10 Kasım 2018 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL'İN EN SADIK DOSTLARI.



Bizim resmi tarih, devlet büyüklerinin insani yönlerini pek yazmaz.
Özellikle yazmaz.
Sanki onlar etten kemikten değildir.
İnsanüstü varlıklardır.
Korkmazlar,ağlamazlar.
İlahtırlar.
Yüce ve uludurlar.
Tek adam yaratan sistemlerde bu yöntem çok işe yarar.
Oysa onlar da bizim gibi insandır.
En büyük devrimleri yapanlar da, ülkelerini uçuruma atanlar da etten kemikten insanlardır.
İnsana ait iyi, kötü ne varsa tüm duygulara sahiptirler.

*. *. *

Bugün 10 Kasım.
Mustafa Kemal'in ölüm yıldönümü.
Bugün klişe sözleri, ezber sloganları, tapınmayı bırakıp Atatürk'ün fazla bilinmeyen bir yönünü yazalım isterseniz.
Mustafa Kemal bir hayvanseverdi.
İyi bir hayvansever.
Yaşamı boyunca 3 köpeği oldu.
Üçü de sadık dostuydu.
İlkinin adı Alp’ti.
1.Dünya Savaşı'nda doğu cephesinde savaşırken sahiplendi..
Mustafa Kemal izin vermeden Alp çadıra girmez, kimseyi de içeri sokmazdı.
Gözünün içine bakar, ondan talimat beklerdi.
Tam bir bekçiydi.
Çok yaşamadı.

*. *. *

İkinci köpeğinin adı, Alber’di.
Kurtuluş Savaşı'nda esir bir Yunanlı generalin köpeğiydi.
Mustafa Kemal köpeği görür görmez yanına aldı.
Beyaz sarı renklerde bir avcıydı.
Hareketli, oyuncu ve söz dinlerdi.
Öldüğünde Atatürk'ün çok üzüldüğü söylenir.



Mustafa Kemal’in son köpeği ise Foks’tu.
En büyük aşkıydı.
Bir Alman Pointerdi.
Avcı köpeği yani.
Yalova’da fotoğrafçı Hasan Efendi’den 50 liraya satın almıştı.
Kahverengi bir erkekti.
Sevimli ama dik başlıydı.
Hırçın ve kıskançtı.

Atatürk’ten başkasını dinlemez, hatta bazen ona da dişini gösterirdi.
Foks’u çok sevdi Mustafa Kemal.
Yemeğiyle, bakımıyla bizzat kendi ilgilendi.
Çiftleşeceği partnere kadar.
Yıllarca yanından ayırmadı.
Yurtgezilerinde, trende, vapurda, otomobilde hep yanındaydı.
Resmi görüşmeler de bile.
Geceleri Atatürk’ün karyolasının dibine konan özel yastıkta uyurdu.
Foks, Türkiye Cumhuriyetinde Mustafa Kemal’e en yakın canlıydı.


1933 yılında Gaziantep gezisinden sonra Atatürk’ü elinden ısırdı, Foks.
Daha önce bir kaç kez daha ısırmıştı.
Hatta bir keresinde Mili Eğitim Bakanı Reşit Galip’in pantalonunu parçalamıştı.
Bir de Osmanlı geleneklerinden gelen bir valiyi fena korkutmuştu.
Vali korku içinde kaçarken, odadakiler kahkahaya boğulmuştu.
Atatürk “Fenalık yapmak için ısırmadı” dese de, çevresi “Sahibini ısıran köpek iflah olmaz” diyerek Foks’u çiftliğe götürüp iğneyle uyuttu.

*. *. *

Atatürk’ün Foks’tan çok etkilendiği söylenir.
Foks uyutulduktan sonra Atatürk Orman Çiftliği’nin baytarları tarafından derisi soyuldu.
İçi dolduruldu ve gözlerine mavi renkli cam konarak, bir camekan için korundu.
Atatürk kendisine sunulan Foks’un kurutulmuş haline bakamadı ve geri çevirdi.
Foks yıllarca Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesinde kaldı.
Çok çok sonra da anıtkabire devredildi.
Bugün Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde sergileniyor.

6 Kasım 2018 Salı

ÖLÜM YALAN DÖN GEL ÇOCUK


Tarih 7 Kasım 1980'di.
38 yıl önce.
12 Eylül darbecileri ülkede nefes aldırmıyordu.
Hergün yüzlerce insan evlerinden, işyerlerinden alınıp cezaevine konuyordu.
Askerler bir yayınevini bastılar.
Onlarca kitabın arasında Engels'in "Doğanın Dialektiği" de vardı.
Basımevinde bulunan iki kardeş hemen tutuklandı.
Mamak Askeri Cezaevi A Blok'a götürüldüler.
Fişlendiler.
Saçları sakalları kesildi.
Önden, yandan fotoğrafları çekildi.
Sonra C bloka götürülmek için tekme tokat cezaevi arabasına bindirildiler.
Arabada dört muhafız asker vardı.
Astsubay Şükrü Bağ tutuklulara bağırdı.


"On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu."
Sonra askerlere döndü, emri verdi.
"Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım."
A-Bloktan 200 metre uzaklıktaki  C-Bloka gidecek araç  hareket etmeden iki  kardeş hazırola geçirildi.
Sonra dört er, cop, tekme ve tokatla dövmeye başladı.
Onlar tutukluları döverken, astsubay Şükrü Bağ tekrarlıyordu.
"Analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım."
Nihayet araç hareket etti..
Kardeşlerden küçüğü yüzü koyun yere düştü.
Astsubay bağırdı.
"Kaldırın, dövün."
Yol boyunca dövdüler.
C-Blok F koğuşu önünde araçtan indirildiler.
Uygun adım koğuşa götürülüyorlardı.
Astsubay yine bağırdı.
"Geri getirin onları ulan"
Küçük kardeş yeniden dövüleceklerini anlayınca astsubaya "Sabah kızımı uyandırmadan evden çıktım..Bir suçumuz yok, bizi bırakın."
"Bunu daha önce düşünecektiniz" dedi astsubay.
Sonra askerlere yine emir verdi.
"Hala analarını ağlatmadınız, birazdan sizin ananız ağlayacak."
Askerler yine çullandılar iki kardeşin üstüne.
İki kardeş birbirine yaslandı, elleriyle başlarını korumaya çalışıyordu..
Askerler olanca hırslarıyla vuruyordu.
Başına jop darbesi alan küçük kardeş yine yüzü koyun yere yığıldı.
Zorlukla kaldırdılar.
Komutan bağırdı.
"Durun."
Sonra bir sigara yaktı.
İki kardeşi, C-Blok F Bölümü'nün tel örgüleri önünde hazırola getirdiler.
Bir süre esas duruşta beklettiler.
Astsubay sigarası bitince yine bağırdı..
"Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patla­tırlar!" 
Askerler iki kardeşin üstüne yine çullandı.
Dakikalarca dövdüler.
Sonra F bölümünün avlusuna soktular.
Avluda deftere siyasi görüşleri yazıldı.
"Solcu komünist"

*  *   *

Cezaevi binasına girdiler.
Işığın yandığı demir parmaklıklı kapıya doğru yürüdüler.
Ancak sağdaki karanlık kapıya doğru yürümelerini söylendi.
İki kardeş o kapıya yöneldi.
Astsubay yine bağırdı.
"Kaçmayın lan itoğlu itler"
Askerler kapının giriş boşluğuna sıkıştırdıkları iki kardeşi yeniden dövme­ye başladılar.
Kardeşlerin sırtları duvara dayalıydı.
Kollarıyla yüzle­rini darbelerden korumaya çalışıyorlardı.
Küçük kardeş aldığı darbeyle yine yüzü koyun yere düştü.
Alnını yere çarptı.
Sonra güçlükle doğruldu.
Tekme tokat koğuşa soktular.
Girişteki tahta sıraya oturttular.
Büyük kardeş koğuştakilerden su istedi.
Kimse yerinden kıpırdamadı.
Yine istedi.
Yine ses çıkmadı.
Korkudan herkes sinmişti.
Bu arada küçük kardeş yüzü kan içinde oturduğu yerden kalktı avluya bakan pencerenin önüne doğru gitti.
Koğuştakiler koştular,  yerine oturmasını söylediler.
Oturdu.
"Midem bulanıyor, kusacağım!" diye bağırdı.
Sonra yere yığıldı.
Hemen bir ranzanın üzerine yatırdılar.
Nefes almıyordu.
Tıp öğrencisi Vahap nabzını yokladı.
"Ölmüş bu" dedi.
Sıcak bedenini bir battaniyeye sardılar, koğuştan çıkardılar..
Tek suçu kitap yayınlamaktı..

*.  *.  *

Soruşturmayı  yürüten askeri savcı, kardeşleri döven dört erden birinin muhafız görevi olmadığını saptadı..
Bu er Etlik'te sağ militan olarak ünlenmişti.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı dört er hakkında kasten adam öldürmek, astsubay hakkında ise kasten adam öldürmeye azmettirmek suçlarından dava açtı.
Yargılama 7 yıl sürdü.



Görevli üç er, ayrı ayrı 10 yıl 8 ay ağır hapis cezası  aldı.
Özel amaçla arabaya binmiş olan sağ görüşlü ere 8 yıl hapis cezası verildi.
Astsubay Şükrü Bağ, önce 10 yıl 8 ay hapis cezası  aldı.
Bu ceza Askeri Yargıtay Genel Kurulu'nda onaylandı ve kesinleşti.
Ama astsubayın, şoför mahallinden dövülme olayını duymasının ve görmesinin olanaksız olduğu görüşüyle Askeri Yargıtay 5. Dairesi, yargılamanın yeniden yapılmasına karar verdi.
Astsubay Şükrü Bağ'a bu kez görevi ihmalden ve üst sınırdan 3 yıl hapis cezası verildi..
Askeri Yargıtay 5. Dairesi kararı bozdu; bu kez 6 ay hapis cezası verildi.
6 aya kadar olan ve cezaların temyizi, yalnızca sıkıyönetim komutanının takdirine ve yetkisine bağlıydı.
Sıkıyönetim  komutanı kararı tasdik etti.
Dosya kapatıldı.



Dövülerek öldürülen küçük kardeş yayıncı İlhan Erdost'tu.
Ağabeyi ise Muzaffer Erdost.
Kardeşinin öldürülmesinden sonra ismini "Muzaffer İlhan Erdost" yaptı.
Abi kardeş Sol ve Onur Yayınlarının sorumluluğunu üstlenmişlerdi.
O kitaplar iki kardeşten birinin canına maloldu.
Leman Sam'ın Ağıt türküsü İlhan Erdost içindi.

"Ne oldu çocuk sana.
Yok olup gittin birden.
Nasıl kıydılar sana,,
ne zor büyüttüm seni ben

Ninni çocuk uyu çocuk.
Ölüm yalan dön gel çocuk.



Zincirlerde çiçek açmış.
Ellerinin yarası.
Sevgisiz kefensiz kaldın.
Soğuktur şimdi orası.

En kolay katlanılan.
Başkasının acısı.
Ben anayım agzımdaki.
Tükürdüğüm kan tadı.

Ninni çocuk uyu çocuk
Ölüm yalan dön gel çocuk."





4 Kasım 2018 Pazar

"SPARTAKÜS İLE ŞEYTAN"IN HİKAYESİ.



Futbolun Spartaküsü'ydü, GalatasarayMetin Kurt.
Yeşil sahalarda önceleri yaşanmamış bir hikayenin yazarıydı.
Bu kahpe sömürü düzenine ilk başkaldıran futbolcuydu.
Bugünün yaldızlı yıldızlı futbolcularından değildi.
Geldiği yeri hiç unutmamış, hep halkının içinde olmuştu.

1970'lı yıllarda "Çizgi Metin" diye tanınırdı.
Özellikle çizgide oynardı.
Bunu da şöyle açıklardı.
"Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynuyorum."

Galatasaray'da başarılı olduktan sonra milli takıma seçilmişti.
İstese milyonları cebine indirirdi.
Ama onun derdi başkaydı.
Her meslekte olduğu gibi futbolda da sömürü vardı.
Futbolcular hayvan pazarında gibi alınıp, satılıyorlardı.
Hiç bir güvenceleri yoktu.
Kaderleri kulüp başkanın iki dudağı arasındaydı.
İsyanı bunaydı.

"Türkiye’de spor denince akla futbol, futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmekte.. Sermayenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlar kazanan elit futbolcularla, spor emekçilerinin genelini özleştirmek, sermayenin sınıf çıkarları gereği ortaya koyduğu bilinçli bir propagandadır. Bu durum spor ve sporcu gerçeğini yansıtmamaktadır." diyordu.

Onun için "Futbol borsada değil, arsada güzeldi."
Galatasaray'da para alamadıkları için ilk grevi başlatan adam oldu..
Milli Takımda tüm futbolcuların imzaladığı, basını kınayan bildirinin önderiydi.
"Atılan her gol emekçinin kalesine girmeyecek, önce sahada ter dökenler kazanacak" diyerek, ilk futbolcu sendikasını kurdu.

Rahmetli İslam abinin (İslam Çupi) ifadesiyle, "Boş mukavelelere atılan imzalara ve insan uyanışının çok gerisini tarif eden manzaralara flaş ve kalem patlatanlar için Metin Kurt, futbolumuzda esmeyen kafaların üzerinde çalan bir alarm zilidir.. Metin Kurt, renk aşkı denen bir sosyal körlüğün, sırt sıvazlama denen afyonun günümüzde insan mutluluğu için yetmeyen ‘donmuş haklar’ olduğu şuuruna varmış bir isyanın kişisidir. Metin Kurt, Türkiye’de ‘futbolcu aklı aut çizgisine kadar devam eder’ şeklinde tarif edilen saha inşasının haklarına birtakım boyutlar kazandırmak istediği için sivri adam olmuştur.”

Sivri adam oldu.
Önce Galatasaray'dan ardından Milli Takımdan kovuldu.
Medya kör sağır oldu.
Mücadelenin sol açığı egemenlere yenik düştü.
Tek suçu Avrupalı futbolcuların bugünkü haklarını, 40 yıl önce dile getirmiş olmasıydı.

*.   *.   *

Metin Kurt'un Galatasaray'da solaçık oynadığı yıllarda Aydın'ın Nazilli ilçesinde mahalle aralarında top koşturan bir sağaçık vardı.
Fırtına gibi eserdi.
Büyüdükçe ünlendi.
Nazilli Sümerspor'dan Muğlaspor'a, Muğlaspor'dan Boluspor'a, ardından da Sarıyer'e transfer oldu.
Müthiş yetenekliydi.
Çok zekiydi.
Galatasaray ve Fenerbahçe'nin hedefindeydi.
1987'de Galatasaray'a transfer oldu..
Parayı aldı, formayı giydi.
Gazetelere boy boy poz verdi.
Sonra birden ortadan kayboldu.
Bir kaç gün sonra anlaşıldı ki, Fenerbahçe'ye transfer olmuştu.
Milyonları cebine koymuştu.
Asrın çalımını atmıştı.
Şeytan dediler ona.
Şeytan Rıdvan.



Metin Kurt ile Rıdvan Dilmen futbolumuzun iki unutulmayan çizgi futbolcusuydu.
Spartaküs ile Şeytan.
"Solaçık Spartaküs" aforoz edildi.
"Sağaçık Şeytan"  baştacı oldu.

Şili Ulusal Stadyumu'nda şöyle bir pankart vardır.
"Un Pueblo Sin Memoria es Un Pueblo sin Futuro"
Yani.
"Hafızası olmayan bir halkın geleceği de olmaz."

3 Kasım 2018 Cumartesi

NAZIM HİKMET VE FUTBOLUN EDEBİYATI



Dünya şairi Nazım Hikmet futbola meraklı mıydı?
Meraklıysa hangi takımı tutuyordu?
Hiç maç yaptı mı?
Futbol üzerine şiir yazdı mı?
Bu soruların hepsinin cevabı, evet.

*. *. *

Nazım Hikmet elbette futbolla ilgilendi.
Hatta gazetelere futbolla ilgili yorumlar bile yazdı.
Ünlü şair 1936 yılında Müjdat Gezen’in babası Nejdet Gezen'in yönettiği Fenerbahçe-Galatasaray derbisini Akşam Gazetesi'nde bakın nasıl kaleme aldı?

"Geçen gün bir dostum "İlle de gidip Fenerbahçe-Galatasaray maçını seyredelim" dedi. Ben de kıramadım dostumu, gidip maçı seyrettim.
Futbol maçı denilen şey, dört bir yanında binlerce insanın toplandığı bir meydanda yapılıyor. Meydanı, teker teker saydım, yirmi iki delikanlı çıkartılıyor. On birinin üstünde sarı kırmızı yollu yollu gömlekler, öteki on birindeyse lacivert sarı fanileler. Ama yirmi ikisi de kısa pantolonlu ve kocaman ayakkabılı.
Meydanın iki başında iki kale var. Mesele topu bu kale denilen direklerin arasından geçirmekmiş.
Her ne hal ise, okuyucularımın çoğu bu hususta benden çok bilgili oldukları için fazla tafsilat vermeyelim.
Birdenbire bir düdük öttü ve oyun başladı.
Yirmi iki delikanlı kan ter içinde ha babam ha koşuyorlar.
Toptan ziyade basıyorlar tekmeyi, atıyorlar çelmeyi, vuruyorlar kakmayı birbirlerine. Bir taraf, "Topu ille ben sokacağım sizin kaleye" diyor, öte taraf "Hayır, bu marifeti ben göstereceğim" iddiasında.
Ne yalan söyleyelim bu hengamede ben de heyecanlanmadım değil.
Fakat benim heyecanlanmam, etraftaki binlerce seyircinin coşkunluğu yanında devede kulak kabilinden.
Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfrü basar bir durumda.
Herkes istediğini söylüyor, herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti, alabildiğine.
Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi, dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu'na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak heyecanlı bir iki saat geçirdim orada."

*. *. *

Nazım Hikmet'in futbolla ilgisi sadece bunlar değil.
Şiiri bile var, 1923'te futbol üzerine.

"Futbolda eski kurdum.
Fenerbahçenin forvetleri
mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken
ben
en ağır hafbekleri yere vururdum.
Fulbolda eski kurdum.
Santırdan alınca pası
çakarım
Hooooooooooooooooooooooooop!
5 numro top
açık ağzından girer golkipin karnına.
Bana mahsustur bu vuruş
futbol potinlerim
kurşun kalemimden öğrendi bu zanaatı!
O kurşun kalemim ki
9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra
işkembenizde taş.
Şairiz be,
şairiz dedik ya be arkadaş."

*. *. *

Hangi takımı tutuyordu?
Bunu da 1931 yılında Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısından anlıyoruz.

"– Fenerli misin, kardeşim?
– Eyvallah Fener’deniz!..
– Galatasaraylı mısın, monşer?
– Natürelman!..
– Ben, iki gözüm ne “Eyvallah” Fener’denim, ne de “Natürelman” Galatasaray’dan…
Ne yalan söyleyeyim, kardeşim, Taksim Stadyumu’nun eşiğini geçmemişim hani!…
Kumar oynamam, at yarışına meraklı değilim, horoz dövüşünden anlamam!..
İster sinema olsun, ister atletizm, yıldızların tercüme-i halini ezbere bilmem, anacığım…
Bütün bu işlerin cahiliyim ama, bu son günlerde, kanım biraz Fenerlilere kaynıyor gibi…
Galatasaray’ı alt etmişler, diye değil alimallah!..
Bilakis be, iki gözüm…
Bu işe biraz kızıyorum bile! Demokrasiya devrinde her sene Fener’in şampiyon olması doğru mu ya.
Hem sonra, efendim, mağluba yardım, şanımızdandır. Malum a! Fener’e kanımın kaynamaya başlaması başka sebepten…
Son yaptığım içtimai, felsefi, harsi, kozmografi tetkikat neticesinde, anladım ki, Fener, İstanbul, Kadıköy, filan semtlerinin mümessilidir… Galatasaray Beyoğlu, Şişli semtlerinde taraftar sahibidir… Fener’in kaptanı Sirkeci’de dükkan açmış… Galatasaray’ınki Beyoğlu’nda.
Ben, iki gözüm, spordan anlamam ama, şimdi neden, Fener’in taraftarı, Galatasaray’ın balosu, müsameresi çoktur bunu anladım işte.
Sporda da olsa, halka dayanalım vatandaşlar!. Halka, kapılarımızı geniş açalım iki gözüm!"

*. *. *

Peki Nazım Hikmet hiç futbol oynadı mı?
Oynadıysa nasıl bir futbolcuydu?
Bunu da Orhan Kemal'den öğreniyoruz.

" Bursa hapishanesinin bahçesi futbol için adam akıllı müsaitti. Bizden evvel de zaten adetmiş, oynarlarmış. Başgardiyanın gönlü edilip, top oynamaya izin koparıldığı ikindi üzerleri, iki takım halinde bahçeye inerdik…(Ben) okulu futbola değişecek kadar bu işin tiryakisiydim. Uzatmayalım, günün birinde aramıza uzun boylu, sarı saçları kıvır kıvır, kırk yaşlarında, mavi gözlü bir de şair karıştı… Hem de takımın en zor yerinde oynuyordu: Ortahaf!… Şiirdeki kadar usta, yahut nefesli olmadığı için, onu ve ona dayanan defansı kolaylıkla geçer, onu
çıldırtırdık. Öyle sinirlenirdi ki… Kurşuni kasketinin siperini hırsla geriye çevirir, santrafora geçer, beklere , haflara (kanat oyuncularına) çıkışır, oyuncuların yerlerini değiştirirdi ama, oyun başladıktan az sonra her şeye rağmen… İnerdik kalelerine ve… GOOOOL!.. İfrit olurdu… Kıpkırmızı yüzü, masmavi gözleri ve yüzünün kırmızılığında kaybolan sarı kaşları… Hele çalım yapar yutturursak öyle içerlerdi ki, sahada bir faul kralı kesilir, elle, kolla, tekmeyle girişirdi...Bir gün esaslı bir tekmesini yemiştim, hani laf aramızda, çok nefis bir tekmeydi.”


1 Kasım 2018 Perşembe

TARİHTEN BİR YAPRAK


“Yurttaşlar! 
İtalya’da yaşayan her vahşi hayvanın yatacak ve kafasını sokacak bir ini var. Ancak İtalya için savaşan ve bu uğurda canını veren kahramanlar, soluduğumuz şu hava ve güneşten aldığımız şu ışıktan başka hiçbir şeye sahip değiller. Evsiz ve yurtsuz bir şekilde eşleri ve çocuklarıyla İtalya’nın bir yerinden bir başka yerine sürüklenip duruyorlar.
Sizin, savaşırken kutsal tapınaklarınızı, atalarınızın mezarlarını ve baba ocağınızı koruduğunuzu iddia eden komutanlarınız var ya, açıktan yalan söylüyor ve sizi aldatıyorlar.
Çünkü siz, savaşçı kahramanlar, hiçbirinizin savunabileceği ne bir kutsal toprağı ne de bir baba ocağı var...
Sizler başkalarının serveti ve debdebe içindeki hayatlarını savunmak için savaş alanlarına sürülüyorsunuz. Size sözüm ona ‘dünyanın efendileri’ denmektedir, halbuki kafanızı sokacak dört duvarlarınız bile yok.”
Tiberius Grachus (MÖ 133- Forum Romanum’da yaptığı bu konuşmadan sonra soylular tarafından linç edilerek öldürüldü ve cesedi Tiber nehrine atıldı.)

SANATÇI


MÖ 4'ncü yüzyıldı.
İki ünlü ressam rekabet içindeydi.
Biri Atinalı Zeuxis.
Diğeri Efesli Elanor oğlu Perrhasios.
Bahse girdiler.
Hangisi daha iyi ressamdı?
Kimin resimleri daha gerçekçiydi?
Birer resim yapacaklar ve kesin kararı vereceklerdi.
Halk da sonucu merakla bekliyordu.
Resimler yapıldı, üzerlerine perdeler kapatıldı.
Önce Zeuxis'un atölyesine gittiler.
Zeuxis eserini göstermek için perdeyi açtığında, tuvalde üzüm salkımları vardı.
Sanki gerçek üzüm salkımları.
Öyle ki, üzümleri yemek isteyen bir kaç kuş resmin üstüne kondu.
Tabloyu gagalamaya başladılar.
Resim muhteşemdi.
Bundan iyisi yapılamazdı!
Kazandığını zanneden Zeuxis kibirli bir ifadeyle Perrhasios'a "seninkini görelim" dedi.
Perrhasios'un atölyesine gittiler.
Perrhasios Zeuxis'e "işte benim resmim" diyerek bir perde gösterdi.
Zeuxis resmi görmek için merakla perdeyi açmayı denedi, olmadı.
Bir kez daha denedi, yine olmadı.
Çünkü Perrhasios'un yaptığı resim zaten bir perdeydi.
Sanki gerçek bir perde.
Zeuxis fark edememişti, resmi perde sanmıştı.
Perrhasios'un elini sıktı ve tarihe geçen şu sözleri söyledi.
"Ben kuşları kandırdım, Perrhasios beni kandırdı. En iyi ressam Perrhasios'tur."

29 Ekim 2018 Pazartesi

SPARTAKÜS'TEN ÖNCE ARİSTONİKOS VARDI.


"Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş’emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!"
 
Nazım Hikmet





MÖ 133'.
Roma İmparatorluğu'nda kölelerin sayısı özgür vatandaşları geçmişti.
İnsanlar üç şekilde köle yapılıyordu.
Savaşlarda esir alınanlar, devlete vergisini ödeyemeyenler ve kimsesiz çocuklar.
Kölelerin hiç bir hakkı yoktu.
Roma hukukuna göre köle ile hayvan eş değerdeydi.
İnsanlık dışı koşullarda ve en ağır işlerde çalıştırıyorlardı.
Mal gibi alınıp satılıyorlardı.
Evlenmeleri yasaktı.
İmparatorluğun emperyalist yayılması sürdükçe, toprak sahiplerinin arazileri genişledikçe kölelerin ve yoksulların sayısı daha da artıyordu.
Ağır vergilerden çiftçiler, köylüler ve özgür kentliler de hoşnutsuzdu.
Ezilenler tepkilerini  işi yavaşlatma, itaatsizlik, üretim araçlarına zarar verme ve kaçma ile gösteriyor, ancak ağır şekilde cezalandırılıyordu.

*.  *. *

İşte tam o günlerde halk sınıfının temsilcisi olarak konsül seçilen Gracchus, imparatorluk arazilerinin halka dağıtılmasını içeren bir toprak reformu hazırladı.
Bu reform ezilen sınıflardaki hoşnutsuzluğu gidermenin tek yoluydu.

Soylu bir ailenin oğlu olan Gracchus entelektüel bir kişilikti ve danışmanı dönemin ünlü filozofu Blossius'tu.
Blossius'la birlikte hazırladığı kanun senatoda kabul edildi.
Devlet yoksul halka toprak dağıtacaktı.
Ancak ilahlar kızdı.
Büyük toprak sahipleri ve zengin aristokrat sınıf reforma karşı çıktı.
Gracchus'u öldürdüler.
Danışmanı filozof Blossius ise Roma toprağı olmayan Bergama'ya kaçtı.

*. *. *

Blossius'un sığındığı dönemde Bergama'nın son kralı III. Attalos ölmüştü.
Geride çok tartışılan bir vasiyet bırakmıştı.
Vasiyetinde şahsi mal varlığını ve krallık arazilerini Roma İmparatorluğu'na bağışlıyordu.
Bu Roma'nın arayıp da bulamadığı bir bahaneydi.
Senato vasiyeti kabul etti ve imparatorluk uzun süredir gözü olduğu Bergama'ya savaşmadan el koydu.
Ancak bu işgale karşı çıkanlar vardı.


Ölen kral III. Attalos'un üvey kardeşi Aristonikos, krallığın varisi olduğunu ve vasiyeti tanımadığını söyleyerek, kendisini Bergama kralı III. Eumenes olarak ilan etti.
Ardından da Roma'ya karşı büyük bir isyan başlattı.
Aristonikos'un danışmanı Roma'dan kaçan Blossius'tu.
İsyanın sosyal ve sınıfsal bir felsefesi vardı.
İsyankarlar Roma'yı yendikleri taktirde yeni bir ülke kurulacaklardı.
Adı, "Güneş Ülkesi" olacaktı.
İsyana katılanlar da "Güneş'in Yurttaşları."
Bu ülkede tüm köleler özgür olacaktı.
Hepsine toprak verilecekti.
Sınıflar arasında gelir uçurumu olmayacaktı.
Herkes kardeşlik ve eşitlik içinde yaşayacaktı.
Herkes güneşin ışığından nasıl eşit yararlanıyorsa, "Güneş Ülkesi"nin nimetlerinden "Güneş'in Yurttaşları" eşit yararlanacaktı.
Aristonikos'un bu söylemleri özellikle ezilen sınıflardan büyük destek gördü.
Sosyal ve ekonomik düzenden hoşnut olmayan fakirler, köleler, paralı askerler ve  Roma Emperyalizmi'ne karşı çıkan milliyetçiler dev bir isyan ordusu oluşturdu.
İsyan ateşi MÖ 132'de  Leukai (İzmir Çamaltı Tuzlası) kentinde yakıldı.
Roma'ya karşı bu direnişe iç Ege, Trakya ve Anadolu'dan destek yağdı.
Çevre kentlerde yaşayan köleler de gruplar halinde isyan ordusuna katıldı.
Hayal ettikleri Güneş Ülkesi'ni kurmak için yoldaş oldular.
Tek yumruktular.
Üzerlerine saldıran Roma birliklerine karşı zaferler kazanmaya başladılar.
Her zafer sonrası isyankarların sayısı daha da artıyordu.
MÖ 131'de Roma konsül P. Licinius Crassus'un emrindeki büyük bir orduyla isyanı bastırmayı denedi ama başaramadı.
Aristonikos'un ordusu Romalılar'ı bir kez daha yenmeyi başardı.
Savaşta konsül P. Licinius Crassus da öldürüldü.



Ege kıyılarında bir şeyler oluyordu.
Sanki zafer yakındı.
Sanki toprak doğuracaktı.
Sanki Güneş'in Yurttaşları hayallerindeki Güneş Ülkesi'ni kuracaktı.
Eşitlik, kardeşlik, özgürlük diyenlerin ilkel sosyalizmi ha başardı, ha başaracaktı.
İsyanın gölgesi Avrupa ve  Anadolu'da bir hayalet gibi dolaşmaya başladı.
Krallar tahtlarında rahat değildi.
İsyanın kendi ülkelerine ve kölelerine yayılmasından korkuyorlardı.
Bu nedenle isyan bastırılmalıydı.
Şer güçleri Bithynia, Paphlagonia, Kappadokia krallıkları, Kyzikos ve Byzantion zenginleri,  Roma yanlısı idarecilerin yönettiği  Efes ve Smyrna kentleri Roma imparatorluğuna destek verdi.
Marcius Perperna komutasında dev bir ordu oluşturuldu.
Sömürüye devam diyenler isyancıların üzerine saldırdı.

*.  *. * 

Tarih MÖ 129'du.
Manisa Kırkağaç Ovası'nda sınıflar savaşıyordu.
Bir tarafta krallıkların, imparatorlukların ve sömürünün sürmesini isteyenler.
Diğer tarafta kardeşlik, eşitlik, özgürlük diyenler.
Günlerce sürdü savaş.
Kılıçlar, baltalar, örsler havada uçuştu.
Kollar, başlar koptu.
Günün sonunda kazanan emperyalizm oldu.




Aristonikos ve az sayıdaki yoldaşı savaştan sağ çıkmıştı.
Frigya’daki Stratobekeis kalesine sığındılar.
Ama Roma kararlıydı.
İsyanın lideri ibret-i alem için yakalanıp, cezalandırılmalıydı.
Kaleyi kuşattılar.
İçeridekileri günlerce aç ve susuz bıraktılar.
Sonunda açlığa dayanamayan Stratobekeis halkı Aristonikos'u komutan Marcus Perperna'ya teslim etti.

Roma'ya götürülen Aristonikos bir arabanın arkasına iple bağlanarak başkent sokaklarında gezdirildi.
Sonra da zindanda boğularak infaz edildi.
İsyanın teorisyeni filozof Blossius ise ideallerini gerçekleştirememenin üzüntüsüyle intihar etti.


Güneş Ülkesi'nde güneş batmıştı.
Güneş'in Yurttaşları'nın eşitlik, özgürlük hayalleri gerçekleşmedi.
Spartaküs'ten onlarca yıl önce Roma Emperyalizmine baş kaldıranlar yenilmiş oldu.
Hani Nazım Hikmet Şeh Bedrettin Destanı'nda der ya.
"Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde,
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları."
İşte öyle.

28 Ekim 2018 Pazar

3000 YILLIK KÜTÜPHANE


Dünya ozanlarının babası Homeros İzmirli'ydi.
Dünya tarihinin atası Heredot Bodrum'lu.
Bilimin, felsefenin babası Thales Söke'liydi.
Antik çağın en büyük bilgesi Bias da Söke’li.
Coğrafyanın babası Strabon Amasya’lıydı.
Dünyanın ilk şehir planlamacısı Hippodamos Aydın'lı.
Cepte taşınabilen güneş saatlerini icat eden Eudoxus Datça'lıydı.
Dünyanın Yedi Harikasından biri olan İskenderiye Feneri'ni yapan mimar Sostratus da Datça'lı.
Anadolu halklarının savunucusu Hektor Çanakkale’liydi.
Jule Verne’den asırlar önce uzay romanları yazan Lukianos Adıyaman'lı.
Büyük İskender'e  “Gölge etme, başka ihsan istemem” diyen,  gündüz elinde kandille “adam arıyorum” diye dolaşan Diyojen Sinop’luydu.
Ressamlar prensi  Perhasios Efes’li.
"Güneşe ve aya tapılmaz, ikisi de taş kütlesi" diyen Anaxagoras Urla'lıydı.
Geometrinin öncülerinden matematikçi Apollonius Antalya'lı.

Bu bilgeler gibi daha niceleri yaşadı bu Anadolu'da.
Binlerce yıl bilim, kültür ve sanatla yoğurdular bu toprakları.
Bilgilerini saklamayıp, nesilden nesile aktardılar ve uygarlığın temellerini attılar.
O bilgilerle, o kitaplarla günümüzde bile yaşıyorlar.
Bugün onların yükünü omuzlamış bir bilge var aramızda.
Prof.Dr.Şadan Gökovalı.
Onlarla birlikte yaşasaydı eğer, hiç şüphesiz söyledikleri bugün ders kitaplarında okutuluyordu.

*.  *.  *

Bir insanın kaç yeteneği olabilir?
Bir insan kaç işi yapabilir?
Bir insan hem gazeteci, hem şair, hem yazar, hem ozan, hem araştırmacı, hem akademisyen, hem radyo-televizyon programcısı, hem turist rehberi, hem tarihçi, hem mitolog olabilir mi?
Prof. Dr. Şadan Gökovalı bunların hepsini yaptı.
Bugün 79 yaşında ama hala da yapıyor.
Hala öğreniyor.
Ve hala "ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim" diyebiliyor.





Mitolojiyi şiire çeviren insandır Şadan Gökovalı.
Anadolu'nun öz kültürünü milyonlara ulaştıran bir bilgedir.
Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir ile Azra Erhat'ın manevi evladıdır.
Onlardan öğrendiği bilgiyi milyonlara aktarandır.
Cevat Şakir "ölsem, ölüm beni yenemeyecek, çünkü Şadan var" demişti.
Vasiyet gibi bir sözdü.
Ağır bir görevdi.
Ve öldüğünde, bu vasiyeti yerine getiren, onun tüm makale, öykü ve romanlarını daktilo eden, yayınlayan ve kitaplarının önsözünü yazan kişidir Şadan Gökovalı.

79 yıla 79 asır sığdıran insandır.
3000 yıllık kütüphanedir.
Bugüne kadar 30’a yakın kitap yazdı.
Yüzlerce makale.
Onlarca ödül.



1967’de Knidos’u, 1968’te Efes’i, 1971’de Fethiye’yi, 1978’de de Bergama’yı “En iyi yazan yazar” seçildi.
Muğla ve İzmir kültürüne, Anadolu uygarlığına en eyi hizmet eden insan ödülüne layık görüldü.
Türkiye'de turizm rehberliğinin öncüsü oldu.
Geçen sene bir belgeseli çekildi.
Akyaka’da bir sokağa, Gökova’da bir caddeye adı verildi.
Menteşe’de adına yapılmış 3 bin kişilik bir açık hava tiyatrosu var.
Ve dün doğduğu yerde, Gökova’da “Prof. Dr. Şadan Gökovalı Kültür Evi” hizmete açıldı.





Şadan Gökovalı benim üniversite hocamdı.
80’li yıllarda Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda ondan çok şey öğrendim.
Yasaklı yıllarda öğrencilerine Carl Sagan’ın “Cosmos” belgeselini izlettiren insandı.
Sorduğu soru bilinmediğinde “öğrenmemişsin” değil, “öğretememişim” diyenlerdendi.
Bugün CHP Milletvekili olan Atilla Sertel, Mustafa Balbay ve gazeteci Yılmaz Özdil de benim gibi onun öğrencilerindendi.
Daha onlarca gazeteci.
Bizler aynı dönemin insanlarıydık.
Farklı siyasi görüşlere sahip olmamıza, farklı dünya hayal etmememize rağmen ortak bilgi kaynağımız Şadan hocaydı.
Ondan besleniyorduk
Hala da öyle.

*. *. *

Dün adına yapılan kültür evinin açılışında “Uygarlığın Özeti Bergama” kitabını bana özel imzalarken, herkesin ortasında bir de ödev verdi.
Spartaküs’ten önce binlerce köleyle Roma emperyalizmine kafa tutan ve sosyalist bir ülke yaratmayı amaçlayan Bergamalı Aristonikos’u sen yazmalısın!”
Ve Mehmet Karabulut’un şu mısralarını hatırlattı.
“Savaş bittiğinde
Kolsuz bacaksız
Başı gövdesi kopmuş
Bir yığın ölü yatıyordu yerde.”







Şadan hoca bir ödev verdi mi, mutlaka takip eder.
Bitti mi diye sorar.
Kaçış yok.
Bergamalı devrimci Aristonikos’u yazacağız.
Güneş Ülkesi’nde, güneşe gömülen, güneşin çocuklarını anacağız.
Ve bu toprakların başka bir bilgesi Nazım Hikmet’in şiirini bir kez daha hatırlatacağız.
“Ölenler, dövüşerek öldüler 
Güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok 
Onların matemini tutmaya.
Akın var,
Güneşe akın.
Güneşi zaptedeceğiz,
Güneşin zaptı yakın.”

*.  *.  * 

Şadan hoca.
Sen çok yaşa.
Son söz senden olsun.
"Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime.
Diyeceklerimi türkülerle demişim"



Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...