecin mermerden çıktığını söyleyerek bu eserleri İstanbul’a götürüp yakar, köşklerini badana yaparlardı” diye anlatırlardı.”
SORUMLULAR NEREDE?
Canlı tanıkların anlattıkları bunlar.
Elde belgeler de var.
Çıkan sonuç şu.
Prof. Iris C.Love arkeolog olmadığı halde Knidos’ta kazı yapma izni aldı..
Güzelim kenti delik deşik etti.
Dinamit kullandığı bile söylendi.
Çıkardığı tarihi eserleri yurtdışına kaçırdı.
Ve ne yazık ki, devlet körleri sağırları oynadı.
Hatta soygunu önlemeye çalışanları cezalandırdı.
Bunun bir bedeli olmalı.
Ama bizim ülkemizde maalesef olmaz.
Peki ya vicdan?
Arkeolog olmayan, tescilli tarihi eser hırsızı Iris Love’a Knidos’ta kazı izni verenler.
Soyguna göz yumanlar.
Vicdanınız hiç sızlamıyor mu?

KARGA BOKU

Köy yerinde ikindi vakti.
Çıt yok.
Herkes susmuş, sessizlik konuşuyor.
Zaman durdu sanki.
Birden bir damlama sesi.
"Şıp... Şıp!."
Alt mahalledeki çeşmenin musluğu bu.
Tamir gerekli
O arada yan arsaya bir karga kondu.
Tedirgin ama ürkek değil.
"Gakk!"
Biraz etrafı kolaçan etti.
Sağa sola baktı, yere pisledi.
Sonra kanatlandı, gitti.
Gece bir domuz girdi o arsaya.
Karganın pislediği yeri eşeledi.
Domuz eşeledikçe toprağın üstündekiler alta indi.
Aylar sonra bir fidan bitti orada.
Karganın pislediği yerde.
Yavaş yavaş büyüdü.
Dal oldu, yaprak oldu.
Ve bir ağaç oldu..
İncir ağacı.
Önce karıncalar sardı ağacı.
Sonra sinekler, sonra börtü böcekler.
En son da kuşlar.
Böcekler ağacın filizlerini, meyvalarını yedi, kuşlar böcekleri.
Alakargalar da incirleri.
Hayvanlar alemi o ağacın çevresinde bir dünya kurmuşlardı kendilerine.
Karganın pisliğiyle harcı karılan, domuzun eşelemesiyle temeli atılan bir dünya.
O yan arsada yaşam böyle süregiderken, bir insan çıktı ortaya.
Arsayı satın almış.
Önce duvarlarla çevirdi dört tarafını.
Üstünü tel örgülerle sardı.
Böylece domuzlar gelmez oldu.
Sonra börtü böcekten şikayet etti.
Etrafı zehire boğdu.
Karıncalar, sinekler, böcekler bir bir öldü.
Ardından onları yiyen kuşlar.
Sadece bir ağaç kaldı ayakta.
Hayvan mezarlığında bir incir ağacı.
Tek başına.
En son onu da kesti adam.
Oradaki hayatı bitirdi.
Bir çuval inciri bok etti!
İnsan denilen yaşam türünün bilimsel adı, Homo Sapiens.
"Düşündüğünün üstüne düşünebilen insan" demek.
O zaman düşünelim.
Herkes kendisine sorsun.
Çevreye, doğaya bir karga boku kadar katkım var m
ı?

CENNETİ ARAYAN CEHENNEM ÇOCUKLARI


Hiç düşündünüz mü?.
Biz kimiz?
Nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Stephen Hawking şöyle tarif etmişti bizi.
"Biz, oldukça ortalama bir yıldızın ufak bir gezegenindeki gelişmiş maymun türleriyiz. Fakat evreni anlayabiliyoruz. İşte bu bizi çok özel kılıyor."
Sizce sıradan bir insanın tarifi bu mu?.
Biz gerçekten doğayı, evreni anlayabiliyor muyuz?.
Doğada bizi diğer canlılardan özel kılan tek şey aklımız.
Aklımız düşünceyi üretiyor, düşünce de bilgiyi.
Google CEO'su Eric Schmidt'e göre uygarlığın başlangıcından 2003 yılına kadar ürettiğimiz bilgi miktarını, günümüzde her iki günde bir üretmekteyiz.
İnanılmaz bir istatistik.
İnsanlık hiçbir dönemde bugünkü kadar fazla düşünce üretmedi.
Ama insanlık bugünkü kadar da çalkantılı bir dönem yaşamadı.
O halde şu soruyu sormak gerekmiyor mu?
Düşünce ve bilgi insanoğluna mutluluk getirdi mi?. 
Ya da düşünce ve bilgi insanların mutluluğu için kullanıldı mı?
Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, televizyonlar bize ne verdi?.
Ardı arkası kesilmeyen yeni görüntülerin, yeni bilgilerin esiri olmadık mı?
Her türlü mutsuzluğu canlı izliyoruz.
İnanılmaz bir merakla savaşları seyrediyoruz.
Ülkelerin işgal edilmesini.
Cinayetleri.
Kafa kesmeleri.
Sahile vuran göçmen bebekleri.
Depremleri, tsunamileri.
Katliamları.
Patlayan madenleri.
Çöken binaları.
Ölümleri.
Hepsini kanıksadık artık.
Açlığı, yoksulu, sömürüyü, adaletsizliği, zulümü kanıksadık..
Bu görüntüleri, bu bilgileri bize ulaştıranlar, beyinlerimizde şu algıyı oluşturdu.
"Bu evrenin kuralı..Büyük balık küçük balığı yutar.Başka dünya yok."
Hawking'in dediği bu mu?
Biz evreni böyle mi anladık?
Yoksa bu bir hipnoz mu?..
Akıl, düşünce ve bilginin ürettiği bu olabilir mi?
Bu aynı zamanda bize bir "Benmerkezcilik" dayatması değil mi?.
Benmerkezcilik bizi kibirli, şımarık başkasına yaşam hakkı vermeyen birer tüketici yapmadı mı?
Hubert Reeves'in dediği gibi.
Bu benmerkezcilik, "bitkilerin, hayvanların ve tüm evrenin bize hizmet etmek için varolduğunu ve üzerlerinde hiçbir sınır tanımayan bir hakka sahip olduğumuzu savunan, yüzyıllar öncesinden gelen bir önyargının yansıması" değil mi?
Bu benmerkezcilik, bunca düşünce ve bilgi üretmemize rağmen cahilliğimizin ve dar görüşlülüğümüzün doğrudan ifadesinden başka ne olabilir?
Evet evrende büyük balık küçük balığı yutuyor.
Ama karnı doyunca kimseye saldırmıyor.
Doğada obezite diye bir hastalık yok.
Siz evrende insanoğlu dışında başka bir türün neslini tüketen canlı gördünüz mü?.
Göremezsiniz..
Oysa biz doymuyoruz.
Tükettikçe tüketiyoruz.
Mesela şimdi iphone 7'yi bekliyor milyonlar..
Mandıra filazofunun dediği gibi.
"İphone'nın yaratıcısı Steve Jops bile 4 tanesini gördü. Biz daha kaç tanesini göreceğiz."
Herşeye, herkese saldırıyoruz.
Tüm bunları sözde mutluluk adına yapıyoruz.
Bu yüzden kendi arzu ve hırslarımızın birer kölesi olduk.
AVM'lerde, mağazalarda, marketlerde mutluluk arıyoruz.
Oysa mutluluk peşinde koşulacak ve satın alınacak bir şey değil.
Ünlü psikiyatrist Carl Jung şöyle demiş.
''Dışına bakan kişi rüya görür, içine bakan ise uyanır.''
Buda'ya soruyorlar "sen kimsin?" diye.
"Uyanığım." diyor.
"Uyanmak nedir?" diyorlar.
"Izdırabın sonudur."
Izdıraptan kurtulmak için rüyadan, hipnozdan kurtulmak gerekiyor.
Uyanmalıyız..
Evrenle kucaklaşmalıyız..
Çünkü biz, doğa ve evren bir bütün.
Bir birliktelik bu.,
Kendi içimize, kalplerimize dönmeliyiz..
Mevlana Celalettin Rumi'nin şöyle bir sözü var.
"Sadece kalpten gelen erişebilir gökyüzüne."
Kutsal kitaplarda tanrı gökyüzündedir.
Gökyüzü cennetttir, mutluluktur..
Düşünür Bakunin'in sözüdür.
"Gökyüzünde bir efendi olduğu sürece, yeryüzünde köle olarak yaşamaya mahkumuz."
Kadim Hindu, Tibet ve uzak doğunun mistik öğretileri Bakunin'in bu sözünü şöyle destekler.
"Tanrı gökyüzünde değil, insanın kalbindedir..Tanrı insanın kendisidir."

Sufi geleneğinde Vahdet-i Vucut denir bu inanca, varlık birliği demektir..
İslam düşünürü Hallac-ı Mansur "Ene'l-Hakk" dediği için öldürülmüştür..
"Ene'l-Hakk" Ben Hakk'ım, Hak'tan gayrı değilim demektir..
Biz mutluğu dışarıda ve de gökyüzünde ararken, kalplerimizi unuttuk..
Yüreklere kilit vurduk..
Çevremizle, doğa ile savaşmaya başladık..
Eğer kalplerimizi açmayıp bu savaşı kazanırsak, maalesef kaybedeceğiz..
Cenneti ararken, cehennemde yanacağız..

KARADUTUM, ÇATAL KARAM, ÇİNGENEM

Adı, Mari Gerekmezyan'dı.
Türkiye'nin ilk kadın heykeltraşlarından biriydi.
Ermeni asıllıydı.
Güzel Sanatlar Akademisi'nde misafir öğrenciydi.
Çok başarıydı.
Okulda bir asistana aşık oldu.
Asistan ünlü bir ressam ve şairdi.
Üstelik de evliydi.
Delice sevdiler birbirlerini.
Dillere düştüler.
Sevdiği adamın büstünü yaptı.

Ünlü ressam da onun portrelerini çizdi.
Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar.
Birbirlerine seranat yaptılar.
Mari'nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı.
Ailesi ve Ermeni toplumu onu terketti.
İtinayla yalnızlaştırıldı.
Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerde adını bile geçirmedi.
Buna ragmen sevgilisini hiç terketmedi.
Ta ki hastalanana kadar.
1947 yılında tüberküloza yakalandı.
İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı.
Durumu ağırdı.
Antibiotik gerekiyordu.
Ama dünya savaşı yeni bitmişti.
Ülkede ilaç yoktu.
Ünlü ressam sevgilisini kurtarmak için tablolarını sattı.

İlaç için her yolu denedi.
Şiirler karaladı.
Ama olmadı.
Mari Gerekmezyan 1947 yılının 12 Ekiminde 37 yaşında hayata gözlerini yumdu.


*. *. *

Aradan 2 yıl geçmişti.
1949 yılının bir ilkbahar günüydü.
İstanbul Büyük Kulüp'te bir toplantı vardı..
Her ilde Büyük Kulüpler cumhuriyet burjuvasının eğlence mekanlarıydı..
Sıradan insanlar oraya giremezdi.
İşçi ve köylüler içeriye sokulmazdı.
Başı örtülüler de.
O gece Büyük Kulüp'tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler..
Bedri Rahmi ayağa kalktı.
Şiiri okumaya başladı.
Ama gözyaşlarını tutamadı.
Bir yandan mısraları söylüyor, bir yandan sular seller ağlıyordu.
Gözyaşlarına mendil yetmiyordu.
*. *. *
"Karadutum, çatal karam, çingenem..
Nar tanem, nur tanem, bir tanem..
Ağaç isem dalımsın salkım saçak..
Petek isem balımsın ağulum..
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan..
Yoluna bir can koyduğum..
Gökte ararken yerde bulduğum..
Karadutum, çatal karam, çingenem..
Daha nem olacaktın bir tanem..
Gülen ayvam, ağlayan narımsın..
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.
Sıla kokar, arzu tüter,
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade..
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam..
Sensiz bana canım dünya haram olsun."


*. *. *

Bedri Rahmi'nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu.
Ama hiç tepki vermiyordu.
O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu.
Bedri Rahmi'nin "Karadutum, çatal karam, çingenem" diye seslendiği kadın, 2 yıl önce ölen Mari Gerekmezyan'dı.
Mari öldükten sonra Bedri Rahmi'ye dünya haram olmuştu.
Öyle ki.
Yıkılmışlığını dizelere dökmüştü.
"Türküler bitti,
Halaylar durdu,
Horonlar durdu..
Hüzün geldi başköşeye kuruldu,
Yoruldu yüreğim, yoruldu."

Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1975 yılında öldü.
Ölene kadar "Canım Cebişim" dediği Mari'yi hiç unutmadı.
Cebiş, Anadolu'da yeni doğan keçi yavrularına denirdi.

Kaynak: Can Kırıkları-Karin Karakaşlı

NEYİ ARIYORSAN, SEN OSUNDUR.


Yıl 1905'di.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Theodore Roosevelt, rezervasyonlardaki kızılderililerin şikayetleri üzerine bir toplantı düzenlemişti.
Kızılderili şefleri trenle New York'a getirildi.
Bir heyet kendilerini karşıladı.
Konuklara toplantı öncesi kenti gezdiriyorlardı.
Sokaklardaki insan seli, arabaların, iş makinalarının gürültüsü kızılderilileri şaşırtmıştı.
Birara Oglala Lakhotaları'nın şefi ve şamanı Hehaka Sapa (Kara Geyik) bir Ağustos böceğinin şarkısını duyduğunu söyledi.
Yanındaki diğer reisler onayladı.
Ama beyaz adamlar inanmadı.
Kentte Ağustos böceğinin olmayacağını, olsa bile bu gürültüde duyulamayacağı söylediler.
Kara Geyik ısrar etti.
Arabayı durdurdu.
İndi, ilerideki parka gitti ve bir ağaçta Ağustos böceğini gördü.
Amerikalılar şaşırmıştı.
"Olamaz" dediler, "Sende doğaüstü güçler var."
"Hayır" dedi Karageyik,
"Ağustos böceğini duymak için doğaüstü güce ihtiyaç yok."
Amerikalılar, "O zaman biz niye duymadık." dediler.
Kara Geyik cebinden metal 50 sent çıkardı, kaldırımda yürüyen insanların arasına yuvarladı..
Bir anda herkes "acaba benden mi düştü." diye paraya bakmaya başladı.
Kara Geyik yanındakilere sordu.
"Anladınız mı?"
"Anlamadık" dediler.
Anlattı.
"Bir insan için önemli olan nelere değer verdiğidir.. Çünkü herşeyi ona göre duyar, ona göre görür ve ona göre hisseder..Siz doğaya değer verseydiniz, Ağustos böceğinin şarkısını duyardınız."
*. *. *
Bilinen bir kızılderili hikayesidir bu..
Kıssadan hissedir..
Şimdi sorun kendinize..
Neye değer veriyorsunuz?
Neyi görüyor, neyi duyuyorsunuz?
Bozuk paranın sesini mi?
Ağustos böceklerinin türküsünü mü?
Goethe'nin bir sözü var.
"İnsanın gözü bildiği ve anladığı şeyi görür.. Ancak daha derin bilgi ve kültürün bize gösterdiği birçok şeyi, önümüzde durduğu halde yıllarca görmemiş olabiliriz."
..Ve Mevlevi felsefesidir; Neyi arıyorsan, sen o'sundur.

KIYILAR HALKINDIR, KİRALANAMAZ


Sadece direnenler kazanır
İtalyan yazar Luciano de Crescenzo der ki;
"Biz hepimiz tek kanatlı melekleriz, ancak birbirimize sarılırsak uçabiliriz."

Datçalılar Kurubük'ün kiralanmasına karşı çıkarak birbirlerine sarıldılar.
Uçtular.
Ve hedefe ulaştılar.

Kurubük'ün sermayeye peşpeş çekilememesinin nedeni Datçalılar'ın kararlı mücadelesindendir.
Birlikte bir sinerji oluşturarak Kurubük'ü Türkiye'nin gündemine taşıdılar.
Onların bu yasal, onurlu mücadelesine Datça Belediyesi, Kent Konseyi, Kıyı Çalışma Grubu, MUÇEP Datça ve diğer sivil toplum örgütleri büyük destek verdi.
Ayrıca başta Habertürk olmak üzere, Sözcü, Hürriyet, NTV, CNNTürk, Foxtv, Vatan, T24, Haber Hürriyeti, Egenin Sesi, Muğla Devrim gibi yayın kuruluşları sayfalarını, ekranlarını bu onurlu direnişe ayırdılar.  

Ülkenin çeşitli yerlerinde yaşayanların sosyal medya aracılığıyla verdiği destek de Datçalılar'ın gücüne güç kattı.
Sonuçta kazanan Datça oldu, Türkiye oldu..
Kurubük halka kaldı.

Şilili büyük şair, koca yürekli Pablo Neruda'nın şiirindeki gibi.
"Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
."
Halkız biz dostlar.
Birleşirsek kazanırız.
Ne güzel demişti Nazım Hikmet.
"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yarin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber! "
Kurubük küçük bir örnekti.
Bundan böyle hep beraber olabilirsek, nice Kurubükler kazanırız.
Çünkü anayasa der ki.
Kıyılar halkındır.

AH O PALAMUT AĞACI

Eskiden palamut ağaçlarıyla doluymuş, Datça'nın güzel koyu.
O yüzden Palamutbükü denmiş.
Zamanla kesilmiş o palamutlar.
Yerlerine badem dikilmiş.
Şimdi parmakla sayılacak kadar azlar.
Ama dev palamutlar.
Tepelerde.
Kumyer Köyü'nde.
Zamana meydan okur gibiler.
Heybetliler.
Aşağıda güzelim Palamutbükü'nü seyrediyorlar.
Atinalı tarihçi Thukidides ile sanat tarihçisi George E.Bean'a göre onların bugün durduğu yerlerde antik çağın çok önemli bir kenti vardı.
Adı Triopion'du.
"Üç yöne bakan" demekti.
En yukarıda görkemli bir akropolisi.
Asklepios kutsal alanı.
Ve gür suyu olan bir pınar.
Pınarın üzerinde de muhteşem bir köprü.
Hayat vardı o palamut ağaçlarının altında.
Kim bilir kaç aşık oturmuştu onların altına?
Kaç ozan şarkılar söylemişti?
Kimler piknik yapmıştı kim bilir?.
Triopion'da Dor Hexapolisi (Altı kent birliği)nin Doreia festivalleri düzenlenirdi..
Müzikal ve sportif yarışmalar yapılırdı..
Sporcular kazandıkları madalyaları Apollon Tapınağı'na bırakırdı..
Bir defasında Halikarnas'lı Agasikles, kazandığı Tripod'u (üç ayaklı sehpa) kentine götürmek istedi.
Kabul etmediler..
Bu yüzden Halikarnas(Bodrum) Altı Kent Birliği'nden çıkarıldı.
Triopion'da bir de hipodrom vardı..
At yarışları yapılırdı.
Kıyıda, Palamutbükü'nde bir limana sahipti..
468'de Atinalı komutan Kimon'un donanması üs olarak kullanmıştı..
1956'da bir binbaşı liman kalıntılarını keşfetti.
Birkaç savunma burcu hala görülüyor.
Cıvıl cıvıldı Triopion.
Şimdi harabe.
Bir kısmı toprak altında.
Toprak üstündekiler sessiz, virane.
Mermerleri tıpkı Knidos gibi İstanbul saraylarında kullanıldı.
Sadece palamut ağaçları ayakta kaldı.
Parmakla sayılacak azlar.
Acaba o günlerden bugüne kaçıncı kuşaklar!
Ve en önemlisi.
Kesilmeden daha kaç yıl yaşayacaklar.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...