11 Ekim 2018 Perşembe

MAVİ SULARIN MİMOZA ÇİÇEĞİ


Bir yelkenli düşünün.
Denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde.
Adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. 
Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor.
Bir türlü kıyıya yanaşmıyor.
Denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor.
“Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba.”
Selin Tekin böyle anlatıyor onu.
Gerçekten "merhaba" demeyi çok severdi.
Girdiği her insan topluluğuna, ağaçlara, çiceklere,  havyanlara, doğaya gördüğü herşeye "merhaba" derdi.

"Merhaba, rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur. Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde..”
Yelken denizi çağrıştırıyordu.
Ve o denize aşıktı.
Ondan Halikarnas Balıkçısı koydu kendi ismine.

*. *. *

1945 yılıydı.
Yazar, sanat tarihcisi ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu'na bir mektup geldi.
Bodrum'dan gönderilmişti.
Gönderen Halikarnas Balıkçısı Cevap Şakir'di.
Şöyle diyordu mektupta.
"Bir kaç arkadaşını topla güneye gelin, güzelliğin ne olduğunu anlayın."
Toplandılar.
Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi, Erol Güney, Sabahattin Ali, Samim Kocagöz, Fuat Erol Keskinoğlu ve Necati Cumalı İzmir'de Cevat Şakir ile buluştular.
Yanlarına peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak ahtapot avcısı Paluko'nun teknesine bindiler.
Güneye indiler.

Yolculuğun kuralları vardı.
Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacaktı.
Dünya ile ilişkilerini keseceklerdi.
Öyle de oldu.
Mavi cennette kayboldular.
Sonra bu geziler her yıl tekrarlandı.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, ilk gezide başlayarak farklı yıllara ait on iki defter hazırladı.
Defterlerin adı "Mavi Yolculuk"tu.
O gün bugün Ege ve Akdeniz’de tekne ile çıkılan ve günlerce denizde kalınan gezilerin adına ‘mavi yolculuk’ deniliyor.
Bu yolculuklar bugün turizme milyarlar kazandırıyor.
Tek farkı var.
O günlerde cebi boş aklı dolular çıkardı bu turlara, şimdi cebi dolu aklı boşlar.
Mavi yolculukların fikir babası Cevat Şakir'di.

*. *. *

Sadece denize değil.
Doğaya da aşıktı.
Yine yıllar öncesiydi.
Cevat Şakir, Prosper Merime'nin Karmen'ini Türkçe'ye çevirirken İspanyol kızın tütün fabrikasına saçlarına mimoza demetleri takarak girdiğini okuyunca düşündü.
"Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar!" 
Gerçekten ne güzel olurdu?
Mimozalar Bodrum'u sarıya boyardı.
Ama Türkiye'de mimoza yoktu.

Cevat Şakir hemen harekete geçti.
Paris'ten tohum getirtti.
Her tarafa ekti.
Bir süre sonra Bodrum'da her yerde mimozalar yetişti.
Yıllar sonra bir gün sokaktan geçen düğün alayında Bodrumlu esmer kızların saçlarına mimozalar taktıklarını görünce haykırdı.
"Mimozayı onlar için yetiştirmiştim." 
Bugün Bodrum denilince akla mimoza, mimoza denilince akla Bodrum gelir.

*.  *.  *


Sadece mimoza değil elbette.
Palmiye, Greyfurt, begonvil, narienciye
50’ye yakın çicek, meyve, agaç.
Hepsi onun eseriydi.
Ve okaliptüs.
Yıl 1938'di.
O yıllar Ege'nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu.
Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı.
Yörede nam salmıştı.
Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı.
Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler.
Ancak, bölge bataklıktı.
Tüm ova sivsinek yuvasıydı.
Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti.
İnsanlar ölüyordu.
Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4'ü maalesef ölmüştü.
Son çocuğu erkek doğdu.

Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi.
O bataklık kurutulacaktı.
Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı.
İnsanlar yaşayacaktı.
Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi.
Muhtar ve köylüler valiye çıktılar.
Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar.
Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi.
Bilim insanlarına danıştı.
Sonunda çare bulundu.
Bataklığı besleyen sularını kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı.
Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu.
O girdi devreye.
Avusturalya'dan yüzlerce okaliptüs getirildi.
Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu.
Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi.
Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu.
Sivrisineklerin ve hastalıkların da kökü kazındı.

Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu.


Bugün Marmaris'e ya da Datça'ya karayoluyla gelenler, Sakar'dan Gökova'ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır.
Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir.
Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler.
İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer.
Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir.
İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar.
Şimdi birer dev oldular.
Bazılarının boyu 20 metreyi geçti..
O muhtar Gökova köyü muhtarı Mehmet Gökovalı.
O dönemin valisi Recai Güreli.
O fidanların Avusturalya'dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar da  Cevat Şakir'di.
Muhtarın oğlu da, Halikarnas Balıkçısı'nın manevi evladı Prof. Dr. Şadan Gökovalı'ydı.

*. *. *

Arkeolojiye de meraklıydı.
Mitolojiye de.
Mitolojiyi şiire döken insandı.
Çağdaş Homeros'tu.
Yaşam ustasıydı.
Gazeteciydi.
Yazardı.
Şair, rehber, araştırmacıydı.
Anadoluculuk akımının hümanist kolunun baş temsilcisi ve fikir babasıydı.
Ona göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştı. 
Batı kültürünü benimsemek de doğru değildi. 
Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir senteziydi. 
Anadolu, hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı.
O yüzden de Cevat Şakir Kabaağaçlı Anadolu'nun sesiydi.
1973 yılının 13 Ekimi'nde, İzmir'de dilinden düşürmediği o sözcüğü taşıyan Merhaba Apartmanı'nda 87 yaşında aramızdan ayrıldı.
Manevi evladı Şadan Gökovalı'ya verdiği vasiyeti üzerine Bodrum'a gömüldü.
Geriye sadece onlarca eser değil, o mimozaları, begonvilleri, çicek bahçelerini de bıraktı.
Anısına saygıyla.

KARŞIYAKA VAPURUNDA O MAHUR BESTE



Büyük şair Attila İlhan'ın bugün ölüm yıl dönümü.
Attila İlhan denilince akla yürekten Atatürkçü, devrimci bir vatansever gelir.
Bir de o mahur beste.

Tarih 6 Mayıs 1972.
Denizler'in asıldığı gün.
Attila İlhan İzmir'dedir.
Radyodan duyar kahrolası haberi.
Dünyası yıkılır.
Kendini sokaklara atar.
Sonra soluğu Karşıyaka vapurunda alır.
Sessiz sessiz ağlar vapurda.
Bir yandan gizlediği gözyaşları, bir yandan şu mısralar dökülür.

"Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız.
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız.
Gitti dostlar, şölen bitti, ne eski heyecan ne hız.
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız..
O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız."

Attila İlhan vapurda yalnızdır..
Sözünü ettiği Müjgan bir kadın değildir.
Müjgan Farsça kirpik demektir.

*. *. *
Yıllar sonra Ahmet Kaya, Attila İlhan'ın bu mısralarını şarkı yapar.
Kendisiyle İstanbul'da buluşur ve Taksim'de bir Cafe'de dinletir..
Attila İlhan şarkıyı dinlerken, öyküsünü anlatmayı da ihmal etmez..
..Ve "O Mahur Beste" Ahmet Kaya'nın en sevilen şarkılarından biri olur.

*. *. *

Bugün bir anket yapılsa Attila İlhan severlerin bir kısmı Ahmet Kaya'ya vatan haini der..
Oysa ikisinin de çok iyi birer dost olduklarını bilmezler.
Yaşarken o kadar yakınlardır ki birbirlerine, Attila İlhan Ahmet Kaya'ya "Deli Kara Çocuk" der.

*. *. *
Hatırlıyorsunuz değil mi?
Yıl 1999'du..
Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül törenine katılan Ahmet Kaya birsözü nedeniyle linç edilmişti..
Ahmet Kaya'nın Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıklaması üzerine, törene katılanların hemen hepsi elinde ne varsa kürsüye fırlatmıştı..
Yuhlamalar, küfürler, üstüne yürümeler..
Kaya'yı adeta salondan kovan bir çok ünlü daha sonra sahneye çıkarak hep bir ağızdan Ayten Alpman'ın "Bir Başkadır Benim Memleketim" Şarkısını söylemişlerdi.

"Havasına suyuna taşına toprağına
Bin can feda bir tek dostuma.
Her köşesi cennetim..
Ezilir yanar içim.
Bir başkadır benim memleketim."


Söyledikleri bu şarkı aslında bir Yahudi folk müziğiydi..
Adı da Rabbi Elimelekh'ti.
Kendi topraklarında konuşulan bir dille şarkı söylenmesine karşı çıkanlar, bir Yahudi folk müziğini bağıra bağıra söylüyordu.
Çoğu müzisyen, televizyoncu, gazeteciydi ama müziğin evrensel olduğundan habersizdi.
Gerçekten bir başkaydı benim memleketim!.

10 Ekim 2018 Çarşamba

DOĞAR DOĞMAZ AĞZI KAPANAN ÇOCUKLAR.


Amerika Kıtasında Ekim ayının ikinci pazartesi "Kolomb Günü"dür.
Şenliklerle, şölenlerle kutlanır.
Tıpkı bizim "İstanbul'u Fetih Günü" gibi.
Bazı ülkelerde milyonlar çılgınca eğleniyor.
Peki kutlanan ne?

1492 yılında Cenovalı kaşif Kristof Kolomb'un Nina, Pinta ve Santa Maria gemileri Amerika kıyılarına yanaştığında onları Arawak kızılderilileri karşıladı.
Kızılderililerin inancında Tanrılar sakallıydı ve denizden gelmişlerdi.
Sakallı istilacıları görünce onları doğaüstü sandılar.
Yüzerek selamladılar.
Mısır, patates ikram ettiler.
Atları, iş hayvanları, demir silahları yoktu.
Ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı.
İşte o altınlar sonları oldu.


Kolomb kızılderililerle ilgili ilk izlenimlerini İspanya Kraliçesine şöyle yazmıştı..
“Bu insanlar o kadar yumuşak başlı, barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer”


Seyir defterine de şunları eklemişti.
"Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok... Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar."
Bir de not düşüyordu.
"Bu insanların çalıştırılması, ekin ekmesi, gerekli her işe koşulması ve bizim (Avrupalılıların) gelenek ve göreneklerimizi benimsemesi gerektiği kanısındayım"
*. *. *
Ardından katliam başladı.
Sakallı yabancılar altın ve değerli taş aramak için köyleri yağmaladı, yakıp yıktı..
Yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar.
Kadınlara tecavüz ettiler.
Direnen erkeklerin kulaklarını kestiler, kafa derilerini yüzdüler..
Gemilerine atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler.
Kolomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce insan yok edildi.
Ardından akın akın geldiler.
Tüm Amerika Kıtasını cehenneme çevirdiler.
Katliamlara papazlar da katıldı.
Katolik olmayı kabul etmeyen Kızılderili şamanları ayaklarından asılarak canlı canlı yakıldı.
Kolomb Amerika'ya vardığında dünya nüfusunun 5'te biri kızılderili idi.
Sayıları 70 milyonu geçiyordu..
1492'den bugüne sadece 2 milyon kaldılar.

Dünya tarihinin en büyük soykırımını yapan Avrupalı istilacıların bu katliamı kitaplara şöyle yansıdı..
" İspanyol istilacılar her geçen gün daha kibirli oluyordu. Aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı. İspanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu.. Birgün ikisi de birer papağan taşıyan iki yerli çocuğa rastlayan iki papaz, papağanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafasını kestiler” 
Las Casas 

"Ben Küba’da iken üç ayda yedi bin çocuk öldü. Acıdan çılgına dönen bazı anneler bebeklerini nehirde boğuyorlardı... Böylece erkekler madenlerde, kadınlar ağır çalışma içinde ve çocuklar da süt bulamadıkları için ölüyordu. Bu kadar büyük, güçlü ve verimli topraklar kısa sürede boşaldı. İnsanlığa o kadar yabancı olan tüm bunları kendi gözlerimle gördüm ve şimdi bile yazarken ürperiyorum."
Las Casas


Tanrı’nın hususi takdiriyle savaştan kaçan kızılderililerin tamamına yakını çiçekten öldürdük. Tanrı topraklarımızı temizledi”
"Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi John Wintrop 

"Kızılderilileri yakıyorduk..Onları böyle ateşte kızarırken ve bu ateşi söndüren kan gölünde görmek korkunç bir manzaraydı, çürüyen cesetler ve bunlardan yayılan koku berbattı fakat zafer tatlı bir fedakârlık gibiydi..Bizlere olağanüstü yardımlarda bulunarak bu kadar gururlu ve kibirli bir düşmanı elimize düşüren, bu kadar çabuk bir zafer bahşeden Tanrı’ya şükranlarımızı sunarız."
Plymouth Kolonisi’nin Valisi William Bradford


"Kızılderililerin hamal olarak kullanılmasını kınamıyorum. Ancak bir adamın bir domuza ihtiyacı varken 20 tane öldürüyordu. 4 Kızılderili'ye ihtiyaç duyduğunda bir düzine alıyordu. Metreslerini omuzlarda taşınan hamaklar içinde fakir Kızılderililer'e taşıtan bir çok İspanyol vardı. Bu uygulamalar esnasında yerlilerin maruz kaldığı kötü muameleler, zararlar, soygunlar, haksızlıklar ve büyük kötülüklerin sayılması istense bunun sonu gelmez. Çünkü onlar için Kızılderilileri öldürmek, yararsız hayvanları öldürmekte birdi. "
Cieaze de Leo


"Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.. Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu."
Papaz Motolinia 




"Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm.
Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar.”

Las Casas


"Askerler pek çok Kızılderili'yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı..Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”
David de Vries




Gerçeğin ta kendisidir.
Kızılderili kadınları çocukları doğduğunda elleriyle onların ağzını kapatırlar..
Nefes alması için ellerini bir süre çekip, bebeğin tekrar ağlamasına fırsat vermeden aynı hareketi tekrarlarlar. 


 Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir Kızılderilinin aldığı ilk derstir..
Beyaz adamdan kaçarken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonu demektir..Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmurundan ölmek demektir.
*. *. *
Amerika Kıtası bugünlerde "Kolomb Günü" nü kutluyor..
Şenlikler, şölenler yapılıyor.
Milyonlar çılgınca eğleniyor.
Kolomb'tan bu güne 528 yıl geçti..
524 yılda 70 milyondan fazla insan katledildi.
Bir kültür yok edildi..
Beyaz adamın bu eğlencesi(!), kızılderililerin sonu oldu.
İyi kutlamalar.



KUZEY RÜZGARLARININ KAR TANELERİ.


Yıl 1911'di.
Antartika kıtasını keşfetmek için iki kaşif amansız bir yarışa girmişti.
Biri Norveçli Roald Amundsen'di.
Diğeri İngiliz Captain Robert Scott.
Amundsen'de 52 tane köpek vardı.
Scott'ta ise 33 tane.
Scott yola çıkmadan önce bilinmeyen biri tarafından köpeklerinin kuyrukları kesilmişti.
Kutup köpekleri uyurken kuyruklarıyla burunlarını örtüyorlar, böylece soğuk havanın ciğerlerini etkilemesini önlüyorlardı.
Scott'un köpekleri kuyrukları olmadığı için korunamadılar.
Üç hafta içinde hepsi zatüreden öldü.
6 kişilik ekip tüm malzemeleri kendileri taşımak zorunda kaldı.
Admundsen ise 4 kızağını 52 köpeğe çektirerek hızlı yol alıyordu.
99 günde 3 bin kilometreye yakın yol gitti.
Sonunda Antartika Kıtasına ulaştı.
Ve Norveç bayrağını zirveye dikti.

Scott kutup bölgesine vardığında iş işten geçmişti.
Norveç bayrağını ve yerdeki pati izlerini görünce yıkıldı.
Rakibine 20 gün gibi bir süre ile geçilmişti.
Uğradığı ağır yenilgi ve psikolojik çöküntüyle dönüş yolunda aynı köpekleri gibi hayatını kaybetti.
Antartika'daki o pati izleri Samoyed köpeklerine aitti.
Amundsen Samoyed köpekleri sayesinde bu zafere ulaşmıştı.
Samoyedler zaten kutup bölgelerinde bir çok keşifte görev almış ve o yörelere ilk ayak basan canlılar olmuştu.




Samoyed köpekleri, isimlerini Sibirya'da yaşayan ve bir Türk kolu olan Samoyedeler'den alır.
Samoyedeler avcı bir toplumdur.
İnançları şamanisttir.
O nedenle bu köpeklere büyük özgürlük tanırlar.
Onlarla birlikte yaşarlar.
Avlanırken işbirliği yaparlar.
Samoyedler kutup ayısına önden saldırır, avcılar arkadan mızraklar..
Köpekler her avdan mutlaka ödüllerini alırlar..
Geyik sürülerinin korunmasında, yük taşınmasında, hatta çocukların gözcülüğünde bile görev yaparlar.


O yüzden bu köpekler hep serbest dolaşır..
Samoyedeler yüz yıllarca köpeklerinin sadece en uyumlu, en güçlü, en zeki olanlarını sahiplenir..
Diğerlerini ise giyecek amaçlı yok ederler.
Bu bir ata geleneğidir.
Bu nedenle yüzlerce yıl seçilerek üreyen köpekler, insanlarla son derece uyumlu bir karakteristik yapıya ulaşmıştır.

*. *. *

Samoyedler kibar köpeklerdir..
Güler yüzlüdürler..
Kaslı bir yapıları vardır..
Zeki, güçlü, dinamik ve çalışkanlardır..
Serbest oldukları zaman itaat etmeyi sevmezler.
Çünkü özgür ruhludurlar..
Ama insanlarla hep uyum içinde yaşarlar..
Dışa dönük, arkadaş canlısı ve oyuncudurlar..
Asla kavgacı değildirler..

Benim Beagle cinsi iki köpeğim Bijo ile Sufle'nin burada iki can arkadaşı var..
İki Samoyed.
İki kuzey rüzgarı.
İki kar tanesi..
İki beyaz dost..
Biri Mesudiye'deki komşum Harık Abinin aslan parçası; Hector..
Diğeri Reşadiye'deki dostlarım Mustafa ve Güner'in güzeller güzeli kızı; Shy.
İkisi de atalarının özelliklerini taşıyor..
Sevimli, neşeli, zeki, güler yüzlü ve uysallar..
Bir araya geldiklerinde dünyalar onların oluyor..
Öpüşüyorlar, koklaşıyorlar, deliler gibi koşuyorlar..
Biliyor musunuz Hector Shy'a aşık..
Onu görünce Hector'un yüreği eriyor..
Romantikleşiyor.
Yürüyüşü değişiyor..
Baş öne bakıyor, kuyruk dik, adımlar uygun..
Sanki resmi geçitte..
Shy'ı etkilemek için yapmadığı kur kalmıyor..
Shy ise çekingen bir kız..
Biraz naz yapmayı seviyor..
Hector çok sırnaşınca hafif cilveleşiyor.
Çok naz aşık usandırır derler ama Hector'un usanacak gibi bir hali yok..
O kararlı..
Ne yapacak, ne edecek Shy'ın gönlünü kapacak..
Bakalım bu aşkın sonu nereye varacak?

6 Ekim 2018 Cumartesi

ÖLÜM BAZEN ÖZGÜRLÜKTÜR.


Çok değil.
Daha 110 yıl önce.
1906 yılının Ağustos sonu.
Amerika kıtasına ayak bastığında, insan denilen mahluğun bu kadar gaddar, bu kadar acımasız, bu kadar zalim olduğunu bilmiyordu.
Onun vatanında aslanlar, timsahlar, aç yırtıcılar bile bu derece vahşi değildi.
O bir Afrikalı'ydı.
Kongo Cumhuriyeti'nde Chirichiri kabilesinden bir pigme.
Boyu sadece 1.49'du.
46 kiloydu.
23 yaşında, evli,  bir çocukluydu.
Güler yüzlü, hayat dolu bir insandı.
Adı Oto Benga'ydı.
Kendi dilinde "Dost" demekti.
Bir gün Kasai nehrinde balık avlarken yakaladılar..
Yakalayan Amerikalı din adamı Samuel P. Verner'di.
Boynundan ve ayaklarından zincire vuruldu.
Yük taşısın diye sadece ellerini özgür bıraktılar.


Kırbaçlar altında saatlerce yol yürüttüler.Sonra onlarca soydaşıyla birlikte bir geminin makina bölümüne konuldu.Zifiri karanlıkta, haftalar süren bir yolculuk sonrası New York'ta gün ışığıyla buluştu.
Soydaşlarından ayırıp bir kafese koydular kendisini..
Bir depoya hapsettiler.
Günlerce orada tutuldu.
Hergün önüne bir kuru somun attılar.

*.   *.   *

Tarih 9 Eylül 1906'ydı.
New York Bronx Hayvanat Bahçesi'nde o gün görülmemiş bir kalabalık vardı.
Hayvanat Bahçesi hasılat rekoru kırıyordu.
Nedeni New York Times Gazetesi'nde çıkan bir haberdi.
Şöyle yazıyordu.

"Vahşi adam Bronx’da maymunlarla aynı kafesi paylaşıyor.. İnsanın ilk ataları bir arada.. Bakıcısı bazen serbest bırakıyor.. Eylül ayı boyunca akşamüstleri ziyaret edilebilir."
Gazete haberine bir de not eklemişti.
"Bazı kesimler bu olaya tepki gösterse de, bilim adamları Benga’nın insan olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.”
*.   *.  *

Oto Benga'yı önce hortumla yıkadılar.
Sonra hayvanat bahçesinde içinde ağaçlar olan geniş bir kafesin içine koydular.
Kucağına Dohong adlı yavru orangutanu verdiler.
Gazeteciler fotoğraflarını çekerken, binlerce insan merakla kendisini izledi.
Oto Benga da onları.
Yüzünde garip bir ifade vardı.
Hüzün ve kin.
Yavru orangutan korkudan sımsıkı ona sarılmıştı.
Hergün saatlerce poz verdiler.
Bir hafta içinde ziyaret edenlerin sayısı 250 bini geçti.
Bazıları kafese kemik atıyordu.
Oto Benga sinirlenip, sivri dişlerini gösterince, "Cannibal, cannibal (Yamyam yamyam)" diye tempo tutuyorlardı.
Gazeteler "Benga bir yamyamdır" diye yazıyordu.

*.    *.   *

Putperest olan Oto Benga'ya yapılan bu
zulme, çoğu hristiyan olan New York halkından kimse ses çıkarmadı.
Ne politikacılar, ne bilim adamları, ne gazeteciler, ne aydınlar.
Yüreklerin kulakları sağırdı.
Herkes bu vahşeti doğal karşılamıştı.
Bir kişi hariç.
Rahip James H. Gordon.
Zulme isyan etti.
Gazete gazete dolaştı.
İmzalar topladı.


Uyuyan insanlığı uyandırmak için çalmadık kapı bırakmadı.
Kilisede sürekli aynı şeyleri söyledi.
“İnsan ırkından olan birinin maymunlarla sergilenmesi en büyük günahtır.” 
Sonunda Bronx Hayvanat Bahçesi Oto Benga'yı serbest bıraktı.
Pantalon, ceket giydirdiler.
Ayak işlerinde çalıştırdılar.
Tarih 20 Mart 1916 idi.
Eşinden, çocuğundan, soydaşlarından binlerce kilometre uzakla olan Oto Benga, çaldığı bir silahla kendisini kalbinden vurarak intihar etti.
Çünkü ölüm onun özgürlüğüydü.
Öldüğünde henüz 32 yaşındaydı.

Bronx Hayvanat Bahçesi zamanla Oto Benga ile ilgili tüm kayıtları sildi.
Ancak gazete haberleri ve fotoğraflar gerçeği gizleyemiyordu.
Hayvanat Bahçesi yetkilileri, tepkiler artınca "Dünyanın her yerinde yapılıyor, biz niye yapmayalım?”  dediler.
Söyledikleri doğruydu.

O yıllarda uygar denilen Avrupa'nın  bir çok yerinde aynı vahşet sergileniyordu.
Londra, Paris, Berlin, Brüksel, Stuttgard, Barcelona, Milan, Hamburg gibi metropollerde kafes içinde insanlar, diğer insanların eğlencesiydi.
Bu vahşet öylesine bir gelir kapısı olmuştu ki, "Hayvanat Bahçeleri"nin yerini, "İnsan Bahçeleri" almıştı.
1960'lara kadar binlerce insan kafeslerde hayvanlar gibi sergilendi.
Çığlıkları yeri, göğü inletti.



Ama modern insanlar(!) kör ve sağırdı.
Oto Benga'nın vatanında şöyle bir atasözü var..
Jaa se behn-indeh bun-wehnin.
"Dekor gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekora ihtiyacı yoktur."
Bugün uygar denilen Amerika'nın, İngiltere'nin ve Avrupa'nın "özgürlük ve demokrasi" edebiyatı sadece bir dekordur.
Gerçeği görmek isteyenler, ortadoğuya baksınlar yeter.
İnsanın insana zulüm etmediği günlerde buluşmak dileğiyle.



SABIRSIZLIK VE TARLAKUŞU


Yıl 1914'tü.
Dünyanın yeniden parsellendiği günler.
Emperyallerin paylaşım savaşına girdiği günlerdi.
Umumi Harbiye'ydi.
1. Dünya Savaşı yani.
Çoluk çocuk herkesi toplayıp silah veriyorlardı ellerine.
Öldür diyorlardı.
Vatan için, bayrak için, din için öldür.
Yeter ki öldür.
İnsanlar birbirini öldürüyordu.
Osmanlı İmparatorluğu'nu da soktular bu savaşa.
Tüm ülkede seferberlik ilan edildi.
Askere alınanlardan biri de Kunduzlu Mehmet'ti.
Tokat'ın Artova ilçesine bağlı Kunduz Köyü'ndendi.
20 yaşındaydı Mehmet.
Evli, bir çocukluydu.
İkincisi ise eşinin karnında, yoldaydı.
Mehmet'i cepheden cepheye sürdüler.
Çanakkale savaşında öncü birliklerde görevlendirdiler.
Bir kaç kez yaralandı.
Ama azraile pabucu bırakmadı.
Beş yıl olmuştu askere gideli.
Beş yıl boyunca köyüne dönmemişti.
İki yaşında bıraktığı oğlu 8 yaşına gelmişti.
Giderken eşinin karnındaki ise 5 yaşına.
Onu hiç görmemişti.
Nasıldı acaba?
Kime benziyordu?
Teskereyi hayal ederken Mehmet'e yeni bir haber geldi.
Suriye'ye gidecekti.
Filistin cephesine.
Trene bindirdiler.
Bir vagona tıktılar.
Vagon silme asker doluydu.
Mehmet vagonun havalandırma penceresinden bakıp, hayaller kuruyordu.
Ertesi gün zabitlerden biri trenin geçeceği yerleri açıkladı.
Aralarında Tokat da vardı.
Üstelik gündüz vakti geçeceklerdi Tokat'tan.
Memleket toprağından.
Mehmet'in kalbi duracak gibi olmuştu.
5 yıl sonra memleketinin havasını soluyacaktı.
İki gün uyku basmadı.
Gözünü camdan saniye ayırmadı.
Nihayet tren Tokat topraklarındaydı.
Dışarıya hayranlıkla bakıyordu.
Havayı derin derin soluyordu.
Bir süre sonra gördüğüne inanamadı.
Tren köylerinin hemen yanından geçiyordu.
Kunduz'dan.
Akrabalarının, arkadaşlarının evlerini bile görüyordu.
Dikkatlice baktı.
"Evet evet o" dedi.
İlerideki kendi evinin çatısıydı.
Eşi ve çocukları işte o evdeydi.
200 metre ötede.
Bir an düşündü Mehmet.
Evine bu kadar yaklaşmışken, Filistin'e gidip de dönmemek vardı.
Eşine, çocuklarına sarılamamak vardı.
Tokat kebabı yiyememek vardı.
Gıj Gıj Tepesi'ne çıkamamak vardı.
Deveci Dağları'ndan esen yeli çekti içine.
Sanki burnuna etli yaprak dolma kokuları geliyordu.
Eşi ne güzel yapardı o dolmayı.
O an karar verdi.
Ani bir hareketle trenden atladı.
Koştu, koştu, evlerin arasına daldı ve gözden kayboldu.
Firar etmişti.
Artık asker kaçağıydı
Bir yıl geçmeden yakaladılar Mehmet'i.
Kodese attılar.

*.   *.  *

Kunduzlu Mehmet hapiste 3 gençle tanıştı.
Üçü de kendisi gibi asker kaçağıydı.
Karacaviranlı Koca Yunus, Balta Mahmut ve Aşıklarlı Himmet.
20 yaşındaydılar.
Çok uzun zamandır asker kaçakları asılmamıştı  ülkede.
Ama son günlerde iş değişmişti.
Kurtuluş Savaşı'nda kaçakların sayısı o kadar artmıştı ki, ibret-i alem için bazıları sallandırıyordu.
Yine de hiç idamı düşünmüyordu dört genç.
Öyle ya,  yirmi kez firar edenler asılmamışken, onlar mı asılacaktı?
Ama bir gün acı bir şüphe düştü yüreklerine.
O gün hapishaneye ziyaretçi gelmesi yasaklanmıştı.
Zaten ne zaman biri idam edilecek olsa, o gün hapishane ziyarete kapatılırdı.
Dört genci ilk kez korku bastı.
Öğrenmek için çok çabaladılar.
Acaba kim asılacaktı?
İpin ucunda hangisi sallanacaktı?
Gardiyana yüklü bir para verdiler.
Haber kısa sürede geldi.
Darağacı dört taneydi.
Asılacak olanlar da kendileriydi.
Kötü haberle yıkıldılar.
Kendilerine gelince gidip yıkandılar.
Tüm eşyalarını sattılar.
Elde ettikleri parayı koğuşun en fakirlerine dağıttılar.
Sonra sigaraya sarıldılar.
Bir süre sonra Yunus, Mahmut ve Himmet bitkin düşüp yattılar.
26 yaşındaki Kunduzlu Mehmet ise uyuyamadı.
Pencerenin yanına oturdu, hayatı film şeridi gibi önünden geçti.
Çocukluğu, ergenliği, eşi, oğulları ve savaşta öldürdükleri.
Gece boyu gözünü kırpmadı.

Artık gün ışımak üzereydi.
Birden hapishanenin koridorlarından zincir şakırtısı gelmeye başladı.
Korkunç bir sesti o.
Ürperten bir sesti.
Gelen dört genci daragacına götürecek olan jandarmaydı.
Mehmet hemen toparlandı, bir anne şefkatıyla arkadaşlarını uyandırdı.
Yunus, Mahmut ve Himmet uyanınca anladılar.
Birazdan asılacaklardı.
“Bismillah”  diyerek kalktılar. 
Diğer mahpuslarla kucaklaşarak helalleştiler. 
Sonra gidip kelepçeleri, prangaları, zincirleri taktırdılar. 
Dik dik ve emin adımlarla yürüyerek hem hapishaneden, hem de hayattan uzaklaştılar.

*.  *.  *

Tarih 13 Nisan 1925'di.
Cevat Şakir,  Resimli Ay Dergisi'nde Hüseyin Kenan takma adıyla  "Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler" başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Yazı,  Kunduzlu Mehmet ile diğer üç gencin son gecesini anlatıyordu.
Cevat Şakir o geceye hapishanede şahit olmuştu.
Dört asker kaçağı gözünün önünde idama götürülmüştü.
Yazı yayınlandıktan hemen sonra derginin sahibi Zekeriya Sertel ile tutuklandılar.
Suçları halkı askerlikten soğutmak, askeri isyana teşvik etmekti.
İstiklal Mahkemesi'nde yargılandılar.
Cevat Şakir, mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali'nin önerisiyle Bodrum'a sürüldü.

Cevat Şakir yıllar sonra o günleri şöyle anlattı.
“Büyümekte olan sabırlığa, havada uçarak türküsünü söylemekte olan bir tarla kuşuna, günün birinde durup dururken ‘buyurun karakola’ derler. 
Karakola gittiğini bilmez, karakol bir muammadır, hem karanlık, som bir muamma. 
Belki muamma sözünün aslında karanlık anlamı vardır. 
Çünkü karanlıkta hiçbir şey görünmez. 
Karakolda ona, “İstiklal Mahkemesi’ne gideceksin” denir. 
Niçin İstiklal Mahemesi’ne gittiğini bilmez, bu sefer mahkeme bir karanlıktır. 
İki jandarma ile kelepçeli olarak İstiklal Mahkemesi’ne sürüklenir. 
Mahkemenin bulduğu bir suç vardır, daha doğrusu mahkeme birçok şeyler arasında bir şeyi suç saymıştır. 
Olur a! Mahkeme istediğini suç sayar ve suça da dilediği cezayı seçer. Sonunda cezanın idam olacağı anlaşılır. 
Sabırlık ve tarlakuşu, eller göğüste kavuşturulmuş idamı beklerler.”

5 Ekim 2018 Cuma

DALGALAR BİR ÇOCUK GETİRDİ DATÇA'YA


Bundan 50 yıl öncesiydi.
Bir kış sabahı.
Simi adasında balıkçı Aristo, minik oğlu Vasili ile ava çıkmıştı.
Aristo'nun ata mesleğiydi bu.
Oğlu Vasili'ye de öğretecekti.
Hangi balık nerede avlanır, ağ nasıl atılır, sırti nasıl yapılır tek tek anlatacaktı.
Yüzlerce yıllık deniz bilgisi dededen toruna geçecekti.
Aristo'nun kayığı Simi'den ayrıldıktan bir süre sonra hava bozdu.
Hem de fena bozdu.
Rüzgar lodostu.
Üstelik gittikçe şiddetleniyordu.
Aristo geri dönmek için hemen  küreklere asıldı.
Ama nafile.
Esen artık fırtınaydı.
Deniz beşik misali.
Kayık beşikteki bebek.
Nazım Hikmet Hazer şiirinde der ya.
Kayık,  devrilen bir atın  sırtından inip, şahlanan bir ata biniyor gibiydi.
Her indiğinde sanki alabora olacaktı.
Yağmur da sicim gibi iniyordu.
Minik Vasili korkudan dilini yutmuş, iki eliyle sandalın kenarları tutmuştu.
Parmakları sanki mengeneydi.
Bedeni kaskatı, yüzü beyazdı.
Bembeyaz.
Yüreğindeki korku gözlerini büyütmüştü.
Aristo oğluna "korkma" dedi, "sakın korkma."
Bir kez daha küreklere asıldı.
Yine nafile.
Çünkü rüzgar ve akıntı sandalı Simi'den uzaklaştırıp, Datça karasularına itiyordu.

*. *. * 

Aynı saatlerde karşı yakada Datçalı balıkçı Süleyman Badal da avdaydı.
O da atadan avcıydı.
Kardeşi Mehmet ile geçimlerini denizden çıkarıyordu.
Süleyman Badal hava bozunca oltaları topladı, geri dönmek için küreklerin başına geçti.
Onun işi kolaydı.
Fırtına güneyden esiyor ve Süleyman'ın Kara Mehmet isimli sandalını Datça'ya itiyordu.
Süleyman Badal kürekleri çekerken, gözü ileride dev dalgalarla boğuşan bir kayığa takıldı.
İçindekiler zor durumdaydı.
Yardım etmeliydi.
Hemen onların yanında aldı soluğu.
Kayıktakiler Aristo ile oğlu Vasili'ydi.
Bu havada Simi'ye dönmeleri imkansızdı.
Datça'ya sığınmak zorundaydılar.
Süleyman "benim misafirim olursunuz, hava düzelince gidersiniz" dedi.
İki kayık yanyana Kargı koyuna yaklaşırken, sahil korumanın hucüm botu kesti önlerini.
Rüzgar da olsa Aristo suç işlemişti.
Türk karasularına izinsiz girmişti.
Hem ya casus ise.
Tutukladılar Aristo'yu.
Oğlunun gözünün önünde tutukladılar..
Minik Vasili ağlamaya başladı.
Süleyman Badal "ağlama" dedi.
Vasili, "babam yok ben ne yapacağım" diye hıçkırıklara boğuldu.
Süleyman Badal "sana ağlama dedim, baban yoksa ben varım" diye sarıldı Vasili'ye.
Sonra evine götürdü.
Bir kaç gün sonra Aristo mahkemeye çıkarıldı.
İlk celsede suçlu bulundu ve Datça'daki 8 mahkumluk cezaevine kapatıldı.
Vasili babasının hapisten çıkacağı günü beklerken, Badallar'ın evinde ikinci bir aileye kavuşmuştu.
Hep el üstünde tutuluyordu.
Bir dediği iki edilmiyordu.
Vasili sanki Süleyman Badal'ın öz evladıydı.
Günler haftaları, aylar yılları kovaladı.
Aristo nihayet serbest kalmıştı.
Oğlu Vasili'yi alıp yurduna, Simi'ye geri döndü.

*. *. *

Yıllar sonra Vasili Simi'de Süleyman Badal'ın ölüm haberini aldığında feryat etti.
Rivayet odur ki, o an lodos öyle şiddetlendi ki, Vasili'nin feryatı Datça'ya kadar ulaştı.
"Babaaaa!"


Not: Datça'da yaşanmış olan ve dilden dile dolaşan bu hikaye, Turgut Ünsal'ın "İki yaka bir deniz" isimli çalışmasından derlenmiştir.


Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...