20 Şubat 2025 Perşembe
İŞTE DİPLOMA
MS 1. yüzyılda Anadolu’nun toprak kokan köylerinden birinde, yoksulluk içinde büyüyen Gemellus adında bir çocuk vardı. Çamura bulanmış ayaklarıyla tarlalarda koşarken ne büyük bir savaşçı olacağını, ne de adı binlerce yıl sonra anılacağını bilemezdi.
Gençlik çağına eriştiğinde, ekmek aslanın ağzında değil, doğrudan lejyonların elindeydi. O da kılıcını kuşandı, Roma'nın Ege'deki askeri birliklerine katıldı. Kimi zaman kılıçlarla boğuştu, kimi zaman düşman okları ensesinde ıslık çaldı. Tam 25 yıl boyunca Roma İmparatorluğu’na hizmet etti. Onun için kan, ter ve gözyaşı döktü. Ve nihayetinde, savaş meydanlarından emekliye ayrıldığında, Roma ona bir ödül sundu: Bronz bir diploma!
Bu diploma, yalnızca bir parça metal değildi; aynı zamanda Roma vatandaşı olmanın ve birçok sosyal haktan faydalanmanın anahtarıydı. O dönemde diploma kazanmak için yıllarca mücadele etmek gerekiyordu. Çünkü diploma, bir şerefin, emeğin, çabanın simgesiydi. Öyle kolayca var edilmezdi, uydurulmazdı.
Aradan 2000 yıl geçti, Gemellus’un diploması Amerika’da ortaya çıktı! Türkiye, bu tarihi belgeyi vatanına geri getirmek için hemen harekete geçti. Büyük çabalar sonucunda, bugün Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.
Bir diploma, ne kadar eski olursa olsun, gün yüzüne çıkmanın bir yolunu bulur. Eğer gerçekten varsa, er ya da geç bir yerlerden ortaya çıkar.
Ya yoksa?
İşte onu arkeologlar bile bulamaz.
SONSUZLUĞUN MOR ÜLKESİ
Tarih boyunca renkler yalnızca doğanın bir parçası değil, aynı zamanda medeniyetlerin ve kültürlerin taşıyıcısı oldu.
Bunlar arasında mor, ihtişamı, gizemi ve asilliği temsil eden özel bir renkti. Tarih sahnesinde kralların, imparatorların ve ruhani liderlerin tercih ettiği bir ton olmasının yanında, edebiyat dünyasında da melankolinin, tutkuların ve düşlerin rengi olarak kendine yer buldu.
Antik çağlarda mor, yalnızca en ayrıcalıklı kişiler için ulaşılabilir bir renkti. Fenikeliler tarafından MÖ 1500’lerde keşfedilen ve "Tyrian Moru" olarak bilinen bu renk, deniz salyangozlarından elde edilen son derece kıymetli bir boyaydı. Bir gramı için binlerce salyangoz gerekiyordu ve bu durum moru, Roma İmparatorluğu’nda yalnızca senatörler ve imparatorların giyebildiği bir statü simgesi haline getirdi.
Bizans İmparatorları morun önemini daha da ileri taşıdı. "Porphyrogennetos" yani "Mor Oda’da Doğan" unvanı, kraliyet soyundan gelenlerin yalnızca bu renkle ilişkilendirilen özel bir odada dünyaya gelmesini ifade ediyordu. Mor, aynı zamanda kilise ve ruhban sınıfı için de kutsallığın rengi olarak kabul edilerek piskoposların cüppelerinde kendine yer buldu.
Edebiyat dünyasında mor, çoğunlukla gizemli ve derin anlamlar taşıyan bir renk olarak görüldü. Romantik akımın önde gelen şairleri moru, düşlerin ve ruhsal derinliğin bir ifadesi olarak kullanıldı. Lord Byron, Edgar Allan Poe ve Baudelaire’in şiirlerinde mor, karanlık tutkuların ve melankolinin sembolü olarak sıkça karşımıza çıkar.
Modern edebiyatta ise mor, özgürlüğü ve bireyselliği temsil eden bir renge evrildi. Alice Walker’ın Pulitzer ödüllü "The Color Purple" (Mor Renk) adlı romanı, siyahi kadınların mücadelelerini ve içsel yolculuklarını morun anlam dünyası içinde ele alır. Mor, burada hem acının hem de umudun bir simgesi olarak işlenir.
Bugün mor, hala asaletin, zarafetin ve farklılığın bir simgesi olmaya devam etmekte. Sanatta ve modada, sıra dışılığı ve sofistike bir estetiği temsil ediyor. Aynı zamanda ruhsal dinginlik ve mistisizm ile ilişkilendirilen bu renk, çağdaş edebiyatta ve şiirde de bireyselliği ve özgünlüğü simgelemekte.
Antik dünyanın ihtişamlı renklerinden biri olarak doğan mor, edebiyat dünyasında da melankoliyle, derin tutkularla ve özgürlükle bütünleşti, hem kralların hem de şairlerin vazgeçilmez rengi oldu.
Ne güzel diyor Adnan Yücel.
“Bir tabak yaşam istiyoruz garson.
Şöyle zulümsüz köşesinden.
Biraz umut, bir bardak da mutluluk.
Ama sonsuzluğun mor ülkesinden.”
Ya Hasan Hüseyin Korkmazgil.
"Sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!"
18 Şubat 2025 Salı
SANATIN ASİ DEHASI
Rönesans’ın en büyük heykeltıraşlarından biriydi Michelangelo. Sanatın ışığını yoksulluk içinde büyüdüğü çocukluk yıllarından itibaren içinde taşıdı. Ressam, heykeltıraş ve mimar olarak iz bıraktı.
1501 yılında başladığı Davut heykelini üç yıl içinde tamamladı. Mermerden yontulmuş bu muhteşem eser, insan bedeninin ve ruhunun kusursuz bir ifadesiydi. Rönesans heykel sanatının en görkemli örneklerinden biri olarak kabul edildi. Ancak, Floransa’nın katı gözlemcileri arasında itiraz edenler de vardı.
Heykel sergilendiğinde, Floransa’nın ileri gelen papazlarından biri, ’un burnunun fazla büyük olduğunu söyledi. Küçültülmesini istedi. Michelangelo, bu isteği sessizce kabul etti. Eline bir avuç mermer tozu aldı ve çekiçle merdivenlere çıktı. Papaz aşağıda nefesini tutmuş izliyordu. Michelangelo, çekiçle vuruyormuş gibi yaparken elindeki tozdan azar azar yere serpiyordu. Bir süre sonra papaza döndü:
“Şimdi nasıl oldu?”
Papaz memnuniyetle başını salladı.
Yıl 1534…
Michelangelo, Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını ve duvarlarını boyamak için işe koyuldu. Yedi yıl boyunca sabır ve tutkuyla çalıştı. Dini motiflerle şapelin duvarlarına renk kattı, cenneti ve cehennemi aynı dehşet verici gerçeklikle resmetti.
Ancak özellikle Kıyamet Günü tablosu, dönemin muhafazakâr din adamlarını rahatsız etti. Papa IV. Paulus, çıplak figürlerin bir ibadet mekânında yer almasını uygun bulmuyordu. Onları giydirmesi için Michelangelo’ya baskı yapıldı.
Büyük sanatçı, bu baskıya tarihe geçen şu cevabı verdi:
“Bu küçük bir mesele ve kolaylıkla uygun hale getirilebilir. Papaya söyleyin, önce yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirsin, sonra bu tablo da aynı uygunluğa girecektir.”
Sanatın en büyük direnişi burada yatıyordu. Güce, dogmalara, baskılara boyun eğmemek… Sanatçının elleriyle yarattığı bir dünyada özgürlüğünü koruyabilmesi…
Michelangelo, tam 454 yıl önce bugün, 18 Şubat 1564’te, 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. Floransa’daki Santa Croce Kilisesi’nde, Dante Anıtı’nın yanında sonsuzluğa uğurlandı.
Ama eserleri hâlâ dimdik ayakta… İtalya’nın dört bir yanında, zamanın ellerine meydan okuyarak sergilenmeye devam ediyor. Her bakan, onun mermerde saklı ruhunu, tuvaldeki direnişini görebiliyor.
Sanatçının özgürlüğü ve cesareti… Keşke herkesin ilham alabileceği bir miras olsa.
1501 yılında başladığı Davut heykelini üç yıl içinde tamamladı. Mermerden yontulmuş bu muhteşem eser, insan bedeninin ve ruhunun kusursuz bir ifadesiydi. Rönesans heykel sanatının en görkemli örneklerinden biri olarak kabul edildi. Ancak, Floransa’nın katı gözlemcileri arasında itiraz edenler de vardı.
Heykel sergilendiğinde, Floransa’nın ileri gelen papazlarından biri, ’un burnunun fazla büyük olduğunu söyledi. Küçültülmesini istedi. Michelangelo, bu isteği sessizce kabul etti. Eline bir avuç mermer tozu aldı ve çekiçle merdivenlere çıktı. Papaz aşağıda nefesini tutmuş izliyordu. Michelangelo, çekiçle vuruyormuş gibi yaparken elindeki tozdan azar azar yere serpiyordu. Bir süre sonra papaza döndü:
“Şimdi nasıl oldu?”
Papaz memnuniyetle başını salladı.
“Tamam, şimdi çok daha iyi.”
Michelangelo gülümsedi, elindeki tüm mermer tozunu papazın üzerine serpti ve merdivenlerden indi. Davut’un burnu ise en baştaki haliyle kalmıştı.
Bu, onun sanatına olan bağlılığının, başkalarının dayatmalarına karşı duyduğu direncin küçük ama etkili bir ifadesiydi.
Michelangelo gülümsedi, elindeki tüm mermer tozunu papazın üzerine serpti ve merdivenlerden indi. Davut’un burnu ise en baştaki haliyle kalmıştı.
Bu, onun sanatına olan bağlılığının, başkalarının dayatmalarına karşı duyduğu direncin küçük ama etkili bir ifadesiydi.
Yıl 1534…
Michelangelo, Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını ve duvarlarını boyamak için işe koyuldu. Yedi yıl boyunca sabır ve tutkuyla çalıştı. Dini motiflerle şapelin duvarlarına renk kattı, cenneti ve cehennemi aynı dehşet verici gerçeklikle resmetti.
Ancak özellikle Kıyamet Günü tablosu, dönemin muhafazakâr din adamlarını rahatsız etti. Papa IV. Paulus, çıplak figürlerin bir ibadet mekânında yer almasını uygun bulmuyordu. Onları giydirmesi için Michelangelo’ya baskı yapıldı.
Büyük sanatçı, bu baskıya tarihe geçen şu cevabı verdi:
“Bu küçük bir mesele ve kolaylıkla uygun hale getirilebilir. Papaya söyleyin, önce yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirsin, sonra bu tablo da aynı uygunluğa girecektir.”
Sanatın en büyük direnişi burada yatıyordu. Güce, dogmalara, baskılara boyun eğmemek… Sanatçının elleriyle yarattığı bir dünyada özgürlüğünü koruyabilmesi…
Michelangelo, tam 454 yıl önce bugün, 18 Şubat 1564’te, 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. Floransa’daki Santa Croce Kilisesi’nde, Dante Anıtı’nın yanında sonsuzluğa uğurlandı.
Ama eserleri hâlâ dimdik ayakta… İtalya’nın dört bir yanında, zamanın ellerine meydan okuyarak sergilenmeye devam ediyor. Her bakan, onun mermerde saklı ruhunu, tuvaldeki direnişini görebiliyor.
Sanatçının özgürlüğü ve cesareti… Keşke herkesin ilham alabileceği bir miras olsa.
16 Şubat 2025 Pazar
GAZZE'NİN HAYAL SATICILARI
Gazze’nin sokaklarında yankılanan çığlıklar, enkaz altında kaybolan hayatlar, kaybolan çocukların isimleri… Tüm bunlar, dünya için artık sadece rakamlardan ibaret. Ama bazıları için çok daha fazlası: Kârlı bir yatırım fırsatı.
Bir zamanlar insanların sokaklarında kahkahalarla yürüdüğü, avlularında çay içip gökyüzünü izlediği bu kadim şehir, şimdi kağıt üstünde yeniden çiziliyor. Fakat bu kez burayı var edenlerin değil, buraya konmaya hazırlananların kaleminde.
ABD Başkanı Donald Trump, birkaç gün önce mikrofonun başına geçti ve sanki büyük bir müjde verdi: Gazze, “Orta Doğu’nun Rivierası” olacakmış! O güne kadar bombalarla yerle bir edilen şehir, şimdi gökdelenlerle donatılacak, ultra modern teknoloji merkezleriyle doldurulacakmış. Üstelik bu, “hiçlikten refaha dönüş” olacakmış!
Ne büyük lütuf!
Yıllardır açlık, ölüm ve savaş içinde yaşayan bir halk, nihayet modern bir hayatın parçası olabilecek. Tabii, bir şartla: Bu topraklar, artık onlara ait olmayacak.
Trump’ın rüya gibi sunduğu bu vizyonun mimarları arasında Benjamin Netanyahu’nun da olduğu ortaya çıktı. Meğer İsrail, Gazze’yi kimin alıp kimin satacağını önceden belirlemiş. Yapay zekâ destekli muhteşem görüntülerle, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun aylar önce “Gazze 2035” projesini sunduğu öğrenildi. O görsellerde Gazze, artık bir Filistin şehri değil, dev bir ticaret merkezi, yatırımcıların rüya destinasyonu, bir nevi satılık vatan.
Ve tabii ki bu planda, Filistin halkının kendisine yer yok.
Peki bu yeni düzende Gazzeliler nerede olacak? Talan edilmiş şehirleri, bombalanmış evleri, yerle bir edilmiş anıları ne olacak?
Bunun cevabını Trump ya da Netanyahu vermiyor. Ama verdikleri mesaj çok açık: Burası artık sizin değil.
Filistin halkı bombalarla yerinden edilirken, onların evleri gökdelen projelerinin temel kazıklarına dönüşüyor. Anıları, mega şehirlerin otoparkına gömülüyor. Ve tüm bunlar, “barış” ve “kalkınma” adı altında sunuluyor.
Ancak herkesin unuttuğu bir şey var: Bir halk, vatanını kaybedebilir ama hafızasını asla kaybetmez.
Onlara yıkıntılar bırakabilirsiniz, ama o yıkıntıların içinde yeşeren bir mücadele ruhunu yok edemezsiniz. O yüzden, Gazze’nin üstüne çizilen bu yeni haritaların, kimseye kalıcı bir huzur getirmeyeceği çok açık.
Ve tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi: Parayla satılan toprak, kanla geri alınır.
15 Şubat 2025 Cumartesi
ANA TANRIÇANIN KENTİNİ RANTA KURBAN EDECEKLER
Ege'nin bereketli topraklarında, İzmir'in dağlarıyla çevrili bir vadi vardı. Bu vadinin ortasında, rüzgarın eski tanrılardan mesajlar taşıdığı, kuşların tanrılara adanmış şarkılar söylediği bir kent yükseliyordu: Metropolis.
Efsaneye göre, bu kent bir tanrıça tarafından kutsanmıştı. Göğü delen kayalıkların zirvesinde, Ana Tanrıça Kybele hüküm sürerdi. O, toprağın ve doğanın hakimi, bereketin ve yaşamın kaynağıydı. Geceleri vahşi hayvanlarla birlikte dolaşır, ormanların gölgelerinde yankılanan davullar, onun varlığını müjdelerdi.
Bir gün, uzak diyarlardan bir kahraman bu topraklara ulaştı. Adı Metros idi. Onun Apollon’un oğlu olduğu, güneşin parlak ışıkları altında doğduğu söylenirdi. Kybele’nin kutsal vadisine vardığında, tanrıçanın ruhunu hisseden Metros, burada bir şehir kurmaya karar verdi. “Burası, tanrıçanın şehri olacak” dedi. “Onun adı sonsuza dek burada yankılanacak.”
İlk taşlar döşendi, tapınaklar inşa edildi. Her sütun, Kybele’ye bir dua gibi yükseldi gökyüzüne. Ve zamanla, bu şehir Dionysos’un neşesiyle doldu. Şarap tanrısının takipçileri, tiyatrolarda dans ediyor, şenlikler düzenliyor, Metropolis’in adını göklere çıkarıyordu.
Fakat bu kutsal kent, yalnızca insanlara ait değildi. Rivayete göre, Amazonlar, yani savaşçı kadınlar da bu topraklara gelmiş, tanrıçaya bağlılık yemini etmişti. Onların atlarını sürerek vadide kaybolduğu, geceleyin ay ışığında nehir kıyısında kılıçlarını bileyledikleri söylenirdi.
Yüzyıllar geçti, kent kralların, filozofların ve şairlerin yuvası oldu. Fakat her fısıltıda, her eski duvarda, Kybele’nin adı hala yankılanıyordu. Güneş her doğduğunda, rüzgâr vadinin içinden geçerken eski çağların öyküsünü anlatmaya devam ediyordu. Ve Metropolis antik kenti, tanrıların ve kahramanların gölgesinde, efsanelerin sonsuzluğuna adını yazdırdı.
Efsanelere adını yazdıran bu antik kent, rant uğruna yok sayıldı. Olay gerçekten düşündürücü. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Belçikalı Collinet ailesinin sahibi olduğu Carmeuse Grup bünyesinde olan Kimtaş Kireç Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'nin Torbalı’da açmak istediği yeni ocak için ÇED başvurusu yaptı. Toplam 30 hektar alanda patlatma yöntemiyle taş çıkarılacak.
Metropolis antik kenti maden sahasına çok yakın ve patlamalardan olumsuz şekilde etkileneceği bilim insanları tarafından dile getirildi. Buna rağmen bu kentin 271 sayfalık ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporunda
adı bile geçmedi. Adeta hiç yokmuş gibi davranıldı.
Yani, 5000 yıllık bir tarih ve kültür hazinesi rant uğruna görünmez yapıldı.
Kybele’nin gölgesi hâlâ vadide mi dolaşıyor, yoksa sonsuza dek susturulacak mı bilinmez.
Bölge halkı isyanda.
Diyorlar ki, direneceğiz ve rüzgar sonsuza kadar Metropolis’in efsanesini anlatmaya devam edecek.
Fakat bu kutsal kent, yalnızca insanlara ait değildi. Rivayete göre, Amazonlar, yani savaşçı kadınlar da bu topraklara gelmiş, tanrıçaya bağlılık yemini etmişti. Onların atlarını sürerek vadide kaybolduğu, geceleyin ay ışığında nehir kıyısında kılıçlarını bileyledikleri söylenirdi.
Yüzyıllar geçti, kent kralların, filozofların ve şairlerin yuvası oldu. Fakat her fısıltıda, her eski duvarda, Kybele’nin adı hala yankılanıyordu. Güneş her doğduğunda, rüzgâr vadinin içinden geçerken eski çağların öyküsünü anlatmaya devam ediyordu. Ve Metropolis antik kenti, tanrıların ve kahramanların gölgesinde, efsanelerin sonsuzluğuna adını yazdırdı.
Efsanelere adını yazdıran bu antik kent, rant uğruna yok sayıldı. Olay gerçekten düşündürücü. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Belçikalı Collinet ailesinin sahibi olduğu Carmeuse Grup bünyesinde olan Kimtaş Kireç Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'nin Torbalı’da açmak istediği yeni ocak için ÇED başvurusu yaptı. Toplam 30 hektar alanda patlatma yöntemiyle taş çıkarılacak.
Metropolis antik kenti maden sahasına çok yakın ve patlamalardan olumsuz şekilde etkileneceği bilim insanları tarafından dile getirildi. Buna rağmen bu kentin 271 sayfalık ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporunda
adı bile geçmedi. Adeta hiç yokmuş gibi davranıldı.
Yani, 5000 yıllık bir tarih ve kültür hazinesi rant uğruna görünmez yapıldı.
Kybele’nin gölgesi hâlâ vadide mi dolaşıyor, yoksa sonsuza dek susturulacak mı bilinmez.
Bölge halkı isyanda.
Diyorlar ki, direneceğiz ve rüzgar sonsuza kadar Metropolis’in efsanesini anlatmaya devam edecek.
KADERE BOYUN EĞME
Bir zamanlar, baharın gelişini müjdeleyen en güzel çiçeklerden Anemon, bir aşkın ve bir kaybın sembolüydü.
Mitolojide, bu narin çiçek, güzellik tanrıçası Afrodit ile yakışıklı avcı Adonis’in hüzünlü hikayesinden doğmuştu.
Adonis, ormanda avlanırken bir yaban domuzu tarafından yaralandığında, Afrodit hızla sevdiğinin yanına koşmuş, ancak yetişememişti. Adonis’in kanı toprağa karışırken, Afrodit’in gözyaşları da onun üzerine yağmıştı. Tanrılar, bu büyük aşkın anısına, kan ve gözyaşlarının birleştiği yerde mor ve kırmızı anemon çiçeklerini filizlendirdi.
O günden sonra anemonlar, baharın ilk ışıklarıyla açarak aşkın hem güzelliğini hem de kaybedişin kaçınılmaz hüznünü hatırlattı.
Hafif bir rüzgar estiğinde eğilip bükülmeleri, sanki Afrodit’in hala Adonis’in adını mırıldandığını işaret ederdi.
Sanki kadere bir boyun eğmeydi bu.
İşte bu yüzden, bu fotoğraftaki mor anemon da boynunu eğmiş duruyor. Belki de bir zamanlar yaşanmış bir aşkın izlerini taşıyor. Belki de Afrodit’in hiç dinmeyen gözyaşlarıyla ıslanmış gibi, sessizce fısıldıyor.
“Aşk güzeldir, ama her bahar yeniden doğsa da, her zaman solmaya mahkumdur.”
12 Şubat 2025 Çarşamba
GAZZE'DE SON AKŞAM YEMEĞİ
Cebaliye, Gazze, 2025
Gökyüzü gri. Bombalanmış binaların isli duvarları arasında soğuk bir rüzgar esiyor. Sokakta, çadırların arasından yükselen duman, pişen yemeğin kokusuyla karışıyor. Menüde un çorbası, patates kızartma ve kuru ekmek var.
Yusuf, küçük elleriyle annesinin pişirdiği çorbanın sıcaklığını avuçlarında hissetmeye çalışırken, gözlerini babasına dikti. Babası, elindeki ekmek kırıntılarını bölüştürüyordu. Yaşlı gözleri, yorgun dudakları vardı. Birkaç gün önce gürültüyle çöken apartmanlarının enkazına bakarken de aynı gözlerle susmuştu.
Annesi, çorba kazanını ateşin üzerinden dikkatlice aldı. Kızı Amina’ya döndü.
“Hadi kızım, amcanlara da götürelim, onlar sabahtan beri bir şey yemediler.”
Amina, elindeki ufak metal kaseye çorba doldurdu. Dizlerinin titrediğini hissetti ama annesine belli etmemeye çalıştı. Çadırların arasından geçerken, duvarların arasında kıvrılmış çocukları gördü. Bazıları hiç hareket etmiyordu.
Tam o sırada radyo cızırtılı bir şekilde anons yaptı:
“Trump: Gazzeliler Gazze’yi terk etmeli!…”
Amina bir an durdu. “Terk etmek?” diye düşündü. Gözlerini çadırlarına çevirdi. Burası onların evi değil miydi? Burada doğmuştu, burada büyümüştü. Kardeşinin ilk adım attığı toprak burasıydı. Babası burada marangozluk yapardı, annesi eskiden okulda yemek dağıtırdı.
Babası başını öne eğdi, Yusuf’un sırtını sıvazladı:
“Gitmek mi? Biz gidecek yer bulamayız oğlum.”
Yusuf kaşığını yere düşürdü.
Amina ağzındaki kelimeleri yutkunarak tuttu.
“Terk etmek mi?”
Gaza gelmiş bir liderin, sınırlarını aşan birkaç kelimesi, onların yüzlerce yıllık toprağını bırakmalarını mı gerektiriyordu? Bir çadırın içine sığınmak yetmemiş miydi?
Babası ona hep anlatırdı. Dedeleri de göç etmişti, nineleri de. Ama hep döndüler. Çünkü burası onların evi, kökleri buradaydı.
Annesi gözleriyle çocuklarını süzdü. Gece düşmek üzereydi. Küçük Yusuf’un başını kucağına aldı.
Annesi gözleriyle çocuklarını süzdü. Gece düşmek üzereydi. Küçük Yusuf’un başını kucağına aldı.
“Uyuyun çocuklar, yarın yine güneş doğar.”
Ama ne Amina ne de Yusuf gözlerini kapatabildi. Kendi topraklarında sürgün olmuş bir halk, ne zaman uyanacaklarından emin olamazdı.
11 Şubat 2025 Salı
GEÇMİŞTEN GELEN BALIKÇI
Güneşin ilk ışıkları Ege Denizi'ni boydan boya okşarken, genç bir balıkçı, Santorini'nin kayalık kıyısında sessizce ilerliyordu. Gün yeni başlıyor, gece boyunca dalgalarla dans eden denizin mırıldandığı hikâyeler hâlâ havada yankılanıyordu. İnce bir rüzgar saçlarını karıştırırken, Santorini’nin taş döşeli sokaklarından kıyıya uzanan patikada çıplak ayaklarıyla yürüdü.
Adı Theristos olan bu genç adam, Santorini'de yaşayan herkes gibi denizle bir bağ kurmuştu. Deniz onlar için sadece bir geçim kaynağı değil, yaşamın ta kendisiydi. Geçmişteki büyükler, Poseidon’un gücünü ve denizin altındaki dünyanın sırlarını anlatan hikâyelerle büyütmüşlerdi onu. Theristos, babasından kalma uzun ağını omzuna attı ve sabahın ilk saatlerinde limanın hemen ötesinde, sakin bir koyda kayığını denize indirdi.
Denizin derinliklerinden yansıyan mavi ve yeşil ışık oyunları arasında zaman kaybolmuş gibiydi. Theristos’un parmakları becerikli bir ustalıkla ağı topluyor, yakaladığı gümüş pullu balıklar, sabah güneşinde adeta birer mücevhere dönüşüyordu. Balıklarla dolu ağı kıyıya çekerken gözlerinde çocukça bir heyecan vardı. Bugün bol bereketli bir gündü.
Kıyıya döndüğünde, tuttuğu balıkları özenle iki demet halinde bir araya getirdi. Onları ellerinde taşırken, yakındaki bir kadının Theristos’a gülümseyerek el salladığını gördü. Kadın, onun günlük çalışmasını resmetmek isteyen bir sanatçıydı. Santorini’de, duvarlara hayatın renklerini yansıtan ustalar vardı ve Theristos’un balık tutan hali, onların tuvalleri için mükemmel bir sahneydi.
Theristos, elindeki balıkları evine götürmek için yoluna devam ederken, sanatçı onu dikkatle izliyordu. İnce bir fırça darbeleriyle Theristos’un genç ve enerjik bedenini, kaslarının gerilimini ve elindeki balıkların parıltısını duvara aktardı. Bu fresk, yalnızca Theristos’un bir gününü değil, Santorini halkının denizle iç içe olan yaşamını, doğayla uyum içindeki sade varoluşunu anlatacaktı.
Yüzyıllar sonra, büyük bir patlama Santorini’yi küller altında bıraktı. Zaman durdu, yaşam sessizliğe büründü. Ama Theristos’un bir sabah denizden dönerken taşıdığı balıklar, freskteki o an, hiç kaybolmadı. Günümüze kadar korunan bu resim, bir halkın denize olan sevgisini, doğayla bütünleşmiş yaşamlarını anlatmaya devam etti.
Theristos artık bir isimden çok bir semboldü; yaşamın bereketini, doğanın gücünü ve insanoğlunun güzellik arayışını yansıtan bir figürdü. Fresk, yalnızca bir duvar resmi değil, binlerce yılın ötesinden seslenen bir hikayeydi.
(Santorini'den çıkarılan Minoslu balıkçı freski.MÖ 1600( Ulusal Arkeoloji Müzesi , Atina )
9 Şubat 2025 Pazar
KAN TOPRAĞA SIZARKEN, GÖKYÜZÜ AĞIT YAKIYORDU
İzmir, Çeşme – 9 Ekim 1941
Rüzgar, deniz tuzuyla ıslanmış bir fısıltı gibi esiyordu sahilde. Gecenin karanlığında, ıssız bir kıyıya çıkan gölgeler, ay ışığında ürkekçe hareket etti. Onlar on beş kişiydi. Kimi sandalla gelmişti, kimi belki de denizi kucaklayarak yüzerek… Kimse bilmiyordu. Ama ne fark ederdi? Sadece hayatta kalmak istiyorlardı. Bu gelenler İkinci Dünya Savaşı'nda Alman ve İtalyan işgalinden kaçan Rumlardı.
Bodur Hüseyin ve oğlu, Taşçukuru’ndaki damlarında ekmeklerini bölüştüler onlarla. Aç gözlerle yutulan lokmalar, geleceğe dair bir umut yeşertti sığınmacıların gözlerinde. Yirmili yaşlarında esmer bir kadın, kıvırcık saçlı genç bir adamın elini sımsıkı tutuyordu. Diğerleri sessizdi. Kaderleri çizilmiş gibi...
Ama umut, bazen ihanetin en büyük körüğüdür. Hüseyin, oğlu aracılığıyla haberi Çeşme’nin Barbaros Bucağı’ndaki karakola uçurdu. Ve böylece kader düğümü sıkılaştı.
Bucak Müdürü Mahmut Baştup, emir verdiğinde, sığınmacılar gelenleri sevinçle karşıladı. Onların kurtarıcıları sandılar. Ayaklarına kapanan bu aç, yorgun ve korkmuş insanlar, ölümün eşiğinde olduklarını bilmiyorlardı.
Birkaç dakika içinde umut yerini çaresizliğe bıraktı. Erkekler iple bağlandı, bazıları kelepçelendi. Genç kadın serbestti. Ama bu, onun için daha beter bir kaderin habercisiydi.
Önce sahile doğru yürüdüler. En azından öyle sandılar. Fakat sonra birden yön değişti, Kıran Dağı’na doğru ilerlediler. Yol uzadıkça ay ışığı bile saklanır gibi oldu bulutların ardında.
Bir emir yankılandı dağın soğuk göğsünde.
"Vurun!"
Kurşun sesleri havayı yırttı. Birer birer yere yığıldı Rum mülteciler. Kan, toprağa sessizce sızarken, gökyüzü bile sanki ağıt yakıyordu.
Bir adam kenara çekildi. Adı Mehmet Kınık’tı.
"Ben oruçluyum," dedi titreyen bir sesle. "Bu mübarek günde kuş bile vuramam!"
Ama diğerleri onun kadar cesur değildi.
Genç kadın, saçlarını yolarken, çığlığı karanlığı deldi geçti. Ama karanlık hiç umursamadı. Önce Bucak Müdürü, sonra askerler, sonra Hüseyin ve oğlu… Bir çukur gibi açıldılar genç kadının üzerine. Ve sonunda, tek bir kurşunla onun çığlığını da boğdular.
Cesetler bir kuyuya atıldı. Gaz döküldü, yakılmaya çalışıldı. Alevler yükselmedi. Ölüm bile isyan etti belki. O yüzden üzerleri toprakla örtüldü, hiç yaşanmamış gibi...
Ama hiçbir cinayet sonsuza dek gömülü kalmaz.
İki yıl sonra, fısıltılar şehri sardığında, Yeniasır Gazetesi muhabiri Rauf Lütfü Aksungur, gölgelerin peşine düştü. Sessizlik çözüldü, diller açıldı.
Ve nihayet 29 Mart 1944’te mahkeme kuruldu. Adliye önüne doluşan kalabalık, unutulmaya yüz tutmuş adaletin kırıntılarını görmek için bekledi.
2 Nisan 1944 günü mahkeme kararı açıkladı.
Bucak Müdürü ve Karakol Komutanı idama mahkûm edildi. Diğerleri, 30 yıl hapisle cezalandırıldı. Ama bir adam beraat etti: "Oruçluyum, kuş bile öldüremem" diyen Mehmet Kınık.
2 Temmuz 1945 sabahı, Konak Meydanı’nda cellât ipi geçirdi boyunlarına. İnsanlar izledi. Kimi alkışladı, kimi sessizce baktı.
Ama asıl sessizlik, Kıran Dağı’ndaydı. O çukurda, isimsiz mezarlıkta, unutulmuş olanların seslerinde…
Adları bilinmeyen Rum mülteciler, ne tarihin satır aralarına, ne de vicdanların yankılarına kazındı. Onları öldürenlerin isimleri unutulmadı. Ama onların kim olduğu, kimler için ağladığı, hangi hayatları geride bıraktığı hiçbir zaman öğrenilemedi.
Ve belki de en büyük trajedi buydu.
NOT: İzmir'in yaşlılarının anlattıklarından, o dönem yerel basında çıkan haberlerden ve Ayşe Hür'ün geçen yıl yaptığı bir paylaşımdan kurgulanmıştır.
https://www.haberhurriyeti.com/makale/23695414/sedat-kaya/tarihin-satir-aralarina-gizlenmis-bir-dram-cesmede-yankilanan-son-cigliklar
NEHİR GİBİ AKMAK MI? HAVUZDA HAPSOLMAK MI?
Kasabanın tam ortasında, bir nehrin kıyısında doğmuştu İlayda.
Su, onun en büyük arkadaşıydı. Çocukken saatlerce nehrin akışını izler, çakıl taşlarını suya atıp çıkan halkalara hayranlıkla bakardı. Su, özgürdü. Hiçbir yere ait değildi ama her yere aitti. Ancak büyüdükçe, ona suyun ne yapması gerektiği öğretildi.
"Bardakta durmalı, yönü belirlenmeli, çağlayanlar dizginlenmeli, yoksa taşar, zarar verir."
İlayda da su gibi özgürdü bir zamanlar. Sonra öğretmenleri ona ne düşünmesi gerektiğini anlattı. Ailesi kim olması gerektiğini söyledi. Büyükler, yöneticiler, önderler ne yapacağını belirledi. Ve İlayda'nın içindeki su, ağır ağır bir havuzun içine hapsedildi.
Zaman geçti, kasabanın meydanında büyük bir kule inşa edildi. Bu kule, yalnızca taşlardan değil, emirlerden, kurallardan, öğretilmiş doğrulardan yapılmıştı. Kulenin tepesinde oturanlar, aşağıya bakarak halkın nasıl hareket ettiğini izledi. İlayda da, diğerleri gibi, başını kaldırıp yukarı baktı ve kulenin gölgesinde yaşamanın daha güvenli olduğuna inandı.
Kasabada herkes aynı fikirdeydi artık. Çünkü farklı düşünmek tehlikeliydi. Kimse, nehrin neden kuruduğunu sorgulamadı. Kimse, güneşin ışığını neden daha az gördüğünü merak etmedi. Kimse, neden her şeyin aynı olduğunu düşünmedi. Herkes kurallara uyarsa, herkes itaat ederse, düzen bozulmazdı.
Yıllar geçti. bir gün eski dostu olan nehre yürüdü, ama artık su yoktu. Nehir kurumuştu. O an, içinde bir şey kırıldı. Çocukken attığı çakıl taşlarının çıkardığı halkalar gözünün önüne geldi. O halkalar gibi düşünceler de yayılabilirdi, eğer cesaret ederse…
Ama kasaba, kulenin gölgesinde yaşamaya alışmıştı. İnsanlar mutlu değildi, ama huzurluydular. Kendi fikirleri yoktu, ama kaos da yoktu. Kendi yollarını seçmiyorlardı, ama en azından hata yapmıyorlardı.
Ve İlayda, bir su damlası gibi, ya göle uyum sağlayacak ya da nehrin yolunu hatırlayıp akacak, akacak ve belki de kaybolacaktı.
Milyonlarca İlayda, Ali, Mehmet gibi!
Sonunda, kim olduğumuza karar veren, "nehir mi oluruz yoksa bir havuzda hapsolmayı mı seçeriz?" sorusunun cevabıdır.
"Bardakta durmalı, yönü belirlenmeli, çağlayanlar dizginlenmeli, yoksa taşar, zarar verir."
İlayda da su gibi özgürdü bir zamanlar. Sonra öğretmenleri ona ne düşünmesi gerektiğini anlattı. Ailesi kim olması gerektiğini söyledi. Büyükler, yöneticiler, önderler ne yapacağını belirledi. Ve İlayda'nın içindeki su, ağır ağır bir havuzun içine hapsedildi.
Zaman geçti, kasabanın meydanında büyük bir kule inşa edildi. Bu kule, yalnızca taşlardan değil, emirlerden, kurallardan, öğretilmiş doğrulardan yapılmıştı. Kulenin tepesinde oturanlar, aşağıya bakarak halkın nasıl hareket ettiğini izledi. İlayda da, diğerleri gibi, başını kaldırıp yukarı baktı ve kulenin gölgesinde yaşamanın daha güvenli olduğuna inandı.
Kasabada herkes aynı fikirdeydi artık. Çünkü farklı düşünmek tehlikeliydi. Kimse, nehrin neden kuruduğunu sorgulamadı. Kimse, güneşin ışığını neden daha az gördüğünü merak etmedi. Kimse, neden her şeyin aynı olduğunu düşünmedi. Herkes kurallara uyarsa, herkes itaat ederse, düzen bozulmazdı.
Yıllar geçti. bir gün eski dostu olan nehre yürüdü, ama artık su yoktu. Nehir kurumuştu. O an, içinde bir şey kırıldı. Çocukken attığı çakıl taşlarının çıkardığı halkalar gözünün önüne geldi. O halkalar gibi düşünceler de yayılabilirdi, eğer cesaret ederse…
Ama kasaba, kulenin gölgesinde yaşamaya alışmıştı. İnsanlar mutlu değildi, ama huzurluydular. Kendi fikirleri yoktu, ama kaos da yoktu. Kendi yollarını seçmiyorlardı, ama en azından hata yapmıyorlardı.
Ve İlayda, bir su damlası gibi, ya göle uyum sağlayacak ya da nehrin yolunu hatırlayıp akacak, akacak ve belki de kaybolacaktı.
Milyonlarca İlayda, Ali, Mehmet gibi!
Sonunda, kim olduğumuza karar veren, "nehir mi oluruz yoksa bir havuzda hapsolmayı mı seçeriz?" sorusunun cevabıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne çıkan
DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE
1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...
-
İki milyon yıl önce Ege ve Akdeniz sularının altında tek tabaka olarak yatıyordu. Milyonlarca yıl sanki uykudaydı...
-
Fikret Kızılok, Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli. Aynı dönemin müzisyeniydiler. Halk türküleri yaktılar. Sevda, barış, kardeşlik türküleri. B...