13 Eylül 2020 Pazar

DEVLETİN BİZİ KORUMASINI DEĞİL DEVLET KAVRAMININ KORUNMASINI İSTİYORUZ.


Tarih 14 Eylül 1955'ti.
65 yıl önce.
Kaç gündür uykusuzdu.
Korku, endişe ve çaresizlik içinde umuda sarılmak istiyordu.
O gün de heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştı.
Gün ağarmadan kalktı, yüzünü yıkadı, işe bir an önce gidebilmek için kendisini sokağa attı.
Her zamanki gibi Sıraselviler'den İstiklal Caddesi'ne yürüdü.
Bu cadde onun mutluluk hormonu gibiydi.
Her sabah esnafla günaydınlaşır, hal hatır sorar, dert dinlerdi.
Çoğu arkadaşı, akrabasıydı.
Bazen oturup, çaylarını, kahvelerini içerdi.
Ama son bir haftadır kimseler yoktu  kocaman caddede.
Sağlı sollu tüm dükkanların camları kırılmış, yağmalanmıştı.
Dükkan sahipleri canlarını kurtarmak için kaçmıştı.
Ortalık yağmadan kalan çöplerden geçilmiyordu.
Bir kaç çöpçü artıkları topluyordu.
Devrilmiş arabalar lastiklerine kadar soyulmuştu.
Güzelim cadde enkaz halindeydi
Baktıkça morali bozuldu, adımlarını hızlandırdı, bir an önce işe varmak istedi.
Gazeteciydi kendisi.
İstanbul'da yayın yapan Rum Gazetesi Embros'un yayın yönetmeniydi.
6-7 Eylül'de İstiklal'deki azınlıkların dükkanları gibi gazetesinin matbaası da saldırıya uğramıştı.
Eli sopalı yağmacılar baskı makinasına zarar vermişti.
O yüzden 8 gündür gazeteyi basamamışlardı.
Neyse ki, matbaa tamir edilmişti ve 8 gün aradan sonra nihayet gazeteyi basabileceklerdi.
Bunları düşünürken daha da heyecanlandı.
Adımlarını biraz daha hızlandırdı.
İstiklal'in sonundan Galata Kulesi'ne doğru yöneldi,  Galipdede Sokak 103 numaradaki ofise ulaştı.
Çayını içerken, yazacaklarını düşündü.
Aklındakileri çalışma arkadaşlarıyla paylaştı.
Ve daktilonun başına geçip Embros Gazetesi'nin baş makalesini yazdı.

"Burada, yerimizde kalacağız. Kiliselerimizi yeniden yapmak, ölülerimizi gömmek, okullarımızı, işyerlerimizi, evlerimizi toparlamak için düştüğümüz yerden doğrulacak ve yerimizde kalacağız. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, dedelerimizin ve babalarımızın şimdi kırık dökük de olsa mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız. Kırık mezarlardan, harabeye dönmüş kilise, okul, dükkan ve evlerimizden yeni bir dünya yaratacağız. Sebat ve cesaretle o harabelerin arasında yine yaşantımızı düzene koyacağız.
Sesimizi yükselteceğiz ve başımıza gelen bu felâketin gelmemiş olması gerektiğini haykıracağız. Üzerinde yaşamakta olduğumuz ve bizim de vatanımız olan bu ülkede rehine ya da esir olmadığımızı ve bazıları bizi kovmak istiyor diye gitmek zorunda olmadığımızı haykıracağız. Burada kalacağız. Büyük bir çınarın toprağı kökleri ile sarması gibi, bu ülkede köklerimiz olduğunu devamlı söyleyeceğiz. Dallarımızı budayabilirler ama yaşlı ağacımızın köklerine kimse ulaşamaz.
Bizler bu ülkede lütuf ve keyfi kararlarla kalmıyoruz. Kalmaya hakkımız olduğu için buradayız. Devletin bizi korumasını istemiyoruz. Ancak bu ülkenin vatandaşları olarak devlet kavramının korunmasını istiyoruz.
Güvenlik olmayan bir ülkede devlet kavramından söz edilemez Türk devleti var oldukça onun içinde bizler de olacağız.
Yaşadıklarımızı unutacağız ve burada kalacağız. Ancak yarınımız için garanti istiyoruz. Tanrı'nın manevi desteği ve devletin korunması ile Rumlar kısa zamanda kendilerini toparlamayı başaracaklardır. "

Bu satıların yazarı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve bir İstanbul Rumu olan @Alekos Papadopoulos'tu.
Ataları yüzlerce yıldır İstanbul'daydı.
1934 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da, Sıraselviler'deki Alman Hastanesi'nde doğmuştu.

Çocukluğu, gençliği
Beyoğlu'nda, İstiklal'de geçmişti.
İlk aşkı bir Türk kızıydı; Türkan..
Platonik aşktı..
Sevgisini bir türlü açamadı kıza.
Çünkü aynı mahallenin ayrı insanlarıydılar.
İmkansız bir aşktı.
İstanbul'da okudu..
Sonra askere aldılar..
Erzurum 220. Piyade Alayı’nda yedek subay yaptılar.
Askerde azınlık olmak zordu ama Alekos şanslıydı.
Ondan öncekiler 1940'larda askere alınıyor, amele yapılıyordu..
Badem içi sarısı tek tip üniformalarla "Amele Taburu"nda ağır işlere soyunduruluyorlardı.
Alekos askerde ötekiydi ama bunları yaşamadı..
Vatan görevi biter bitmez yine İstanbul'a döndü..
Gazeteci olmuştu.
6-7 Eylül olaylarından bir hafta sonra da bu cesaretli yazıyı kaleme almıştı.
"Bizler bu ülkede lütuf ve keyfi kararlarla kalmıyoruz. Kalmaya hakkımız olduğu için buradayız. Devletin bizi korumasını istemiyoruz. Ancak bu ülkenin vatandaşları olarak devlet kavramının korunmasını istiyoruz."



Ama maalesef.
Devlet ne azınlıkları korudu, ne  de devlet kavramının korunmasını sağladı.
Aksine sermayenin millileştirilmesi için plan üstüne plan yaptı.
Alekos ve yüzlerce soydaşı ısrarla kalmak istedikleri ata toprağında kalamadı.
1974 yılındaki Kıbrıs olaylarında Türkiye'den gitmek zorunda kaldılar.
Alekos kucağında 3 yaşında bir yavruyla, çocukluğunu, gençliğini, aşklarını, hayallerini bırakıp Yunanistan'a sığındı.
60 yıla yakın gurbette.
Bugün 86 yaşında.
Yunanistan'ın Voullagmeni kentinde.
Torun sahibi, ak saçlı bir dede.

Hala gazeteci, hala yazar.
Ve benim samimi arkadaşım.
Sık sık yazışıyoruz kendisiyle.
Onca zülme, yağma ve şiddete rağmen hala çok seviyor Türkiye'yi ve Türk insanını.
Her konuşmasında özlemle anıyor İstanbul'u, Türk komşularını, anason kokusunu, cacığı. 
Her konuşmasında herkese selam söylüyor, yine söyledi.
Son mesajında da büyük harflerle şöyle yazdı.
Η ΕΙΡΗΝΗ ΘΑ ΝΙΚΗΣΕΙ.
Türkçesi;
BARIŞ KAZANACAK

Alekos'un 15 Eylül 1955 yılında yazdığı yazıyı bir daha okuyun derim.
Bugünlere nasıl geldiğimizi  göreceksiniz.
İyi pazarlar.


NOT: Alekos Papadopoulos'un yazar İbrahim Dizman ile birlikte kaleme aldıkları "KARDEŞİM GİBİ" isimli kitabı tavsiye ederim.




11 Temmuz 2020 Cumartesi

AYASOFYA VE KUTSAL BİLGELİK



Yıl 530'du.
Bizans İmparatoru Justinianus Nika ayaklanması ve veba salgını nedeniyle güçsüz düşen imparatorluğunu halkın gözünde yüceltmek için dünyanın en büyük katedralini yaptırmaya karar verdi.
Anadolu'nun yetiştirdiği iki önemli mimar Aydınlı Anthemius ile Didimli İsidoros 5 yıl gibi kısa bir sürede Ayasofya'yı tamamladı.
Kilisenin açılışını imparator 
Justinianus ve patrik Eutychius büyük bir törenle gerçekleştirirken, İmparator Justinianus halka yaptığı konuşmada, Ayasofya o zamana  kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğu için "Ey Süleyman! Seni yendim" diyordu.
Halk Justinianus'u çılgınca alkışlıyor, incilden dualar okunuyor ve her duadan sonra hep birlikte "AMEN" diye Tanrı'ya sesleniliyordu.

Bu açılıştan 100 yıl önce Ayasofya'nın hemen yanında bulunan Hipodrom'a Mısır'dan bir dikilitaş getirilmişti.
Dikilitaş Güneş Tanrısı "Amon Ra"ya adanmış bir anıttı.
Karnak'taki Amon Ra tapınağından sökülüp gemiyle İstanbul'a getirilmişti.
Amon insanlık tarihinin ilk tek tanrılı diniydi.
Bu dini Mısır'a firavun Akhenaton yaymıştı.
Amon Ra'ya inanlar Akhenaton'un yazdığı şu şiirle  ibadet ederdi.
"Tanrı, uludur, birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O’dur her varlığı yaratan.
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh…
Ta başlangıçta vardı Tanrı.
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Herşeyi o yarattı…
Ezelden beri gelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek.
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman."
Mısırlılar Akhenaton'un bu şiirini dua gibi okur, ardından da duaların kabul edilmesi için "AMON RA" derlerdi.
Ayasofya'nın yakınındaki Dikilitaşın üzerinde de Tanrı Amon Ra'ya övgüler yağdırılıyordu.
Üzerindeki hiyerogliflerde "AMON RA" yüceleştiriliyordu.

*.  *. *

Yıl 1932'ydi.
Aylardan Şubat.
Günlerden kadir gecesi.
Yer Ayasofya
Müslümanların kutsal kitabı Kuran ilk kez Türkçe okunacak.
Dönemin iktidarı bu konuya çok önem veriyor.
Günler öncesi gazetelerde duyurular yapılıyor.
Bu nedenle kadın, erkek, yaşlı, genç Ayasofya'da.
İçeride 40 bin, dışarıda 30 bine yakın müslüman var.
Mahşeri bir kalabalık.
30 hafız sırayla ayetleri Türkçe okuyor, 70 bin inanan ellerini semaya kaldırmış "AMİN" diyor..
Ertesi günkü gazete haberi şöyle;
"Dün gece Ayasofya Camii'nde toplanan yetmiş bine yakın kadın, erkek, Türk Müslümanlar, on üç asırdan beri ilk defa olarak Tanrılarına kendi lisanları ile ibadet ettiler. Kalplerinden, vicdanlarından kopan en samimi, en sıcak muhabbet ve an'aneleriyle Tanrılarından mağfiret dilediler. Ulu Tanrı'm ulu adını, semalar titreten vecd ve huşu ile dolu olarak tekbir ederken her ağızdan çıkan tek ses vardı. Bu ses Türk dünyasının Tanrısına kendi bilgisi ile taptığını anlatıyordu. Teravih biter bitmez caminin içinde emsali görülmemiş bir uğultu başladı. Bu, ne bir nehir uğultusuna, ne bir gök gürlemesine, ne de başka bir şeye benzemiyordu. Herkes ellerini semaya kaldırmış dua ediyordu. Bu uğultu bir kaç dakika devam etti. Müteakiben 30 güzel sesli hafız hep bir ağızdan tekbir almaya başladılar. Ayasofya AMİN sesleriyle yankılandı."

*.  *.  *

Aradan 88 yıl geçti.
2020'deyiz.
Bugünün iktidarı Ayasofya'da siyasi bir gövde gösterisine  hazırlanıyor.
Gazeteler, televizyonlar Ayasofya'yı gündemden düşürmüyor.
24 Temmuz'da binlerce kişi Ayasofya'da topluca Cuma namazı kılacak.
Cumhurbaşkanı önderliğinde Cumhur iktidarı her fırsatta Ayasofya'yı ibadete açmanın doğruluğundan, kutsallığından, Fatih Sultan'a saygıdan dem vurarak, halkı ülkenin sorunlarından uzaklaştırmaya çalışıyor.
24 Temmuz'da imamlar yine kuran okuyacak
Ancak bu kez 88 yıl önce ki gibi Türkçe değil, Arapça okuyacak.
Ve binlerce kişi Arapça okunan ayetin anlamını bilmeden "AMİN" diyecek.l

*. *. * 

Romalı düşünür Seneca binlerce yıl önce şöyle demişti.
"Din sıradan insanlar için gerçek, aydınlar icin yalan, iktidarlar içinse kullanışlıdır."
Ayasofya kelime anlamı olarak "Kutsal Bilgelik" demek.
Neredesin ey bilgelik?

14 Haziran 2020 Pazar

GÜLE GÜLE BİJO



13 yıl birlikte olduk onunla.
Dile kolay 13 yıl.
Ne o benim köpeğimdi, ne de ben onun insanı.
Sadece aynı sürünün farklı bireyleriydik.
Ailenin farklı fertleri.
Evrimimiz farklıydı.
Dillerimiz de farklı.
Ama aynı kökten geldiğimiz o kadar belliydi ki.
Aynı dili konuşmasak bile aynı duyguları yaşadığımızı biliyorum.
Gözlerinden biliyorum.
O gözler 13 yıl boyunca sevinç, üzüntü ya da mutluluğu en kestirme ve en net şekilde anlattı.
İçten ve yalansızdı.
Biz gözlerimizle anlaştık hep.
Aynı gökyüzünün altında, aynı havayı soluyup, aynı suyu içerek, gözlerimizle konuştuk.
İşte o gözler son günlerde bir başka baktı.
Son günlerde o gözlerde acı ve hüzün vardı.
Nedeni yaşlılık ve kahrolası hastalıktı.
Bir karar vermek gerekiyordu.
Çok zor bir karar.
Gönül istemese de, mantık artık yolun sonu diyordu.
Fazlası ona haksızlıktı.
Fazlası 13 yıl yaşananlara haksızlıktı.
Bugün son kez konuştuk gözlerimizle.
Ve vedalaştık Bijo'm ile.
Güle güle ailenin mutluluk hormonu.
Güle güle kızımın gençlik arkadaşı.
Güle güle Sufle'min can yoldaşı.
Son nefesinde bile gözlerinle anlattın ya herşeyi.
Güle güle.
Asla unutulmayacaksın.
Umuyorum ve biliyorum ki, kısa bir süre sonra, yine aynı gökyüzünün altında, bu kez bir çicek olarak tekrar hayata merhaba diyeceksin.
Ama salon çiceği değil.
Bir kır çiçeği.
Bahçemizde bir kır çiçeği.
Yine asi.
Yine dik başlı.
Yine dirençli.
Ve emanetin Sufle derin derin koklayacak o çiçeği.
Tıpkı seni koklar gibi.


7 Haziran 2020 Pazar

CAN YÜCEL'DEN BUGÜNE KADAR HİÇ BİR YERDE YAYINLANMAMIŞ DÖRTLÜK



Tarih 29 Eylül 1998'di.
Uzun bir süredir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi gören şair, düşün insanı ve hiciv ustası Can Yücel taburcu olmuş, İzmir Özbek'teki evinde istirahate çekilmişti.
Medya Can Yücel'in peşindeydi.
O günlerde gazeteler ve gazeteciler arasında büyük rekabet vardı.
Yandaşlık ve yalakalık bu kadar yaygın değildi.
Bugünkü gibi tek havuzdan haberler alınıp yayınlanmazdı.
Aksine her gazete özel haber peşinde koşardı.
O yüzden bütün gazeteciler Can Yücel ile hastaneden sonra ilk röportajı yapmak için amansız bir yarışa girmişti.
Yücel ailesinin evinde telefon susmak bilmiyordu.
Nesrin Çoşkun
Sonunda Hürriyet Gazetesi İzmir bürosundaki dostlarım muhabir Nesrin Çoşkun, Mine Özgüven ve fotomuhabiri Aykut Fırat randevu almayı başardı.
Büyük bir heyecanla Can Yücel'in Urla Özbek'teki evine gittiler.

Kendilerini Güler Yücel karşıladı.
Bahçede oturdular.
Biraz sonra Can Yücel geldi yanlarına.
Tedavi nedeniyle sağlıklı görünüyordu.
Ve de oldukça neşeliydi.
Çaylar içildi, sorular soruldu, fotoğraflar çekildi.
Aykut Fırat
Can Yücel her soruya hiciv dolu cevaplar verirken, her cümlesinde gazeteleri düşündürüyordu.
Uzun bir şöyleşiden sonra röportaj bitmişti.
Gazeteciler diğer meslektaşlarına haber atlatmanın mutluluğunu yaşarken, Nesrin Çoşkun  röportaj için Can Yücel'e teşekkür etti ve "Bugün benim doğum günümdü. Bu röportajla bana doğum günümün en değerli hediyesini verdiniz." dedi.
Can Yücel "hayır" dedi, “madem doğum günün, sana özel bir şeyler vermek gerek." 
Sonra boş bir kağıt istedi.
o kağıda şunları karaladı.

"CÜK OTURMADI.
Ömrümde çok yazı tura oynamak istedim.
Fırsat bulamadım.
Bu memlekette yazı ne gezer!
Dağ taş tuğra.

Can Yücel, 23/9/98
Özbekler"


Can Yücel'in o kağıda karaladığı bu dörtlük o kadar özeldi ki, daha önce hiç bir yerde söylenmemiş, hiç bir yerde yazılmamıştı.
Aradan tam 22 yıl geçti. 
Gazeteci Nesrin Çoşkun 22 yıl önce doğum gününde Can Yücel'den aldığı bu çok değerli armağana gözü gibi baktı.
Hala arşivinde baş köşede saklıyor.


1 Haziran 2020 Pazartesi

BİR TAMAMA GEÇTİ BU DÜNYADAN, BİNLERCE TAMAMA GİBİ.




"Düşün uzay cağında bir ayağımız 
Ham çarık kıl çorapta olsa da biri.
Düşün olasılık, atom fiziği 
Ve bizi biz eden amansız sevda.
Atıp bir kıyıya iki zamanı. 
Yarının çocukları gülleri için.
Herbirinin ayva tüyü için çilleri için.
Koymuş postasını 
Görmüş restini.
He canım 
Sen getir üstünü."
Oy Havar diyordu Ahmed Arif, Oy Havar.
*. *. *
Yıl 1909'du.
Uzay bilimci Percival Lowell Neptun'ün ilerisinde bir gezegen tesbit ettiğini açıklamıştı.
Çok önemli bir buluştu.
İnsanoğlu uzay çağındaydı.
Artık güneş sisteminin sınırlarını zorluyordu.
Aynı günlerde Giresun'un şirin beldesi Espiye'de bir kız dünyaya geldi.
Anne Kyriaki ve baba Papayiannis'in çoçuğuydu.
Erkek olmasını çok istemişlerdi.
Çünkü Marigoula ve Symela isimlerinde iki kızları daha vardı.
Vaftiz töreninde baba Papayiannis yeni doğan kızının adını “Tamama” koydu.
Tamama Rumca bir isim değildi.
Türkçe'den türemişti.
Papayiannis kızgınlığını, “yeter, tamam ama” dan türettiği "Tamama" ismiyle dile getirmişti.
Tamama 6 yaşına geldiğinde ailenin nihayet bir erkek oğlu oldu.
Ona Aleksandros dediler.
İskender.
Kısaca Aleko.
*. *. *
Yıl 1916 idi.
Aylardan Kasım.
Karadenizin üzerinde karabulutlar çoğalmıştı.
Rüzgar yamandı.
Dalgalar deli.
Kara günlerdi.
Espiye'de Pontuslu tüm Rumların kilisenin önünde toplanması istendi.
Hasta, çocuk, yaşlı ayrımı yoktu.
Herkes toplanacaktı.
Toplandılar.
Zabit tüm kasaba duyacak kadar yüksek sesle bağırdı.
"Sürgüne gönderiliyorsunuz. Herkes taşıyabileceği eşyayı alsın."
Rumlar "nereye" diye sordu.
Denizden 50 kilometre içeriye dediler.
Oysa 200 kilometre uzaktaki Sivas'a sürgün ediliyorlardı.
*. *. *
Tamama 7 yaşında düştü yollara.
İlk gün hasta amcası Kostis öldü gözlerinin önünde.
Dördüncü gün kardeşi Aleko'yu kaybetti.
Yol bitmek bilmiyordu.

20'nci gün kar fırtınasına yakalandılar.
Baba Papayianis dayanamadı bu soğuğa.
Tamama artık babasızdı.
Ardından tifo salgını vurdu..
Mikrop kadınları, çoukları, yaşlıları kırdı..
Anne Kyriaki de ölenlerin arasındaydı.
Tamama artık öksüzdü..



Sivas'a vardıklarında Espiye'den ayrılalı 2.5 ay olmuştu..
Yolda Pontuslu Rumlar'ın çoğu ölmüştü..
Sivas'ta bir kışlaya koydular onları..
Verilen yemek kimseye yetmiyordu..
Hep açtılar..
Çocuklar gündüz kışladan kaçıp dileniyordu..
Sivaslılar iyi insanlardı..
Çocuklara yardım ediyorlardı..
Yetim çocukları evlat edinenler de bile vardı..
Ayakkabı Tamircisi Hacı Emir böyle bir adamdı..
Yoksuldu ama iyi insandı..
Sekiz çocuğu olmasına karşın iki oğlanı evlat edinmişti..
Belki de Papayiannis gibi erkek evlat istemişti..
Çünkü çocuklarının hepsi kız doğmuştu..
Tamama da kışladan kaçıp dilenen çocuklara katıldı...
Önceleri ablaları Marigoula ve Symela ile dileniyordu..
Sonra dağıldılar, tek tek dilenmeye başladılar.
Bir gün Tamama'nın çaldığı kapılardan birini genç bir kız açtı.
Tamama’yı içeri çağırdı ve onu bir güzel doyurdu.
Sonra ona temiz giyecekler giydirdi.
Tamama ertesi gün aynı saatlerde, aynı kapıyı çaldı..
Kapıyı yine o genç kız, yani Ayşe açtı..
Bu kez Tamama’yı doyurmakla kalmadı, onu hamama soktu ve bir güzel yıkadı..
Sıcak suda banyo ardından güzel bir yemek sonrası Tamama oturduğu yerde kıvrılıp uyuyuverdi.
Uyandığında Ayşe’nin babası Binbaşı Mustafa ile tanıştı..
Binbaşı iyi bir insandı..
Kızı Ayşe’nin ısrarı ile Tamama’yı evlat edindi.
Edinirken onun rızasını da aldı..
Birlikte, el konulmuş Ermeni evlerinden birinde yaşamaya başladılar..
*. *. *
Yıl 1918 idi..
Rusya ile savaş bitmişti.
Yaşamakta olan sürgünlerin evlerine dönebilecekleri söylendi.
Dönenler büyük hayal kırıklığı yaşadı.
Çünkü Yahya Kaptan, Topal Osman ve adamları sürgündeki tüm Rumlar'ın evine, bahçesine, tarlasına el koymuştu.
Karadeniz Pontuslu Rumlar'dan tamamen temizlenmişti..
Espiye'ye dönmeleri imkansızdı..
Tamama’nın ablaları ve onları koruyan yengeleri Eleni, Yunanistan’a göçtüler..
Tamama'yı da almak istediler..
Ama binbaşı Mustafa karşı çıktı..
"Hayır o benim kızım"
Yıllar sonra soyadı kanunu çınca Binbaşı Mustafa "Okay" soyadı aldı..
Tamama ise "Raife Okay” adıyla nufüsa kaydedildi.
Binbaşı Mustafa öldüğünde kızı Ayşe Tamama'yı yalnız bırakmadı..
Ayşe de bir subay ile evlenmişti..
Tamama ise hiçbir zaman evlenmeyi düşünmemişti..
O yüzden
Ayşe’nin dört çocuğuna ikinci ana oldu. 
*. *. *
Yıl 1973 idi..
Cumhuriyetin kuruluşundan 50 yıl sonra..
Tamama artık 64 yaşındaydı..
Hastalandığı bir dönemde Rumca konuşmaya başladı..
Ev halkı şaşırmıştı..
Ayşe'nin çocukları annelerini soru yağmuruna tuttu.
Sonunda Ayşe Okay, babasının vasiyetinde isteği gibi herkesten sakladığı bu gerçeği çocuklarına anlattı..
Tamama bir Pontus Rumuydu..
Bunun ùzerine Ayşe'nin çocukları Tamama'nın Yunanistan'daki ablalarına ulaştı..
Devreye kendileri gibi bir Pontus çocuğu olan Yorgo Andreadis girdi. Tamama’nın ablası Symela Ankara’ya gelince Tamama’nın sağlığı düzeldi.
Belki de Tamama, Ayşe’nin kendisine kapıyı açmasından bu yana -yani elli yıldan fazladır- içinde taşıdığı bir yükten kurtulmuştu..
O kapıdan içeri girdikten sonra kardeşlerini hiç aramamıştı.
Tamama 1992'de öldü..
Ablaları ise ondan önce Yunanistan’da öldüler.
Hiçbiri anayurtları Espiye’de yaşayamadı; Espiye’ye gömülemedi.
Tamama’nın mezartaşında “Raife Okay” yazıyordu.
Altında ise, “Cici Annemiz Tamama.”
*. *. *
Tamama'nın yaşamını yıllar önce gazeteci Serdar Demirmencioğlu'ndan okumuştum..
Serdar bir başka Giresunlu Rum Yorgo Andreadis'in kitabının tanıtımını yapmıştı.
“Tamama: Pontus’un Yitik Kızı”
1993’de Abdi İpekçi Edebiyat Ödülü alan bu kitapta Tamama'nın tüm hayatı ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Yazar Yorgo Andreadis bu kitabın bütün gelirini Sumela Manastırı'na bağışladı..
Ama sonra başına gelmedik kalmadı..
Pontus Türkiye'nin en büyük tabularından biriydi..
Karadeniz kıyılarında yaşayan Rumlar'ın varlığından bahsedilmesi bile sakıncalıydı..
Yorgo Andreadis, Pontus Rumları'nı araştırınca ilahları kızdırdı..
28 Şubat'ta yurda girişi yasaklandı..
İstenmeyen adam ilan edildi..
Atalarının yaşadığı topraklara geri dönemedi..
Oysa bir Karadeniz hayranıydı..
Atalarının vatanına aşıktı..
Öyle ki..
Öldüğünde Trabzon'a gömülmek istiyordu..
Son çare dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a bir mektup yazdı..
“10 yıl bekledim. Bana 'AİHM'ye git' dediler, gitmedim, dava açmadım. Sabırla bekledim, bu haksızlığın giderilmesini ve iftiraların geri alınmasını. 73 yaşında olduğumu ve bana karşı yapılan adaletsizliğin giderilmesi için daha birkaç 10 yıl bekleyecek zamanımın kalmadığını hesaba katın. Gerçekten de bu adaletsiz, yersiz, kabul edilemez kararı düzeltemeyecek durumdaysanız ve Türkiye'ye girişimin yasaklanmasındaki ısrarınız sürüyorsa, o zaman lütfen son arzumun yerine getirilmesine ve ecelim geldiğinde, 90 kuşaktır atalarımın ebedi istirahatgahlarında yattıkları Trabzon'a gömülmeme izin verin."
Ama Recep Tayyip Erdoğan ilgilenmedi.
Kendisine cevap bile verilmedi.
30 Aralık 2015 tarihinde öldü.
Selanik'te gömüldü.
Vatana hasret.
Tıpkı Tamama gibi.
Tıpkı binler gibi.

5 Mayıs 2020 Salı

GUERNİCA'NIN ĶÜLLERİNDEN İDAM SEHPASINA

Bazı besteler vardır, bir melodiden fazlasıdır. Bazı notalar sadece kulağa değil, tarihe çarpar. Ve bazı konçertolar vardır ki, bir halkın kalbine, bir başkaldırının idam sehpasına yazılır. 
İşte Rodrigo’nun gitar konçertosu, tam da böyle bir ağıttır. Notaların omzuna yaslanmış bir isyan, bir ülkenin faşizme boğulan çığlığı. 

1901’in puslu bir Kasım günü, Valencia’da bir çocuk doğdu. Henüz 3 yaşındayken gözlerini kaybetti. Karanlıkla tanıştığı yaşta, ışığı içeriden yakmayı öğrendi. O çocuk Joaquin Rodrigo’ydu. Kördü ama duymakla kalmıyor, evreni dinliyordu. Notalar onun gören gözleri, sesler ise yürüdüğü yollardı. 8 yaşında keman ve piyano dersleriyle başladı hayatın tınısını çözmeye. Çok geçmeden parmak uçlarıyla melodilere dokunur oldu. Bir piyano virtüözüne dönüştü ve müzik onu, Paris’e kadar taşıdı. 

Orada Victoria Kamhi ile tanıştı. İstanbul’un ruhunu taşıyan zarif bir genç kadındı Victoria. Kendi müzik yolculuğunu terk etti, Rodrigo’nun gözleri oldu. Parmakları onun içindeki fırtınayı kâğıda dökerken, kalbi Rodrigo’nun çırpınan ülkesi için atıyordu. Çünkü ufukta fırtına vardı. 1936’da İspanya'da devrim ateşi yanarken, faşist kasırga Franco'nun gözlerinden taşıyordu. Hitler’in bombaları, Mussolini’nin uçakları ülkenin üzerine yağmur gibi iniyordu.
O yağmurda kan vardı, çığlık vardı. Ve Rodrigo Paris’te oturup ağlamadı; notasını aldı, acısını yonttu, öfkesini gitar tellerine ördü. 

Tarih 26 Nisan 1937. Bir şehrin değil, bir insanlığın çöküş tarihi. Guernica gökten indirilen cehennemle tanıştı. Alman bombardıman uçakları, şehirleri değil, umutları hedef aldı. Rodrigo’nun içi dağlandı. Gözleri görmüyordu ama Guernica’nın yanışını kalbinde izledi. Elinden geleni yaptı, bir konçerto yazdı. Sessizlikle açılan, umutla kapanan... Faşizmin davuluyla başlayan, gitarla direnişe evrilen bir konçerto. İlk bölümü savaşın yankısıydı; ikinci bölüm, hüzünle sarılmış umut. Gitar tek başına konuşmaya başladı. Sonra bir başka gitar eklendi, sonra bir diğeri. Rodrigo iyi gitar çalamazdı belki ama halkına gitarla umut verirdi. 

Ve o konçerto yıllar sonra bambaşka bir coğrafyada, bambaşka bir direnişçinin kalbine dokundu.
Takvimler 6 Mayıs 1972’yi gösterdiğinde, Ankara Ulucanlar’da üç genç, bir ülkenin alnına yazılmış utancı kuşanarak idam sehpasına yürüyordu. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan… Onların suçu, bir halkın zincirini kırmaya kalkışmaktı. Suçları, tam bağımsız bir ülkeyi istemekti. Suçları, halkı için düş kurmaktı. 

Deniz, önceden söylemişti: “İdama mitinge gider gibi gideceğim.” Postallarını giyecek, parkasını kuşanacak, sigarasını yakacak, demli bir çay içecek, sonra da Rodrigo’nun gitar konçertosunu dinleyecekti. Belki Guernica’nın küllerinde yanmış o melodiler eşliğinde, idam sehpasında son bir direniş notası çalınacaktı. Ama hayır… Devletin adaleti, bir ölünün bile son arzusuna düşmandı. O müziği bile çok gördüler. Rodrigo’nun gitarı susturuldu. Geriye sadece urganın gıcırdayan sesi kaldı. 

Ama Deniz, Rodrigo’nun duyduğu notayı bedeninde taşıyordu. Ayağa kalktı. Adımları ağır ama dimdikti. Urgan boynuna geçirilirken, sesi tüm bir coğrafyanın suskun boğazına saplanan bir hançer gibi yankılandı: 

Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler!” 

İşte o an Rodrigo’nun gitarı sustu sanıldı. Oysa her 6 Mayıs’ta yeniden çalmaya başlar o konçerto. Bir halkın boynuna geçirilen urganın, bir müziğin tellerinde sonsuzluğa dönüştüğü gündür bugün. 

Rodrigo görmüyordu. Deniz görüyordu. Ama her ikisi de aynı şeyi işitiyordu:
Adaletin sustuğu yerlerde müzik, halkların ağıdı olur.

TÜRKİYE'NİN BİR NUMARALI KADINININ SIRLARLA DOLU YAŞAM ÖYKÜSÜ.


Adı Sekine Kankotan'dı.
Henüz çocuk yaşta dünyalar güzeli bir kızdı.
Munzur'un eteklerinde Hozat'ta yaşıyordu..
Ağzunik köyünde..
Bir kuzusu vardı..
Hergün onu kovalar, yakalamaya çalışırdı..
Yabani meşe palamutlarının, kengerlerin arasında koşardı.
1937 yılının son aylarıydı..
Bir gün dağlardan kurşun sesleri gelmeye başladı.
Köpek havlamaları silah seslerine karışıyordu.
Munzur'un zirvelerinde tayyareler dolaşıyordu.
Bomba sesleri, pepuk kuşlarını susturuyordu.
Bütün köy Aliboğaz'da bir mağaraya saklandılar.
Mağarada 300 kişi kadardılar.
Ancak askerler buldu onları.
İçeriye bomba attılar.
Dışarı çıkanları zincirle birbirine bağladılar.
Sonra bir çukura götürüp, makinalılarla taradılar.
Kurşun sesleri, çığlık seslerini bastırdı.
Kekik kokuları yerini barut kokusuna bıraktı.
Kız çocukları hariç herkesi öldürdüler.
Olaylar bittikten sonra çevreden gelen yakınları Sekine'yi aradı.
Annesi, babası öldürülmüştü ama Sekine Kankaton kayıptı.
Çukurlara, mağaraya baktılar, yoktu.
Belki de diğer kız çocukları gibi bir subay Sekine'yi evlatlık edinmişti.
"inşallah öyledir" dediler, "inşallah yaşıyordur."
*. *. *
Adı Sekine Muslu idi.
Manisa'nın asma bahçesi Alaşehir'de zengin bir tüccarın en büyük kızıydı.
Bağlarda büyümüş, el üstünde tutulmuştu.
Evlenme yaşına geldiğinde bir subaya aşık oldu.
Ailesi bu ilişkiye karşı çıktı.
Kaçarak evlendi.
Eşi zamanla general oldu.
Önce ordu komutanlığına, sonra genelkurmay başkanlığına yükseldi.
12 Eylül 1980'de de ordu yönetime el koyunca o da Türkiye'nin en yüksek makamındaki kadını oldu.
O Kenan Evren'in eşi Sekine Evren'di.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet başkanının eşi.
Ülkenin "First Lady"'si.
Ama diğer "First Lady"lere hiç benzemiyordu.
Aşırı tutumluydu.
Sadeliği severdi.
Görterişten ve medyadan uzak dururdu.
Kenan Evren'in ısrarına ragmen Çankaya Köşkü'ne taşınmadı.
Lojmanda yaşamayı tercih etti.
Nedenini, vefat ettikten bir süre sonra kızı Şenay Gürvit açıkladı.
"12 Eylül olmuş, annem felçli, Genelkurmay Başkanlığı lojmanlarında kalıyorlar, ev birkaç katlı olduğu için annem inemiyor, dolayısıyla odasından çıkamıyor. Babam "Köşk'e taşınalım mı? Orası düz ayak, salona inebilir, gezebilirsin" diyecek oldu. Konuşamayan annemin boğazından çığlık gibi bir "hayır" koptu ve "darbeyle gelindi, bizim taşınmamızın resmi olması gerekir. Referandum yapılmadan, halk istemeden asla gitmem" dedi. Gururluydu, laf söylenmesini kabul edemezdi. Referandumu göremedi, lojmanlarda öldü."
Sekine Evren, 1982 yılında vefat edene kadar Çankaya Köşkü'ne bir kez bile adım atmadı.
*. *. *
Peki ya Dersimli Sekine.
Sekine Kankotan.
Ona ne olmuştu?
Akrabaları yıllarca aradı, durdu.
Birara Manisa Alaşehir'e götürüldüğü bilgisini aldılar.
Sekine'nin abisinin oğlu Ali Aziz Kankotan Alaşehir'e kadar gitti.
Sordu, soruşturdu ama bulamadı.

1980 darbesinden bir süre sonra Sekine Kankotan'ın akrabalarından Hayri Koç bir gazetede Kenan Evren ve eşi Sekine Evren'in fotoğrafını gördü.
"Bu bizim Sekine!" dedi, "Dersim'in kayıp kızı Sekine!."
Hayri Koç çocukken Sekine Kankotan'ın en yakın arkadaşlarından biriydi.
Kaybolmadan bir iki gün önce de onunla beraberdi.
Sekine Evren'in Sekine Kankotan olduğundan çok emindi..
Herkese haber saldı..
Yakınları çalmadık kapı bırakmadı..
Kenan Evren'e bile mektup yazdılar..
Gelen cevap olumsuzdu..

*. *. *
Bu konuyu  "Dersim'in Kayıp Kızları" belgeselini yaparak, Türkiye'de ezber bozan Nezahat ve Kazım Gündoğan çifti gündeme taşıdı..
Belgeselde iddialara, röportajlara, 1937 katliamına tanıklık edenlere yer verdiler.
Uzun araştırmalar yaptılar.
Ancak onlar da kesin bir sonuç alamadı.
Çünkü onlar bu çalışmaları yaparken, Sekine Evren çoktan vefat etmişti..
Üstelik darbe yaparak ülkede yönetimi ele geçirmiş ve cumhurbaşkanı olmuş bir generalin eşi ile ilgili bilgi toplamak hiçte kolay değildi..
Türkiye'nin First Lady'si sırlarıyla hayata veda etmişti..
Geride bir çok soru bırakarak.
*. *. * 
Peki gerçekten Sekine Evren, Dersim'in kayıp kızı Sekine Kankotan mı?.
Bu konuda aydınlanması gereken çok soru var..
Örneğin, Kenan Evren anılarını kaleme aldığı "Zor Yıllarım" kitabında eşi Sekine Evren'i şöyle anlatıyor.
"Rahmetlinin bazı inançları vardı. Daha evvel yazdığım gibi, namaz kılmazdı, yobaz tarafı yoktu ama bazı inançları vardı. Mesala çamaşır yıkayacağı zaman haftanın günlerinden Çarşamba mı, Perşembe mi tam bilmediğim bir günde yıkamazdı. El tırnakları ile ayak tırnaklarını aynı günde kesmezdi."
Evren'in anlattığı bu gelenekler Dersimli Alevi Kızılbaşların inançlarıydı..
Alaşehir'de doğmuş, sunni bir ailenin kızı bu inanç rituellerini nereden öğrenmişti?..
Ayrıca Kenan Evren yine "Eşim ortaokul mezunuydu..O dönem Alaşehir'de lise olmadığı için okuyamadı" diyor.
Ancak Sekine Evren'in kız kardeşi Perihan Sıkılı, "Babam çok modern bir insandı..Ablamı İzmir Kız Lisesi'nde okuttu" açıklamasını yapıyor..
Bu çelişki niye?..
Sekine Evren'in çocukluğunda Alaşehir'de tek ilkokul vardı..
Beşeylül İlkokulu..
Ancak okul kayıtlarında Sekine'ye ait herhangi bir iz yok..
Çok zengin bir tüccarın kızının okulda kaydının olmamasının bir nedeni olmalı..
Dersim'deki ilkokullarda da Sekine Kankotan'ın tek kaydı yok.
Neden?..
Sekine hanımın kızlarının anneleri için, "Çileli bir yaşamı vardı" sözü ne anlama geliyor?.
En önemlisi 1980 darbesinden sonra Sekine Evren bir kişiyi askeri bir helikopter ile Hozat'a gönderip, ailesini araştırdı mı?..
Sorular, sorular..
Cevap bekliyorlar..
*. *. *
Türkiye geçmişiyle yüzleşmedikçe bunun gibi yüzlerce soru cevapsız kalacak.
Sekine Evren'in kızları ve kardeşleri konuşmadıkça, Genelkurmay arşivlerini açmadıkça gerçeği kimse öğrenemeyecek..
Çünkü Genelkurmay'ın arşivlerinde Dersim'li kızların hangi ailelere evlatlık verildiğinin kaydı olduğu biliniyor..
Kırım ve asimilasyonun belgeleri orada..
Bu konuya merak edenler Nezahat ve Kazım Gündoğan'ın "Dersim'in Kayıp Kızları" kitabını mutlaka okusunlar..
Ve cevabı kendilerine versinler..
Sekine Evren, Sekine Kankotan mı?..
Gündoğan çiftinin başka çalışmaları da var..
Keşiş'in Torunları, Hay Way Zaman ve çok yakında Vank'ın çocukları.
Okuyun derim..
Okuyun, çünkü mürekkebin aktığı yerde kan akmaz.

4 Mayıs 2020 Pazartesi

"ALLAHSIZ, KİTAPSIZ" DEDİLER CENAZESİNİ BİLE YIKAMADILAR.


Türkiye’nin karanlık yılları..
Kardeşin kardeşe kırdırıldığı yıllar.
CIA’nın ortadoğu şefi Paul Henze’nin ABD başkanı Jimmy Carter’a “Bizim oğlanlar yaptı” dediği 80 darbesine daha bir yıl var.
1979 yani.
Karadeniz'in şirin beldesi Fatsa'da belediye başkanı seçimi vardı.
Ankara seçimi iki kez ertelemiş ama engelleyememişti.
Sonunda Fatsalılar sandığa gitti.

Sandıktan bağımsız aday Fikri Sönmez çıktı.
Üstelik ezici bir oyla; 3096.
CHP, Adalet Partisi, MHP ve MSP'nin oylarını toplasan Sönmez'e yetişemiyordu.
Artık Fatsa'nın yeni başkanı Fikri Sönmez'di.
Mesleği terzi olduğu için kendisine "Terzi Fikri" derlerdi.
Sosyalist bir insandı.

*. *. *
Terzi Fikri göreve gelir gelmez Fatsa’da halk komiteleri kurdu.
Halkın direkt yönetime katılmasını sağladı.
En önemli sorun çamurdu.
Halkla birlikte bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yolları yenilendi.
Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgilendi.
Aracıların, komisyoncuların önünü kesti..
Kooperatifleşme çalışmaları yaptı.
Karaborsacıların üzerine gitti.
İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirledi.
Ulaşımı ve suyu ucuzlattı.
Terzi Fikri kısa bir sürede Fatsa’da sosyalist bir düzen kurdu.
Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek verdi.
*. *. *
Ancak Ankara Fatsa'da yapılanlardan rahatsız oldu.
Aylarca Fatsa aleyhine haberler yapıldı.
Başbakan Süleyman Demirel ve Hürriyet Gazetesi'nin başyazarı Oktay Ekşi Fatsa'yı hedef gösterdi.
Demirel, Çorum katliamını unutturmak için "siz asıl Fatsa'ya bakın" dedi.
Gazeteler hemen hergün Fatsa'yı kötüledi.
Manşetler şöyleydi.
“Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
“Devlet Fatsa’da yok..”
“Dinsizler dini yasakladı..”
“Halk mahkemeleri kuruldu."

Fatsa resmen askere hedef gösteriliyordu.
Tüm bu haberlere ragmen "burada halk mutlu, sorun yok" diyen Fatsa kaymakamı görevden alındı.
Tarih 10 Temmuz 1980'di.

Hürriyet Gazetesi baş yazarı Oktay Ekşi şöyle yazdı.
"Fatsa bir nifak merkezi. Tehlikeli bir örnek. Eğer Fatsa’nın başı ezilmezse cumhuriyet elden gidecek. Ordu Fatsa’ya hemen el koymalı."


*. *. *

Ve tarih 12 Temmuz 1980'di.
Yandaş medyanın çağrısı üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri Fatsa'ya nokta operasyonu yaptı.
İlçede asker ve sağ görüşlüler birlikte cadı avı başlattı.
Başta Belediye Başkanı Terzi Fikri olmak ùzere yüzlerce insan tutuklandı.
Ertesi gün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren şu açıklamayı yaptı.
"Fatsa'da taş taş üstüne bırakmadık, netekim."

*. *. *

Halkın oylarıyla seçilen Terzi Fikri ve yüzlerce Fatsalı anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak iddiasıyla yargılandı.
Cezaevinde ağır işkence gördüler.
Savunmasında hep aynı şeyi söyledi.
"Ben ne yaptıysam halkım için, halkımla birlikte yaptım."

Tarih 4 Mayıs 1985'di.
Bundan 35 yıl önce.
Terzi Fikri'nin yorgun kalbi yenik düştü.
Cezaevinde vefat etti.
Cenazesi sorun oldu.
Önce "Dinsiz bu" dediler, cenazesini yıkamadılar.
Sonra "Vatan haini bu" dediler, selasını yarıda kestiler.
Namazı bile kılmak istemediler.
Sonunda apar topar namaz kılıp gömdüler.


Terzi Fikri'nin eşi Nurten Sönmez yıllarca içten içe ağladı.
Sessiz gözyaşlarının nedeni sadece eşini kaybetmesi değildi.
Cenaze töreninde yapılanlardı..
Yıllar sonra söylediği şu sözler hiç unutulmadı.
“Sala okunurken birden yarıda kesildi. Sonra öğrendik ki yetkililer, ‘Bu Müslüman değildi. Cenazesi yıkanmaz, salası okunmaz, namazı kılınmaz’ diye toplantı yapıp karar almışlar. Bu benim içimi çok acıttı. Çünkü Fikri, namaz kılar, oruç tutardı. Yıllardır her sala okunduğunda içimden, ‘Allahım inşallah yarıda kesmezler’ diye dua ederim. Sala bitene kadar da ağlarım."

3 Mayıs 2020 Pazar

BİRİ İDAM SEHPASINDA ÖLDÜ, DİĞERİ CUMHURBAŞKANI OLDU



İki genç insan.
Birinin adı Deniz Gezmiş'ti.
Ankara'dan.
Diğerinin Abdullah Gül.
Kayseri'den.
1960’lı yılların sonralarında yolları İstanbul Üniversitesi'nde kesişti.
Hukuk Fakültesinde okuyan Deniz Gezmiş sol görüşlüydü.
Öğrenci lideriydi.
Fikir Kulüplerinin önde gelen isimlerinden.
İktisat Fakültesinde okuyan Abdullah Gül ise sağ görüşlü.
Milli Türk Talebe Birliği üyesi.
İslamcı grubunun Akıncılar cephesinden.


Yıl 1968'di.
Temmuz sıcağı..
Amerikan 6. Filosu  İstanbul boğazındaydı.
Savaş gemileri Dolmabahçe açıklarına demir atmıştı.
Amerikan askerleri karaya çıkmış, İstanbul genelevlerinde cirit atıyordu.
Yanki, Yüksek Kaldırım'da ve Beyoğlu Abanoz Sokak'ta zevk alemleri yaparken, polisin dışarda onların güvenliğini alması bardağı taşırmıştı.
Tepki büyüktü.
Sol görüşlü öğrenciler "6.Filo Defol" mitingleri yapıyordu.
Sağ görüşlüler ise buna karşı çıkıyordu.
Bazıları 6. Filo’nun gemilerini kıble yapıp, namaz kılıyordu.
İki grup sürekli kavga ediyordu.
Gazeteler linç manşetleri atıyordu.
"Kızılları boğmanın vakti geldi"
"Ya susturacağız, ya kan kusturacağız"
Genelkurmay kışlalarda broşür dağıtıyordu.
"Amerika'yı sevmeyen komünisttir."




İstanbul Üniversitesi barut fıçısı gibiydi.
Birgün Deniz Gezmiş ve Abdullah Gül'ün içinde bulunduğu gruplar karşı karşıya geldi.
Bir yanda Nazım Hikmet'in çocukları.
Diğer yanda Necip Fazıl'ın.
Taşlar, sopalar, tekme, tokat.
Fikirler değil yumruklar konuştu.

Zaman zaman da silahlar
Ertesi gün Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Abdullah Gül ve arkadaşlarının fotoğraflarını okulun duvarlarına astılar..
Altına da tek cümle yazdılar.
"Faşistler giremez"
Abdullah Gül o günden sonra  6 ay okula ara vermek zorunda kalmıştı.

*. *. *

Yıllar geçti.
Amerikan Emperyalizmine hayır diyen sol görüşlü öğrenciler bir bir yok edildi.
Fikir Kulüplerinde yetişenlerin önü kesildi.
Kimi kahpe bir pusuda öldürüldü.
Kimi işkencede son nefesini verdi.
Kimi de  Denizler gibi darağacına gönderildi.
Bazıları onlarca yıl hapis yattı.
Bazıları da köşesine çekildi.
Bazıları yurtdışına sığındı.


*.  -*.   *

Peki ya sağ görüşlüler?
Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan devletin zirvesine, Cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi..
..Ve diğer Milli Türk Talebe Birliği üyeleri...
Ahmet Davutoğlu, İsmail Kahraman, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Numan Kurtulmuş, Fehmi Koru, Abdurrahman Dilipak,  Kadir Topbaş ve daha niceleri.
Hepsi önemli yerlere geldi.
Devlet onlara teslim edildi.

*.  *.  *

Tarih 6 Mayıs 1972.
48 yıl önce.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında can verdiler.
İşlerini cellada bırakmadılar.
Sehpalarını kendileri tekmelediler.
Söyledikleri bir söz bugün bile unutulmadı..
"Türkiye'de gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır.”
Üç fidanın anısına saygıyla...


http://www.haberhurriyeti.com/biri-idam-sehpasinda-oldu-digeri-cumhurbaskani-oldu-110313.html

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...