4 Temmuz 2018 Çarşamba

DE BE ASLAN KARAM


1944 yılıydı.
Soğuk bir Mart günü.
Amerika’nın Güney Carolina eyaletine bağlı Alcolu kasabasında iki kız çocuğu ölü bulundu.
Biri 11 yaşındaki Betty June.
Diğeri 7 yaşındaki Mary Emma.
İkisinde de cinsel istismar yoktu.
Ölüm nedenleri, kafalarına sert bir cisimle vurulmasıydı.
Kasaba şoktaydı.
Halk sokaklara döküldü. 
Katil bulunup, hemen idam edilmeliydi.
Emniyet harekete geçti.
İki kız çocuğunun öldürüldüğü yere yakın bir bölgede dolaşan 14 yaşındaki siyahi çocuk George Stinney’i tutukladılar.
Ertesi gün yayınlanan gazetelere göre sorgulamada suçunu itiraf etmişti.
Katil oydu.
Üstelik sadece halk değil, siyasetçiler de ölüm cezasından yanaydı.
Hatta bir milletvekili George Stinney’in polisteki itirafının elinde olduğunu söylemişti.
Çocuk henüz mahkemeye bile çıkmadan toplum kararı vermişti.

Bu Afrikalı, çocuk yaşta bile olsa hemen idam edilmeliydi.
Halkın ve siyasetçilerin baskısı karşısında mahkeme bir günde juriyi seçti.
Hepsi beyazdı.
Duruşma başladığında 14 yaşındaki George Stinney ne olduğunu anlamamıştı.
Ne diyeceğini bile bilmiyordu.
Savunma bile yapamadı.
Mahkeme sadece 3 saat sürdü.
Juri 10 dakika içinde hüküm verdi.
Elektrikli sandalyede idam edilecekti.


Aradan sadece 83 gün geçti.
Tarih 16 Haziran 1944’tü.
Saat 19.30.
Stinney’i hapishaneden alıp Merkezi Düzeltme Enstitüsü’ndeki infaz odasına götürdüler.
Boyu 1.55 cm’di.
Kilosu sadece 40 kg.
Elektrikli sandalyeye oturduğunda boyu kısa geldi.
Elektrotları tutan çerçeveyi başına geçiremiyorlardı.
İnfaz memurları çareyi Stinney’in elindeki İncil’de buldular.
İncil’i ondan alıp, altına koydular ve elektrotları başına taktılar.
Ardından 2.400 voltluk elektrik akımını verdiler.
Stanney 4 dakika içinde can verdi.
Adalet yerini bulmuştu!
İki kızı öldüren cani, acı çeke çeke ölmüştü.
Toplum vicdanı rahatlamıştı.
Artık Güney Carolina’da Amerikan adaletine güven tamdı.


Aradan 70 yıl geçti.
Tarih Aralık 2014’tü.
Stinney ailesinin ve bir grup idealist avukatın baskıları sonucu dava tekrar açıldı.
Yargıç Carmen Mullen, 1944 yılında yapılan duruşmanın dosyalarını inceledi.
Stinney’in itirafı denilen tutanakta ne imza, ne mühür vardı.
Juri tamamen beyazlardan oluşmuştu.

Juride Stinney’in ismini ilk ortaya atan siyah düşmanı bir siyasetçi bile vardı.
Yargıç bununla yetinmedi, yaşayan tüm tanıklarla görüştü,
Ve sonunda Stinney’in cinayetlerle hiç bir ilgisinin olmadığını kanıtladı.
14 yaşındaki çocuk haksız yere idam edilmişti.
Mezar taşına şunlar yazıldı.
"Haksız yere mahkumiyeti ve kanuna aykırı tarzda öldürülmesi, 16 aralık 2014'te mahkeme kararıyla hükümsüz kılınmıştır." 
Bu olay Amerikan adaletinin yüzkarasıydı.

Bugün “idam idam” diye cellatlığa soyunanlara ithaf olunur.

1 Temmuz 2018 Pazar

SİVAS KATLİAMI VE BABAYA AĞIT


Lanet bir gündü, o gün.
İnsanlığın öldüğü gündü.
Yıl 1993’tü. 
Temmuz’un 2’si.
28 yıl önce bugün.
Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri vardı.
Ülkenin aydınları orada toplanmıştı.
Yazarlar, düşünürler, şairler, ozanlar, fikir insanları.
Dönemin valisi özel davet etmişti onları.
Misafirdiler.
Madımak Oteli'ne yerleştiler.
Daha dışarı adım atmadan etrafları sarıldı.
Aziz Nesin'in din ile ilgisi sözlerini bahane eden yüzlerce gerici tekbir sesleriyle önce oteli taşladı.
Gazete okumayan, haber bile dinlemeyen bu insanların Aziz Nesin'den nasıl haberdar olduğunu kimse bilmiyordu
Onlara kimse müdahale etmiyordu.

Sanki Özel Harp Dairesi görevinin başındaydı.
Belki de bugünlerin zemini hazırlanıyordu.
Gericiler her geçen saat daha da kalabalıklaştılar.
Ölüm naraları” atıyorlardı.
Otelin etrafındaki araçları yaktılar.


Kimse onları engellemiyordu.
O cesaretle otelin alt katını yaktılar.
Kısa sürede alevler büyüdü.
Sivas cehenneme dönmüştü.
Otel içindekiler dönemin hükümetine, siyasi parti yetkililerine, Sivas valisine ve emniyet müdürüne ulaşarak yardım istemişti.
Kendilerine “Korkmayın her türlü önlem alındı” denmesine rağmen, hiç bir önlem alınmadı.


Sonunda aralarında Nesimi Çimen, Metin Altıok, Asım Bezirci,Hasret Gültekin ve Muhlis Akarsu gibi aydınların bulunduğu 33 insan ya yanarak, ya dumandan boğularak öldü.
Kurbanlar arasında iki de otel çalışanı vardı.
Aziz Nesin’in de aralarında bulunduğu 51 kişi ise yangın ve linçten kendi imkanlarıyla kurtulmayı başardı.
Çoğu ağır yaralıydı.
Katliamı film izler gibi seyreden devlet 12 saat sonra Sivas’ta sokağa çıkma yasağı ilan etti.
Asker nihayet tüm kentte hakimiyeti ele geçirmişti.
35 can yakıldıktan 12 saat sonra!

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “ağır tahrik var.  Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş.Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır" diye değerlendirmişti,
Dönemin Başbakanı Tansu Çiller  "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir" diyerek adeta  "saldırganlara bir mesaj" göndermişti.
Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ise, olaylar sırasında telefonla Aziz Nesin ile konuşup “En kısa zamanda takviye güç göndereceğiz” demesine rağmen, katliamdan sonra “ne yapayım, yetkim yoktu" ifadesini kullanmıştı.


Olaylardan bir hafta sonra dönemin valisi Ahmet Karabilgin görevden alındı. 
Vali savunmasında “Asker, polis her yerden yardım istedim. Yardım iş işten geçtikten sonra geldi. Kimse taleplerimi dikkate almayanlara dokunmadı. Onlar resmen korundu, kollandı” demişti.

Dönemin yandaş medyasının manşetleri iğrençti.

HÜRRİYET: Sivas’ta “Aziz Nesin İsyanı; 35 ölü
TÜRKİYE: Sivas’ta fitne; 35 ölü
SABAH: Tahrik, İhmal.
ZAMAN; Birliğimize Tahrik Darbesi
MİLLİYET; Kanlı İsyan.
Tek Özgür Gündem Gazetesi’nin manşeti farklıydı.
Devlet Gözetiminde Katliam.
Bu manşetten sonra Özgür Gündem’in başına gelmeyen kalmadı.

O günlerin  anlı şanlı köşe yazarları, Aziz Nesin'i şeytan ilan etmişti.
Yalçın Doğan: Önce, Aziz Nesin’e ‘artık dur’ demek gerekiyor.”
Cengiz Çandar: Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının aptal olduğu kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin'in bu saptamasında doğru bir husus var: Aziz Nesin bunak değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.”
Mehmet Barlas: Laikliği, kitlelerin öfkesine sürmeyelim! Aydın olmak ve laik olmak inançlara saygısız olmak veya inanç sahiplerini küçümsemek değildir.’’ 
Oktay Ekşi: Halkta bir hazırlanmışlık olmasa, Aziz Nesin’in Pir Sultan Abdal şenliklerinde söylediği birkaç münasebetsiz cümle bu kadar tepkiye yol açmazdı. Nihayet, ‘Beyin damarlarının kireçlendiği’ izlenimi veren, öte yandan da bir ‘hırs-ı piri’ ile yanıp tutuşan birinin hezeyanları olarak değerlendirilir biterdi.”
Ertuğrul Özkök: "Aziz Nesin’in hassasiyet yaratan, tahrike varan sözleri, karşı tahrikle birleşiyor ve hepimizi ciddi şekilde endişelendiren bu sonuç ortaya çıkıyor… Ama bir gün tarih yazıldığı zaman, bu katliamı gerçekleştirenler kadar, buna psikolojik zemin hazırlayan insanlar da sorumlu tutulacaktır. Bu, elinde benzinle otel lobisini yakan için de geçerlidir, ne yazık ki, Aziz Nesin için de...” 
Necati Doğru: "Allah’a küfreden, kahrolsun İslam diyen birinin insanca bir yorum ve anlayış sergilediği söylenemez, sözlerine ve eserlerine değer verilemez.” 

Kısa süre sonra 190 kişi tutuklandı.
Dava 9 yıl sürdü.
33 kişi idam cezasına çaptırıldı ama mahkeme bittiğinde Türkiye’de idam cezası kalkmıştı.
Haklarında yakalama kararı çıkarılan 8 sanık hiç yakalanmadı.
Dava zaman aşımına düşünce yargılanmaktan kurtuldular.
Dava düştüğü gün dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, "Milletimize hayırlı uğurlu olsun" demişti.
O gün halkı kışkırtıp olayları tertipleyenlerin avukatlığını yapan Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aşlık, Halil Ürün ve Hüsnü Turan AKP'den milletvekili seçilerek, meclise girdi.

Biliyorsunuz.
Dönemin Refah Partili Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, son seçimlerde Saadet Partisi’nden Cumhurbaşkanı adayı olmuştu.
CHP'liler dahil bir çok kesimden övgüler yağdırılmıştı.
Ne güzellemeler yapılmıştı.
Millet İttifakı'nın içine alınmıştı.
Yüzbinlere umut olmuştu!
Oysa Karamollaoğlu, " “Sivas katliamı demekten imtina ediyorum, çünkü hakikaten katliam başka bir şey. Birisi gidip doğrudan insanları katlettiği zaman katliam olur. Orada bir kişinin gidip birisini doğrudan doğruya katlettiği vaki değil” demişti.


Sivas katliamında kaybettiklerimiz arasında Adanalı Halk Ozanı Nesimi Çimen de vardı.
Yaşamını yitirdiğinde 62 yaşındaydı.
Geride tek bir çocuk bırakmıştı.
O çocuk balerin ve müzisyen Mazlum Çimen’di.
1993’ün 2 Temmuz’unda babasının öldüğünü haberlerden öğrendi.
Yüreği dağlandı.
Dünyası yıkılmıştı.
Yüreğinden babasına şu satırlar döküldü.

“Öyle ağırım ki kendime 
Sen benden gittin gideli. 
Terim küs olmuş tenime
Sen benden gittin gideli 

Öyle bıkmışım ki kendimden 
Kurudum düştüm dalımdan 
Sanki ruhum çıktı canımdan 
Sen benden gittin gideli.

Bir cefam vardı bin oldu 
Aktı gözüm yaşı sel oldu. 
Yaz baharım döndü kış oldu 
Sen benden gittin gideli.”

Bu satırlar Mazlum Çimen’in yüreğinin sesiydi.
Bir süre sonra bu şiiri besteledi.
Türkü Edip Akbayram ile ünlendi.
Kısa sürede milyonların dilindeydi.

Herkes bunu bir aşk şarkısı sanıyordu ama  “Sen Benden Gitti Gideli” aslında babaya ağıttı.



Pinochet faşizmine direnen Şilili devrimcilerin şöyle bir sözü var.
"Un Pueblo Sin Memoria es Un Pueblo sin Futuro"
Türkçesi şu.
"Hafızası olmayan bir halkın geleceği de olmaz.”
Geleceğimiz için Sivas'ı unutma, unutturma.


GÖÇMEN KUŞLAR


Prof. Dr. Alfred Heilbronn.
Alman yahudisi bir bilim adamıydı.
Münster Üniversitesi’nde botanik uzmanıydı.
Özellikle genetik ve tıpta kullanılan bitkiler konusunda uluslararası üne sahipti.
Hitler’in iktidara gelmesiyle hayatı karardı.
Naziler'in zulmünden eşiyle birlikte Türkiye’ye sığınarak kurtuldu.
1933 yılında Cumhuriyetin Üniversite reformunun ardından  İstanbul Üniversitesi’nde göreve başladı.
Fen Fakültesi’nde botanik biliminin temellerini attı.
Botanik Enstitüsünü kurdu.
Türkiye’nin ilk biyolog ve farmakologlarını  yetiştirdi.
Alman eşini kaybedince Türk asistanı Mehpare Başarman hanım ile evlendi.
Ondan Kurt isminde bir oğlu oldu. 
1941 yılında Alman vatandaşlığından çıkarılınca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçti.
Eşi Mehpare Başarman ile birlikte İstanbul Üniversitesi’nde 14 bin metre kareden geniş bir alana Türkiye’nin ilk botanik bahçesini yaptı.
Beş binden fazla değişik bitkiyi bu bahçede yetiştirdi.
Marmara’nın dağlık bölgelerindeki bitki türlerini toplayıp İstanbul’a getirdi.
Yine eşi ile birlikte Uludağ’daki endemik bitkilerden kurutulmuş bitki kolleksiyonu oluşturdu.
Yeni vatanında herşey yolunda giderken Almanya’da kendisinin başına gelen bu kez Türkiye’de eşinin başına geldi.
1960 darbesini yapan 27 Mayıscılar, ünlü “147”ciler listesine koydukları Mehpare Başarman’ı üniversiteden ihraç etti.
Mehpare hanım için ülkesindeki tüm kapılar kapanmıştı.
Türkiye’de iş bulamayınca akademik hayatını sürdürebilmek için Almanya’ya sığınmak zorunda kaldı.

İlginç bir durumdu.
Eşi Nazi zulmünden kaçıp Türkiye’ye gelmişti, kendisi darbecilerin zulmünden kaçıp Almanya’ya gitti.
Zulüm heryerde zulümdü.
Mehpare hanımın ardından Alfred Heilbronn da Almanya’ya dönmek zorunda kaldı.
Çift Almanya’da vefat etti.
Türkiye’ye bıraktıkları en büyük eser İstanbul’daki “Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi” idi.
Bu bahçede her yıl  yüzlerce öğrenci eğitim görüyordu.
Türkiye’nin botanik ve farmakoloji insanları burada yetişiyordu.
İstanbul ve çevresinde yaşayan insanlar bahçeyi ücretsiz ziyaret ediyor, değişik bitki türlerini görüyordu.
Dün haber geldi.
Botanik Bahçesi Diyanet İşleri'ne devredildi.
Gerekçede şöyle yazıyordu.
Osmanlı döneminde bu alanda Şeyhülislamlık makamı vardı, bahçeyi boşaltın.”






Düşünür der ki,
“Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder.”
Farkında mısınız?
Bir bir terkediyorlar.
Göçmen kuşlar bir daha dönmemek üzere gidiyorlar.
Bu göç mevsimi daha kaç yıl sürer?
Kim bilir.




25 Haziran 2018 Pazartesi

HİÇ


Üzülmek, moral bozmak neyi değiştiriyor?
Ağlamak neyin çözümü?
“Seçimde hile var, oylar çalındı, bu halk koyun” söylemleri derdine çare mi?
Elbette değil.
Gerçek şu.
Senin beğenmediğin bu iktidardan memnun olan milyonlar var.
Üstelik çoğunluktalar.
Senden 10 milyon fazlalar.
Ve de örgütlüler.
Evet, arkalarında devlet gücü var ama yine de boş durmuyorlar.
Bir oy için kapı kapı dolaşıyorlar.
Kadınlarla, gençlerle girmedik ev bırakmıyorlar.
Kazanmak için sandıklara, seçim kurullarına koşuyorlar.
Partilerinin her kurulunda yer alıyorlar.
Beğenmesen de politika yapıyorlar.
Tek hedefe kitleniyorlar.
Onlara cahil, eğitimsiz, bidon kafa demek sana bir şey kazandırmıyor.
Aksine seni halktan koparıyor, çözümden uzaklaştırıyor.

Kendine bir bak.
Bilgi, birikim ve yaşam biçimi olarak kendini bu toplumun üstünde sanıyorsun ama bu sözde ayrıcalık sana bir şey kazandırmıyor.
Kazandırmaz da.
Çünkü paramparçasın.
Örgütsüzsün.
Genelde apolitiksin.
Sadece seçimden seçime politika konuşuyorsun
Sivil toplum kuruluşlarında yer almıyorsun.
Derneklere, sendikalara üye olmuyorsun.
Siyasi partilerde görevden kaçıyorsun.
O yüzden de hep tribünlerde oturup, hiç sahaya inmiyorsun.
Sahaya bir kahramanın çıkıp, seni kurtarmasını bekliyorsun.

Yazarlar, aydınlar, akademisyenler, gazeteciler, politikacılar bir bir hapse atılırken, tepkin “vah vah”tan öteye geçemiyor.
Gençler joplanırken, biber gazı yerken, hatta katledilirken, sadece “yuh”luyorsun.
Ülkenin bir bölgesinde insanlar öldürülürken, seyrediyorsun.
Hayvanlara tecavüz edilirken, sokaklara inmiyorsun.
Kadına şiddette, çocuğa tacizde imza kampanyalarına katılmaktan başka yaptığın bir şey yok.
Ülkenin dereleri, kıyıları, ormanları yağmalanırken, protestolarda yer almıyorsun.
Fabrikalar bir bir satılırken, eleştirdiğin AVM’lerde cirit atıyorsun.
Sanata, kültüre, bilime darbe üstüne darbe vurulmasına hiç ses çıkarmıyorsun.
Güncel bir örnek.
Muhalefet partileri bazı sandıklarda müşahitleri olmadığını bas bas bağırdı.
Seslerini kaç kişi duydu?
Kısacası elini taşın altına sokmuyorsun.

Bak sonuçta ne oldu?
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye diye yaşattığın yılanların artık yeni hedefi sen oldun.
Yarından sonra çok daha fazla hedef olacaksın.
Bu gidişle, seni kurtaracak bir kahramanın çıkmasını bekleye bekleye ömrünü tüketeceksin.
Kim bilir daha kaç yıl "Sarı Saçlı, Mavi Gözlüm Nerde" şarkısını söyleyeceksin!
Franco faşizmi İspanya'da halka nefes  aldırmazken, bir grup sosyal demokrat ünlü ressam Picasso'ya gider.
"Umudumuz sizsiniz" derler.
Picasso kızar.
"Dikta rejiminde bir kişiye umut bağlamak ahmaklıktır. Umut kendiniz olun."

Yaşamın bir anlamı olmalı.
Kahraman beklemek yerine, toplum olarak kahraman olunmalı.
Bunun da tek yolu var.
Örgütlenmek.
Bugün hala 12 Eylül darbesinin yasa ve kurumlarıyla yönetiliyoruz.
12 Eylül’ün en büyük hedeflerinden biri örgütsüz bir toplum yaratmaktı.
Örgüt kelimesini bile yasaklamışlardı.
Bu topluma, örgütlenmeyi anarşizm gibi gösterdiler.
Başardılar.
Oysa örgütsüz toplumlar, güçsüzdür.
Bir dokunuşta yerle bir olur.
Tıpkı bugün yaşadığımız gibi.
Gezide ne diyordu o pırıl pırıl gençler.
“Kurtuluş yok tek başına. Ya hep beraber, ya hiç.”
Elini taşın altına sokmadan, suya sabuna karışmadan, örgütlenmeden, tek başına bir “HİÇ”sin.
Yaşamın anlamı bir “HİÇ” olmamalı.
Ne demişti düşünür.
"Yaşam fırtınanın geçmesini beklemek değildir. 
Yaşam yağmurda dans etmeyi öğrenmektir."

24 Haziran 2018 Pazar

DURU'MA MEKTUP.


Duru'm.
Torunum.
Dünyamıza hoşgeldin.
Sana her köşesinde güller açan, şarkılarla, türkülerle coşan, bilimin, sanatın hüküm sürdüğü, gülen insanlarla dolu bir dünya sunmak isterdik.
Olmadı.
Zulmün, sömürünün, baskının tarihe gömüldüğü, dilin, dinin, ırkın önemsenmediği, kardeşliğin, dostluğun baş taçı edildiği, emeğin en yüce değer sayıldığı, sınırsız ve sınıfsız bir dünya vermek isterdik.
Olmadı.

Duru'm.
Canım benim.
Yaşama merhaba dediğin ilk gün içini karartmak istemem.
Umudunu köreltmek istemem.
Ama gerçekleri bilmen gerekiyor.
Bu gerçeklerle büyümen gerekiyor.
Bugün cehennemi yaşatıyorlar bize.
Binlerce insanımız hapiste.
Aydınlara, yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere, politikacılara zincir vurulmuş.
Dışarıdakiler susturulmuş.
Korku saldılar milyonların üstüne.
Sindirdiler.
Sanat, kültür kelepçeli.
Bilim mühebbet hapis.
Umut hacizde.
Yalan, dolan iktidar olmuş.
Saldırıyorlar emeğimize, alın terimize, düşüncelerimize.
Saldırıyorlar şarkılarımıza, türkülerimize, şiirlerimize.
Bir yağma soyu gibi saldırıyorlar herşeyimize.
Değerlerimize saldırıyorlar.
Saldırıyorlar aç gözlü yırtıcılar gibi.

Ve doymuyorlar Duru'm..
Parayı en yüce değer yaptılar.
Betona boğdular şehirlerimizi.
Çiceklerimizi kopardılar, aşksız, sevgisiz bıraktılar.
Güneşe hasretiz.
Derelerimizi,  ormanlarımızı, denizlerimizi sermayeye peşkeş çektiler.
Suyumuzu, tarlalarımızı, fabrikalarımızı sattılar.
Açlığa, yoksulluğa mahkum ettiler milyonları.
Dinle, bayrakla, vatan, milletle kandırdılar.

Duru'm.
Torunum.
"Dede siz kimsiniz" diyebilirsin.
Biz Roma arenalarında Spartaküs'üz.
Serez'de Şeh Bedrettin.
Aydın ovasında Börklüce Mustafa.
Sivas'ta Pir Sultan..
Çanakkale'de meçhul asker.
Gaziantep'te Karayılan.
Maraş'ta Sütçü İmamız.

Şarkışla'da Deniz'iz.
Hüseyin'iz, Yusuf'uz.
Kızıldere'de Mahir.
Munzur'da İbrahim.
Metris'te Erdal.
Gezi'de Berkin.
Galatasaray'da Berfo anayız.

Bolivya dağlarında Che'yiz.
Meksika ovalarında Zapata.
Arjantin'de Mercedes Sosa.
Şili'de Victor Jara..
Çukurova'da İnce Mehmet.
Karadeniz'de Arhavili İsmail'iz.
Kurtuluşta "ya istiklal, ya ölüm" diyenlerdeniz.

Duru'm.
Anlayacağın milyonlarız biz.
Düşünen, sorgulayan ve direnen insanlarız.
Biz görmesek bile bu dünyanın değişeceğine inanıyoruz.
Çünkü biliyoruz ki, tarihin ilerleyen çarkı karşısında hiç bir güç duramaz.
Duramayacak.

Yıllar geçecek büyüyeceksin.
Öğreneceksin.
Öğrendiklerini hayatla yüzleştireceksin.
Ve sorgulayacaksın.
Sorgulamaktan korkma.
İşte o zaman doğruyu, yanlışı anlayacaksın.
Güzelden, iyiden sapma.
Bilime, felsefeye tutun.
Sanata, kültüre tutun. 
İnsana tutun.
Çünkü umut insanda.
Güzel bir dünyada yaşaman dileğiyle seni doyasıya öpüyorum sevgili torunum.
Adın gibi duru ve aydınlık günlere.

Deden
24 Haziran 2018

18 Haziran 2018 Pazartesi

SOCRATES'İN SEÇİMİ


Antik Yunan'ın en önemli filozoflarından Socrates, arkadaşı Ademantus'a sorar.
"Deniz yoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rastgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?"
Ademantus net cevap verir.
"Elbette ikincisi."
Socrates'in beklediği yanıttır bu. 
Hemen ikinci soruyu sorar.
"Peki bu durumda nasıl olur da, bir ülkedeki yetişkin insanlar, rastgele ve herhangi bir grubun memleketi  kimin yöneteceğine karar verebilecek donanımda olduğunu düşünebilmektedir?"
İşte asıl cevaplanması gereken,  düşünülmesi gereken de budur.
Socrates der ki, oy vermek rastgele bir duygusal davranış değil, bir mantık, bir yetenek işidir.
Demokrasinin iyi işleyebilmesi için insanlara oy verme yeteneğinin, diğer  yetenekler gibi dikkatle ve sistematik bir şekilde öğretilmesi gerekir.
Yani oy vermek duygusal bir davranış değil, mantık, matematik ve yetenek işidir.

*.  *.  *

Önümüz seçim.
Ne yapacağız?
Takım tutar gibi, duygusal sezgilerle mi sandığa gideceğiz?
Yoksa Socrates’in dediği gibi mantığımızla ve matematiksel hesaplarla mı oy vereceğiz?
Sistem bizi iki ittifaka yöneltmeye çalışıyor.
Biri AKP, MHP ve BBP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı.
Diğeri CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’nin katıldığı Millet İttifakı.
Görünen o ki, iki ittifak bıçak sırtı yarışıyor.
Özellikle meclis seçimlerinde kıyasıya bir rekabet hakim.
Güzel.
Güzel de, bu yarışta AKP’nin sinsice planladığı bir oyun var.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “sandığa gömün” dediği HDP bu oyunun kurbanı.
Baraj tehlikesi ile karşı karşıya bırakılan tek parti.
Eğer barajı geçemezse 6 milyon oyu AKP’ye geçecek.
6 milyon oy.
HDP’nin çıkaracağı 70’den fazla milletvekilinin koltuğuna AKP adayları oturacak.
Mecliste Millet İttifakı azınlıkta kalacak.
Sadece HDP değil, ülke barajın altında ezilecek.
Recep Tayyip Erdoğan, o yüzden mahalle başkanları ile yaptığı gizli toplantıda demedi mi?
“HDP’nin üzerine oynayın. HDP barajı aşamazsa bu bizim için çok iyi olacak!”
Ülkede durum budur.
Sizce Socrates bugün Türkiye’de yaşasaydı, sandıkta ne yapardı?

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...