17 Eylül 2020 Perşembe

SELAM OLSUN SANA PETRO KARDEŞİM





Sabah sabah bir not düştü, Messenger'da gizli mesaj bölümüne.
Biliyorsunuz, Facebook'ta arkadaşınız olmayanların mesajları gizleniyor.
Ancak, o bölümü açarsanız, okuyabilirsiniz.
Açtım.
Mesajı gönderen bizim devletin “gavur!” diye ayrıştırdıklardan.
Kafir diye hor görülenlerden.
İsmi Petro Bülbüloğlu.
Bir İstanbul Rumu.
1952 yılında Yedikule’de doğmuş, çok yoksul bir ailenin çocuğu olarak. 
Panagia Kilisesi'nin hemen yayındaki evde.
Bir Ruhban okulunda okumuş.
Henüz 3 yaşındayken. 6-7 Eylül’de ailesinin ve soydaşlarının uğradığı zulme tanık olmuş.

Korkudan günlerce ağlamış.
Sonra askerlik.
Ver elini Erzurum Aşkale.
Tam 20 ay askerlik yapmış bu vatana.
Herşeye rağmen “vatan sağolsun” diye diye.
Askerlik bitimi Kıbrıs Harekatı, karşılıklı ekilen düşmanlık tohumları sonunda terketmek zorunda kalmış vatanım dediği toprakları.
Babası biletleri borç parayla alabilmiş.
Sonra çalışıp borçlarını ödemişler. 
Almanya’da Frankfurt’ta yaşıyor.
Beni Facebook’tan tanıyor,  soydaşlarının paylaştığı yazılarımdan.
Geçtiğimiz hafta tatil için Yunanistan’a gitmiş Petro.
Ve onun soydaşı, benim çok değerli dostum Alekos Papadopulos’u arayıp bulmuş.
Tanışmışlar.



Saatlerce oturup sohbet etmişler.
Türkiye’yi İstanbul’u anmışlar.
Çocukluklarını, gençliklerini yadetmişler. 
Ve de ne mutlu ki, benim kulağımı da çınlatmışlar.
Sonra Petro bana bir mesaj atmak istemiş.
Sabah gelen mesaj bu işte.
Hala unutmadığı Türkçe’siyle yazmış.
Virgülüne, satırını dokunmadan sizlerle paylaşmak istiyorum. 

        

  

“Saygı değer SEDAT KAYA bey efendi . Adım petro istanbul yedikule Belgradkapı kilise yanı evde 1952 dogmuşum , Zamanın en fakir RUM aile Bireyinden biriyim. Önce size minnet borcumu ele aldıgınız , duyarlılıgınızı yansıtıgınız Eylül ayı 6 - 7 1955 vukutları için teşşekürlerimi dile getiriyorum .SAĞOLASINIZ.
SEVERiM EYLÜL ayını, 1 Eylül dünyada BARIŞ günüdür , akabinde 4 Eylül doğum günümdür .
6 - 7 Eylül ise bize yapılmış olan , büyük ACILARIN yaşandığı talihsiz gün. Doğup büyüdüğüm 20 ay vatani görevimi AŞKALE ERZURUM da yaptığım tarih 1972 dir . Ama burada tabii gerçek askerlikten bahis ediyorum acemi birliği , usta birliği , Kariyer zırhlı amfibik sürüçüsü , eğitim , tatbiat , sonbahar ve KAR , GECE ve GÜNDÜZ YÜRÜYÜŞLER , Nevzat BÖLÜGiRAY ,ın tugayında zor şartlarda bitirilmiş görev. TEKRAR almanya dönüşü bugüne dek.ARADAN eylül 1955 den bugüne , büyük sorunlar boğuşan bir TÜRKiYE.
iNANMIŞTIM AK parti diye adlandırılan bir yeni partiye . NETiCE, de AK lekesiz bembeyaz anlama gelen söze. SiZiN tarafınızdan dinlendirdiğiniz KARŞI KIYININ AK iNSANI SAYIN SAYGI DEĞER ALEKOS PAPADOPULOS bey efendi gibi . Yazınız akabinde tanıma fırsatı buldum , kendisi bana KARDEŞ GiBi kitabını hediye etti .ilk fırsatta TÜRKiYE tatilimde türkçesini alacagım . dürüst ,mütevazi , muhteşem güzel insanımız . Kendisi ile ONURLU,ve GURURLUYUM elini öpmüş olmanın mutluluğu içindeyim.imlâ hatalarımdan dolayı , eğer oluşmuş ise ÖZÜR dilerim . 10 gün önce beraber idik resmi HATIRA KALMASI dileğiylen gönderiyorum.
SEDAT bey biraz dağıtmış olabilirim kusura bakmazsınız , tahsilim az ilkokul sonrası işe ÇALIŞIP aileye katkı sağlamaktı.Dönüyorum AK partiye , komşularla SIFIR sorun , ERMENi , Kürt , alevi , işsizlik ,ekonomi , KIBRIS , EGE sorunları için ÇÖZÜM Vaatleri, inanmıştım reformlarla Avrupa hayali dahada yeşermişti. SONRASI HÜSRAN , BU günün gergin ortamı gözler önünde BARIŞA HASRETLiK büyüdü . Artık bir gün her şeyin daha güzel olması UMUDUNA kaldı . Neticede misafiriz  yeryüzünde kimsenin ölümsüzlüğü,  egemenliği söz konusu değil.Türkiye ve Yunanistanda  zelzele olduğunda  karşılıklı fedakârlılıklar.  normal yaşamdada  yaşanmalı diye düşünüyorum.
Başınızı şişirmiş olabilirim, onun için MAZUR görün beni . Ben GÂVUR .KEFERE , KÂFIR diye dışlanmama râğmen dogup büyüdüğüm topraklarda AZINLIK oluşturan DOĞU ROMA BIZANSLI RUM HRiSTIYAN ORTHODOKS olarak , yazma gereğini yerine getirdim. Size tekrar teşşekürler ediyor tüm ailenize saygi , sevgi , hürmetlerimizi sunuyoruz . 
Petro ve ailesi
Bir gün yolunuz Frankfurt, a düşerse evimin kapısı ardına dek AÇIKTIR .”

Düşünebiliyor musunuz?
Yüzünü görmediğim, sesini duymadığım bir insan Frankfurt’daki evimin kapıları sana açıktır diyor.
Ne kadar mutlu olduğumu, ne kadar umutlandığımı anlatamam.
Sevgili Petro.
Ben sana yüzlerce kez teşekkür ederim.
Egemenler halkları ne kadar birbirine düşürürse düşürsün, onlara koltuk değneği olan devletler iktidarlarını sürdürebilmek için ne kadar düşman yaratırsa yaratsın, içimizdeki insanı asla öldüremeyecekler.
Bir gün mutlaka Ege Denizi’nde, antik çağda iki yakanının da kullandığı ortak dille Arşipel’de, bugünkü gibi savaş rüzgarları değil, barış fırtınaları esecek.
“Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekeceğiz ağı.”
Bizler elbette o günleri göremeyeceğiz ama görmüş gibi yaşayıp, yaşamış gibi yazacağız.
Sevgili Petro.
Belki bir gün yolun Datça’ya düşer, benim gibi onlarca arkadaşın olur.
Kimbilir.


15 Eylül 2020 Salı

NE "MUSTAFA KEMAL", NE DE SADECE "ATATÜRK"




CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'nun "Ben Atatürk yerine Mustafa Kemal demeyi tercih ederim" sözü ortalığı karıştırdı.
CHP'li Bakanlar, milletvekilleri "Atamızın adı Mustafa Kemal Atatürk'tür" diyerek Kaftancıoğlu'nu topa tuttu.
Sosyal medyada millet birbirini yedi.
Karşılıklı saçmalamalar, karalamalar, vatan hainliğine kadar giden suçlamalar.
İnanılacak gibi değil! 
Sanki Akıl tutulması yaşanıyor.
Birinin çıkıp demesi gerekiyor ki; Siz kardeşsiniz. İncir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden birbirinizi üzmeyin.
Üstelik iki taraf da Atatürk'e saygısızlık yapıyor.
Çünkü Atatürk 1935 yılında Arapça olduğu gerekçesiyle, kendi isteğiyle Mustafa ve Kemal isimlerini atıp, "Kamál Atatürk" ismini almıştı.
Yeni nüfus kağıdını çıkarmış ve yeni ismini 5 Şubat 1935 tarihinde Anadolu Ajansı aracılığıyla tüm yurda duyurulmuştu.

"Bugünkü tebliğde Önder Atatürkün öz adının Kamâl olarak yazılmış ol­duğunu gördük. 
Bu hususta yaptığı­mız tahkikten böyle yazılışın sebep ve temeli anlaşıldı.

İstihbaratımıza nazaran, Atatürkün taşıdığı Kamâl adı bir Arapça kelime olmadığı gibi, Arapça Kemal kelimesi­nin delalet ettiği manada da değildir.
"Atatürkün muhafaza edilen öz adı, Türkçe "ordu ve kale" manasına olan "Kamâl"dır. Son (â) üstünde tahfif işareti (1) i yumuşattığı için telâffuz hemen hemen Arapça "Kemal" telâffuzuna yaklaşır. Benzeyiş bun­dan ibarettir. (A.A.)"

Yani Atatürk tüm kamuoyundan kendisinden "Kamàl Atatürk" diye söz edilmesini istemişti. 
Bu duyurudan sonra da tüm gazeteler "Kamàl Atatürk" ismini

kullanmaya başladı.
CHP seçim bildisini "Kamàliz" diye değiştirdi.
Hatta Fransızca yayınlanan Türk Gazetesi "La Turquie Kemalist" bile ismini "La Turquie Kamâliste" yapmıştı.
Atatürk vefat ettiğinde de bu ismi kullanıyordu.
Ama ölümünden sonra nedense "Kamâl" silindi, tekrar "Kemal" kullanılmaya başlandı.

CHP'liler bunu çok iyi bilmesine rağmen parti içinde neyin kavgası yapılıyor acaba?
Rövanş mı bu?
Kayıkçı kavgası mı yoksa?



Biliyorsunuz "Kayıkçı Kavgası"nda olan izleyene olurdu.
Aman dikkat.






NOT:
"Kamàl Atatürk" yazılı nüfus kağıdı Anıtkabir'de Atatürk'ün özel eşyalarının saklandığı müze­nin birinci bölümünde yer almakta.

13 Eylül 2020 Pazar

DEVLETİN BİZİ KORUMASINI DEĞİL DEVLET KAVRAMININ KORUNMASINI İSTİYORUZ.


Tarih 14 Eylül 1955'ti.
65 yıl önce.
Kaç gündür uykusuzdu.
Korku, endişe ve çaresizlik içinde umuda sarılmak istiyordu.
O gün de heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştı.
Gün ağarmadan kalktı, yüzünü yıkadı, işe bir an önce gidebilmek için kendisini sokağa attı.
Her zamanki gibi Sıraselviler'den İstiklal Caddesi'ne yürüdü.
Bu cadde onun mutluluk hormonu gibiydi.
Her sabah esnafla günaydınlaşır, hal hatır sorar, dert dinlerdi.
Çoğu arkadaşı, akrabasıydı.
Bazen oturup, çaylarını, kahvelerini içerdi.
Ama son bir haftadır kimseler yoktu  kocaman caddede.
Sağlı sollu tüm dükkanların camları kırılmış, yağmalanmıştı.
Dükkan sahipleri canlarını kurtarmak için kaçmıştı.
Ortalık yağmadan kalan çöplerden geçilmiyordu.
Bir kaç çöpçü artıkları topluyordu.
Devrilmiş arabalar lastiklerine kadar soyulmuştu.
Güzelim cadde enkaz halindeydi
Baktıkça morali bozuldu, adımlarını hızlandırdı, bir an önce işe varmak istedi.
Gazeteciydi kendisi.
İstanbul'da yayın yapan Rum Gazetesi Embros'un yayın yönetmeniydi.
6-7 Eylül'de İstiklal'deki azınlıkların dükkanları gibi gazetesinin matbaası da saldırıya uğramıştı.
Eli sopalı yağmacılar baskı makinasına zarar vermişti.
O yüzden 8 gündür gazeteyi basamamışlardı.
Neyse ki, matbaa tamir edilmişti ve 8 gün aradan sonra nihayet gazeteyi basabileceklerdi.
Bunları düşünürken daha da heyecanlandı.
Adımlarını biraz daha hızlandırdı.
İstiklal'in sonundan Galata Kulesi'ne doğru yöneldi,  Galipdede Sokak 103 numaradaki ofise ulaştı.
Çayını içerken, yazacaklarını düşündü.
Aklındakileri çalışma arkadaşlarıyla paylaştı.
Ve daktilonun başına geçip Embros Gazetesi'nin baş makalesini yazdı.

"Burada, yerimizde kalacağız. Kiliselerimizi yeniden yapmak, ölülerimizi gömmek, okullarımızı, işyerlerimizi, evlerimizi toparlamak için düştüğümüz yerden doğrulacak ve yerimizde kalacağız. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, dedelerimizin ve babalarımızın şimdi kırık dökük de olsa mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız. Kırık mezarlardan, harabeye dönmüş kilise, okul, dükkan ve evlerimizden yeni bir dünya yaratacağız. Sebat ve cesaretle o harabelerin arasında yine yaşantımızı düzene koyacağız.
Sesimizi yükselteceğiz ve başımıza gelen bu felâketin gelmemiş olması gerektiğini haykıracağız. Üzerinde yaşamakta olduğumuz ve bizim de vatanımız olan bu ülkede rehine ya da esir olmadığımızı ve bazıları bizi kovmak istiyor diye gitmek zorunda olmadığımızı haykıracağız. Burada kalacağız. Büyük bir çınarın toprağı kökleri ile sarması gibi, bu ülkede köklerimiz olduğunu devamlı söyleyeceğiz. Dallarımızı budayabilirler ama yaşlı ağacımızın köklerine kimse ulaşamaz.
Bizler bu ülkede lütuf ve keyfi kararlarla kalmıyoruz. Kalmaya hakkımız olduğu için buradayız. Devletin bizi korumasını istemiyoruz. Ancak bu ülkenin vatandaşları olarak devlet kavramının korunmasını istiyoruz.
Güvenlik olmayan bir ülkede devlet kavramından söz edilemez Türk devleti var oldukça onun içinde bizler de olacağız.
Yaşadıklarımızı unutacağız ve burada kalacağız. Ancak yarınımız için garanti istiyoruz. Tanrı'nın manevi desteği ve devletin korunması ile Rumlar kısa zamanda kendilerini toparlamayı başaracaklardır. "

Bu satıların yazarı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve bir İstanbul Rumu olan @Alekos Papadopoulos'tu.
Ataları yüzlerce yıldır İstanbul'daydı.
1934 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da, Sıraselviler'deki Alman Hastanesi'nde doğmuştu.

Çocukluğu, gençliği
Beyoğlu'nda, İstiklal'de geçmişti.
İlk aşkı bir Türk kızıydı; Türkan..
Platonik aşktı..
Sevgisini bir türlü açamadı kıza.
Çünkü aynı mahallenin ayrı insanlarıydılar.
İmkansız bir aşktı.
İstanbul'da okudu..
Sonra askere aldılar..
Erzurum 220. Piyade Alayı’nda yedek subay yaptılar.
Askerde azınlık olmak zordu ama Alekos şanslıydı.
Ondan öncekiler 1940'larda askere alınıyor, amele yapılıyordu..
Badem içi sarısı tek tip üniformalarla "Amele Taburu"nda ağır işlere soyunduruluyorlardı.
Alekos askerde ötekiydi ama bunları yaşamadı..
Vatan görevi biter bitmez yine İstanbul'a döndü..
Gazeteci olmuştu.
6-7 Eylül olaylarından bir hafta sonra da bu cesaretli yazıyı kaleme almıştı.
"Bizler bu ülkede lütuf ve keyfi kararlarla kalmıyoruz. Kalmaya hakkımız olduğu için buradayız. Devletin bizi korumasını istemiyoruz. Ancak bu ülkenin vatandaşları olarak devlet kavramının korunmasını istiyoruz."



Ama maalesef.
Devlet ne azınlıkları korudu, ne  de devlet kavramının korunmasını sağladı.
Aksine sermayenin millileştirilmesi için plan üstüne plan yaptı.
Alekos ve yüzlerce soydaşı ısrarla kalmak istedikleri ata toprağında kalamadı.
1974 yılındaki Kıbrıs olaylarında Türkiye'den gitmek zorunda kaldılar.
Alekos kucağında 3 yaşında bir yavruyla, çocukluğunu, gençliğini, aşklarını, hayallerini bırakıp Yunanistan'a sığındı.
60 yıla yakın gurbette.
Bugün 86 yaşında.
Yunanistan'ın Voullagmeni kentinde.
Torun sahibi, ak saçlı bir dede.

Hala gazeteci, hala yazar.
Ve benim samimi arkadaşım.
Sık sık yazışıyoruz kendisiyle.
Onca zülme, yağma ve şiddete rağmen hala çok seviyor Türkiye'yi ve Türk insanını.
Her konuşmasında özlemle anıyor İstanbul'u, Türk komşularını, anason kokusunu, cacığı. 
Her konuşmasında herkese selam söylüyor, yine söyledi.
Son mesajında da büyük harflerle şöyle yazdı.
Η ΕΙΡΗΝΗ ΘΑ ΝΙΚΗΣΕΙ.
Türkçesi;
BARIŞ KAZANACAK

Alekos'un 15 Eylül 1955 yılında yazdığı yazıyı bir daha okuyun derim.
Bugünlere nasıl geldiğimizi  göreceksiniz.
İyi pazarlar.


NOT: Alekos Papadopoulos'un yazar İbrahim Dizman ile birlikte kaleme aldıkları "KARDEŞİM GİBİ" isimli kitabı tavsiye ederim.




11 Temmuz 2020 Cumartesi

AYASOFYA VE KUTSAL BİLGELİK



Yıl 530'du.
Bizans İmparatoru Justinianus Nika ayaklanması ve veba salgını nedeniyle güçsüz düşen imparatorluğunu halkın gözünde yüceltmek için dünyanın en büyük katedralini yaptırmaya karar verdi.
Anadolu'nun yetiştirdiği iki önemli mimar Aydınlı Anthemius ile Didimli İsidoros 5 yıl gibi kısa bir sürede Ayasofya'yı tamamladı.
Kilisenin açılışını imparator 
Justinianus ve patrik Eutychius büyük bir törenle gerçekleştirirken, İmparator Justinianus halka yaptığı konuşmada, Ayasofya o zamana  kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğu için "Ey Süleyman! Seni yendim" diyordu.
Halk Justinianus'u çılgınca alkışlıyor, incilden dualar okunuyor ve her duadan sonra hep birlikte "AMEN" diye Tanrı'ya sesleniliyordu.

Bu açılıştan 100 yıl önce Ayasofya'nın hemen yanında bulunan Hipodrom'a Mısır'dan bir dikilitaş getirilmişti.
Dikilitaş Güneş Tanrısı "Amon Ra"ya adanmış bir anıttı.
Karnak'taki Amon Ra tapınağından sökülüp gemiyle İstanbul'a getirilmişti.
Amon insanlık tarihinin ilk tek tanrılı diniydi.
Bu dini Mısır'a firavun Akhenaton yaymıştı.
Amon Ra'ya inanlar Akhenaton'un yazdığı şu şiirle  ibadet ederdi.
"Tanrı, uludur, birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O’dur her varlığı yaratan.
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh…
Ta başlangıçta vardı Tanrı.
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Herşeyi o yarattı…
Ezelden beri gelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek.
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman."
Mısırlılar Akhenaton'un bu şiirini dua gibi okur, ardından da duaların kabul edilmesi için "AMON RA" derlerdi.
Ayasofya'nın yakınındaki Dikilitaşın üzerinde de Tanrı Amon Ra'ya övgüler yağdırılıyordu.
Üzerindeki hiyerogliflerde "AMON RA" yüceleştiriliyordu.

*.  *. *

Yıl 1932'ydi.
Aylardan Şubat.
Günlerden kadir gecesi.
Yer Ayasofya
Müslümanların kutsal kitabı Kuran ilk kez Türkçe okunacak.
Dönemin iktidarı bu konuya çok önem veriyor.
Günler öncesi gazetelerde duyurular yapılıyor.
Bu nedenle kadın, erkek, yaşlı, genç Ayasofya'da.
İçeride 40 bin, dışarıda 30 bine yakın müslüman var.
Mahşeri bir kalabalık.
30 hafız sırayla ayetleri Türkçe okuyor, 70 bin inanan ellerini semaya kaldırmış "AMİN" diyor..
Ertesi günkü gazete haberi şöyle;
"Dün gece Ayasofya Camii'nde toplanan yetmiş bine yakın kadın, erkek, Türk Müslümanlar, on üç asırdan beri ilk defa olarak Tanrılarına kendi lisanları ile ibadet ettiler. Kalplerinden, vicdanlarından kopan en samimi, en sıcak muhabbet ve an'aneleriyle Tanrılarından mağfiret dilediler. Ulu Tanrı'm ulu adını, semalar titreten vecd ve huşu ile dolu olarak tekbir ederken her ağızdan çıkan tek ses vardı. Bu ses Türk dünyasının Tanrısına kendi bilgisi ile taptığını anlatıyordu. Teravih biter bitmez caminin içinde emsali görülmemiş bir uğultu başladı. Bu, ne bir nehir uğultusuna, ne bir gök gürlemesine, ne de başka bir şeye benzemiyordu. Herkes ellerini semaya kaldırmış dua ediyordu. Bu uğultu bir kaç dakika devam etti. Müteakiben 30 güzel sesli hafız hep bir ağızdan tekbir almaya başladılar. Ayasofya AMİN sesleriyle yankılandı."

*.  *.  *

Aradan 88 yıl geçti.
2020'deyiz.
Bugünün iktidarı Ayasofya'da siyasi bir gövde gösterisine  hazırlanıyor.
Gazeteler, televizyonlar Ayasofya'yı gündemden düşürmüyor.
24 Temmuz'da binlerce kişi Ayasofya'da topluca Cuma namazı kılacak.
Cumhurbaşkanı önderliğinde Cumhur iktidarı her fırsatta Ayasofya'yı ibadete açmanın doğruluğundan, kutsallığından, Fatih Sultan'a saygıdan dem vurarak, halkı ülkenin sorunlarından uzaklaştırmaya çalışıyor.
24 Temmuz'da imamlar yine kuran okuyacak
Ancak bu kez 88 yıl önce ki gibi Türkçe değil, Arapça okuyacak.
Ve binlerce kişi Arapça okunan ayetin anlamını bilmeden "AMİN" diyecek.l

*. *. * 

Romalı düşünür Seneca binlerce yıl önce şöyle demişti.
"Din sıradan insanlar için gerçek, aydınlar icin yalan, iktidarlar içinse kullanışlıdır."
Ayasofya kelime anlamı olarak "Kutsal Bilgelik" demek.
Neredesin ey bilgelik?

14 Haziran 2020 Pazar

GÜLE GÜLE BİJO



13 yıl birlikte olduk onunla.
Dile kolay 13 yıl.
Ne o benim köpeğimdi, ne de ben onun insanı.
Sadece aynı sürünün farklı bireyleriydik.
Ailenin farklı fertleri.
Evrimimiz farklıydı.
Dillerimiz de farklı.
Ama aynı kökten geldiğimiz o kadar belliydi ki.
Aynı dili konuşmasak bile aynı duyguları yaşadığımızı biliyorum.
Gözlerinden biliyorum.
O gözler 13 yıl boyunca sevinç, üzüntü ya da mutluluğu en kestirme ve en net şekilde anlattı.
İçten ve yalansızdı.
Biz gözlerimizle anlaştık hep.
Aynı gökyüzünün altında, aynı havayı soluyup, aynı suyu içerek, gözlerimizle konuştuk.
İşte o gözler son günlerde bir başka baktı.
Son günlerde o gözlerde acı ve hüzün vardı.
Nedeni yaşlılık ve kahrolası hastalıktı.
Bir karar vermek gerekiyordu.
Çok zor bir karar.
Gönül istemese de, mantık artık yolun sonu diyordu.
Fazlası ona haksızlıktı.
Fazlası 13 yıl yaşananlara haksızlıktı.
Bugün son kez konuştuk gözlerimizle.
Ve vedalaştık Bijo'm ile.
Güle güle ailenin mutluluk hormonu.
Güle güle kızımın gençlik arkadaşı.
Güle güle Sufle'min can yoldaşı.
Son nefesinde bile gözlerinle anlattın ya herşeyi.
Güle güle.
Asla unutulmayacaksın.
Umuyorum ve biliyorum ki, kısa bir süre sonra, yine aynı gökyüzünün altında, bu kez bir çicek olarak tekrar hayata merhaba diyeceksin.
Ama salon çiceği değil.
Bir kır çiçeği.
Bahçemizde bir kır çiçeği.
Yine asi.
Yine dik başlı.
Yine dirençli.
Ve emanetin Sufle derin derin koklayacak o çiçeği.
Tıpkı seni koklar gibi.


7 Haziran 2020 Pazar

CAN YÜCEL'DEN BUGÜNE KADAR HİÇ BİR YERDE YAYINLANMAMIŞ DÖRTLÜK



Tarih 29 Eylül 1998'di.
Uzun bir süredir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi gören şair, düşün insanı ve hiciv ustası Can Yücel taburcu olmuş, İzmir Özbek'teki evinde istirahate çekilmişti.
Medya Can Yücel'in peşindeydi.
O günlerde gazeteler ve gazeteciler arasında büyük rekabet vardı.
Yandaşlık ve yalakalık bu kadar yaygın değildi.
Bugünkü gibi tek havuzdan haberler alınıp yayınlanmazdı.
Aksine her gazete özel haber peşinde koşardı.
O yüzden bütün gazeteciler Can Yücel ile hastaneden sonra ilk röportajı yapmak için amansız bir yarışa girmişti.
Yücel ailesinin evinde telefon susmak bilmiyordu.
Nesrin Çoşkun
Sonunda Hürriyet Gazetesi İzmir bürosundaki dostlarım muhabir Nesrin Çoşkun, Mine Özgüven ve fotomuhabiri Aykut Fırat randevu almayı başardı.
Büyük bir heyecanla Can Yücel'in Urla Özbek'teki evine gittiler.

Kendilerini Güler Yücel karşıladı.
Bahçede oturdular.
Biraz sonra Can Yücel geldi yanlarına.
Tedavi nedeniyle sağlıklı görünüyordu.
Ve de oldukça neşeliydi.
Çaylar içildi, sorular soruldu, fotoğraflar çekildi.
Aykut Fırat
Can Yücel her soruya hiciv dolu cevaplar verirken, her cümlesinde gazeteleri düşündürüyordu.
Uzun bir şöyleşiden sonra röportaj bitmişti.
Gazeteciler diğer meslektaşlarına haber atlatmanın mutluluğunu yaşarken, Nesrin Çoşkun  röportaj için Can Yücel'e teşekkür etti ve "Bugün benim doğum günümdü. Bu röportajla bana doğum günümün en değerli hediyesini verdiniz." dedi.
Can Yücel "hayır" dedi, “madem doğum günün, sana özel bir şeyler vermek gerek." 
Sonra boş bir kağıt istedi.
o kağıda şunları karaladı.

"CÜK OTURMADI.
Ömrümde çok yazı tura oynamak istedim.
Fırsat bulamadım.
Bu memlekette yazı ne gezer!
Dağ taş tuğra.

Can Yücel, 23/9/98
Özbekler"


Can Yücel'in o kağıda karaladığı bu dörtlük o kadar özeldi ki, daha önce hiç bir yerde söylenmemiş, hiç bir yerde yazılmamıştı.
Aradan tam 22 yıl geçti. 
Gazeteci Nesrin Çoşkun 22 yıl önce doğum gününde Can Yücel'den aldığı bu çok değerli armağana gözü gibi baktı.
Hala arşivinde baş köşede saklıyor.


1 Haziran 2020 Pazartesi

BİR TAMAMA GEÇTİ BU DÜNYADAN, BİNLERCE TAMAMA GİBİ.




"Düşün uzay cağında bir ayağımız 
Ham çarık kıl çorapta olsa da biri.
Düşün olasılık, atom fiziği 
Ve bizi biz eden amansız sevda.
Atıp bir kıyıya iki zamanı. 
Yarının çocukları gülleri için.
Herbirinin ayva tüyü için çilleri için.
Koymuş postasını 
Görmüş restini.
He canım 
Sen getir üstünü."
Oy Havar diyordu Ahmed Arif, Oy Havar.
*. *. *
Yıl 1909'du.
Uzay bilimci Percival Lowell Neptun'ün ilerisinde bir gezegen tesbit ettiğini açıklamıştı.
Çok önemli bir buluştu.
İnsanoğlu uzay çağındaydı.
Artık güneş sisteminin sınırlarını zorluyordu.
Aynı günlerde Giresun'un şirin beldesi Espiye'de bir kız dünyaya geldi.
Anne Kyriaki ve baba Papayiannis'in çoçuğuydu.
Erkek olmasını çok istemişlerdi.
Çünkü Marigoula ve Symela isimlerinde iki kızları daha vardı.
Vaftiz töreninde baba Papayiannis yeni doğan kızının adını “Tamama” koydu.
Tamama Rumca bir isim değildi.
Türkçe'den türemişti.
Papayiannis kızgınlığını, “yeter, tamam ama” dan türettiği "Tamama" ismiyle dile getirmişti.
Tamama 6 yaşına geldiğinde ailenin nihayet bir erkek oğlu oldu.
Ona Aleksandros dediler.
İskender.
Kısaca Aleko.
*. *. *
Yıl 1916 idi.
Aylardan Kasım.
Karadenizin üzerinde karabulutlar çoğalmıştı.
Rüzgar yamandı.
Dalgalar deli.
Kara günlerdi.
Espiye'de Pontuslu tüm Rumların kilisenin önünde toplanması istendi.
Hasta, çocuk, yaşlı ayrımı yoktu.
Herkes toplanacaktı.
Toplandılar.
Zabit tüm kasaba duyacak kadar yüksek sesle bağırdı.
"Sürgüne gönderiliyorsunuz. Herkes taşıyabileceği eşyayı alsın."
Rumlar "nereye" diye sordu.
Denizden 50 kilometre içeriye dediler.
Oysa 200 kilometre uzaktaki Sivas'a sürgün ediliyorlardı.
*. *. *
Tamama 7 yaşında düştü yollara.
İlk gün hasta amcası Kostis öldü gözlerinin önünde.
Dördüncü gün kardeşi Aleko'yu kaybetti.
Yol bitmek bilmiyordu.

20'nci gün kar fırtınasına yakalandılar.
Baba Papayianis dayanamadı bu soğuğa.
Tamama artık babasızdı.
Ardından tifo salgını vurdu..
Mikrop kadınları, çoukları, yaşlıları kırdı..
Anne Kyriaki de ölenlerin arasındaydı.
Tamama artık öksüzdü..



Sivas'a vardıklarında Espiye'den ayrılalı 2.5 ay olmuştu..
Yolda Pontuslu Rumlar'ın çoğu ölmüştü..
Sivas'ta bir kışlaya koydular onları..
Verilen yemek kimseye yetmiyordu..
Hep açtılar..
Çocuklar gündüz kışladan kaçıp dileniyordu..
Sivaslılar iyi insanlardı..
Çocuklara yardım ediyorlardı..
Yetim çocukları evlat edinenler de bile vardı..
Ayakkabı Tamircisi Hacı Emir böyle bir adamdı..
Yoksuldu ama iyi insandı..
Sekiz çocuğu olmasına karşın iki oğlanı evlat edinmişti..
Belki de Papayiannis gibi erkek evlat istemişti..
Çünkü çocuklarının hepsi kız doğmuştu..
Tamama da kışladan kaçıp dilenen çocuklara katıldı...
Önceleri ablaları Marigoula ve Symela ile dileniyordu..
Sonra dağıldılar, tek tek dilenmeye başladılar.
Bir gün Tamama'nın çaldığı kapılardan birini genç bir kız açtı.
Tamama’yı içeri çağırdı ve onu bir güzel doyurdu.
Sonra ona temiz giyecekler giydirdi.
Tamama ertesi gün aynı saatlerde, aynı kapıyı çaldı..
Kapıyı yine o genç kız, yani Ayşe açtı..
Bu kez Tamama’yı doyurmakla kalmadı, onu hamama soktu ve bir güzel yıkadı..
Sıcak suda banyo ardından güzel bir yemek sonrası Tamama oturduğu yerde kıvrılıp uyuyuverdi.
Uyandığında Ayşe’nin babası Binbaşı Mustafa ile tanıştı..
Binbaşı iyi bir insandı..
Kızı Ayşe’nin ısrarı ile Tamama’yı evlat edindi.
Edinirken onun rızasını da aldı..
Birlikte, el konulmuş Ermeni evlerinden birinde yaşamaya başladılar..
*. *. *
Yıl 1918 idi..
Rusya ile savaş bitmişti.
Yaşamakta olan sürgünlerin evlerine dönebilecekleri söylendi.
Dönenler büyük hayal kırıklığı yaşadı.
Çünkü Yahya Kaptan, Topal Osman ve adamları sürgündeki tüm Rumlar'ın evine, bahçesine, tarlasına el koymuştu.
Karadeniz Pontuslu Rumlar'dan tamamen temizlenmişti..
Espiye'ye dönmeleri imkansızdı..
Tamama’nın ablaları ve onları koruyan yengeleri Eleni, Yunanistan’a göçtüler..
Tamama'yı da almak istediler..
Ama binbaşı Mustafa karşı çıktı..
"Hayır o benim kızım"
Yıllar sonra soyadı kanunu çınca Binbaşı Mustafa "Okay" soyadı aldı..
Tamama ise "Raife Okay” adıyla nufüsa kaydedildi.
Binbaşı Mustafa öldüğünde kızı Ayşe Tamama'yı yalnız bırakmadı..
Ayşe de bir subay ile evlenmişti..
Tamama ise hiçbir zaman evlenmeyi düşünmemişti..
O yüzden
Ayşe’nin dört çocuğuna ikinci ana oldu. 
*. *. *
Yıl 1973 idi..
Cumhuriyetin kuruluşundan 50 yıl sonra..
Tamama artık 64 yaşındaydı..
Hastalandığı bir dönemde Rumca konuşmaya başladı..
Ev halkı şaşırmıştı..
Ayşe'nin çocukları annelerini soru yağmuruna tuttu.
Sonunda Ayşe Okay, babasının vasiyetinde isteği gibi herkesten sakladığı bu gerçeği çocuklarına anlattı..
Tamama bir Pontus Rumuydu..
Bunun ùzerine Ayşe'nin çocukları Tamama'nın Yunanistan'daki ablalarına ulaştı..
Devreye kendileri gibi bir Pontus çocuğu olan Yorgo Andreadis girdi. Tamama’nın ablası Symela Ankara’ya gelince Tamama’nın sağlığı düzeldi.
Belki de Tamama, Ayşe’nin kendisine kapıyı açmasından bu yana -yani elli yıldan fazladır- içinde taşıdığı bir yükten kurtulmuştu..
O kapıdan içeri girdikten sonra kardeşlerini hiç aramamıştı.
Tamama 1992'de öldü..
Ablaları ise ondan önce Yunanistan’da öldüler.
Hiçbiri anayurtları Espiye’de yaşayamadı; Espiye’ye gömülemedi.
Tamama’nın mezartaşında “Raife Okay” yazıyordu.
Altında ise, “Cici Annemiz Tamama.”
*. *. *
Tamama'nın yaşamını yıllar önce gazeteci Serdar Demirmencioğlu'ndan okumuştum..
Serdar bir başka Giresunlu Rum Yorgo Andreadis'in kitabının tanıtımını yapmıştı.
“Tamama: Pontus’un Yitik Kızı”
1993’de Abdi İpekçi Edebiyat Ödülü alan bu kitapta Tamama'nın tüm hayatı ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Yazar Yorgo Andreadis bu kitabın bütün gelirini Sumela Manastırı'na bağışladı..
Ama sonra başına gelmedik kalmadı..
Pontus Türkiye'nin en büyük tabularından biriydi..
Karadeniz kıyılarında yaşayan Rumlar'ın varlığından bahsedilmesi bile sakıncalıydı..
Yorgo Andreadis, Pontus Rumları'nı araştırınca ilahları kızdırdı..
28 Şubat'ta yurda girişi yasaklandı..
İstenmeyen adam ilan edildi..
Atalarının yaşadığı topraklara geri dönemedi..
Oysa bir Karadeniz hayranıydı..
Atalarının vatanına aşıktı..
Öyle ki..
Öldüğünde Trabzon'a gömülmek istiyordu..
Son çare dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a bir mektup yazdı..
“10 yıl bekledim. Bana 'AİHM'ye git' dediler, gitmedim, dava açmadım. Sabırla bekledim, bu haksızlığın giderilmesini ve iftiraların geri alınmasını. 73 yaşında olduğumu ve bana karşı yapılan adaletsizliğin giderilmesi için daha birkaç 10 yıl bekleyecek zamanımın kalmadığını hesaba katın. Gerçekten de bu adaletsiz, yersiz, kabul edilemez kararı düzeltemeyecek durumdaysanız ve Türkiye'ye girişimin yasaklanmasındaki ısrarınız sürüyorsa, o zaman lütfen son arzumun yerine getirilmesine ve ecelim geldiğinde, 90 kuşaktır atalarımın ebedi istirahatgahlarında yattıkları Trabzon'a gömülmeme izin verin."
Ama Recep Tayyip Erdoğan ilgilenmedi.
Kendisine cevap bile verilmedi.
30 Aralık 2015 tarihinde öldü.
Selanik'te gömüldü.
Vatana hasret.
Tıpkı Tamama gibi.
Tıpkı binler gibi.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...