27 Temmuz 2018 Cuma

KANLI AY VE BİR BARIŞ HİKAYESİ



MÖ 590’dı.
Medler binlerce askerlik bir orduyla Anadolu’ya, Lidya topraklarına saldırmıştı.
Karşılarına çıkanı ezip geçiyorlardı.
Kızılırmak(Halys) kıyısına kadar dayanmışlardı.
Lidyalılar bu güçlü ordu karşısında inanılmaz bir direniş gösterdi.
Bu öyle bir direnişti ki, Medler bir türlü Kızılırmak’ı geçemiyordu.
Günler ayları, aylar yılları kovaladı.
İki ulus tam 5 yıldır savaşıyor ve birbirine üstünlük sağlayamıyordu.
İki tarafın da kayıpları büyüktü.
Artık çocuk yaştakiler bile savaşa katılmıştı.
O günlerde Miletli bilim insanı Thales bir kaç ay içinde güneşin tutulacağını, gündüz vakti havanın kararacağını söyledi.
İki taraf da buna inanmadı.
Tarih MÖ 28 Mayıs 585’ti.
Lidyalılar ve Medler Kızılırmak kıyısında ölümüne savaşıyordu.
Kızılırmak adeta kan akıyordu.
Thales’in dediği oldu.
Öğle saatlerinde bir anda güneş tutulmaya başladı.
Hava kararıyordu.
Savaşçılar ne olduğunu anlamamıştı.
Birden güneş kayboldu, savaş alanı alaca karanlığa boğuldu.
Herkes şaşkındı.


İki taraf da  güneş tutulmasını, savaşın yapılmasını istemeyen tanrıların bir uyarısı olarak görüp barış imzaladılar.
Barış anlaşmasına göre  iki devletin sınırı Kızılırmak oldu. Ayrıca simgesel olarak Lidya kralı Alyattes’in kızı ile Med kralı Kyaksares’in oğlu Astyages evlendirildi.
Barış sözleşmesine Kilikialı Syennesis ve Babilli Labynetos şahit oldu.
O tarihten sonra iki ulus hiç savaşmadı.
Kozmik bir olay 6 yıl kanla sulanan topraklara barış getirmişti.
Tarihin babas Heredot, bu olayı şöyle anlattı.
“Lidyalılarla Medler arasında beş yıl süren bir savaş çıktı, sık sık Medler Lidyalıları dövdüler, sık sık da onlar tarafından dövüldüler. Hele bir seferinde tuhaf bir gece savaşına tutuştular; savaş denk koşullar altında sürüyordu ki, altıncı yılda, bir çarpışma sırasında ve ortalığın en çok karışmış olduğu bir anda gündüz, birden yerini karanlığa bıraktı. Bu ışık tutulmasını Miletoslu Thales, İonialılara daha önceden bildirmişti; yılına, gününe kadar. Ama Lidyalılar ve Medler gün ortasında gece olduğunu görünce, çarpışmayı kestiler ve hemen bir anlaşma, bir barış sözleşmesi yaptılar.”

*. *. *

Çok tanrılı dönemde insanoğlu güneş ve ay tutulmalarını tanrıların bir mesajı olarak kabul etti.
Zaman zaman savaşlara son verdiler, zaman zaman da krallar, padişahlar halkın üzerindeki vergileri hafiflettiler.
Bazı devletlerde ay ve güneş tutulmalarından sonra mahkumlar serbest bırakıldı.
Bu kozmik olay yıllarca halklar için hep umut oldu.

*. *. *

Tek tanrılı dinlerden sonra ise güneş ve ay tutulmaları savaşın habercisi oldu hep.
Bakın Muharref Kral James İncili'nde ne diyor?
"30 - Göklerde ve yeryüzünde mucizeler, kan, ateş ve duman sütunları göstereceğim.
31 - RAB'bin 'muazzam ve dehşet verici günü gelmeden önce' güneş karanlığa, ay da kan rengine bürünecek."
Arka arkaya Dört kanlı ay Amerikalı evangalistler ve dinci İsrailliler için Armageddon Savaşı'nın nedeni olarak gösterilir.
Son dönemde iki tarafın bu savaş naraları bundan mıdır acaba?

*.  *.  *

Bu akşam yüzyılın en uzun ay tutulmasını yaşadık.
Dünyanın gölgesi ayın yüzeyine düşünce karşımıza kanlı dolunay çıktı.
Bir an antik çağda yaşamak istedim.
Çünkü o günün insanları bu kanlı ayı görseydi, tüm savaşlara son verirdi.
Oysa bugün.
Yine de umudu yitirmeyelim.
Savaşsız ve barış dolu günler dileğiyle.

26 Temmuz 2018 Perşembe

HEPİMİZ MARSLI MIYIZ?


İki gün önce ajanslara düşen bir haber ülkemizde çok ilgi görmedi.
Oysa, bilim dünyasında büyük heyecan yarattı. 
Haber şöyle.
“İtalyan bilim adamları Mars'ın yüzeyinde dev bir su gölü buldu.Bologna Ulusal Astrofizik Enstitüsünden gökbilimciler, Mars Express uydusuyla yaptıkları gözlemlerde Kızıl Gezegen'in güney kutup dairesinin güneyinde buz örtüsü altına gizlenmiş bir su gölü olduğunu keşfetti. Göl gezegen yüzeyinin 1.5 kilometre altında ve 20 kilometrelik bir alana yayılmış durumda.”
Bu haber ile birlikte tekrar iki soru yoğun şekilde tartışılmaya başlandı.
“Mars’ta yaşam var mı, daha da ötesi dünyaya yaşam Mars’tan mı geldi?” 


Yıllarca evrimi araştıran bilim adamlarının çoğu çok şaşırtıcı bir gerçekle karşı karşıya kaldı.
Çünkü yaşam tek bir kaynaktandı ve buraya ait değildi.
Dünya üzerindeki canlı maddenin hepsi, yeryüzünde bol bulunan kimyasal maddenin çok azına sahipti.
Buna rağmen gezegenimizde nadir bulunan kimyasal elementlerin çoğunu içinde barındırıyordu.
Öyleyse bu elementlere sahip yaşam dünyaya başka bir gezegenden mi gelmişti?
Bu elementlerden biri Molibden’di.
Yaşamın olmazsa olmazlarındandı.
Dünya’da çok nadir bulunuyordu.
Amerika ve Rusya’nın Mars yüzeyinde yaptığı incelemelerde kızıl gezegenin bol miktarda oksitlenmiş Molibden elementine sahip olduğu ortaya çıktı.
Dünya’nın Kutup bögelerine düşen Mars meteorlarında da Molibden elementinin çokluğu dikkati çekti.
Yale, Harvard ve Florida Üniversiteleri’ndeki kariyeriyle tanınan Profesör Steven Benner dünyaya yaşamın Mars’tan geldiğini savunanlardan.
Profesör Benner, yaşamın ortaya çıkış sürecinde çok önemli rol oynayan Molibden’in üç milyar yıl önce oksijen bakımından çok fakir olan Dünya yüzeyinde değil, o tarihlerde oksijence zengin Mars’ta oksitlenmiş olabileceğini söylüyor.
Benner 3 milyar yıl önce Mars'a düşen büyük meteorlar nedeniyle yüzeyden kopan kayaların dünyaya Molibden elementini, ya da tek hücreli yaşam formlarını getirdiğini savunuyor.

Günümüzden 6 bin yıl önce Mezopotamya’da birden ortaya çıkan Sümer medeniyeti  tüm güneş sistemini biliyor ve Mars gezegenine büyük önem veriyorlardı.
Lahmu ismini verdiler ona.
Lahmu savaşan İlah demekti.
Sümerler’in İnançlarına göre Tanrıları dünyaya gelirken, Mars gezegeni üs olarak kullanmıştı.
Bunu çivi yazılarıyla tabletlere mühürlere kazıdılar.


1 Eylül 1987 tarihinde  yayınlanan The New Yok Times gazetesinde Antartika’ya düşen bir Mars kayasının fotoğrafları yer aldı..
Fotoğraflar NASA tarafından dağıtılmıştı..
Kaya sanki yapay olarak biçimlendirilmiş ve birbirine oturtulmuş köşeli taşlara benzeyen dört tuğla gibi bir bloktan kopmuş parçayı andırıyordu..
Yapılan tüm testler kayanın Mars kökenli olduğunu ortaya çıkardı..

1990 Yılında  St. Petersburg kentindeki Hermitage Müzesi'nde sergilenen silindir şeklinde 6 bin yıllık bir Sümer mühürü tercüme edildi..
Mühürde Mars’tan bir astronotun dünyadaki bir astronota tebrik mesajı gönderdiği ve aralarında bir uzay aracı olduğu yazıyordu.



2000 yılında Dünya Tarihçisi, pre-astrolog, Sümerolog yazar Zecharia Sitchin “Kozmik Tohum” isimli kitabında şu cümlelere yer verdi.
“NASA için çalışan Arizona Devlet Üniversitesi’ndeki jeologlar Sovyet bilimcilere iniş bölgeleri önerdiklerinde, bir arazi aracının ‘eski nehir yataklarını ziyaret edip havzaya akan eski bir nehir deltasındaki tortuları kazabileceği’ ve sıvı su bulabileceği söylediler ve Laune Planum havzasındaki büyük kanyonu işaret etmişlerdi.”
Zecharia Sitchin’den 18 yıl sonra bilim insanları Mars’ta sıvı halde su bulunduğunu açıkladı.
Bir süre sonra NASA Mars’ta yaşamın izlerini bulduk derse, şaşırmayın.

25 Temmuz 2018 Çarşamba

KARŞI KIYIDAKİ AK YÜREKLİ İNSANA


Bir dostum var benim karşı kıyıda.
Yunanistan'da.
Ak saçlı.
Ak sakallı.
Ak yürekli.
Ak bir insan.
Bedeni karşı kıyıda ama yüreği burada.
Çünkü nesiller boyu bu toprağın insanı.
Dededen toruna.
Anadan çocuğa.
Bir Anadolu Rumu..
Alekos Papadopoulos.
*. *. *
1934 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da açtı gözlerini dünyaya.
Sıraselviler'de Alman Hastanesi'nde.
Beyoğlu sokaklarında büyüdü.
Rum kilisesinde vaftiz olurken, yan camiden ezan okunuyordu.
Soluduğu Ramazan pidesinin kokusuydu.
İstiklal'i aşındırdı delikanlılığı.
İlk aşkı bir Türk kızıydı.
Türkan.
Platonik aşktı..
Sevgisini bir türlü açamadı kıza.
Çünkü aynı mahallenin öteki insanıydı.
İstanbul'da okudu.
Sonra askere aldılar.
Erzurum 220. Piyade Alayı’nda yedek subay yaptılar..
Şanslıydı.
Ondan öncekiler 40'larda askere alınıyor, amele yapılıyordu.
Badem içi sarısı tek tip üniformalarla.
Adı "Amele Taburu"ydu.
Ellerine silah değil, kazma kürek veriliyordu.
Bilim insanlarına, sanatkarlara, aydınlara, yazarlara yol köprü inşa ettiriyorlardı.
Tıpkı Naziler'in yahudilere yaptığı gibi.
Bu toprağın Rumu, Ermenisi, Yahudisi iç düşman sayılıyordu.
Gavurdu onlar(!)
Rum tohumu, Ermeni dölü, Yahudi piçiydiler(!)
Alekos şanslıydı.
Askerde bunları yaşamadı.
Vatan görevi biter bitmez yine İstanbul'a döndü..
Gazeteci olmuştu..
İstanbul'da Rumca çıkan Embros gazetesinin yazı işleri müdürüydü..
Yıl 1955'e geldi..
Eylül'ün 6 ve 7'si.
Türkiye'deki Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımıza karşı yeni bir saldırı başlamıştı.
Devlet desteğinde eli sopalı, gözü dönmüş gerici, ırkçı, milliyetçi sürüler evleri, işyerlerini basıyordu..
Dövüyor, tecavüz ediyor, hatta öldürüyorlardı.
Özellikle Beyoğlu'nda azınlık katliamı yaşanıyordu.
Her yer talan ediliyordu.
Damarlarında asil kan(!) taşıyan ırkçı yobazlar bağırıyordu.
"Vatandaş Türkçe konuş!"
Müslüman ve Türkçe konuşmayana bu topraklarda yaşama hakkı yoktu.
Azınlıklara "Defolun buradan" deniliyordu.
Tarih 15 Eylül 1955 olmuştu..
Alekos daktilonun başına geçti, gazeteye makalesini yazdı..
“Ülkemizde kalacağız. Burada yerimizde kalacağız. Kiliselerimizi yeniden yapmak, ölülerimizi gömmek, okullarımızı, işyerlerimizi, evlerimizi toparlamak için biz Rumlar düştüğümüz yerden doğrulacağız. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, dedelerimizin ve babalarımızın -şimdi kırık dökük de olsa- mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız.” 
Kalamadı..
Dededen toruna, yüzlerce yıl bu vatanın insanı olan Alekos, ata toprağını terketmek zorunda kaldı.
Kucağında 3 yaşında bir yavruyla.
* *. *
60 yıla yakın gurbette Alekos.
Bir nevi sürgünde..
Yunanistan'ın Voullagmeni kentinde yaşıyor.
83 yaşında.
Hala gazeteci.
Meslektaşım.
Hala yazar.
Son kitabı İbrahim Dizman ile birlikte kaleme aldıkları; Kardeşim Gibi.
Bir İstanbul Rum'u ile bir Türk'ün birbirlerine yazdıkları mektupları..
Şiddetle tavsiye ederim.
*. *. *
Zaman zaman mesajlaşırız Alekos'la.
Dikkatimi çeken ne biliyor musunuz?
Onca baskıya, onca zulüme ve onca acıya ragmen içinde gram kin ve nefret duymaması.
Aksine tatlı anılar yaşatıyor belleğinde.
O ak yüreği hep sevgi üretiyor.
Türkiye'yi, İstanbul'u, gençliğinin Beyoğlu'nu özlemle anıyor..
Türk arkadaşlarını, kurduğu dostlukları unutamıyor..
Özellikle de ilk aşkı Türkan'ı.
Vatan özlemi hep yüreğini sızlatıyor.
Şöyle diyor mesela.
"Gurbette yaşayan herkes gibi ben de doğduğum, büyüdüğüm, aşık olduğum, okuduğum, anne-babamın mezarının bulunduğu memleketimi özlüyorum."
Peki bu nasıl oluyor?.
Kin, nefret, intikam gibi duyguları neden yaşamıyor..
İnsanlığından...
İnsana olan sevgisinden..
Sen insansın dediğimde attığı mesaj şöyle.
"İnsan ve insanlıktan bahis olduğunda aklım daima Sinoplu ünlü filozof Diogenes'e kayıveriyor. Bir gün öğlen vakti elinde fenerle Atina'nın sokaklarında bir adam aramaya çıkmıştı.. İşte bana " insansın " dediğinde hissetiğim gururu izah etmemin zorluğunu hisettiğimi itiraf etmekten kendimi alamayacağım."
Bazen yazılarımı Yunanca'ya çevirip paylaşır kendi sayfasında..
Yunan milliyetçilerinin küfür ve tehditlerine ragmen.
Şöyle diyor.
"İnandıklarımı ifade eden mesajımı, kardeşlikten yana bir zihniyetle gündeme getirdiğiniz için candan teşekkür ederim. Sadece iki üç olumsuz ve lakayıt ciddiye alınmayacak mesajlar dışında, Yarattığı etkiden ve aldığım tepkilerden ötürü bende yarattığı hayranlık duygusunu da itiraf etmeliyim. Kardeşliğe dair olan inancıma her daim sadık kalarak, kini körüklemeden zevk alanları da sevgi ile selamlıyor ve günün birinde ışığı, güneşi görebilmelerini içten ve yürekten diliyorum."
*. *. *
Alekos'u okurken Ecevit'in şiiri geliyor insanın aklına..
"Bir soyun kanı olmasın varsın
Damarlarımızda akan kan
İçimizde şu deli rüzgâr
Bir havadan..
Bu yağmurla cömert
Bu güneşle sıcak
Gönlümüzden bahar dolusu kopan
İyilikler kucak kucak..
Aramızda bir mavi büyü
Bir sıcak deniz
Kıyılarında birbirinden güzel
İki milletiz..
Önce bir kahkaha çalınır kulağına
Sonra rum şiveli türkçeler..
O boğaz'dan söz eder
Sen rakıyı hatırlarsın..
Yunanlıyla kardeş olduğunu
sıla derdine düşünce anlarsın."

Bir dostum var benim karşı kıyıda.
Yunanistan'da.
Ak saçlı.
Ak sakallı.
Ak yürekli.
Ak bir insan.
Bedeni karşı kıyıda ama ruhu burada.
Çünkü 60 yıldan fazla bir nevi sürgünde.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

ZENGİNE TESKERE, FAKİR MEMET ASKERE


Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Ayşe Gül Altınay’ın şöyle bir saptaması var.
"Siyasetçisinden eğitimcisine, akademisyeninden genelkurmay başkanına Türkiye Cumhuriyetinin kendi alanlarında efsaneleşmiş sivil ve askerî şahsiyetlerinin benzer ifadelerle altını çizdikleri gibi “ordu-millet” kavramı 1930’lar sonrası Türk milliyetçiliğinin kurucu öğelerinden biri olmuştur.
Bu nedenle “Her Türk asker doğar” anlayışı ders kitaplarından gazete köşelerine, kışlalardan okullara, günlük sohbetlere kadar yaygın bir kullanıma sahip. 
Bu anlayış iki alanda hayata geçirildi.
Biri askerlik.
Diğeri eğitim.
Her erkek vatandaş zorundu askerlik hizmeti yapmakla yükümlendirildi.
Erkek kadın her lise öğrencisi de Milli Güvenlik Bilgisi dersinden geçmek zorunda bırakıldı.
Böylece bu topraklarda yaşayanlar, asker doğmasalar da hayatlarının bir döneminde asker oldular.”




Asker doğmadım ama askerliğimi 1986 yılında Çanakkale 57. Jandarma Er Eğitim Alayı’nda yaptım.
Kısa dönem.
8 aylık eğitim çavuşu.
Elimize bir kitapçık verdiler.
Adı, ST-7 10B
ST, Sahra Talimnamesi demek.
Amerikalılar 1930’lı yıllarda yazmış.
Amerikan Kara Kuvvetleri’nde tek er ve manga yanaşık düzeni ile muharebe düzeni kurallarını içeren bir kitapçık.
Bizimkiler 1960’da bu kitapçığı bire bir tercüme ettirip, "ST 7-10B Piyade Talimnamesi” ismiyle TSK’nın olmazsa olmazı yapmışlar.
Ordunun kutsal kitabı adeta.
Eğitim çavuşları kitapta ne yazıyorsa, onu öğretmek zorunda.
Kitapçığa göre manga ve bölük yürüyüşlerinde birlikteliği sağlayabilmek için yürüyüş marşı okunacak.
Bizimkiler için yürüyüş marşını bulmak kolaydı.
Zaten yıllardır beyinlere kazanmıştı.
“Her Türk asker doğar.”
Çanakkale'de  “İt Durmaz Tepesi”nde sabahın körü bağırırdı tüm bölükler.
En yüksek sesle haykırırdı, henüz daha uykusunu alamamış 20 yaşındaki gençler.
 “Her Türk Asker Doğar!”
Kimse sormazdı.
Niye bilimadamı, sanatçı, yazar, şair doğmaz da asker doğar?
Neyse.
Eğitim sistemimiz Amerika’dandı ama marşımız öz be öz Türk'tü!
Yerli ve milli!
Yetmez mi?
Üstelik NATO ordusu değil miydik?

                       *.  *.  * 

Peki her Türk gerçekten asker mi doğuyor?
Rakamlar öyle demiyor.
1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’ndan kaçan asker sayısı 300 bin.
Kurtuluş Savaşı’nda Türk Ordusu’ndan kaçan asker sayısı 150 bin.
Sadece Sakarya Muhaberesi’nden kaçanlar 40 binden fazla.
İstiklal Mahkemeleri"nin kurulma nedeni bile askerden kaçanlara gözdağı vermek değil mi?
Düşünün gerisini.
Sadece bizim ordu da değil tabi.
Yunanistan dahil Avrupa'da çok ordunun asker kaçaklarıyla başı dertte o yıllarda.
Ya bugün?
Bugün yine sözde her Türk asker doğuyor, doğmasına da.
Ensesi kalınlar rapor alıyor.
Arkası kuvvetli olanlar torpil yapıyor.
Parayı bastıranlar da bedelli oluyor.
15 bin liraya, 20 gün.
Zengine teskere, fakirler askere.
İstikamet nizamiye.
Yürüyüş marşı sayılacak, sayy!
“Her Türk Asker Doğar!”

KANAYAN SEVDA; KUZGUNCUK





Kültürlerin, dinlerin buluştuğu yerdi orası.
Farklı ırklardan, farklı inançlardan insanların komşu olduğu, bir arada yaşadığı yerdi.
Herkes birbirinin yardımına koşar, üzüntüsünü sevincini birlikte paylaşırdı.
İstanbui’un en eski semtlerinden biriydi, orası.
Adı Kuzguncuk’tu.
1914 nüfus sayımına göre topu topu 2324 insan yaşıyordu
Bunların 1600’ü Ermeni, 400’ü Yahudi, 250’si Rum, 70’i Müslüman ve dördü de  farklı inançlardandı.
Zamanla Türk nüfusu arttı.
Çoğunluk azınlık olmaya başladı.
Yıl 1952’ye gelince Müslümanların sayısı hayli fazlalamıştı.
Bir cami yapılması gerekirdi.
Merkeze yakın uygun bir arandı, bulunamadı.
Tek bir yer vardı ama.

O da Ermeniler’e ait Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin bahçesiydi.
Bu kiliseyi Padişah Abdülaziz 1835’te saray mimarı Ohannes Amira Serveryan’a yaptırmıştı.
Aynı bahçede hem cami, hem kilise olur muydu?
Ayrıca Ermeni nüfusu buna izin verir miydi?
Ama dedik ya, Kuzguncuk kültürlerin ve inançların buluştuğu yerdi.
Önce Museviler girdi devreye.
Müslümanlar ile Hristiyanlarla uzun uzun görüştüler.
Sonra iki tarafı da ikna ettiler.
Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin papazı da onay verince sorun giderildi.
Kuzguncuk Camii, kilisenin bahçesine yapıldı.
Caminin yapımında Ermeni cemaati 500 lira katkıda bulundu.
1954 yılından itibaren o bahçede papazlar ilahiler okuturken, imamlar cemaate dua ettiriyordu.
Ezan sesi ile Çan sesi bir aradaydı.



İstanbul’un boğaz kıyısındaki tek yeşil alanıydı, Kuzguncuk’taki bostan.
16 dönümden fazla bir alandı.
Sultan Mehmet Reşat döneminde gayrımüslim Dode ve Soro ailelerine geçmişti.
600 yıldır bostan olarak kullanılıyordu.
Son sahibi Rum İspirto Soro’ydu.
İspirto Soro 1951 yılınca ölünce bostan miras yoluyla oğlu İlia’nın mülkü olacaktı.
Ama olmadı.
“Adalet mülkün temeli” denilen sistemde en büyük adaletsizliklerden biri yaşandı.
1977’te Vakıflar İdaresi tarafından bostana el konuldu.

İspirto Soro’nun 60/360’lık hissesinin oğlu İlia Soro’ya neden geçmediğini kimse anlayamadı.
1986’da yüzlerce yıllık bostanın imar planlarında Boğaziçi İmar Yasası’na aykırı biçimde değişiklik yapıldı.
1992’de, araziyi 10 yıllığına kiralayan Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavisi Vakfı bostona bina yapmak istedi.
Ermeni, Yahudi, Rum, Türk Kuzguncuk halkı buna izin vermedi.
Direndiler.
Mücadele yıllarca sürdü.
2014’te devlet geri adım attı ve bostan üzerindeki tüm projelerden vazgeçildi. 
Bugün bostan parsel parsel kiralanıyor, isteyen ekim dikim yapıyor. 
Yaz gecelerinde filmler gösteriliyor, şenlikler düzenleniyor.
Yarın ne olacak kimse bilmiyor?
Çünkü “Kuzguncuk Kentsel Dönüşüm Alanı” ilan edildi!

O renk renk güzelim binaların kaderi belli değil.
O tarih kokan dar sokaklar acaba hangi yandaş müteahhitin iş makinalarıyla yıkılacak?
O yüzyıllık ağaçlar, ulu çınarlar.
O deniz kıyısına atılan sandalyeler.
O yosun ve iyot kokusu.
O tavşan kanı çay ve simit, peynir, yumurta keyfi.
İspiro’nun, Agop’un, Yosef’in anıları.
İlia'nın bostanı.
Kuzgun baba masalları!

Nazım Hikmet ile Can Yücel’in hatıraları.
Nazım’ın unutulmayan Kuzguncuk Şiiri.

Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve gayet nefis yapar gül reçelini
Pansiyoncu Madam
Ve kızı Raşel…
Aynada bir kartpostal:
Bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol…
Ve Denize nazırdı pencereleri…
Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
Karanlık şilepler geçerdi geceleri
İnsanı olduğu yerde
Eli böğründe bırakarak…
Selim’in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı.
Yalıda bir tavus kuşu
Bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
Tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
Ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,


Uyurken dağıtırdı gülünü…Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı…
Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
Dünyayı zapta gidecek olan
Pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların

Her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim.”


Tüm bu güzellikler ne olacak?
Kuzguncuk betona esir düşmeyen, AVM olmayan İstanbul’un ender semtlerinden biriydi.
Güler Yücel eşi Can Yücel’i anlatırken, Kuzguncuk günleri için "Bizim evde şiir pişerdi, aşk pişerdi" demişti.
Aşkların aşıkların semtiydi, Kuzguncuk.
Buket Uzuner  Kumral Ada Mavi Tuna romanından demişti.
Kuzguncuk Aşka doymayan bir Boğaziçi köyüydü.
Ama aşkları da vurdular.
Tıpkı Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi.

"Aşklarıda vururlar
Şarkıya şiir olur
Adanır sonsuz anısına
Kanayan sevdamın

Eyvah şiirler azalmış
Günümüz perişan
Yanıyor içimizdeki
Koskoca orman."


Kuzguncuk'un Ruhunu el fatiha!






Fotoğraflar internetten alınmıştır.

17 Temmuz 2018 Salı

TUTANKHAMUN VE DATÇA BADEMLERİ.



Tutankhamun.
Tanrı Amun'un yeryüzündeki avatarı.
Sözcük anlamı; Amun'un yaşayan yüzü.
Mısır'ın efsane firavunu.
İlk tek tanrılı Aten dinini kuran, IV. Amenotep'in oğlu.
Musevi ve Hristiyanların "Amen", müslümanların "Amin" diye kullandıkları sözcüğün kaynağı..
Mezarı 1922 yılında krallar vadisinde bulundu..
Mumyasının yanında altınları ile  mücevherlerinden oluşan müthiş bir hazine vardı.
Bir de arkeologları şaşırtan bir sürpriz.
Bir avuç badem.
Evet badem.
Öbür dünyada da yiyebilsin diye, bir avuç badem.

Datça'nın bademi meşhurdur.
Payam derler buralarda.
Lezzetlidir.
Amerikan Başkanlarının, Beyaz Saray'ın bademinin bile buradan gittiği söylenir.
Bugünler badem toplama günleri.
Köylü gün ağarmadan uyanır.
Uzun sopalarla en yüksek dallardaki bademleri bile düşürürler.
Düşen bademler, yeşil kabuklarından ayıklanır.
Ardından kurutulur..
Bir hafta güneşin altında kaldıktan sonra kabukları kırılır ve içi saklanır..
İyi kurumuş bir badem 3-4 yıl dayanabilir.
Zor iştir badem toplamak.


Geçen sene ben de soyundum bu işe.
Koskoca badem gözümün içine düştü.
Hastanelik oldum.
Neyse ki; "Kör ölür, badem gözlü kalır" olmadım.

*.  *.  * 

Datça'da çeşit çeşit badem var.
Nurlu badem.

Ak badem
Sıra badem.
Diş badem.

Datça Yerel Tarih Derneği'nin araştırmasına göre tam 96 çeşit.
En tutulanı nurlu badem.
İri ve lezzetli.

Elbette fiyatı da digerlerinden pahalı.
Ben Ak bademi daha çok seviyorum.
Kendisi küçük ama lezzeti büyük.
Aroması farklı.
Neler yapılmaz ki, bu bademden.
Ballı badem.
İncirli badem.
Badem kurabiyesi.
Badem ezmesi.
Buzlu badem.
Damat Tatlısı(Bademli baklava)
Bademli balık.
Badem krokan.
Badem kraker.
Daha neler, neler?

*.  *.  *

Bademin ayrı değeri var, bizim toplumda.
Kadınlar parfüm yapar yağından.
Erkekler bıyıklarına, saçlarına sürer o yağı.
Güzel göze badem gözlü denir.
Şarkısı bile vardır..
"Kara kara badem gözler.
Hep yaşla dolmuş"

Mesela benim köpeğim Bijo badem gözlüdür..
O bana aval aval bakar.
Ben ona hayran hayran.
Bir de "badem bıyık" vardır.
Hitler'i anımsatır.
Bugünlerde salgın.
Bulaşıcı hastalık gibi yaygın.
Siz siz olan badem bıyıktan uzak durun ama bademsiz kalmayın.









16 Temmuz 2018 Pazartesi

GÜNBATIMI YALNIZLIĞI.


Levent ile Kamil.
İkisi de ellisine merdiven dayamış.
İkisi de bekar.
Levent İstanbul'da genel müdür.
Maslak'ta, güneşe hasret o dev beton yığınlarından birinde.
Çok ünlü bir şirketin patron vekili.
Başarılı.
Çok iyi para kazanıyor.
Ülke standartlarının çok üstünde.
Etiler'de bahçeli bir villada yaşıyor.
Hergün onlarca toplantıya katılıyor.
Günboyu yüzlerce insanla konuşuyor.
Çevresi bir an boş değil.
Akşamları iş yemeklerinde, eğlencelerde hep kalabalıklarla birlikte.
Ama gece eve döndüğünde!

*. *. *

Kamil, Ege'nın ücra bir kıyısında, bir sahil kasabasında tek başına yaşıyor.
Bir amatör balıkçı.
Eskiden jeoloji mühendisiymiş.
Dev baraj inşaatlarında görev almış.
Onlarca projeye imza atmış.
Yüzlerce insanla çalışmış.
10 yıl kadar önce o hayattan bıkıp, işten ayrılmış.
Büyük kentten kaçıp, bu sahil kasabasına sığınmış..
Sessizliği seçenlerden..
Şimdi bu sahil kasabasında bir başına.
Denize 150 metre geride, derme çatma bir barakada yaşıyor.
Barakanın hemen arkasında küçük bir bahçe ve küçük bir kümes.
İki horoz, 8 tavuk.
Bahçeden domatesini, biberini, maydanozunu, kümesten yumurtasını topluyor.
Ve sahilde 3,5 metrelik eski bir sandal.
Adı; Yalnızlık.
Boyaları dökülmüş, altı yosunlu.
Kürekleri kurutulmuş gürgenden.
Kamil bu eski sandalla her sabah denize açılıyor, deniz kırlangıçlarıyla günaydınlaşıyor, martıları besliyor.
Bazen balıklarla konuşuyor.
Akşamları eve döndüğünde tek başına yemeğini yiyip, bir başına uyuyor.

*. *. *

Levent ile Kamil'in yolları bu sahil kabasında kesişti..
İş yaşamından ve etrafındaki kuru kalabalıklardan bunalan Levent bayram tatilini fırsat bilip kendisini bu sahil kasabasına attı..
Tatilinin son gününde Kamil'le tanıştı..
Eski sandalla balığa çıktılar..
Ha gayret deyip, gürgen küreklere asıldılar..
Biraz açıldıktan sonra Kamil kerteriz alıp, "burası iyi..60 kulaçta balık yuvaları var" dedi.
Ardından 70'lik misinaların zokalarına Kamil'in bahçesinden topladığı solucanları taktılar..
Ve "Rastgele" deyip, oltaları dibe saldılar.
Bu mevsim iyi mercan yapar buralar..
Bir yandan balık tutup, bir yandan konuştular..
Once havadan, sudan..
Sonra kendi hayatlarından..
Bir ara Levent çevresine baktı..
Kendilerinden başka kimse yoktu..
Sadece martılar ve deniz kırlangıçları..
Ve Kamil'e sordu.
"Ne kadar yalnız yaşıyorsun?. Sıkılmıyor musun?."
Kamil "bir dakika" dedi.
Oltayı çekti, iri bir mercanı zokadan çıkarıp, sandalın livarına attı.
Sonra anlatmaya başladı.

*. *. *

"Ben yalnız değilim..
Senin yalnızlıktan ne anladığın önemli...
Mesela yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz..
Yalnızlık insanın özüdür...
İçimizdeki en derin kuyudadır..
O kuyudan onu çıkaracak olan da insanın kendisidir.
Her insan özüne dönmeli, bir içe dönüş yaşamalıdır..
Güçlü insanlar kendi içsel yolculuğunu başarıyla tamamlamış karakterlerdir..
İnsan yeterince içine dönebilirse, özünde keşdedilmeyi bekleyen sonsuz bir okyanus bulur..
Okyanuslar içinde sonsuz zenginlikleri barındırır..
Özümüzde bulduğumuz bu zenginlikler bizi ayakta tutar.
Kendisini yalnız hissedenler okyanuslara ulaşamaz.
Onlar için heryer çöldür..
Yalnızlıktan korkmak, yeni dünyalar yaratmaktan korkmaktır.
Her insanın gerçekleştiremediği hayalleri, planları, tutkuları, umutları var.
Kendi içsel yolculuğu yapmış olanlar özgürlüğü, gücü, cesareti fethederek hayalleri uğruna tek başlarına yola çıkabiliyor ve her türlü zorluğa göğüs gerebilliyorlar.
Yalnız insan evinde ayna olmayan insandır.
Aynada gördüğü yüzü sevmeyen insandır
Çünkü sevgi yalnızlığın vazgeçilmesidir.
Kendisini seven insan, herşeyi sever.
Kendisini sevmeyen kimseyi sevemez.
Bir insan yalnız olmayı beceremiyorsa, başkalarıyla olmayı da beceremez.
Yalnız yaşamayı başaran insanlar da asla yalnız kalmaz."

*. *. *

Saatler geçti.
Av bitmişti.
Livar mercan dolmuştu.
Vakit artık günbatımıydı.
Güneş dağların ardına batarken, Levent sessizliğe gömüldü.
Dönüşte küreklere hep o asıldı.
Avuç içleri su toplasa bile kürekleri bırakmadı.
Hiç konuşmadı.
Tuttukları balıkları akşam Kamil'in barakasında yediler.
Levent yemekte de sessizdi.
Yemek sonrası Kamil bahçeden kopardığı Sarısabır(Aloe Vera) bitkisinin özünü Levent'in avuçlarına sürdü.
Sonra vedalaştılar.
Levent 23.55 Bodrum uçağına yetişti..
İstanbul yolunda aklında hep şu soru vardı.
"Hergün yüzlerce insanla birlikte olan ben mi yalnızım, yoksa bu eski zaman kasabasında bir başına yaşayan Kamil mi?"

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...