14 Mart 2021 Pazar

İMHOTEP'DEN GALENOS'A BİR TIP MASALI.



Mitoloji ile Tıp birbirlerine çok uzak görünseler bile çok güçlü bir ilişki içindeler.  Mitoloji, tanrılarla, tanrıçalarla, doğaüstü güçlerle süslenmiş halk hikayeleri.

Tıp ise araştırma, deneme, gözleme, mantık ve kanıtlara dayalı çok önemli bir bilim. O halde Mitoloji ile Tıp nasıl ilişki içinde.Anlatalım.

Tıp kelimesinin Antik Mısır Tanrısı Amon’un şehri, dönemin en önemli sağlık merkezi Teb’den (Thebai) geldiği kabul edilir. Bu kentte dönemin en ünlü hekiminin adı da İmhotep.

Tıbbın sembolü iki yılan ise Sümerler’in Gılgamış Destanı’na dayanıyor. Yılanlardan biri zehiri, diğeri panzehiri temsil ediyor.
Baldırımızın arka bölümündeki kas grubunun topuk kemiğine birleşmesini sağlayan Aşil Tendonu’nun ismi, Homeros’un İlyada’sındaki Troya Savaşı'nın en önemli figürlerinden biri olan Akhilleus’dan (Aşil) kaynaklanıyor. Bilindiği gibi efsanede Aşil topuğundan yediği okla öldürülmüştü.

Mitoloji ile Tıbbın birlikteliği o kadar güçlü ki. 
Mesela zararlı bakterilere Stafilokok adı veriliyor. Yunan Mitolojisi’nde Aitolia kralı Oinos’un keçilerini otlatan çobanın adı “Staphylus”dur. Staphlyus bir gün
ottattığı keçilerden birinin sürekli sürüyü geç katıldığını fark edince, keçiyi izliyor ve keçinin sürüden ayrılır ayrılmaz bir asma bahçesinde asma yediğini görüyor. Antik Yunanca’da Stapilok üzüm, Oinos ise şarap anlamına gelmekte. Bu nedenle mikroskopta üzüme benzeyen bu bakterileri çoban Staphylus’tan esinlenerek “Stafilokok” deniliyor.

İnsan dışkısında bulunan ipliksi, düz, kıvrık ve küre biçiminde şekillenen Proteus bakterilerinin de mitolojiye dayanan böyle bir hikayesi var.
Yine mitolojide tanrıların yalanlarını ortaya çıkaran ve kanatlı melek olarak betimlenen İris, gökkuşağının sembolüdür. Tıpta gözün rengini veren tabakaya bu nedenle “İris Tabakası” deniliyor.
Bir başka Tıp ile Mitoloji buluşması vücut ateşinde görülüyor. “Febris” Yunan Mitolojisi’nde “ateş ve sıtma” tanrıçasıdır. Tıpta da “Febris” deyimi yüksek ateşli hastalıklarda kullanılan bir terim.
Yine tıpta çift cinsiyetli kişilere “Hermafroditizm” tanısı konuluyor. Bu isim de Afrodit ve Hermes’in çift cinsiyetli olduğu için günahkar kabul edilen oğullarından kaynaklanıyor.
Psikiyatride insanların korkularını ifade etmek için “fobi” sözcüğü kullanılır. Örneğin kapalı yer korkusu “Klostrofobi”, hayvan korkusu “Zoofobi
Fobi sözcüğü de mitoloji kaynaklı. “Phobos” savaş tanrısı Ares’in yardımcısı olan ve korku ile dehşeti simgeleyen bir varlık. Fobi kelimenin kaynağı.
Tıp ile mitoloji ilişkisinde bunlar gibi daha onlarca örnek verilebilir.
Ancak fazla uzatmadan mitolojik bir öyküyle Tıp Bayramı’nı kutlayalım.

Ünlü hekim Bergamalı Galenos döneminde, bu toprakların en önemli tıp merkezi Asklepion’a bir hasta getirilir. Uyku odasına alınır, sayıklamaları, rüyaları gözlemlenir. Ancak hastalığına bir teşhis konulamaz. Umut yoktur.
Hekim Galenos bakar ki, tıp çaresiz, hastanın Asklepion’un giriş kapısının dışına çıkarılmasını ve ailesine haber verilerek evine gönderilmesini ister. Çünkü, Bergama’daki Asklepion’un kapısında “Buradan içeri ölüm giremez” yazmaktadır.
Ölümle boğuşan hasta dışarıda akrabalarını beklerken, aynı kaseden içtikleri sütü kusan yılanları görür. Yılanlar sütün başında kavga ederken, birbirlerini ısırarak süte zehir bulaştırırlar. Ümitsiz hasta bir an önce canına kıyma düşüncesiyle sürüne sürüne süte yaklaşır ve soluksuz içer.
İçer içmez de bayılıp yere düşer.
Ancak, bir süre sonra bir  mucize yaşanır.
Hasta iyileşerek ayağa kalmıştır. 
Hemen hekim Galenos’a haber verirler.
Galenos yıllarca aradığı zehire karşı panzehiri bulmanın sevinciyle hastayı kucaklar ve Bergama Asklepionu'nun kapısına aynı kaptan içtikleri sütü kusan iki yılan kabartmasının betimlendiği bir sütun diktirir.

*.  *.  *

Bugün 14 Mart.
Tıp Bayramı.
Tüm sağlık çalışanlarımıza saygılarımızla.

8 Mart 2021 Pazartesi

YATAĞAN'IN RANTINA BAK, ŞU YUNAN'IN YAPTIĞINA BAK




Yunanistan'ın Midilli Adası’nda geçen haftaki arkeolojik kazılarda  bir hamam bulundu.

Kalenin altında.

Yaklaşık 600 yıllık.

16’ncı yüzyıldan kalma bir Osmanlı hamamı.

Midilli doğumlu olan Barbaros Hayreddin Paşa’ya ait.

Bu Midilli’de bulunan en eski hamam.

Arkeologlar için önemli bir keşif.

Eski Eserler Müdürü Pavlos Triantaphyllides, bulunan hamamın ada tarihi için çok çok önemli olduğunu, hemen koruma altına alınacağını, önce üstünün gölgelikle kapatılacağını, gelecekte de ziyarete açılacağını söyledi.


*.  *.  *


Aynı tarihlerde Muğla Yatağan’da bir hamam yıkıldı.

O da 600 yıllık.

O da bir Osmanlı Hamamı.

Kömür arayan bir maden şirketinin iş makinaları, hoyratça 600 yıllık tarihi yerle bir etti.

Oysa, bu hamam Muğla Kültür Varlıkları Korumu Kurulu tarafından 2012 yılında tescillenerek koruma altına alınmıştı.

Koruma altındaki hamam yıkıldı.

Yöredeki yurttaşlar şikayet etmese, kimsenin ruhu duymayacaktı.



Midilli bir Yunan Adası.
Yunan Adası’nda bulunan tarihi bir Osmanlı hamamı Yunanlılar tarafından özenle koruma altına alınıyor.

Yakında ziyarete açılacak.

Yatağan Türkiye’nin şirin bir beldesi.

Yatağan’da devletten yüz alan maden şirketleri tarihi, kültürü, doğayı katlediyor.

Yetinmiyor, 600 yıllık bir Osmanlı hamamını yerle bir ediyor.

Başka söze gerek var mı?

4 Mart 2021 Perşembe

PAPATYA KOKUSU

Zeus'un en güzel kızıydı Astrea.
İyilik meleğiydi.
İnceliğin ve zerafetin sembolüydü.
Ne zaman bir kötülük görse gözyaşlarına boğulurdu.
Gün geldi, yeryüzündeki kötülüklere dayanamaz oldu.
Babasına yalvardı.
"Beni bu dünyadan uzaklaştır."
Zeus gökyüzüne gönderdi, güzeller güzeli kızını.
Astrea artık yıldızların arasından izliyordu, insanoğlunun kötülüklerini.
Ve her gördüğü kötülükte ağlıyordu.
Gözyaşları tek tek  toprağa döküldü.
Ve her gözyaşı düştüğü yerde bir çiceğe dönüştü.
İnce, zarif, ak bir çicek.
Papatya.

Bugünlerde dağ taş papatya.
Her yer sarı beyaz.
Doğanın aşk bahçesi adeta.
Sade ve gösterişten uzak.
Sıcak ve samimi bir bahçe.
Üstelik gezmek, koparmak bedava.

Aşıkların fal açtığı çicektir papatya.
Hele o son yaprağı var ya.
Ya karalara bağlar insanı.
Ya mutluluktan uçurur.
O'nun sizi sevip sevmediğini o son yaprak söyler.
O yüzdendir ki Can Yücel, "Sana da kırgınım papatya, bir seviyoru sığdıramadın onca yaprağına" der.
Ya Edip Cansever.
"Tek ihtiyacım neydi biliyor musun,
Bir papatya yaprağı daha."
O son yaprak hüznün ya da sevincin habercisidir.
Vazoları süsleyen en güzel kır çiceğidir papatya.
Astrea gibi inceliğin ve zerafetin çiceğidir
Güzelliğin çiceği.
Bütün çiçekler, ne kadar güzel olduklarını elbette duymak ister.
Ama papatyaya bir papatyanın ne güzel olduğunu işitmek yeter!

İngilizler "Daisy" diyor papatyaya.
"Day's Eye"nin kısaltılmışı.
Gün ışığında yapraklarını açıp, karanlıkta kapattığı için.
Kürtler "Beybün" diyorlar.
Bir dönem güney doğuda parklara "Beybün" isminin konulması yasaktı benim ülkemde.
İtalyanlar ve Yunanlılar " Margerita"  der.
Peki biz niye "Papatya" diyoruz acaba?

Papatya kelimesi Rumca "Papadia"dan geliyor.
"Papazın Karısı" demek.
Anadolu Rumları, papaz eşlerine kızlık isimleriyle hitap etmezler.
"Papadia" derler.
Papadia hanım!
Peki, papazın karısı ile papatya ne alaka?
Rivayet odur ki, yıllar yıllar önce Türkler ve Rumlar birlikte yaşadığı günlerde, Nevşehir'de bir köyün papazı,  başka köyden bir kızla evlenir.
Türkler papazın eşine ismini sorarlar.
O da yerden papatyayı koparıp, ismim bu der.
Aslında "Margerita" demek ister.
Ancak, bizimkiler çiceğin adının "Papadia" olduğunu sanır.
O gün bu gün bu narin çiceğe papatya diyoruz.
Papazın Karısı yani.
Ömrünüz papatyalar gibi ak, temiz, sevgi dolu geçsin.

3 Şubat 2021 Çarşamba

BU TOPRAKLARDAN BİR ŞADAN GÖKOVALI GEÇTİ.




Dünya ozanlarının babası Homeros İzmirli'ydi.
Dünya tarihinin atası Heredot Bodrum'lu.
Bilimin, felsefenin babası Thales Söke'liydi.
Antik çağın en büyük bilgesi Bias da Söke’li.
Coğrafyanın babası Strabon Amasya’lıydı.
Dünyanın ilk şehir planlamacısı Hippodamos Aydın'lı.
Cepte taşınabilen güneş saatlerini icat eden Eudoxus Datça'lıydı.
Dünyanın Yedi Harikasından biri olan İskenderiye Feneri'ni yapan mimar Sostratus da Datça'lı.
Anadolu halklarının savunucusu Hektor Çanakkale’liydi.
Jule Verne’den asırlar önce uzay romanları yazan Lukianos Adıyaman'lı.
Büyük İskender'e “Gölge etme, başka ihsan istemem” diyen, gündüz elinde kandille “adam arıyorum” diye dolaşan Diyojen Sinop’luydu.
Ressamlar prensi Perhasios Efes’li.
"Güneşe ve aya tapılmaz, ikisi de taş kütlesi" diyen Anaxagoras Urla'lıydı.
Geometrinin öncülerinden matematikçi Apollonius Antalya'lı.
Bu bilgeler gibi bir bilge daha yaşadı bu topraklarda.
Prof.Dr.Şadan Gökovalı.
Benim üniversite hocamdı, mitolojiyi, arkeolojiyi, hatta kozmosu bana sevdiren insandı.
Bu kadim topraklara nice kültür tohumları eken bir bilgeydi.



Şadan Gökovalı kelimelerle anlatılacak bir insan değil.
En azından benim dağarcığımdaki kelimeler yetersiz kalır.
Ama yine de anlatmak istiyorum.
1939 yılında dünyaya gözlerini açtığında, 8 çocuklu bir ailenin tek erkek evladı olmuştu.
O yıllarda Gökova bataklıktı.
Sıtma ve salgın hastalıklar nedeniyle insanlar ölüyordu.
Dört kardeşini bu yüzden kaybetti.
Babası Mehmet köyün muhtarıydı.
Sevilen, sayılan, çalışkan, bilgili bir insandı.
Bataklığı kurutup hem sağ kalan çocuklarını, hem de köylülerini kurtarmak istiyordu.
Dönemin Valisi Recai Güler'le görüştü.
Ziraatçilere danışıldı.
Bilim insanlarına ulaşıldı.

Bataklığı kurutmanın tek çaresi okaliptus fidanı dikmekti.
Ancak, ülkede bu ağaçtan yoktu.
Devreye Bodrum'da yaşayan Cevat Şakir Kabaağaçlı girdi.
Avusturalya'dan okaliptus fidanları getirildi.
Köylüler el ele verdiler. Örnek bir imece ile günlerce çabalayıp, 3 kilometre boyunca fidanları diktiler.
Okaliptuslar büyüdükçe bataklık kurudu.
Böylece Gökova hastalıktan kurtulmuş oldu.
Bugün Marmaris'e giderken, Gökova'da gördüğünüz o okaliptuslu yol, Şadan Gökovalı'nın hayata merhaba dediği yıllarda yapılan yoldur.
Şadan Gökovalı'nın doğduğu coğrafya binlerce yıl kültür ve sanatla yoğrulmuştu.
Bu topraklar bilgelerin topraklarıydı.
İbni Haldun'un "coğrafya kaderdir" sözünü doğrularcasına, Gökovalı'nın kaderini doğduğu coğrafya belirledi.
Babası dahil, çevresindeki insanlar asırlar boyu nesilden nesile aktarılan kadim bilgilerle dolu, doğa ve tarih ile iç içe, çalışkan, araştırmacı, yardımlaşmacı ve üreticiydi.
"İnsan yaşadığı yere benzer" der, Edip Cansever.
Gökovalı da yaşadığı yere benzedi.
Doğa ve tarih ile ilgilendi, kültüre, sanata, mitolojiye merak sardı.
Çalıştı, çabaladı, araştırdı ve sürekli üretti.
Öğrenmekten hiç vazgeçmedi.
Ve sonunda Prof.Dr.Şadan Gökovalı oldu.
Bir insanın kaç yeteneği olabilir?
Bir insan kaç işi yapabilir?
Bir insan hem gazeteci, hem şair, hem yazar, hem ozan, hem araştırmacı, hem akademisyen, hem radyo-televizyon programcısı, hem turist rehberi, hem tarihçi, hem mitolog olabilir mi?
Prof. Dr. Şadan Gökovalı bunların hepsi oldu.
Mitolojiyi şiire çeviren insandı Şadan Gökovalı.
Anadolu'nun öz kültürünü milyonlara ulaştıran bir bilge.




Cevat Şakir Kabaağaçlı ile Azra Erhat'ın manevi evladıydı.
Onlardan öğrendiği bilgiyi milyonlara aktarandı.
Cevat Şakir "ölsem, ölüm beni yenemeyecek, çünkü Şadan var" demişti.
Vasiyet gibi bir sözdü.
Öldüğünde, bu vasiyeti yerine getiren, onun tüm makale, öykü ve romanlarını daktilo eden, yayınlayan ve kitaplarının önsözünü yazan kişiydi Şadan Gökovalı.
En karanlık günlerde cesaretiyle etrafına aydınlık saçan insandı ayrıca.
81 yıla 81 asır sığdırdı.
Homeros'tan Heredot'a, Dede Korkut'tan Yunus'a 3000 yıllık bir kütüphaneydi.
O bilgelerle birlikte yaşasaydı, hiç şüphesiz bugün ders kitaplarında okutulan isim olurdu.
81 yılda 30’a yakın kitap yazdı.
Şiirler, öyküler, araştırmalar.
Yüzlerce makale.
Onlarca ödül.
1967’de Knidos’u, 1968’te Efes’i, 1971’de Fethiye’yi, 1978’de de Bergama’yı “En iyi yazan yazar” seçildi.
Muğla ve İzmir kültürüne, Anadolu uygarlığına en iyi hizmet eden insan ödülüne layık görüldü.
Türkiye'de turizm rehberliğinin öncüsü oldu.
Geçen sene bir belgeseli çekildi.
İzmir’de, Gökova’da ve Datça'da üç caddeye, Akyaka’da bir sokağa adı verildi.
Menteşe’de adına yapılmış 3 bin kişilik bir açık hava tiyatrosu var.
Ve doğduğu yerde, Gökova’da “Prof. Dr. Şadan Gökovalı Kültür Evi” bulunuyor.
Şadan Gökovalı Homeros'un günümüze ulaşan sesiydi.
Ve o ses 81 yaşında son nefesine kadar aynı şeyi söyledi.
"Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim."
Aslında sadece öğrenmeyi sevmedi, halkına öğretmeyi de sevdi.
Unutulur mu şu sözleri.
"Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime.
Diyeceklerimi türkülerle demişim."
Hocam, meslektaşım, ustam, sen Edip Cansever gibi, “gülmek, bir halk gülebiliyorsa gülmektir” diyenlerdendi.
Bazıları için ölümün hükmü yoktur,
Prof.Dr. Şadan Gökovalı gibiler ölümsüzdür.


1 Şubat 2021 Pazartesi

DATÇA'DA AKIL ALMAZ BİR CİNAYET VE BİR LİNÇ HİKAYESİ


İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Eski Çağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi DR.OĞUZ YARLIGAŞ'a teşekkürlerimle.



MÖ 6'ncı yüzyıldı.

Knidos’ta bir gece yarısı Khrysippos oğlu Euboulos adlı gencin cesedi bulundu.

Kafası yarılmış, cinayete kurban gitmişti.

Aile büyük bir üzüntü içindeydi.

Katil kim olabilirdi?

Kim biricik evlatlarını öldürmüştü?

Olağan şüpheli Euboulos’la arası hiç iyi olmayan yaşıtı ve adaşı diğer Euboulos’tu.

Anaksandridas oğlu Euboulos.

Üstelik ceset şüphelinin hemen evinin önünde bulunmuştu.

Khrysippos ailesi ve onları destekleyenler kararlarını verdiler.

Katil Anaksandridas oğlu Euboulos’tan başkası olamazdı.

Öyleyse kanın bedeli kan olmalıydı!

Büyük bir kalabalıkla evini bastılar ve cinayet zanlısı olarak gördükleri genci, suçlamaları reddetse bile  orada linç ederek öldürdüler.

Olaylar bununla da bitmedi.

Khrysippos ailesi ile Anaksandridas aileleri arasında büyük kavgalar, tartışmalar çıktı.

İki cinayet Knidos'ta düzeni bozan bir gerginliğe neden olmuş, halk arasında kutuplaşma ve karışıklık yaratmıştı.

Hava barut gibiydi.

Kent adeta kaynıyordu.

Can güvenliği kalmayan Anaksandridas ailesi, kentte asayişin sağlanması için Roma mercilerine başvurdu.

Datça’dan gemiye atlayıp, soluğu Roma’da alan iki yetkili, Knidos’taki  bu cinayetleri İmparator Augustus’a anlattılar.

Augustus olayı iyice dinledikten sonra en güvendiği isimlerden biri olan müfettiş Asinius Gallus’u cinayetleri soruşturması için Datça’ya gönderdi.


Gallus önce tanıkları topladı ve tek tek ifadelerini aldı. 

Tanıklar çelişkili konuşuyordu.

Bunun üzerine iki aileyi dinledi.

Ancak aileler de kesinlikte suçlamaları kabul etmiyor aksine ısrarla birbirlerini suçluyorlardı.

Gallus cinayeti çözmek için farklı bir yöntem bulması gerekiyordu.

Sonunda buldu ve iki evde bulunan kölelerin olan bitenleri duymuş ya da görmüş olabileceklerine karar vererek, köleleri sorguladı.

Bu yöntem işe yaramıştı.

Gallus cinayetleri çözmüştü.

Ancak, kentte kimseye bir şey söylemeden Datça’dan ayrılarak tekrar Roma’ya döndü.

Knidos’ta herkes meraklı bir bekleyişe başladı.

Gallus Roma’ya sunduğu raporda ne yazıyordu?

Katil kimdi ve hangi aile suçluydu?


Yaklaşık bir ay sonra Roma’dan Datça’ya bir mektup ulaştı.

Yazan İmparator Augustos’tu.

Mektupta tüm olay en ince ayrıntılarıyla anlatılmaktaydı.

Olay gecesi, Anaksandridas’ların evinin önüne gelip ilk sataşmayı başlatan, bağırıp çağıran Khrysippos oğlu Euboulos ile abisi Phileinos’tu.

İkili evdekileri taciz ediyor, mülke zarar veriyordu.

Bunun üzerine Anaksandridas evdeki kölelere dışarıdakileri uzaklaştırması için talimat verdi.

Kölelerden evde lazımlık olarak kullanılan kovaları Euboulos ile abisi Phileinos’un üzerine boşaltmaları istedi.

İşte ne olduysa o anda oldu.

Kölelerden birinin elinden kayan lazımlık, Euboulos’un kafasına düşüp ölmesine neden oldu.

Cinayette Anaksandridas oğlu Euboulos’un hiç suçu yoktu.

Günahsız olduğu halde linçe kurban gitmişti.

İmparator Augustus mektubununun sonunda kent sakinlerine çok sert uyarılarda bulundu ve Knidos’ta artık  gerginliğe asla izin verilmeyeceğini, kavgayı sürdürenleri de sert şekilde cezalandıracağını açıkladı.

Bir daha böyle bir şey yaşanmaması için de olayın kayıtlara geçmesini istedi.

Augustos’un emriyle Knidoslular kentin merkezine bu cinayeti anlatan bir yazıt diktiler.

Derler ki,

Datça Yarımadası o günden sonra linç kültüründen uzak durdu.


Kaynak: DR.OĞUZ YARLIGAŞİstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Eski Çağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.




2000 yıl önce yaşanan olayın animasyonla anlatımı

22 Ocak 2021 Cuma

BEN KNİDOS FENERİYİM.



Bir yanım Ege.
Bir yanım Akdeniz.
Benimle kucaklaşır iki deniz.
Halikarnas Balıkçısı der ya.
"Altı yedi bin yıl önce kayığı ilk yüzdüren dalgalar ve dalgalara ilk binen kayıklar hep buralıydılar."
Ben de Bu kadim topraklardayım.
Eskiden adaydı bulunduğum yer.
Kap Krio derlerdi.
Sonraları yarım adaya dönüştürdüler.
Deveboynu dediler.
Coğrafi şekli hörgüce benzediğinden.
Denizden 109 metre yüksekteyim.
Gemiler nereden gelirse gelsin.
İster Ege'den, ister Akdeniz'den.
Görünürüm 12 milden.
Kimbilir kaç gemiye rehber oldum.
Kaç denizciye umut.
Kaç balıkçı benimle yönünü buldu.
Işığımla kaç insan kurtuldu kimbilir.
Bir zamanlar fitilli gaz lambaları ile ışıldardım.
Sonra LPG'li gömlekli lambalarla.
Şimdilerde de güneş enerjiyle parlıyorum.
Ben "Knidos Deniz Feneri"yim.
Güneşin en güzel battığı yerdeyim.
Hani demiş ya filozof.
"Olacaksan güneş gibi ol. Batışın bile muhteşem olur!"
Ben muhteşem günbatımlarının adresiyim.
Belki de Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirindeki deniz feneriyim.

"Uzanmış koca burun açık denize doğru,
Lacivert ve gri gecenin değerinde.
Karanlıkla başlar bir dünya sevgisi,
Deniz feneri parlar,
Talihe aldırmadan kayalar üzerinde.
Bulutlar birleşir alaca düzlüklerde,
Çöker uzak limanlardan bir sis.
Bir sıkıntı başlar karanlığında kaderin,
Bildirir, yanınca yanınca,
Yükleniyor: 2733532/2733532 bayt yüklendi.
Ömrün neresindesiniz, aşkın neresindesiniz?

Yüreğin mi daralıyor, yıldız ışığında,
Bırak anılar gitsin biraz daha geri.
Ruhu götürmeden vakit yürüyebilir,
Düşün nasıl durmuş sabırla yüzlerce yıl,
Hep bu benekte bu deniz feneri.

Bak deniz savaşlarına, yaşlı korsanlara,
Uçan dalgalara, uyuyan rüzgara bakmış,
Bir tek göz kadar kara ve mavi,
Enginle boş,
Kısmetsiz balıkçılara bakmış.
Saçlarında tuz kokan, ölü kokan bir serinlik,
Yüzünde bir fırtına tadı.
Durursun yorgun, umutsuz,
Birden bir daha yanıp söner, sevinçle titrersin,
Bir şey, belki de yaşaman uzadı."

22 Aralık 2020 Salı

PERSEPHONE'NİN GÖZYAŞLARI.



Roma'da Persephone'ydi adı.
Yunanistan'da Kore.
Gökyüzü tanrısı Zeus ile tarım ve bereket tanrıçası Demeter’in kızıydı.
Güzeller güzeliydi.
Bir gün arkadaşlarıyla kırda oynarken, yer yarıldı ve yeraltı Tanrısı Hades, Persephone'yi kaçırdı.
Kendisini terketmemesi için de büyülü bir nar tanesi yedirmeyi başardı.
Efsane bu ya..
Ölüler diyarında bir şey yiyip içenlerin tekrar yeryüzüne çıkma hakları yoktu. 
Persephone artık Hades'in eşi olarak yeraltında yaşamaya mahkumdu.
Anne Demeter günlerce kızını aradı ama bulamadı.
Üzüntüden kahroldu.

O üzülünce yeryüzünde tarım yok oldu.
Kıtlık sefalet başladı.
O anda haber tanrısı Hermes çıktı sahneye.
Persephone'nin Hades tarafından yeraltına kaçıldığını duyurdu.
Anne Demeter, kızının kurtarılması  için hemen gökyüzü tanrısı Zeus’a koştu.
Zeus, Olimpos'ta tüm tanrıları acil topladı.
Tanrılar, Hades'ten Persephone'yi serbest bırakmasını isteyeceklerdi ama Persephone ölüler diyarındaki büyülü nardan yemişti.
Yasalara göre oradan kurtulması imkansızdı.
Sonunda  Zeus bir orta yol buldu.
Persephone altı ay Hades’in yanında yeraltında kalacak, mahsül zamanı geldiğinde de kıtlık olmaması için  6 ay yeryüzüne çıkacaktı.
Tanrılar Zeus'u onayladılar, Hades ikna olundu.
Böylece  tanrıça Demeter tarım ve bereket görevini yerine getirebilecek, dünyada kıtlık yaşanmayacaktı.
Yunan ve Roma mitolojisi böyle anlatır yaz ile kış döngüsünü.

*   *   *

Bu hikaye tarih boyu sanatçıları çok etkiledi.
Ressamlar Persephone'nın acısını betimlediler tuvallerine.
Yontucular mermerlere kazıdılar kaçılırma anını.
Hepsi birbirinden güzel eserler bıraktılar.
Ama biri var ki, onun yaptığı başkaydı.
Sanki mitoloji gerçek olmuştu, Hades ile Persephone canlanmıştı.
Bunu yapan isim İtalyan ressam, mimar ve heykeltraş Gian Lorenzo Bernini'ydi.
Bernini 17'nci yüzyılın en önemli yontucularından biriydi.
Barok tarzı heykel sanatının yaratıcısı kabul ediliyordu.
Henüz daha 21 yaşındayken, Kardinal Scipione Borghese kendisinden "Persephone'nin Hades tarafından kaçırılması" ile ilgili bir heykel yapmasını istedi.


Bernini mitolojiye çok düşkündü, hikayeyi biliyordu.
Ona göre hikayede en can alıcı sahne Hades'in Persephone'yi yakalama anıydı.
Carrara bölgesinin meşhur mermerlerinden koca bir blokla atölyesine kapandı.
Aylar sonra ortaya çıkan eser inanılmazdı.
Heykel değil sanki gerçekti.


Her ifade, her kas, her detay mükemmeldi.
Hades'in iri bedeni, Persephone'nin masumiyeti kusursuz bir şekilde mermere kazınmıştı. 
Hades Persephone'yi yakalamış, güçlü elleriyle belinden ve kalçasından yakalamıştı.
Yüzünce sinsi bir gülme vardı.
Parmakları Persephone'nin yumuşak etine gömülmüştü.
Persephone ise neye uğradığını şaşırmış, çaresizlik içindeydi.
Hades'in güclü kollarından kurtulamayacağının umutsuzluğu yüzüne vurmuştu.

O ifadede umutsuzluk, korku ve tiksinti vardı.
Ve de gözyaşları.
Persephone ağlıyordu.
Mermer ağlar mı hiç?
Evet, mermer ağlıyordu.
Ve Hades'in 3 başlı köpeği Cerberus.
Dişleri, tüyleri ve ağzının açık olması nefes aldığı hissini yaratıyordu.

* * *

Berrini'nin 23 yaşında tamamladığı bu heykel bugün Roma’da Galleria Borghese  Müzesi'nde sergileniyor.
Bu öyle bir sanat eseri ki, karşısına geçip tek açıdan seyredeceğiniz bir heykel değil.
Seyrederken olayı yaşatan ve sizi etrafında 360 derece dolaştıran bir şaheser.
Dolaşmak ister misiniz?


21 Aralık 2020 Pazartesi

TANIK MISINIZ, SALDA ÖLÜYOR.



Dünyada sadece iki yerde var.
Biri Kanada’da, Ontario'da.
Diğeri bizde, Burdur'da.
İki göl.
İki krater gölü.
Özellikleri sularının sodalı ve magnezyum ağırlıklı olması.
Bizdeki Salda Gölü.
2 milyon yaşında.
184 metre derinliği ile Türkiye'nin en derin, dünyanın ise en berrak sularından biri.
Beyaz kumsalı ve turkuaz rengi ile Türkiye'nin Maldivleri.
Kanada'daki bir mücevher gibi korunuyor.
Selfie bile çektirmezler.
Ya bizde ki?

Salda Gölü'nün kumsalı Mars yüzeyine çok benziyor.
1996'da Glasgow Üniversitesi'nden gelen bir grup bilim insanı 4 yıllık bir araştırma sonunda Salda'da bulunan beyaz kayaların yapısının, Mars'ta bulunan kayaların yapısıyla büyük benzerlik taşıdığını kanıtladı.
Bunun üzerine İngiliz televizyon kanalı BBC, 2000 yılında gölle ilgili bilimsel bir belgesel çekti.


Yani Salda Gölü, sadece doğal güzellikleriyle turistlerin değil, farklı özellikleri ile bilim dünyasının da ilgisini çekiyor.
Bu yüzden mutlak korunması ve daha çok araştırılması gerekiyor.
Hal böyle iken, anlı şanlı iktidarımız burayı TOKİ aracılığıyla ihaleye çıkardı.
Millet Bahçesi olacakmış!
140 bin metrekareya inşaat yapılacak.
27 bina.
2 dev foseptik.
Yüzlerce kamyon.
Binlerce ton hafriyat.
Toz, toprak, pislik.
Ve inşaatlarda kullanılacak kimyasal.
Bunların göl suyuna karışmaması imkansız.
Bunlarla Salda'nın yaşaması imkansız.
Bunun sonu Salda'nın sonudur.
Bunun sonu bir efsanenin sonudur.
Yazık.
Efsane demişken.
Geçen yıl kaybettiğimiz araştırmacı yazar ve şair Mustafa Ceylan'ın kaleminden Salda Efsanesi'ni hatırlamakta yarar var.
"Yağmurla karışık fırtınalı bir gündü,
Gün değil sanki, göklerin bizim gölle
Bizim gölle yaptığı, oynaştığı düğündü
Düğümdü belki de bilemedik,
Bilemedik sığındık bir kuytuya
Kuytudan korkularla bakıyorduk Salda’ya.
Salda’ya göklerin yedinci katından yağmur durmaksızın
Durmaksızın o kadar uzun zaman yağdı.
Yağdı..
Yağdı…
Yağdı ha yağdı.
Yağdı tepelerden aşağıya, oluştu seller
Seller ki önüne katıp her şeyi
Her şeyi alıp, sürükleyip getirmişti,
Getirmişti kökünden söküp ağaçları,
Ağaçlar, kütükler, taşlar, kayalar, ne varsa
Ne varsa yamaçlardan ortasına gölün
Gölün en karanlık noktasına çekiyordu,
Çekiyordu, yutuyordu her şeyi girdap,
Girdap bu işte, bu yüzden hep
Hep gölün ortası karanlıktır zaten,
Zaten kimse bilmez Salda’nın
Salda’ nın yuttukları gider nereye? Çıkmaz,
Çıkamaz asla dışarı bir daha.
Gölün kıyısında su ateş,
Hamam suyu sanki
Fakat ilerledikçe


Tam tersi buz kesmede
Söylenen o ki,
İki adım soğuk,
İki adım sıcak...
Bazı gecelerde uğultuyla göl kıyısı
Uyanır, uyumaz; kıvranır sabaha kadar
Ortada insan eseri ne bir yapı, ne bir makine,
Yok… Yok ki yok...
Çok yüksekden çağıl çağıl akan bir şelale
Uğuldayan bir ses, uyutmaz ki göğü, yeri
Neyin nesidir bu, uyandırır seherleri.
Dev sazan balıklarından bahseder kimi
Kimisi “bir adam boyunda” der ekler
Duyan çok ama dev sazanları
Görene de henüz rastlanmadı,
Koyu maviden bu yana
Bu yana asla gelmezler,
Yakalamak için
Açılmak gerek
Sandalla
Salda’ya...
Basmamış Mars’a insan ayağı,
Aynen öyle anlatırlar işte:
İnmemiş, inememiş,
Dalamamış Salda’ya
Dipte geçit vermez ağaç kökleri
Yüzlerce metre aşağıda
Ve kutup soğuğu buz
Su canlı, su diri, su aşk
Öylesine şahane...
Su var suyun içinde
Sulara efsâne.."


Geçen sene 23 Ağustos'ta gazetem Haber Hürriyeti'nde yazmıştım, bu yazıyı.
Benim gibi onlarca insan yazdı, 
yüzlercesi direndi, binlercesi tepki koydu.
İmzalar toplandı, medyaya haberler yollandı, tweetler atıldı, Cimer'e itirazlar yazıldı.
Yaşam savunucuları cinayeti önlenmek için haykırdı.
Yapmayın, etmeyin.
Salda'yı katletmeyin.
Tepki o kadar büyüktü ki, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı açıklama yapmak zorunda kalmıştı.

"Salda Gölü ile ilgili çevre duyarlılığını ortaya koyan tüm vatandaşlarımız, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olarak Salda Gölü Özel Çevre Koruması Projesi ile Salda'yı geleceğe en güzel, en doğal haliyle ve bir emanet bilinciyle taşıyacağımızdan emin olmalıdır. Çivi dahi çakılmayacak."

Ama adı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmasına rağmen, inşaattan başka hiç bir şey düşünmeyen, başarıymış gibi bilmem kaç bina satıldı diye tweetler atan, yurdun her yerini şantiyeye çeviren, doğayı, çevreyi hiç de umursamayan bu bakanlık verdiği sözü unuttu ve Salda'da inşaatları onayladı.
"Çivi bile çakılmayacak" denilen doğa harikasına şimdi prefabrikler dikiliyor.

Foseptik kuyuları açılıyor.
Üstelik Salda'ya hiç de yakışmayacak biçimde.
Zevksiz, sıradan, şantiye barakaları gibi.
Kuraklık yüzünden gölün suyu çekildi zaten.
Bir de inşaat kirliliği, insan faktörü.
Göz göre göre bir cinayet işleniyor.
Salda can çekişiyor.
Salda ölüyor.
Tanıksınız değil mi dostlar?
Cinayeti görüyorsunuz değil mi?
Bir kızılderili atasözü şöyle diyor.
"Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur."
Elveda Salda.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...