10 Nisan 2018 Salı

BİR İSTANBUL MASALI



VASİLİADİS, İLYA VE PADELLİ.

Beşiktaş Çarşı'nın en eski işletmesiydi.
Küçücük bir dükkancıktı aslında.
Tam 120 yıllıktı.
Bir tarihti.
İçinde sadece dört masa vardı.
Sahibi doğma büyüme Beşiktaşlı'ydı.
Kaymak kalpli ama  huysuz bir ihtiyardı.
Adı, Pandelli Shestakof'du.
95 yaşındaydı.
Ataları Osmanlı Bulgarıydı..
Her sabah gün ağarmadan kepeği açar, müşterilerine müthiş bir kahvaltı hazırlardı.
Manda sütünden kaymak, bal, köy yumurtası, süt ve tereyağı.
Yanında sıcak somon, ya da simit.
Dükkanın adı; Pando Kaymak'tı.
Ya da Beşiktaşlı'nın dediği gibi; Bulgar'ın Yeri.
1895'te dedesi açmıştı bu dükkanı.
Dolmabahçe Sarayı'nın kaymak, bal ve süt ihtiyacını karşılardı.
Cumhuriyetten sonra da saraya hizmeti devam etmişti.
Pandelli, Atatürk için çok kaymak ve bal götürmüştü.
Atatürk'ü bile görmüştü.
Öldüğünde de saraydaki cenaze törenine katılmıştı.
Bu dükkan Beşiktaş'ın sabah lezzetiydi..
O dört masada kimler kahvaltı yapmamıştı ki..
Süleyman Seba'lar, Hakkı Yeten'ler, Sabri Ülker'ler.
Kimler kimler?
Tam 120 yıl ayakta durdu.
AKP hükümetinin çıkardığı bir yasa nedeniyle üç yıl önce kapandı.
Artık Pando Kaymak yok.

Apoyevmatini.
Türkçesi "İkindi Vakti"
İstanbul'da yayınlanan günlük bir gazeteydi..
Galatasaray Lisesi mezunu iki Rum kardeş Andonis Vasiliadis ve Konstandinos Vasiliadis kurmuştu..
1920 yılında haftalık olarak yayına başlamıştı..
1925'ten itibaren günlük gazete olmuştu..
1930'larda "Vatandaş Türkçe Konuş" olaylarında tehditlere boyun eğmemişti.
'Vagon Li' provokasyon günlerinde de korkmadan yayın hayatına devam etmişti.
Cumhuriyetin ilk yıllarında tirajı 35-40 binlere kadar çıkmıştı..
Rum nufüsunun azalmasına orantılı olarak satışı günden güne düştü..
Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde Suriye Pasajı'ndaki bürosunda eski metotlarla basılıyordu.
Genellikle Rum cemaatine ilişkin doğum, ölüm ilanlarına, Türkiye, Yunanistan ve Avrupa Birliği ile ilgili haberlere yer vermekteydi.
Türkiye'deki Rumca çıkan son gazeteydi.
En son günde 600 adet satıyordu.
Basın İlan Kurumu'ndan hiç ilan alamadı.
AKP hükümetinin çıkardığı bir yasa nedeniyle kapandı.
Apoyevmatini artık yok.

Safiye Ayla Korsesi.
Şişman Annemin Sütyeni.
Marilyn Monroe kilodu.
İstiklal Caddesi'nin yaşayan en eski dükkanıydı.
Topu topu 20 metre kareydi.
Çok kaliteli iç çamaşırı satıyordu.
Adı, 'Kelebek Korse' idi.
Osmanlı yahudisi dede İlya Avramoğlu 1936 yılında açmıştı.
Sonra oğul Borya işi yüklendi.
En son da torun İlya.
1955 yılının 6-7 Eylül olaylarında talan edildi.
Kepenk ve kapısı balyozla kırıldı, içerideki mallar sokaklara atılıp parçalandı.
Zarar dönemin parasıyla 400 bin dolar kadardı.
Avramoğlu ölüm tehditleri aldı.
Buna ragmen ayakta kalmayı başardı.
Beyoğlu'nun açık hava alışveriş merkezi olma yolundaki yeni dönüşümüne inat, geçmişin sanatıyla ticaret yapabilen esnaf kültürünün son simgelerinden biri oldu.
Tam 79 yıl iş hayatını sürdürdü.
AKP hükümetinin çıkardığı bir yasa nedeniyle  kapandı.
Kelebek Korse artık yok.

*.   *.   *

Yurtdışında her kentin eski dükkanları, mağazaları vardır.
Şöyle yazar tabelasında.
Since 1820.
Since 1850
1850'den beri..
Gururla asarlar o tabelayı..
Dededen toruna bir kültürdür o dükkanlar.
Bir renktir.
Kentin çicekleridir.
Ya bizde.
İnci Pastanesi, Rebul Eczanesi, Emek Sineması, Pando Kaymak, Kelebek Korse.
Daha yüzlercesi.
Bir tarih yok ediliyor.
90 yıldır gelen vuruyor, giden vuruyor.
Son darbe AKP'den.
Artık tekme tokat kovmuyorlar.
Sözde yasallar.
Çoğunun kapanma nedeni , AKP iktidarının  2012 yılında yürürlüğe soktuğu Borçlar Kanunu.
Kanuna göre mal sahipleri 10 yılı dolduran kiracıları, hiç bir gerekçe göstermeden binalarından çıkartabiliyor.
Bunun adı 'kentsel dönüşüm' diye yazılıyor..
Ama gerçekte 'cepsel dönüşüm' olarak okunuyor.
Resmi ideolojinin "Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil, tek din" politikası hiç değişmiyor.
Ne güzel demişti Yaşar Kemal.
"Küreselleşme ‘tek tip insan’ yetiştiriyor bugün..Oysa dünya onbinlerce çiçekli bir kültür bahçesidir; her çiçeğin ayrı bir rengi ve kokusu vardır. Bir çiçeğin koparılması bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Tek dile, tek renge kalmış bir dünya hapı yutmuştur”.
Vasiliadis,İlya ve Pandelli.


Affedin bizi.

1 Nisan 2018 Pazar

EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ


Eskimiş demir parmaklıklar.
Nemli duvarlar.
Ve paslı bir ranza.
Şöyle yazıyor duvarda.

"Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül, aldırma.
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma"
Sinop Cezaevi burası.
Anadolu'nun Alcatraz'ı.
Yüzlerce yıl zulmün adresiydi.
Acı ve hüznün feryadıydı.
Burada çiçekler açmıyordu.
Kuşlar süzülüp uçmuyordu.
Yıldızlar ışık saçmıyordu.
Evliya Çelebi, Seyahatname'de bu gasbet yeri şöyle anlatıyordu.
Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Allah korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”
Sene hicri 1341'di.
Miladi 1922.
Rize'nin Haldoz (Portakallık) köyünde bir adam yaşardı.
Sandıkçı Şükrü derlerdi ona.
Kendi halinde, sakin, iyiliksever kişiliğiyle tanınırdı.
Zenginleri sevmezdi.
Ağalarla beylerle görüşmezdi.
Fakirlere ise mısır dağıtırdı.
Bir gece vakti Sandıkçı Şükrü'ye acı haber geldi.
Düğünde köy ağasının en sadık adamı kardeşini bıçaklamıştı.
O sakin adam bir anda şahin oldu.
Ağanın hanını bastı.
Mermileri üstüne boşalttı.
Hemen yakaladılar.
Sinop Cezaevi'ne koydular.
Ama tutamadılar.
Sandıkçı Şükrü kuş uçurtulmaz denilen duvarları aştı, kaçmayı başardı.
Kısa sürede bölgede nam saldı.
Adını Haldoz'un dağlarına yazdırdı.
O artık ağaların beylerin düşmanı, fakire yardım eli uzatandı.
Zenginlerin korkulu rüyası, halkın kahramanıydı.
Dönemin Trabzon Valisi Kadir Paşa 500 atlı müfrezeyi Sandıkçı Şükrü'nün peşine taktı.
Müfrezenin yanında bir de Sandıkçı'nın yakın arkadaşı Varilcioğlu Sadık vardı.
Varilcioğlu teslim olması için Sandıkçı Şükrü'yü ikna etti.
Teslim oldu.
Ama devletin otoritesini iki paralık etmişti.
Müfrezeye teslim Rize'ye dönerken, sırtından vuruldu.
Son nefesinde sanki dudaklarından şu mısralar savruldu.

“Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.”
Sinop Cezaevi Osmanlı döneminde azılı katillerin son durağıydı.
Cumhuriyet döneminde muhalif yazar ve şairlerin adresi oldu.
Refik Halit Karay, Mustafa Hilmi, Burhan Felek, Kerim Korcan, Zekeriya Sertel, Osman Deniz burada yattılar.
Bir rivayete göre Nazım Hikmet de kısa bir süre cezasını burada çekti.
Yıl 1932'ydi.
Yeni bir mahkum getirdiler Sinop Cezaevi'ne.
Adı, Sabahattin Ali.
Suçu yazmaktı.
Atatürk'e hakaretten aylarca içerde kaldı.

Paslı demir parmaklıklar, nemli duvarlar arasında dolaşıp dururdu.
Geceleri sürekli okurdu.
Havalandırma saatlerinde diğer mahkumlarla konuşurdu.
Sonra o paslı ranzada oturup yazardı.
Rizeli Sandıkçı Şükrü'nün hikayesini cezaevinde duymuştu.
Destanını da orada yazdı.
'Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz' dillere dolandı.
"Sene 1341 mevsime uydum
Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
Katil defterine adımı koydum
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Sen üzülme anam dertlerim çoktur
Çektiğim çilenin hesabı yoktur
Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Çok zamanlar çektim kahrı zindanı
Bize de mesken oldu Sinop’un hanı
Firar etmeyilen buldum amanı
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Bir yanımı sardı müfreze kolu
Bir yanımı sardı Varilcioğlu
Beşyüz atlıyılan kestiler yolu
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz." 
O cezaevinde "Aldırma Gönül"ü yazdı.
Mazlumların, mahkumların şarkısı oldu.
"Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma"
Yine orada "Leylim Ley"i yazdı.
Meydanları sarstı.
"Döndüm daldan düşen kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni 
Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni 
Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma 

Kula değil yüreğine sor beni."

Sabahattin Ali 41 yıllık yaşamında hep yazdı.
Ezileni, yoksulu, mazlumu yazdı.
Yazdıkları nedeniyle hep dışlandı.
Sorgulandı, tartaklandı, tutuklandı.
Geride onlarca roman, öykü ve şiir bıraktı.
En önemlileri Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan'dı.
1948 yılının 2 Nisan'ında derin devlet tarafından katledildi.
Katili bir emniyet görevlisiydi.
Yakalandı, kısa sürede bırakıldı.
Sabahattin Ali yıllarca devletin yasaklılar listesinde yer aldı.
Eserleri ancak 2005 yılından sonra ders kitaplarına girebildi.
Şu sözleri hiç unutulmadı.
"Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.”
#sabahattinali
#2nisan

30 Mart 2018 Cuma

BAK ARKADAŞIM...




“Bu coğrafyayı çok seviyorum."

Doğru söylüyorsun.
Çünkü gözler yalan söylemez.
Burayı gerçekten seviyorsun ve burada çok mutlusun değil mi?

“Gökova ve Datça yarımadası bir cennet. Koyları, ormanları, denizi, güneşi, çiceği, böceği, herşeyi farklı. İyi ki, buradayım. Burada yaşadığıma her gün şükrediyorum.”

Ne mutlu sana, bu ülkenin şanslı insanlarındansın. Peki çok sevdiğin, çok mutlu olduğun bu güzel coğrafyada ne yapıyorsun?

“Geziyorum, yürüyüşler yapıyorum, denize giriyorum, dağların, ovaların, çiceğin, böceğin, iklimin tadını çıkarıyorum.”

Başka.

“Balını, bademini, balığını yiyorum.”

Başka.

“Daha ne olsun ki! Bir insan başka ne yapabilir?”

Bak arkadaşım! Bak seni çok mutlu eden, çok sevdiğin bu güzelim koylar,  doğal SİT alanları bir bir imara açılıyor. Daha iki gün önce Gökova'da denizi bile imara açtılar. MUÇEV adında sözde vakıf ama özde bir limited şirket aracılığıyla koyları işadamlarına kiralıyorlar. Yakında denize parayla gireceksin. Kıyılarda denize sıfır dev oteller dikiyorlar, etrafını duvarlarla çeviriyorlar. Sana girmek yasak. Okluk koyunun halini biliyorsun. Yol yapılıyor diye asırlık ağaçları kesiyorlar. Ekolojik dengeyi bozuyorlar. Onlarca endemik tür yok oldu bile. İmar planlarına küçük dokunuşlarla siteleşmenin önünü açıyorlar. Bir kaç site yapıldı zaten. Sağımızı solumuzu baz istasyonlarıyla, rüzgar tirbünleriyle doldurdular. Gökova’nın kuzey kıyısını termik santrallerle zehire boğdular. O zehirli gazlar rüzgarla seni de, beni de zehirliyor. Yakında jeotermal saha için ihale açacaklar, Emecik tarafını delik deşik edecekler.  Dünya Ralli Şampiyonası’nın parkurunu bu güzel koylardan, doğal yaşamın içinden geçirecekler. Yakında kokusu çıkacak. Kısacası senin yaşamaktan mutlu olduğun, çok sevdiğin bu coğrafyaya bir yağma soyu gibi saldırıyorlar. Karşı durulmazsa buralar yakında Bodrum, Çeşme gibi olacak. Peki tüm bunlara karşı sen ne yapıyorsun? Sadece eleştirmekle mi yetiniyorsun? Oysa, insan sevdiğine değer verir değil mi? Peki, sen sevdiğin coğrafyaya ne kadar değer veriyorsun? 

“Verdiğim değeri nasıl gösterebilirim?”

Sahiplenerek. Biliyorum bu yazdıklarıma sen de karşısın. Sen de eleştiriyorsun. İyi de çözüm önerin ne? Hep eleştirmek, moral bozmak ve sonunda geri çekilmek değil midir?  Üstelik karşısındakinin amacını da biliyorsun. O bunu sürekli yapıyor zaten. Peki sen ne yapmalısın? Bu coğrafyaya verdiğin değeri nasıl göstermelisin?
Bak, bu yağmaya direnen, karşı çıkan insanlar var. Sivil toplum kuruluşları var. Onlar sana sesleniyor. Onların senin gibilerine ihtiyaçları var. Elini taşın altına sokmalısın. Yükün bir kısmını omuzlamalısın. Ancak, o zaman bu coğrafyaya sevginin gösterebilirsin. Kurubük’ü düşün.  O yasal direniş olmasaydı, o karşı duruş olmasaydı orası bugün bir işadamınındı ve bu yaz orada denize parayla girecektin. Bak bu sabah bir grup insan Ilıca deresindeki çöpleri temizledi, kablumbağaları ölümden kurtardı. Bir grup insan Esenada’daki harabe hükümet konağıyla ilgilendi. Bir grup insan Datça ve çevresini korumak için çareler tartıştı.  O insanlar yarın da, ertesi gün de, daha ertesi gün de bunları yapacaklar. Yaşadıkları çevreye sahip çıkmak için emek ve zaman ayıracaklar. Mesela yarın Muğla Çevre Koruma Platformunun Datça ayağının toplantısı var. Haberin var mı? Sen bu işlerin neresindesin?

Yılmaz Güney'in sözlerini hatırladın mı?
Ne demişti.
"Arkadaşlar dışarıda bir şeyler oluyor, farkında mısınız?
Uykuda olanları sarsın, uyandırın.
Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir.
Karanlıkta ne yapacaksınız?"

Diyeceksin ki, ama ben iyi insanım. 
Doğru.
Diyeceksin ki, ama ben doğa severim, hayvanseverim. 
Doğru.
Diyeceksin ki, ama ben kendi çıkarımı gözetmem.
O da doğru.
Ama ben de sana diyeceğim ki; Bertolt Brecht’in şu mısralarını oku,

"Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alamaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin.
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğunu diyecek yok ya,
Dostların kimler?"

TUTKU ÇİCEĞİ


İskoçya Glasgow'da bir heykel.
Clyde Caddesi'nde.
Bir kadın heykeli.
Siyah giysili.
Pelerinli.
Heybetli.
İki elini yukarıya kaldırmış.
Başı dik.
Bakışlarında umut, kararlılık, direniş var.
Adı, Le Pasionaria.
Şöyle yazıyor altında.
"Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğle."

*. *. *

1936 yılıydı.
İspanya'da iç savaş vardı.
Cumhuriyet rejimini yıkmak isteyen faşist general Franco'nun silahlı güçleri Madrit kapılarına dayanmıştı.
Halk faşistleri Madrit'e sokmamak için direniyordu.
Bir kadın çıktı radyoya.
Siyah giysili bir kadın.
Çoşkulu, umutlu ve net konuşuyordu.
"Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz.No Pasaran(Geçit Yok) "


Dolores İbarruri'ydi bu kadın.
İspanya halkının onuru, işçi sınıfının yılmaz savunucusuydu.
İspanyollar " Le Pasionaria" diyorlardı ona.
"Tutku çiceği" demekti.
Onun bu konuşması Madrit halkını Franco faşizmine karşı kenetlendirdi..
Kadın, erkek.
Yaşlı, genç..
Basklar, Katalanlar ve diğer halklar.
Cumhuriyetçiler, sosyalistler, komünistler, anarşistler tek yumruk oldular.
Koşulsuzdular..
Bilgilerini ve deneyimlerini, kanlarını ve yaşamlarını, umutlarını ve arzularını direnişe verdiler.
Farklı ideolojilere, farklı dinlere, farklı deri rengine sahiptiler ama hedefleri tekti.
Hedefleri, Dolores İbarruri'nin sözleriydi.
"Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz.. Geçit Yok!"
Bir anda tüm Madrit sokakları Geçit Yok(No Pasaran) afişleriyle doldu.
"No Pasaran" artık faşizme karşı mücadelenin sloganıydı..
Onların bu onur savaşına dünyanın çok ülkesinden devrimciler de katıldı..
Glasgow'daki o heykel, İskoçya'dan Madrit'e giden devrimciler anısına dikilmişti.
Nazım Hikmet bir şiirini onlara adamıştı.
"Ne mâveradan ses duymak;
ne satırların nescine koymak o “anlaşılmayan şeyi”
ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi;
ne güzel lâf ne derin kelâm
çok şükür
hepsinin
hepsinin üstündeyim bu akşam.
…ne kadar güzel şey yaratacaklarsa
yani o korkunç hasreti daüssılâsı içimin
güzel gözlerindedir
Madrit kapısındaki nöbetçimin."

*. *. *

Madrit halkının faşizme karşı direnişi tam 3 yıl sürdü..
Kana kan..
Dişe diş..
Yüreklerinde betimsiz sevdalar taşıyanlara ölümün hükmü yoktu..
Tıpkı Franco faşistlerinin kurşuna dizdiği İspanyol şair Garcia Lorca'nın mısralarındaki gibi.
"Özgür olmayan insan nedir?
Söyle bana Marina.
Söyle seni nasıl sevebilirim.
Özgür olmazsam..?
Sana kalbimi nasıl açabilirim.
Bu yürek benim değilse?"
Özgürlükleri için direndiler.
Ayaklarının üstünde öldüler.
Çünkü savaş mert değildi.
Düşman güçlüydü.
Amerika, Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası, Salazar Portekiz'i Franco'yu destekliyordu..
Asker ve silah yağdırıyorlardı.
Ve maalesef Türkiye Cumhuriyeti.
Türkiye tarafsız gibi görünse de, Karadeniz’den İspanya’ya cumhuriyetçilere yardım götüren Sovyet gemilerinin İstanbul Boğazı’ndan geçmesine izin vermedi.
1937 yılında bir kararname ile Madrit halkına Türkiye'den gönüllü katılımları yasakladı.
Ekrem König isimli bir İçişleri Bakanlığı çalışanı, sahte evrak ve imzalarla Kanada'dan Türkiye adına uçak alıp, İspanya'ya gönderdi.
Uçakları cumhuriyetçilere mi, yoksa faşistlere mi sattığı hiç açıklanmadı..
Sonunda Madrit düştü.
Ama, İspanya halkının üç yıl süren bu onur direnişi tarihin altın sayfalarında yerini aldı.

*. *. *

Dolores İbarruri işte bu direnişin sembolüydü..
1895'te Bask'ta doğmuştu.
Yoksul bir madenci ailenin çocuğuydu.
Parasızlık nedeniyle okuyamamıştı.
Balık satarak, hizmetçilik yaparak büyümüştü.
1917’de İspanya Sosyalist İşçi Partisi’ne üye oldu.
1920’de, İspanya Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı.
1930’da İspanya Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne seçilen ilk kadındı.
1933’te İspanya parlamentosuna milletvekili seçildi.
1934’te Paris’te düzenlenen Dünya Kadın Kongresi’nde ülkesini temsil etti.
1936'da temsilciler meclisine başkanlık etti.
1939'da Madrid’in düşmesiyle önce Paris’e, ardından da Sovyetler Birliği’ne sığındı.
1944'de İspanya Komünist Partisi’nin genel sekreteri oldu..
1960'da partinin başkanlığını üstlendi.
1975'de Franco ölünce ülkesine geri döndü.
1977'de tekrar milletvekili seçildi.
1989'da 93 yaşında öldüğünde İspanya Komünist Partisi'nin başkanı olarak mücadeleyi sürdürdü
Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi tercih etti.
Ve o sözü hiç unutulmadı.
No Pasaran!
Geçit Yok!


*. *. *



İskoçya Glasgow'da bir heykel.
Clyde Caddesi'nde.
Bir kadın heykeli.
Siyah giysili.
Pelerinli.
Heybetli.
İki elini yukarıya kaldırmış.
Başı dik.
Bakışlarında umut, kararlılık, direniş var.
Adı, Le Pasionaria.
Şöyle yazıyor altında.
"Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğle."

27 Mart 2018 Salı

"BU ÜLKENİN DENİZİ DE, KERİZİ DE BİTMEZ!"



1950’lerde bir “Sülün Osman” vardı.
Sahtekarların kralıydı.
Beyoğlu’nda işleyen  tramvayı, Galata Kulesi’ni, Eminönü meydanındaki saati, şehir hatları vapurlarını uyanık geçinen saf vatandaşlara satıyordu.
Vatandaşın çok parası yoksa kiralıyordu!
Taksim Meydanı'na paspas seriyor, üstünden geçenlerden 'burası benim' diyerek para alıyor, daha sonra ''Ne kadar kazanıyorsun sen buradan'' diye soranlara komple Taksim Meydanı'nı satıyordu.
İzmir Saat Kulesi'ni bile sattığı söylenir.
Çok kişinin canını yaktı.
Ama uyanık dediler.
Gazetelerde manşetlere çıkardılar.
Filmini çektiler.
Yetmedi.
Hapishanede “Alınteri ile Yaşamak” konulu konferans verdirdiler.



Sülün Osman’dan sonra bir Raki çıktı ortaya.
Dolar taşımanın suç olduğu yıllarda Almancı  veya Amerikalı kılığında büyük otellerde bavulla döviz satarak çok kişiyi dolandırmıştı.
Karaborsa döviz almak suç olduğundan kimse şikayet edemiyordu.
Sonra Banker Kastelli.
Yıllık enflasyon yüzde 30 iken,  aylık yüzde 12 faiz ile para topluyordu. 
Milli gelirin 70 milyon dolar olduğu günlerde Kastelli'nin elinde 100 milyar para toplanmıştı.
40 bankanın, bankerleri saf dışı bırakan karara imza atmasıyla millet Kastelli’ye çarpılmaktan kurtulmuş oldu.
Aynı dönemde  ''Papatyalı banker'' olarak bilinen Bako dillerdeydi.
 Binlerce kişinin parasını batırarak üne kavuştu. 
Bankalardan kredi alırken imza yerine papatya resmi yaparak alenen devletle
dalga geçiyordu.
Emlak Bankasını bile dolandırmıştı.


Hele hele bir Selçuk Parsadan vardı ki, sormayın.
Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde, “örtülü ödenek donlandırıcılığı” ile ünlenmişti.1995 seçimlerinden önce, emekli orgeneral Necdet Öztorun’un adını kullanarak, örtülü ödenekten 5.5 milyar lira götürmüştü.



Sonrasını daha iyi hatırlatayacaksınız.
Yimpaşlar, Kombasanlar, Deniz Fenerleri.
Soydukça soydular milleti.
Şimdi de Çiftlik Bank olayı.
27 yaşındaki bir velet 78 bin kişiden milyonlarca lira toplamayı başardı.
Aralarında askerler, polisler ve milletvekillerinin de olduğu söyleniyor,
Türkiye günlerdir bu soygunu konuşuyor.
Herkesin dilindeki argo söz şu.
“Bu memleketin denizi de, kerizi de bitmez.”
Bazılarını da Aziz Nesin’in sözünü hatırlatıyor.
“Bu milletin yüzde 60’ı aptal”
Yüzde 60’ı az bulanlar bile var.



1950’lerin ünlü soyguncusu “Sülün Osman” yakalandıktan sonra dönemin gazetelerine şu açıklamayı yapmıştı.
Benim dolandırdığım insanların aslında kendileri dolandırıcıydı. Mesela sahte bilezikleri “asıl fiyatı 1000 lira ama eşim hasta 300 liradan satıyorum” dediğimde, bilezikleri alan adam kuyumcuya gidip 1000 liraya bozdurabileceğini ve hiç elini yormadan, oturduğu yerden havadan 700 lira kazanacağını düşünüyordu. Gayet açık ki, benim sıkıntımdan yararlanıp beni dolandırmayı düşünmüştü. Onlar kendilerini akıllı sanıyordu ama akıl akıldan üstündür. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.
Ha unutmadan.
Sülün Osman Aziz Nesin’i mahkemeye vermişti.


26 Mart 2018 Pazartesi

GÜNEŞİN GÖZYAŞLARI



Tarih MÖ.4'dü.
Dorlar Ege ile Akdeniz'in buluştuğu Datça yarımadasının ucuna muhteşem bir kent kurdular.
Adını Knidos koydular.
Çağının en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkeziydi..
Güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi.
Daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçlarıyla çevriliydi.
Defnenin anavatanıydı.
Tarihçi Lusien'e göre , buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmıyor, hep genç kalıyordu.
Biri askeri, diğeri ticari iki limanı vardı.
Ve iki tiyatrosu.
Tiyatroların biri 20 bin kişilikti.
Diğeri 5 bin kişilik.
Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu ilk söyleyen astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli’ni yapan heykeltıraş Praxiteles, diğer ünlü heykeltraşlar Skopas, Bryaxis ile dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos, doktor Euryphon ve ünlü ressam Polygnotos Knidos'da yaşamıştı.
Praxiteles'in Çıplak Afrodit Heykeli o kadar güzeldi ki, yüzlerce heykeltraş ve turisti kente çekiyordu.
Şehir planlaması muhteşemdi.
Hippodamos'un ızgara plan düzenine göre kurulmuştu.
Geniş ana caddeler.
Caddelere dik inen sokaklar.
..Ve hem bir caddeye, hem de bir sokağa cephesi olan evler.
Hakça ve adaletli bir şehir planıydı.
Doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki bir cadde ile dik açılı olarak kesişmişti.
Arazi konumuna uygun bir biçimde cadde ve sokaklar bazen merdivenle, bazen de dik olarak birbirlerini kesmişlerdi.
Çıplak Afrodit Heykeli, Apollon ve Korint Tapınakları, Güneş Saati, Aslan Heykeli tüm Akdeniz'de nam salmıştı.
Ege ve Akdeniz'in dalgaları bu şehirde kucaklaşırdı.
Dalgaların getirdiği beyaz köpükler bu kentte dans ediyordu.
Anadolu'nun güneşi en son bu şehirde batıyordu.



Tarih 1615'di.
Amerika Kıtasındaki Hollandalılar Kuzey Atlantik kıyısında bir kent kurdular..
Adına New Amsterdam koydular.
Kent Knidos'un şehir planlamasına göre kurulmuştu.
Knidos'un yerleşimi bire bir uygulanmıştı.
Izgara plandı ve hakça bir yerleşimdi.
Kent 1664 yılında Birleşik Krallığa geçince New York adını aldı.
New York bugün dünyanın en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezlerinden biri.
Özgürlük Heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri her yıl milyonlarca 
turist çekiyor.

*. *. *

Tarih 1843'tü.
Osmanlı Sultanı 1.Abdülmecit kendisi için Dolmabahçe Sarayı'nın yapılmasını emretti.
Mimar Garabet Amira Balyan ile oğlu Nigoğos Balyan görevlendirildi..
Proje Avrupa mimari tarzlarının karışımıydı.
İnşaatta çok miktarda mermer sütun ve merdiven kullanılacaktı.
Ülkede mermer ocağı çoktu ama yontulmuş, bir sanat eseri haline getirilmişi yoktu.
Gözler Knidos'a çevrildi.
Sultan 1.Abdülmecit'in fermanıyla Knidos'un büyük tiyatrosunun mermerleri yerinden söküldü, İzzettin vapuruyla kondu ve Dolmabahçe Sarayı'nda kullanıldı.


Knidos artık yıkık, yitik, talan edilmiş bir kent.
Dünyanın en iyisi denen Çıplak Afrodit heykeli Bizans sarayında yandı..
Ünlü Aslan Heykelini İngilizler kaçırdı.
Birçok heykel ve önemli eser Yunan müzelerinde.
Bize kala kala toprak üstündeki harabeleri kaldı.
Kentin bir bölümü hala toprak altında.
Kazılsa, kimbilir neler çıkacak?.
Bugün Mezgit'te Datça Belediye Başkanı Gürsel Uçar  ile beraberlik..
Çok şey konuştuk..
Ama en önemlisi Knidos'tu.
Ankara Knidos'un kazıları için yılda sadece 30 bin lira gönderiyormuş..
Datça Belediyesi kısıtlı ekonomisi ve imkanlarıyla bu paranın iki katını harcıyormuş.
Üzülmemek elde değil..
Ve düşünmeden de edemiyor insan.
Evet Ankara suçlu da.
Yüzde 85'i televizyon izleyen, sadece yüzde 1'i kitap okuyan bir toplum Knidos'a layık olabilir mi?
Sadece kendi menfaatini, kendi mutluluğunu, kendi yaşamını düşünen, üretmeden tüketen insanlar, Knidos'un değerini bilebilir mi?


*. *. *

Anadolu güneşi her akşam yine Knidos'tan batıyor.
Yolunuz düşerse gün batımını mutlaka izleyin.
Belki güneşin gözyaşlarını göremeyeceksiniz.

(Knidos'u En İyi Yazan Ödülü sahibi değerli hocam Prof.Dr. Şadan Gökovalı'ya saygılarımı iletiyorum)

24 Mart 2018 Cumartesi

TEŞEKKÜRLER HAYAT.


Latin Amerika'nın Annesi Mercedes Sosa anısına..

Yıl 1939.
İspanya.
Ülkede iç savaş sona ermişti.
Demokratik Cumhuriyetçiler yenilmiş, general Francisco Franco'nun önderliğindeki milliyetçiler iktidara gelmişti.
Ordu, kilise ve sermayenin desteğini alan Franco ülkede insan avı başlatmıştı..
İlk hedef devrimcilerdi.
Tutuklananlar en ağır işkencelerden geçiyordu.
Konuşmayanlar asılıyordu.
Bir haziran sabahıydı.
18 yaşındaki tarım işçisi Carlos biraz sonra asılacaktı.
Kilisenin atadığı işbirlikçi bir papaz Carlos'un hücresine girdi..
"Evladım, adettir" dedi, "Son bir isteğin var mı?.. Dua ister misin?"
Carlos papaza acıyarak baktı.
Papaz gözlerini kaçırdı.
Carlos önce bir güldü.
Sonra tükürdü.
..Ve bağırdı.
"Gracias A La Vida!”

Dört yıl öncesi.
1935.
Arjantin.
Tucuman'ın yoksul mahallerinde bir kız çocuğu geldi dünyaya.
Annesi Fransız, babası kızılderili idi..
15 yaşında ailesinden gizli ses yarışmasına girdi..
Birinci oldu.
Organizatörler sesinden öyle etkilendiler ki, opera sanatçısı olmasını istediler.
Reddetti.
"Zenginlerin şarkıcısı olmam" dedi.
Sesi çıkmayanların sesi oldu.
Kısa sürede ünlendi.
Yoksulluğun, sömürünün, direnişin şarkılarını söyledi.
Askeri darbelere karşı çıktı.
Küba devrimine destek verdi.
Latin Amerika'nın annesi oldu.
O, Mercedes Sosa oldu.

Yıl 1971.
Mercedes Sosa Şilili müzisyen şair Violeta Parra'nın bir çalışmasından çok etkilendi.
Bestenin adı "Teşekkürler Hayat"tı.
Dizeleri şöyleydi..
"Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için.
Hayatın sesi ve kelimelerim,
düşüncelerim, sözlerim..
Annem, dostlarım, kardeşim ve parlayan güneş
ve aşkın izleri için..
Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;


Duyduğum tüm sesler; gece, gündüz,
ağustos böcekleri, kanaryalar, çekiçler, motorlar, köpek bağırışları, rüzgar
ve yarin sakin fısıltıları için..
Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;
Caddelerinde, göl kıyılarında, dağlarında
ovalarında, leb-i deryada yahut suya hasret çöllerinde
ve evlerinde yorulan adımlarım için.
Teşekkürler hayat, her şey için.
Yıkıntılardan kendimi yeniden yaratabildiğim
ve yeniden hayata sunabildiğim için
kahkahalarım, göz yaşlarım
ve bu şarkı için..
Her şey için teşekkürler."

Mercedes Sosa bu besteyi müthiş yorumladı.
Şarkı kısa sürede tüm dünyaya yayıldı.
On yıllarca yoksulların, tutsakların, devrimcilerin şarkısı oldu.
Eylemlerde, direnişlerde slogan oldu.
Kariyeri boyunca 40 albüm yapan Mercedes Sosa'yı dünyaya tanıtan şarkı "Teşekkürler Hayat" oldu.


*. *. *

"Teşekkürler Hayat" İspanyolca "Gracias A La Vida" demekti.
1939 yılında İspanyol devrimci Carlos'un asılmadan önce söylediği son sözlerdi.
Sosa ülkesindeki bir televizyon programında bu besteyi Carlos'un anısına yorumladığını söyledi.





Şeh Bedrettin'in bir sözü var.
"Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlayamazlar."
Mercedes Sosa'nın sesi gibi, yüreği gibi dünyası da büyüktü.
O, İspanya'da Carlos, Küba'da Che, Şili'de Victor Jara, Meksika'da Zapata'ydı.
O Latin Amerika'nın Annesi'ydi.

9 yıl önce 4 Ekim'de aramızdan ayrıldı.
Anısına saygıyla.
Teşekkürler Hayat.
Gracias A La Vida.


Dinlemek için: http://youtu.be/rMuTXcf3-6A


Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...