19 Temmuz 2021 Pazartesi

..VE KASAP GÖKYÜZÜNE KALDIRDI KESKİN BIÇAĞINI

Sümerlerde bir kurban töreni


Yine geceyi yarıladık.
Etraf zifiri karanlık.
Ege ve Akdeniz'in birleştiği bir coğrafyadayım.
Manzaram iki kadim deniz.
Sağım Ege, solum Akdeniz.
Binlerce yıl kimbilir neler yaşandı bu sularda, bu kıyılarda.
Kimilerine göre uygarlığın doğduğu yerlerdi buralar.
Halikarnas Balıkçısı'na göre, "altı yedi bin yıl önce kayığı ilk yüzdüren dalgalar ve dalgalara ilk binen kayıklar hep buralıydılar."
Burada yaşayanlar iki denizin çocuğuydular
Ege Denizi'ne Arşipel, Akdeniz'e Mare Nostrum dediler.
İşte ben de tam buradayım.
Bu gece anason yok, kafeinden cin gibiyim.
Hiç yazma niyetim yoktu bu saatte ama..
Yarın yaşanacakları düşünüp, Ege ve Akdeniz'in sularına baktıkça zaman tünelinde yolculuğa çıktım adeta.

MÖ 500'nci yüzyıldı.
Helen komutan Agamemnon dev gibi bir filoyla Troya'ya  saldıracaktı.
Gemilerini Pire limanına demirledi, rüzgarın çıkmasını bekliyordu.
Günler, haftalar geçti ama havada yaprak kıpırdamadı.
Rüzgar olmadan yelkenler şişmez, gemiler Troya'ya gidemezdi.
Agamemnon baş tanrı Zeus'a rüzgar çıkarması için yalvardı.
Zeus,"sus" dedi "sen bir günahkarsın, önce gühanını affettir, sonra benden bir şey iste." 
Agamennon şaşkın şaşkın sordu, "Yüce Zeus günahım ne?"
Zeus hiddetlendi,"sen" dedi, "Geçenlerde avlanırken, Artemis'in en sevdiği geyiği vurdun. Bunun bir bedeli olacak. Olimpos'ta tüm tanrılar toplandık ve karar aldık. Kızın İphegenia'yı bizlere kurban edeceksin."


Troya'ya saldırmak için can atan, hırs ve şöhret budalası Agamemnon, biraz düşündü, sonra "tamam" dedi, "kızımı kurban edeceğim."
Hazırlıklar yapıldı, bıçak bilendi.

Güzeller güzeli İphegenia tam kurban edilecek, Artemis yanında bir geyikle çıkıp gelmez mi?
"Seni  affettim Agamemnon, İphegenia'yı bağışladım sana" dedi , "al bu geyiği kurban et bana."
Sonra rüzgarlar çıktı, Agamemnon Troya'yı ele geçirip muzaffer bir komutan oldu.
Ama dönüştü eşi Clytemnestra ve eşinin sevgilisi Aegisthus'un bıçak darbeleriyle öldü. Çünkü Clytemnestra, tanrılara kızları İphegenia'yı kurban edecek kadar vicdansız olan Agamemnon'u affetmemişti.
Olimpos tanrıları Agamemnon'u kurtaramamıştı.
İzmirli Homeros Odysseia destanında böyle anlatıyor olayı.
Acaba Agamemnon'un sonu ondan sonrakilere ders oldu mu?

*. *. *

Bu gece ay yarım halinde.
Ama çok parlak.
"Hani gece sustu, ay parladı" denir ya.
İşte öyle.
Yine Ege ile Akdeniz'in birleştiği sulara bakıyorum.
Tam karşımda Tilos adası var.
Binlerce yıl önce minik fillerin vatanıydı Tilos.
Koyun kadar fillerin yurdu.
Güney tarafında Rodos'un uzantıları görünüyor.
Hemen onun arkasında Girit Adası.
Yunanca Kriti.
Bundan 3500 yıl önce Girit'te çok önemli bir uygarlık vardı.
Minos Uygarlığı.
Kültürde, sanatta, ticarette komşularına göre çok ilerideydiler.
Mimarileri hayranlık uyandırıyordu.
Yıkılmaz denilen saraylar, tapınaklar inşa ediyorlardı.
Ama MÖ 1900'lerde depremlerle sarsılmaya başladılar.
Akdeniz ve Ege adeta salıncak olmuş, depremler durmuyordu.
Girit'in kuzey batısında, tam da Datça'ya bakan Knossos kentinin tepelerinde bir kurban töreni vardı.
Zenginler ve rahipler depremlerden kurtulmak için tanrıların kan istediğini söylemişti.
Halk toplanmıştı.
Ege'nin imbatlarıyla serinlenen bir yaz günü Knossos tepelerine uzun bir masa kondu.
Rahipler, çok iri bir boğayı masanın üzerine yüzüstü bağladılar.
Kalın halatlar hayvanın kıpırdamasına imkan vermiyordu.
Sadece başını oynatıyor ve korkulu gözlerle ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Onun bağlı olduğu masanın altında kentin zenginlerinin armağan ettiği keçi, koyun, koç gibi başka hayvanlar sıralarını bekliyordu.



O an bir flüt çalmaya başladı.
Flüte yedi telli bir Lyra eşlik etti.
Mistik ezgiler Ege ve Akdeniz'in ılık rüzgarlarına karışırken, genç bir kız boğanın başına bir kase öğütülmüş tahıl döktü.
Sonra bir rahip elindeki  keskin bıçakla gökyüzünü göstererek "sana adıyoruz Zeus" diye haykırdı ve boğanın boğazını bir hamlede kesti.
Masa o anda kan gölüne döndü.
Boğanın yaşadığı dehşet ve acı gözlerine yansımıştı.
Boğazından fışkıran kan masanın üzerindeki oluklardan yanlarda duran toprak kaplara akıyordu
Boğa acı çeke çeke son nefesini verince, bir rahibe içi kanla dolu iki kabı kulplarından bir sırığa dizerek omuzlarında taşımaya başladı.
O tapınağa doğru yürürken, flüt ve yedi telli Lyra'nın ezgileri yine tepelerde yankılanıyordu.
Boğanın kanı tapınağın önünde duran ve Tanrı Zeus'u simgeleyen iki çift taraflı baltanın(Labrys) arasına açılan bir çukura döküldü.
Ancak yarısı doldu çukurun.
Bu yetmezdi.
Tanrıların daha çok kana ihtiyacı vardı.
Sıra masanın altındaki diğer hayvanlara geldi.
Önce keçi, sonra koyun, sonra da koç ardı ardına boğazlandılar.
Her boğazmadan önce rahip elindeki keskin bıçağı gökyüzüne kaldırdı ve haykırdı.
"Sana adıyoruz Zeus!"
Sonunda çukur kanla dolmuştu.
Zeus nihayet kana doymuştu!
Ve rüşvet olarak aldığı kan karşılığında Girit'i depremden, fırtınadan, selden koruyacaktı.
Ama korumadı, koruyamadı.
Kısa bir süre sonra Girit Adası daha şiddetli depremlerle, tsunamilerle ve işgallerle yerle bir oldu.
Minos Uygarlığı yok oldu.
Kendi hayatları ve rahatları için onca günahsız hayvanın kanını dökenler, sonunda sarayların, tapınakların altında kalarak can verdiler.
Sözünü ettiğim bu kurban ritüeli yaşanmış bir olaydan betimlenmiş ve Knossos'ta kazılarda bulunan Hagia Triada Lahti'nin üzerine resmedilmişti.
Bu lahit bugün Girit'teki Heraklion Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmekte.



Tarih boyu ne çok kan döküldü değil mi?
Ne vahşetler yaşandı.
Nedense Tanrılar hiç kana doymadı.
Düşündükçe içi acıyor insanın.
O yüzden yeryüzünden gözümü gökyüzüne çevirdim.
Uzakta güney batı yönünde bir yıldıza takıldı gözüm.
Kimbilir kaç ışık yılı uzakta.
Bildiğim bir yıldız değil.
Çok küçük.
1800'lü yılların başlarında Paris'te böyle bir geceyarısı uzaktaki bir yıldıza baktı, Pierre Jean de Beranger.
Şairdi. 
Hem de iyi şair.
Ezilen bir aileden geldiği için sınıfını biliyor, otoriteye direniyordu.
Özellikle kiliseye karşısıydı.
Papazların yalan konuştuğunu ve halkı kandırdığını söylüyordu.
Yazdığı şiirlerle egemenlerin korkusu oldu.
Susturmak için nice ödüller verdiler, geri çevirdi.
İstemediği halde halkın oylarıyla milletvekili seçildi, özgür kalmak için hemen istifa etti.
Ölünce ismini unutturmak için çok uğraştılar ama o şiirlerini halkının gönlüne yazmıştı.
Unutturamadılar.
Pierre Jean de Beranger o gece uzaktaki yıldıza bakınca şu satırları döktü kağıda.

"Tanrı Baba, bir sabah uyanınca,
Biz insanları düşündü nasılsa,
Gitti pencereye: "Kim bilir, dedi;
Belki o gezegen yok oldu gitti.
Ama baktı, uzakta, çok uzakta,
Bir köşecikte fır dönüyor dünya.
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi bir şey anlıyorsam
Bu dünyalıların tutumlarından.

Ey benim minnacık yaratıklarım,
Ak ve kara, donuk ve yanıklarım,
Dedi Tanrı, en babacan haliyle;
Sizi ben yönetiyormuşum sözde.
Oysa, görüyorsunuz, Allah'a şükür,
Benim de sürüyle bakanlarım var,
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi, çocuklar, bu bakanları
İkişer üçer atmazsam kapı dışarı.

Boşuna mı kızlar verdim, şarap verdim size?
Güzel güzel yaşayasınız diye.
Nasıl olur da siz benim inadıma
Orduların Tanrısı dersiniz bana?
Ne yüzle adımı alıp dilinize
Top atarsınız birbirinize?
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, çocuklar, bir tek
Orduyu kumanda ettiysem bugüne dek.

Şu süslü püslü zibidilerin işi ne
Yaldızlı tahtlar üstünde?
Nedir o kasılmaları, böbürlenmeleri?
Beslediğimiz bu karınca beyleri
Sözden benden kutsal haklar almışlar
Benim inayetimle kral olmuşlar
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, benden geldiyse eğer
Sizleri böyle kötü yönetenler.

Hiç bana kızmayın artık, çocuklar;
Temiz yürekli olun, bana yeter.
Sevişin, güle oynaya yaşayın,
Sizi yakar makarım diye korkmayın
Kralına da, yobazına da basın kalayı...
Ama keselim, Allahaısmarladık
Curnalcılar duyarsa yandık
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı
Alsın vallahi, o yüzsüz herifleri
Sokarsam kapımdan içeri." (*)

Artık uyku zamanı.
Haydi Allahaısmarladık.
Jurnalciler duyarsa yandık!
Tekrar iyi bayramlar.

(*) Pierre Jean de Beranger'in bu şiirinin Sabahattin Eyüboğlu Türkçe'ye çevirmiştir.

17 Temmuz 2021 Cumartesi

GECE YARISI, CANOPUS YILDIZI VE DATÇA.



Bu gece uyku tutmadı nedense.
Saat 2'i geçti bile.
Hala verandadayım.
Mesudiye köyü derin uykuda.
Bir puhu kuşunun sesi geliyor uzaktan.
Bir de domuzların badem kırması ve köpeklerin havlaması.
Kafam hayli kıyak.
Promil yüksek.
Bir cigara yaktım, ardından bir yudum rakı.
Biraz kavun, bir dilim beyaz peynir.
O an nedense Romalı Tacitus'un sözü geldi aklıma
"Dünyadaki çirkinliklere tahammülünüz kalmadığında gözünüzü göğe çevirin.”
Tacitus önemli adamdı.
Hatip, avukat ve tarihçiydi.
Onun sözü dinlenirdi.
Ben de dinledim ve çevirdim gözümü gökyüzüne.
Yukarısı yıldız yorgan.
Tam karşımda Sirius parlıyor, ışıl ışıl.
Güneyde ise Canopus.
Canopus gökyüzünde ikinci en parlak yıldız.
Antik çağdan bu yana çok önemli ve kutsal kabul edilen bir yıldız.
Bedeviler "çölün gemisi" diyordu ona.
Ortadoğu halkları ise "evrenin feneri"
Helenler "altın dünya" dediler.
Kimileri de "yeni dünya"
Troya savaşını kaybeden Kral Menelaus'u Mısır'a ulaştıran geminin adıydı, Canopus.
Günümüzde uzay gemileri Canopus'un ışığının enerjisiyle yol alıyor.
Tıpkı Voyager 2 gibi.

*. *. *
Biliyor musunuz?
Bundan 2000 yıl önce Datça'da çok önemli bir bilim insanı yaşıyordu.
Knidoslu Eudoxus.
Filozof, matematikçi, coğrafyacı ve uzay bilimciydi.
Astronominin babasıydı. 


Gezegenlerin hareketlerini inceleyen ilk insandı.
Taşınabilir güneş saatlerini icat eden isimdi.
Bugün Burgaz diye isimlendirdiğimiz Paleo Knidos(eski Knidos) sırtlarında bir gözlemevi(rasathane) vardı.
Hemen hemen her gece gözlemevine çekilir ve Canopus yıldızını izlerdi.(*)
Canopus onun için de evrenin feneriydi.
O fenerin ışığıyla bakacağı yönü bulur ve yıldızları, gezegenleri gözlemlerdi.
O gözlemlerle bugünkü modern astronominin temellerini attı.

* *. *

Datça Yarımadası bugün ülkenin en gözde yerlerinden biri.
Özellikle pandemi sonrası büyük kentlerden kaçıp buralara yerleşenlerde yoğun bir artış var.
Ve de turist sayısında.
Temmuz ve Ağustos aylarında turistten geçilmiyor.
Tüm oteller, pansiyonlar doldu.
Sahillerde adım atılacak yer yok.
Kışın 20 bin olan Datça nüfusu bu günlerde 100 bine ulaşıyor.
Doğal olarak ilçede büyük bir kaos var.
Trafik, korna sesi, elektrik kesintileri, patlayan su boruları, yüksek sesli müzik, sağa sola atılan çöpler, maganda davranışlar, kavgalar, küfürler, dövüşler.
Saygı, sevgi, birlikte yaşama kültürü hak getire.
Esnaf ve halk doluluktan memnun ama insan kalitesinden şikayetçi.
Toplumsal bir sorun bu aslında.
Gelenler genelde Datça'nın havası, doğası ve denizi için geliyor.
Oysa bu yarımada sadece doğal güzellikleriyle sınırlı değil ki.
Coğrafyanın atası Strabon Datça için "yarımadaların en güzeli" derken, elbette sadece doğal güzelliklerini vurgulamadı.
Bu coğrafya binlerce yıllık bir kültür ve sanat merkezi aslında.
Tıpkı Eudoxus gibi nice ünlü bilim ve sanat insanları yetiştirdi bu topraklar.
Muhteşem Afrodit heykelini yapan ünlü yontucu Praksiteles, kralları amansız hastalıklardan kurtaran doktor Euryphon, ressamların kralı Poygnotos, dünyanın yedi harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos ve daha niceleri bu topraklarda yaşadılar.
Son örnek Can Yücel mesela.
Gecenin bu kör saatinde acaba diyorum, Datça sadece doğal güzelliklerini değil de yukarıda sözünü ettiğim kültürel ve sanatsal zenginliğini ön plana çıkarsa bu kaos yaşanır mı?
Bu turizm anlayışı ve gelen insan profili değişir mi?
Neyse..
Dedim ya, bende promil yüksek
Gece gece başımıza yeni icat çıkarmayalım.
Canopus aşkına.
Iyi uykular.
(*) Karia-George E. Bean
Fotoğraf: alıntı

20 Haziran 2021 Pazar

ÇEKİRGEYE MEKTUP



Sabah bir çekirge çıktı karşıma,
Pembe.
Öyle güzel, öyle sevimli ki.
Birden aklıma bir hikaye geldi.
Hikaye değil aslında.
Gerçek bir olay.
Hani güler misin, ağlar mısın denir ya.
O cinsten.
Yıl 1730'du.
Adana'yı çekirge sürüleri istila etmişti.
Tarlaları, bahçeleri talan ediyorlardı.
Halk çaresiz Osmanlı Kadı Efendisi Çevkanizade Hacı İbrahim Zade’ye başvurdu.
Kadı halka dua edin dedi.
Ettiler ama nafile.
Kadı bu kez kurban kesin dedi.
Kestiler ama nafile.
Sonunda kadı efendi, çekirgelere hitaben bir emirname yayınladı.
Bu çekirgelere bir mektuptu.
Şunları yazdı.
"Euzubillahimineşşeytanirracim bismillahirrahmanirrahim..
Çekirge ismi ile müsemma olan obur siz ki ibâdullahın nebatat mezrû’âtını ekl itmekle zarardan hâlî olmadığınız ecilden ibâdullah sizden şekvâ itmeleriyle cânibi şer’den tenbîh içün size mürâsele tahrîr ve irsâl olundu. Gönderene mütenebbih olub olmakûle zarardan fâriğ olub gidesiz. Gitmezseniz hâlikü’l- küllişey olan zü’l-celâle havâle olunursuz.”
Günümüzün Türkçe'siyle şöyle bu mektup.
"Ey adı çekirge olan kuşlar, siz ki Allah'ın nebatatını yemek suretiyle zararlı olmaktasınız. Ümmet bu yüzden sizlerden şikayetçi olduğu için bu mektup gönderildi. Bu mektubu aldığınızda aklınızı başınıza toplayıp bir daha öyle zararlar yapmayınız; yaparsanız, sizi Allah'a havale ederim."
Şaka gibi değil mi?
Ama maalesef gerçek.
Orijinal belgesi şu anda İhsan Sungu Kütüphanesi'nde korunmakta.
Tüm babaların babalar günü kutlu olsun.
Mutlu pazarlar.

22 Mayıs 2021 Cumartesi

"KABLUMBAĞA TERBİYECİSİ"NİN KEMİKLERİ SIZLIYOR.



"Oku Anadolu,
Yitip giden senin hikayendir"
Yusuf Yavuz

Adı Osman Hamdi Bey’di.
Sakız Adası’ndaki isyandan sonra devşirilmiş bir Rum vatandaşın oğluydu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yurtdışında eğitim görmesini sağlayan ender insanlardan biriydi.
Öğrenmeye ve araştırmaya meraklıydı. 
Çok iyi bir eğitim aldı.
Hem iyi bir hukukçu,  hem iyi bir ressam, hem yurtsever bir bürokrat, hem uzman bir arkeolog, hem de müzeci oldu.


Onun yaşadığı dönemde yabancılar Osmanlı topraklarındaki tarihi eserleri bir bir yurt dışına kaçırıyordu.
Çünkü 19.yüzyılda bu topraklarda kazılar sadece yabancıların tekelindeydi.
Tarihi eserler taş olarak kabul ediliyor, milli servet  sayılmıyordu.
Padişahtan onay alan yabancı arkeologlar, Anadolu’nun dört tarafını köstebek gibi kazıyor, binlerce yıllık tarihi kültürü talan ediyordu.
İsyan etti.
Bu eserler korunmalı, milli servet kabul edilmeliydi.
Kazıları bu toprağın çocukları yapmalıydı.
Defalarca saray ile görüştü, derdini anlattı.
Sonunda 1884 yılında hazırladığı Asar-ı Antika Nizamnamesi ile tarihi eserlerin sınır dışına çıkarılmasını yasaklattırdı.
Arkeolojik kazılar artık belli kural ve izinlere bağlandı.
Ardından kolları sıvadı, kazma kürek Anadolu’yu kazmaya başladı.
Nemrut Dağı’yla işe soyundu.


Çıkardığı tarihi eserler itinayla İstanbul’a gidiyor, Topkapı Sarayı’nda Çinili Köşk’te sergileniyordu.
Nemrut kazıları sürerken, bir haber geldi.
İtalyan arkeologlar ne yapmış etmiş, Yatağan’daki Stratonikeia antik kantinin kutsal alanı Lagina’yı kazma izni almıştı.
“Olamaz” dedi, “olamaz.”
Nemrut’taki kazılara ara vererek, soluğu Lagina’da aldı.
Ekibiyle önemli kazılar yapıp, çıkan eserleri İstanbul’a gönderdi.Böylece İtalyanlar Lagina’dan tek bir parça götürememişti.

1887 yılındaki Sidon kazıları ile tüm dünyanın dikkatini üzerine çekti.
Buradan çıkardığı muhteşem lahitler Çinili Köşk’e sığmıyordu.Bunların bazıları İskender Lahdi ve Tabnit Lahdi gibi şaheserdi.
Çünkü Çinili Köşk'te artık sergilenecek alan kalmamıştı.
Bir müze gerekliydi.
Modern bir müze.
1887-1888 yılları arasında sarayı ikna etti.
Dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury’a İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni inşa ettirdi.
Bu müze Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk müzesiydi.
Avrupa’nın sayılı müzelerinden biriydi.
13 Haziran 1891 tarihinde ziyarete açıldı.
Bu tarih günümüzde hala müzeciler günü olarak anılmakta.
1993 yılında dünyada yılın müzesi seçildi.
Ardından  Avrupa Konseyi Müze Ödülü’nü aldı.



İstanbul Arkeoloji Müzesi içinde bir milyondan fazla tarihi eser barındırıyor.
Gezerken, tarihin hala yaşadığını hissedebiliyorsunuz.
Çünkü Hititler’in, Sümerler’in, Mısırlılar’ın, Asurlular’ın, Karyalılar’ın, Frigyalılar’ın, Likyalılar’ın, Lidyalılar’ın ve onlar gibi bir çok kültürün sesini duyabiliyorsunuz.
Dünyanın ilk aşk şiirini okuyabiliyorsunuz?

Dün ajanlara bir haber düştü.

İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki depolar dolduğu için bir çok tarihi eser kapatılan Atatürk Havaalanı’na nakledilecekmiş.
Zaytung değil, gerçek bu.
Üstelik sadece tarihi eserler değil,  eserlerin bakım ve restorasyonlarının yapıldığı konservasyon laboratuvarı da taşınıyormuş.
Olacak iş değil.
Uzmanlar uyarıyor, arkeologlar bu karara tepki gösteriyor.
Taşınma sırasında tarihi eserlerin zarar görmemesi imkansız.
Ayrıca bir bütün neden bozuluyor.
Müzenin etrafında başka yer mi yok?
Örneğin Eski Darphane binaları ne işe yarıyor.
İngilizler British Museum’u genişletmek için etrafındaki bir çok binayı milyonlarca sterlin ödeyerek kamulaştırdı.
Bir çok  Avrupa ülkesi de aynı yöntemi uygularken, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin etrafındaki binaları satın alabilecek, kamulaştıracak  gücü yok mu?
Hatırlar mısın?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan saray yapıldığında şöyle demişti.

“Yabancılar Saray’ı görünce, ‘haa burası büyük bir devlet diyor.”

Maalesef saray yapmakla büyük devlet olunmuyor.
Tarihine, kültürüne, geçmişine sahip çıkan devletler büyük devlet olabiliyor.
Bunu Cumhurbaşkanına anlatacak bir tane danışman yok mu?


Osman Hamdi Bey çok iyi bir ressam’dı.
“Kaplumbağa Terbiyecisi" en önemli eserlerinden biriydi.
İnanıyorum ki, kemikleri bugün sızlıyordur.























20 Mayıs 2021 Perşembe

SOYKIRIMI BİR DE ÇİCEKLERDEN DİNLEYİN



1864 yılının Mayıs ayıydı.
Karadeniz kıyılarında çicek ayıydı.
Çicek umuttur, bahardır aslında.
Ama bu kez karakıştı adeta.
Karahindiba çicekleri beyazlaşmıştı, tüyleri etrafa saçılıyordu.
Rüzgarla gökyüzünü sarıyorlar ve ovaları, dağları, denizleri aşıyorlardı.
Onlar gökyüzünde uçuşurken, yeryüzünde korkunç şeyler oluyordu.
İşkenceler, cinayetler, tecavüzler.
Evler yakılıyordu..
Yuvalar yıkılıyordu.
Anne karnında bebeler süngüleniyor, hasta yatağında yaşlılar öldürülüyordu.
İnsanlar can havliyle kaçarken, yakalananın başı kesiliyordu.
Kesilen başlar, mızraklara geçirilip, sevinç naralarıyla köy köy dolaştırılıyordu.


Yüzlerbinlerce kesik baş daha sonra Karadeniz’e atılıyordu.
Başı kesilenlerin bedenleri parçalıyor, köpeklere veriliyordu.
İnsan cesetlerinden çöplükler oluşuyordu.
Ve o çöplüklere atılmış bir kadının kucağındaki bir bebek, ölmüş annesinin memesinden süt içmeye çalışıyordu.
Karahindiba çicekleri bu vahşete tanık oluyordu.

İşte bu vahşetin adı "Çerkes Soykırımı" idi.
Çarlık Rusyası'nın askerleri Karadeniz’e inmek için Çerkesya’ya saldırmıştı.
Saldırının tek hedefi vardı, Kuzey Kafkasya halkını yok etmek.
Etnik temizlikti bu.
Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç ayırmadan öldürdüler.
Güzelim coğrafyayı kan gölüne çevirdiler.
Kafkasya’yı işgal ettiler.
Bu soykırımda 1 milyona yakın Çerkes öldürüldü.
Yüzbinlerce insan, binlerce yıllık yurdundan kaçmak zorunda kaldı.
Yüzbinlercesi de tehcir edildi.
Yaşanan vahşet o kadar büyüktü ki, Rus edebiyatının simge ismi Tolstoy şunları not etmişti.
“Rus askerinin gecenin kara örtüsü altında gerçekleştirdiği vahşet, o kadar dehşet vericiydi ki, hiç bir rapor görevlisi bunlara aktarmaya cesaret edemezdi.”

Soykırımdan yıllar sonra bölgeye araştırmaya giden tarihçi Simon Canaşia’ya 91 yaşındaki bir Çerkes’in anlattıkları vahşetin büyüklüğünün belgesiydi.
"Deniz kenarında atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem."
Ama dedik ya, Karahindiba çicekleri görmüştü tüm olanları.
Çünkü Kadim Çerkes Kültürüne göre bu çicekler herseyi görür, duyar, not eder, zamanı geldiğinde de herkese anlatırlardı.
Asla yalan söylemezlerdi.
Ve 157 yıldır anlatıyorlar.
Çerkes Soykırımı’nı anlatıyorlar.
Bu yüzden soykırımın simgesi oldular.
Bakın o çicekler Çerkes bir ozanın anlatımıyla bizlere nasıl sesleniyorlar.

"Benim Adım Karahindiba Çiçeği
Binlerce yıldır gökyüzünde uçarım. Ovaları, dağları, denizleri, çölleri aşarım. Sizin duymadıklarınızı duyar.
Sizin görmediklerinizi görürüm. Ben Çerkeslerin 21 Mayıs 1864 tarihinde yaşadığı Soykırım ve sürgünü gördüm ve bu trajedinin şahidiyim. Bundan böyle ben, soykırıma uğramış, sürgün edilmiş, kimliklerini, kültürlerini ve anadillerini yaşatmak için, Onurlu bir şekilde mücadele eden Tüm Çerkeslerin simgesiyim. Bugünden itibaren, Beni nerede, nasıl, ne zaman görürseniz Çerkeslerin SOYKIRIM ÇİÇEĞİ olarak HATIRLAYIN ve HATIRLATIN.”

#ÇerkesSoykırımı 
#21Mayıs1864 
#CircassianGenocide

1 Mayıs 2021 Cumartesi

1 MAYIS VE YERİ GÖĞÜ İNLETEN MARŞIN HİKAYESİ.



Yıl 1974'dü.
Türkiye'de sınıfsal mücadelenin yoğun olduğu günlerdi.
Tiyatro Sanatçısı Rutkay Aziz’in Genel Sanat Yönetmenliğini yaptığı Ankara Sanat Tiyatrosu önemli bir oyun hazırlıyordu.
Bu Bertolt Brecht’in “Ana” oyunuydu.
Maksim Gorki’nin “Ana” romanından uyarlanmıştı.
Oyun müziklerini Sarper Özsan yapacaktı.
Oyundaki tüm şarkı sözleri Bertolt Brecht tarafından yazılmıştı.
Biri hariç.
1 Mayıs 1905" konulu sahne.
Brecht o bölüm için "İşçiler marş söyleyerek sahneye girer” diye yazmıştı.
Ancak ortada ne bir marş, ne de söz vardı.
İşçi rolündeki oyuncuların bir marş söylemesi gerekiyordu.
Sarper Özsan işe koyuldu.
O sahneye uygun marş bulmak için gecesini gündüzüne kattı.
Sonunda başardı.
Ankara Sanat Tiyatrosu’nun oyunu sahnelediği gecede o bölümde o marş söylendi.
Oyuncular sahneye o marşla girdi.
*. *. *
"Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Vermeyin insana izin kanması ve susması için
Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor
Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider."
*. *. *
O sahnede bu marş çalarken, salon yıkıldı.
Oyuncular ve seyirciler tek yürek, tek ses olmuştu.
O tarihten sonra "1 Mayıs Marşı" olarak milyonların önce yüreğine, sonra diline yapıştı.

1976 yılından itibaren meydanlara ulaştı.
Defalarca yasaklandı.
Söyleyenler tutuklandı.
Kasetler toplatıldı.
Yakıldı.
Yıllarca süren baskı ve zulüm bu marşı susturamadı.
O gün, bugün söyleniyor.
Yarın da söylenecek.
Ta ki, emeğin iktidarına dek.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...