3 Kasım 2018 Cumartesi

NAZIM HİKMET VE FUTBOLUN EDEBİYATI



Dünya şairi Nazım Hikmet futbola meraklı mıydı?
Meraklıysa hangi takımı tutuyordu?
Hiç maç yaptı mı?
Futbol üzerine şiir yazdı mı?
Bu soruların hepsinin cevabı, evet.

*. *. *

Nazım Hikmet elbette futbolla ilgilendi.
Hatta gazetelere futbolla ilgili yorumlar bile yazdı.
Ünlü şair 1936 yılında Müjdat Gezen’in babası Nejdet Gezen'in yönettiği Fenerbahçe-Galatasaray derbisini Akşam Gazetesi'nde bakın nasıl kaleme aldı?

"Geçen gün bir dostum "İlle de gidip Fenerbahçe-Galatasaray maçını seyredelim" dedi. Ben de kıramadım dostumu, gidip maçı seyrettim.
Futbol maçı denilen şey, dört bir yanında binlerce insanın toplandığı bir meydanda yapılıyor. Meydanı, teker teker saydım, yirmi iki delikanlı çıkartılıyor. On birinin üstünde sarı kırmızı yollu yollu gömlekler, öteki on birindeyse lacivert sarı fanileler. Ama yirmi ikisi de kısa pantolonlu ve kocaman ayakkabılı.
Meydanın iki başında iki kale var. Mesele topu bu kale denilen direklerin arasından geçirmekmiş.
Her ne hal ise, okuyucularımın çoğu bu hususta benden çok bilgili oldukları için fazla tafsilat vermeyelim.
Birdenbire bir düdük öttü ve oyun başladı.
Yirmi iki delikanlı kan ter içinde ha babam ha koşuyorlar.
Toptan ziyade basıyorlar tekmeyi, atıyorlar çelmeyi, vuruyorlar kakmayı birbirlerine. Bir taraf, "Topu ille ben sokacağım sizin kaleye" diyor, öte taraf "Hayır, bu marifeti ben göstereceğim" iddiasında.
Ne yalan söyleyelim bu hengamede ben de heyecanlanmadım değil.
Fakat benim heyecanlanmam, etraftaki binlerce seyircinin coşkunluğu yanında devede kulak kabilinden.
Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfrü basar bir durumda.
Herkes istediğini söylüyor, herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti, alabildiğine.
Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi, dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu'na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak heyecanlı bir iki saat geçirdim orada."

*. *. *

Nazım Hikmet'in futbolla ilgisi sadece bunlar değil.
Şiiri bile var, 1923'te futbol üzerine.

"Futbolda eski kurdum.
Fenerbahçenin forvetleri
mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken
ben
en ağır hafbekleri yere vururdum.
Fulbolda eski kurdum.
Santırdan alınca pası
çakarım
Hooooooooooooooooooooooooop!
5 numro top
açık ağzından girer golkipin karnına.
Bana mahsustur bu vuruş
futbol potinlerim
kurşun kalemimden öğrendi bu zanaatı!
O kurşun kalemim ki
9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra
işkembenizde taş.
Şairiz be,
şairiz dedik ya be arkadaş."

*. *. *

Hangi takımı tutuyordu?
Bunu da 1931 yılında Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısından anlıyoruz.

"– Fenerli misin, kardeşim?
– Eyvallah Fener’deniz!..
– Galatasaraylı mısın, monşer?
– Natürelman!..
– Ben, iki gözüm ne “Eyvallah” Fener’denim, ne de “Natürelman” Galatasaray’dan…
Ne yalan söyleyeyim, kardeşim, Taksim Stadyumu’nun eşiğini geçmemişim hani!…
Kumar oynamam, at yarışına meraklı değilim, horoz dövüşünden anlamam!..
İster sinema olsun, ister atletizm, yıldızların tercüme-i halini ezbere bilmem, anacığım…
Bütün bu işlerin cahiliyim ama, bu son günlerde, kanım biraz Fenerlilere kaynıyor gibi…
Galatasaray’ı alt etmişler, diye değil alimallah!..
Bilakis be, iki gözüm…
Bu işe biraz kızıyorum bile! Demokrasiya devrinde her sene Fener’in şampiyon olması doğru mu ya.
Hem sonra, efendim, mağluba yardım, şanımızdandır. Malum a! Fener’e kanımın kaynamaya başlaması başka sebepten…
Son yaptığım içtimai, felsefi, harsi, kozmografi tetkikat neticesinde, anladım ki, Fener, İstanbul, Kadıköy, filan semtlerinin mümessilidir… Galatasaray Beyoğlu, Şişli semtlerinde taraftar sahibidir… Fener’in kaptanı Sirkeci’de dükkan açmış… Galatasaray’ınki Beyoğlu’nda.
Ben, iki gözüm, spordan anlamam ama, şimdi neden, Fener’in taraftarı, Galatasaray’ın balosu, müsameresi çoktur bunu anladım işte.
Sporda da olsa, halka dayanalım vatandaşlar!. Halka, kapılarımızı geniş açalım iki gözüm!"

*. *. *

Peki Nazım Hikmet hiç futbol oynadı mı?
Oynadıysa nasıl bir futbolcuydu?
Bunu da Orhan Kemal'den öğreniyoruz.

" Bursa hapishanesinin bahçesi futbol için adam akıllı müsaitti. Bizden evvel de zaten adetmiş, oynarlarmış. Başgardiyanın gönlü edilip, top oynamaya izin koparıldığı ikindi üzerleri, iki takım halinde bahçeye inerdik…(Ben) okulu futbola değişecek kadar bu işin tiryakisiydim. Uzatmayalım, günün birinde aramıza uzun boylu, sarı saçları kıvır kıvır, kırk yaşlarında, mavi gözlü bir de şair karıştı… Hem de takımın en zor yerinde oynuyordu: Ortahaf!… Şiirdeki kadar usta, yahut nefesli olmadığı için, onu ve ona dayanan defansı kolaylıkla geçer, onu
çıldırtırdık. Öyle sinirlenirdi ki… Kurşuni kasketinin siperini hırsla geriye çevirir, santrafora geçer, beklere , haflara (kanat oyuncularına) çıkışır, oyuncuların yerlerini değiştirirdi ama, oyun başladıktan az sonra her şeye rağmen… İnerdik kalelerine ve… GOOOOL!.. İfrit olurdu… Kıpkırmızı yüzü, masmavi gözleri ve yüzünün kırmızılığında kaybolan sarı kaşları… Hele çalım yapar yutturursak öyle içerlerdi ki, sahada bir faul kralı kesilir, elle, kolla, tekmeyle girişirdi...Bir gün esaslı bir tekmesini yemiştim, hani laf aramızda, çok nefis bir tekmeydi.”


1 Kasım 2018 Perşembe

TARİHTEN BİR YAPRAK


“Yurttaşlar! 
İtalya’da yaşayan her vahşi hayvanın yatacak ve kafasını sokacak bir ini var. Ancak İtalya için savaşan ve bu uğurda canını veren kahramanlar, soluduğumuz şu hava ve güneşten aldığımız şu ışıktan başka hiçbir şeye sahip değiller. Evsiz ve yurtsuz bir şekilde eşleri ve çocuklarıyla İtalya’nın bir yerinden bir başka yerine sürüklenip duruyorlar.
Sizin, savaşırken kutsal tapınaklarınızı, atalarınızın mezarlarını ve baba ocağınızı koruduğunuzu iddia eden komutanlarınız var ya, açıktan yalan söylüyor ve sizi aldatıyorlar.
Çünkü siz, savaşçı kahramanlar, hiçbirinizin savunabileceği ne bir kutsal toprağı ne de bir baba ocağı var...
Sizler başkalarının serveti ve debdebe içindeki hayatlarını savunmak için savaş alanlarına sürülüyorsunuz. Size sözüm ona ‘dünyanın efendileri’ denmektedir, halbuki kafanızı sokacak dört duvarlarınız bile yok.”
Tiberius Grachus (MÖ 133- Forum Romanum’da yaptığı bu konuşmadan sonra soylular tarafından linç edilerek öldürüldü ve cesedi Tiber nehrine atıldı.)

SANATÇI


MÖ 4'ncü yüzyıldı.
İki ünlü ressam rekabet içindeydi.
Biri Atinalı Zeuxis.
Diğeri Efesli Elanor oğlu Perrhasios.
Bahse girdiler.
Hangisi daha iyi ressamdı?
Kimin resimleri daha gerçekçiydi?
Birer resim yapacaklar ve kesin kararı vereceklerdi.
Halk da sonucu merakla bekliyordu.
Resimler yapıldı, üzerlerine perdeler kapatıldı.
Önce Zeuxis'un atölyesine gittiler.
Zeuxis eserini göstermek için perdeyi açtığında, tuvalde üzüm salkımları vardı.
Sanki gerçek üzüm salkımları.
Öyle ki, üzümleri yemek isteyen bir kaç kuş resmin üstüne kondu.
Tabloyu gagalamaya başladılar.
Resim muhteşemdi.
Bundan iyisi yapılamazdı!
Kazandığını zanneden Zeuxis kibirli bir ifadeyle Perrhasios'a "seninkini görelim" dedi.
Perrhasios'un atölyesine gittiler.
Perrhasios Zeuxis'e "işte benim resmim" diyerek bir perde gösterdi.
Zeuxis resmi görmek için merakla perdeyi açmayı denedi, olmadı.
Bir kez daha denedi, yine olmadı.
Çünkü Perrhasios'un yaptığı resim zaten bir perdeydi.
Sanki gerçek bir perde.
Zeuxis fark edememişti, resmi perde sanmıştı.
Perrhasios'un elini sıktı ve tarihe geçen şu sözleri söyledi.
"Ben kuşları kandırdım, Perrhasios beni kandırdı. En iyi ressam Perrhasios'tur."

29 Ekim 2018 Pazartesi

SPARTAKÜS'TEN ÖNCE ARİSTONİKOS VARDI.


"Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş’emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!"
 
Nazım Hikmet





MÖ 133'.
Roma İmparatorluğu'nda kölelerin sayısı özgür vatandaşları geçmişti.
İnsanlar üç şekilde köle yapılıyordu.
Savaşlarda esir alınanlar, devlete vergisini ödeyemeyenler ve kimsesiz çocuklar.
Kölelerin hiç bir hakkı yoktu.
Roma hukukuna göre köle ile hayvan eş değerdeydi.
İnsanlık dışı koşullarda ve en ağır işlerde çalıştırıyorlardı.
Mal gibi alınıp satılıyorlardı.
Evlenmeleri yasaktı.
İmparatorluğun emperyalist yayılması sürdükçe, toprak sahiplerinin arazileri genişledikçe kölelerin ve yoksulların sayısı daha da artıyordu.
Ağır vergilerden çiftçiler, köylüler ve özgür kentliler de hoşnutsuzdu.
Ezilenler tepkilerini  işi yavaşlatma, itaatsizlik, üretim araçlarına zarar verme ve kaçma ile gösteriyor, ancak ağır şekilde cezalandırılıyordu.

*.  *. *

İşte tam o günlerde halk sınıfının temsilcisi olarak konsül seçilen Gracchus, imparatorluk arazilerinin halka dağıtılmasını içeren bir toprak reformu hazırladı.
Bu reform ezilen sınıflardaki hoşnutsuzluğu gidermenin tek yoluydu.

Soylu bir ailenin oğlu olan Gracchus entelektüel bir kişilikti ve danışmanı dönemin ünlü filozofu Blossius'tu.
Blossius'la birlikte hazırladığı kanun senatoda kabul edildi.
Devlet yoksul halka toprak dağıtacaktı.
Ancak ilahlar kızdı.
Büyük toprak sahipleri ve zengin aristokrat sınıf reforma karşı çıktı.
Gracchus'u öldürdüler.
Danışmanı filozof Blossius ise Roma toprağı olmayan Bergama'ya kaçtı.

*. *. *

Blossius'un sığındığı dönemde Bergama'nın son kralı III. Attalos ölmüştü.
Geride çok tartışılan bir vasiyet bırakmıştı.
Vasiyetinde şahsi mal varlığını ve krallık arazilerini Roma İmparatorluğu'na bağışlıyordu.
Bu Roma'nın arayıp da bulamadığı bir bahaneydi.
Senato vasiyeti kabul etti ve imparatorluk uzun süredir gözü olduğu Bergama'ya savaşmadan el koydu.
Ancak bu işgale karşı çıkanlar vardı.


Ölen kral III. Attalos'un üvey kardeşi Aristonikos, krallığın varisi olduğunu ve vasiyeti tanımadığını söyleyerek, kendisini Bergama kralı III. Eumenes olarak ilan etti.
Ardından da Roma'ya karşı büyük bir isyan başlattı.
Aristonikos'un danışmanı Roma'dan kaçan Blossius'tu.
İsyanın sosyal ve sınıfsal bir felsefesi vardı.
İsyankarlar Roma'yı yendikleri taktirde yeni bir ülke kurulacaklardı.
Adı, "Güneş Ülkesi" olacaktı.
İsyana katılanlar da "Güneş'in Yurttaşları."
Bu ülkede tüm köleler özgür olacaktı.
Hepsine toprak verilecekti.
Sınıflar arasında gelir uçurumu olmayacaktı.
Herkes kardeşlik ve eşitlik içinde yaşayacaktı.
Herkes güneşin ışığından nasıl eşit yararlanıyorsa, "Güneş Ülkesi"nin nimetlerinden "Güneş'in Yurttaşları" eşit yararlanacaktı.
Aristonikos'un bu söylemleri özellikle ezilen sınıflardan büyük destek gördü.
Sosyal ve ekonomik düzenden hoşnut olmayan fakirler, köleler, paralı askerler ve  Roma Emperyalizmi'ne karşı çıkan milliyetçiler dev bir isyan ordusu oluşturdu.
İsyan ateşi MÖ 132'de  Leukai (İzmir Çamaltı Tuzlası) kentinde yakıldı.
Roma'ya karşı bu direnişe iç Ege, Trakya ve Anadolu'dan destek yağdı.
Çevre kentlerde yaşayan köleler de gruplar halinde isyan ordusuna katıldı.
Hayal ettikleri Güneş Ülkesi'ni kurmak için yoldaş oldular.
Tek yumruktular.
Üzerlerine saldıran Roma birliklerine karşı zaferler kazanmaya başladılar.
Her zafer sonrası isyankarların sayısı daha da artıyordu.
MÖ 131'de Roma konsül P. Licinius Crassus'un emrindeki büyük bir orduyla isyanı bastırmayı denedi ama başaramadı.
Aristonikos'un ordusu Romalılar'ı bir kez daha yenmeyi başardı.
Savaşta konsül P. Licinius Crassus da öldürüldü.



Ege kıyılarında bir şeyler oluyordu.
Sanki zafer yakındı.
Sanki toprak doğuracaktı.
Sanki Güneş'in Yurttaşları hayallerindeki Güneş Ülkesi'ni kuracaktı.
Eşitlik, kardeşlik, özgürlük diyenlerin ilkel sosyalizmi ha başardı, ha başaracaktı.
İsyanın gölgesi Avrupa ve  Anadolu'da bir hayalet gibi dolaşmaya başladı.
Krallar tahtlarında rahat değildi.
İsyanın kendi ülkelerine ve kölelerine yayılmasından korkuyorlardı.
Bu nedenle isyan bastırılmalıydı.
Şer güçleri Bithynia, Paphlagonia, Kappadokia krallıkları, Kyzikos ve Byzantion zenginleri,  Roma yanlısı idarecilerin yönettiği  Efes ve Smyrna kentleri Roma imparatorluğuna destek verdi.
Marcius Perperna komutasında dev bir ordu oluşturuldu.
Sömürüye devam diyenler isyancıların üzerine saldırdı.

*.  *. * 

Tarih MÖ 129'du.
Manisa Kırkağaç Ovası'nda sınıflar savaşıyordu.
Bir tarafta krallıkların, imparatorlukların ve sömürünün sürmesini isteyenler.
Diğer tarafta kardeşlik, eşitlik, özgürlük diyenler.
Günlerce sürdü savaş.
Kılıçlar, baltalar, örsler havada uçuştu.
Kollar, başlar koptu.
Günün sonunda kazanan emperyalizm oldu.




Aristonikos ve az sayıdaki yoldaşı savaştan sağ çıkmıştı.
Frigya’daki Stratobekeis kalesine sığındılar.
Ama Roma kararlıydı.
İsyanın lideri ibret-i alem için yakalanıp, cezalandırılmalıydı.
Kaleyi kuşattılar.
İçeridekileri günlerce aç ve susuz bıraktılar.
Sonunda açlığa dayanamayan Stratobekeis halkı Aristonikos'u komutan Marcus Perperna'ya teslim etti.

Roma'ya götürülen Aristonikos bir arabanın arkasına iple bağlanarak başkent sokaklarında gezdirildi.
Sonra da zindanda boğularak infaz edildi.
İsyanın teorisyeni filozof Blossius ise ideallerini gerçekleştirememenin üzüntüsüyle intihar etti.


Güneş Ülkesi'nde güneş batmıştı.
Güneş'in Yurttaşları'nın eşitlik, özgürlük hayalleri gerçekleşmedi.
Spartaküs'ten onlarca yıl önce Roma Emperyalizmine baş kaldıranlar yenilmiş oldu.
Hani Nazım Hikmet Şeh Bedrettin Destanı'nda der ya.
"Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde,
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları."
İşte öyle.

28 Ekim 2018 Pazar

3000 YILLIK KÜTÜPHANE


Dünya ozanlarının babası Homeros İzmirli'ydi.
Dünya tarihinin atası Heredot Bodrum'lu.
Bilimin, felsefenin babası Thales Söke'liydi.
Antik çağın en büyük bilgesi Bias da Söke’li.
Coğrafyanın babası Strabon Amasya’lıydı.
Dünyanın ilk şehir planlamacısı Hippodamos Aydın'lı.
Cepte taşınabilen güneş saatlerini icat eden Eudoxus Datça'lıydı.
Dünyanın Yedi Harikasından biri olan İskenderiye Feneri'ni yapan mimar Sostratus da Datça'lı.
Anadolu halklarının savunucusu Hektor Çanakkale’liydi.
Jule Verne’den asırlar önce uzay romanları yazan Lukianos Adıyaman'lı.
Büyük İskender'e  “Gölge etme, başka ihsan istemem” diyen,  gündüz elinde kandille “adam arıyorum” diye dolaşan Diyojen Sinop’luydu.
Ressamlar prensi  Perhasios Efes’li.
"Güneşe ve aya tapılmaz, ikisi de taş kütlesi" diyen Anaxagoras Urla'lıydı.
Geometrinin öncülerinden matematikçi Apollonius Antalya'lı.

Bu bilgeler gibi daha niceleri yaşadı bu Anadolu'da.
Binlerce yıl bilim, kültür ve sanatla yoğurdular bu toprakları.
Bilgilerini saklamayıp, nesilden nesile aktardılar ve uygarlığın temellerini attılar.
O bilgilerle, o kitaplarla günümüzde bile yaşıyorlar.
Bugün onların yükünü omuzlamış bir bilge var aramızda.
Prof.Dr.Şadan Gökovalı.
Onlarla birlikte yaşasaydı eğer, hiç şüphesiz söyledikleri bugün ders kitaplarında okutuluyordu.

*.  *.  *

Bir insanın kaç yeteneği olabilir?
Bir insan kaç işi yapabilir?
Bir insan hem gazeteci, hem şair, hem yazar, hem ozan, hem araştırmacı, hem akademisyen, hem radyo-televizyon programcısı, hem turist rehberi, hem tarihçi, hem mitolog olabilir mi?
Prof. Dr. Şadan Gökovalı bunların hepsini yaptı.
Bugün 79 yaşında ama hala da yapıyor.
Hala öğreniyor.
Ve hala "ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim" diyebiliyor.





Mitolojiyi şiire çeviren insandır Şadan Gökovalı.
Anadolu'nun öz kültürünü milyonlara ulaştıran bir bilgedir.
Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir ile Azra Erhat'ın manevi evladıdır.
Onlardan öğrendiği bilgiyi milyonlara aktarandır.
Cevat Şakir "ölsem, ölüm beni yenemeyecek, çünkü Şadan var" demişti.
Vasiyet gibi bir sözdü.
Ağır bir görevdi.
Ve öldüğünde, bu vasiyeti yerine getiren, onun tüm makale, öykü ve romanlarını daktilo eden, yayınlayan ve kitaplarının önsözünü yazan kişidir Şadan Gökovalı.

79 yıla 79 asır sığdıran insandır.
3000 yıllık kütüphanedir.
Bugüne kadar 30’a yakın kitap yazdı.
Yüzlerce makale.
Onlarca ödül.



1967’de Knidos’u, 1968’te Efes’i, 1971’de Fethiye’yi, 1978’de de Bergama’yı “En iyi yazan yazar” seçildi.
Muğla ve İzmir kültürüne, Anadolu uygarlığına en eyi hizmet eden insan ödülüne layık görüldü.
Türkiye'de turizm rehberliğinin öncüsü oldu.
Geçen sene bir belgeseli çekildi.
Akyaka’da bir sokağa, Gökova’da bir caddeye adı verildi.
Menteşe’de adına yapılmış 3 bin kişilik bir açık hava tiyatrosu var.
Ve dün doğduğu yerde, Gökova’da “Prof. Dr. Şadan Gökovalı Kültür Evi” hizmete açıldı.





Şadan Gökovalı benim üniversite hocamdı.
80’li yıllarda Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda ondan çok şey öğrendim.
Yasaklı yıllarda öğrencilerine Carl Sagan’ın “Cosmos” belgeselini izlettiren insandı.
Sorduğu soru bilinmediğinde “öğrenmemişsin” değil, “öğretememişim” diyenlerdendi.
Bugün CHP Milletvekili olan Atilla Sertel, Mustafa Balbay ve gazeteci Yılmaz Özdil de benim gibi onun öğrencilerindendi.
Daha onlarca gazeteci.
Bizler aynı dönemin insanlarıydık.
Farklı siyasi görüşlere sahip olmamıza, farklı dünya hayal etmememize rağmen ortak bilgi kaynağımız Şadan hocaydı.
Ondan besleniyorduk
Hala da öyle.

*. *. *

Dün adına yapılan kültür evinin açılışında “Uygarlığın Özeti Bergama” kitabını bana özel imzalarken, herkesin ortasında bir de ödev verdi.
Spartaküs’ten önce binlerce köleyle Roma emperyalizmine kafa tutan ve sosyalist bir ülke yaratmayı amaçlayan Bergamalı Aristonikos’u sen yazmalısın!”
Ve Mehmet Karabulut’un şu mısralarını hatırlattı.
“Savaş bittiğinde
Kolsuz bacaksız
Başı gövdesi kopmuş
Bir yığın ölü yatıyordu yerde.”







Şadan hoca bir ödev verdi mi, mutlaka takip eder.
Bitti mi diye sorar.
Kaçış yok.
Bergamalı devrimci Aristonikos’u yazacağız.
Güneş Ülkesi’nde, güneşe gömülen, güneşin çocuklarını anacağız.
Ve bu toprakların başka bir bilgesi Nazım Hikmet’in şiirini bir kez daha hatırlatacağız.
“Ölenler, dövüşerek öldüler 
Güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok 
Onların matemini tutmaya.
Akın var,
Güneşe akın.
Güneşi zaptedeceğiz,
Güneşin zaptı yakın.”

*.  *.  * 

Şadan hoca.
Sen çok yaşa.
Son söz senden olsun.
"Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime.
Diyeceklerimi türkülerle demişim"



24 Ekim 2018 Çarşamba

29 EKİM 1923 VE TROYA'NIN İNTİKAMI


Cumhuriyet neden 29 Ekim'de ilan edildi?
Neden 28 ya da 30 Ekim değil?
Düşmanın Anadolu'dan atıldığı 9 Eylül'de ilan edilmesi daha doğru olmaz mıydı?
Niye 29 Ekim?
29 Ekim tarihinin bir anlamı var mı?

*. *. *

Tarih M.Ö 1200'lerdi.
Birleşik Helen ordularının başkomutanı AGAMEMNON, Çanakkale'nin karşısındaki Limni adasında toplanan yüzlerce gemiyle Anadolu'ya, Troya'ya saldırdı.
Dokuz sene süren bir savaştan sonra AGAMEMNON at hilesi ile Troya’yı işgal etti.
Kenti ateşe verdi, tüm halkı kılıçtan geçirdi.

AGAMEMNON bugün Yunan mitolojisinin en büyük ve adından en çok söz edilen, hatta tanrılarla bir tutulan bir kahramanıdır.


*. *. *

Aradan binlerce yıl geçti.
Tarih 18 Mart 1915'ti.
1. Dünya Savaşı'nın kanlı günleriydi.
Birleşik Krallık ile Fransız gemileri yine Troya'nın tam karşısındaki Limni Adası'ndan Çanakkale boğazına saldırdı.
İşgal kuvvetlerinin deniz gücü üç filodan oluşuyordu.

1. Filoda İngilizler'in en güvendiği savaş gemilerinden biri de vardı.
İlginçtir.
Adı, AGAMEMNON'du.
Tarih tekerrür mü ediyordu?


1.Filo saat 10.30 boğaza girdi.
Ancak Kumkale gerisindeki Osmanlı obüsleri nefes açtırmadı.
12 isabet alan AGAMEMNON Limni'ye geri dönmek zorunda kaldı
Ardından diğer gemiler de.
Ya battılar, ya kaçtılar.
Çanakkale bu kez düşmemişti ama...


*. *. *


Tarih 30 Ekim 1918'di.
Osmanlı İmparatorluğu 1.Dünya Savaşı'nı kaybetmişti.
İtilaf devletleri ile teslim anlaşmasını imzalayacaktı.
İlginçtir.
İmza yeri yine Yunanistan'ın Limni Adası'ydı.
Çok daha ilginci.
Anlaşma Mondros limanında bekleyen AGAMEMNON savaş gemisinde imzalanacaktı.
İngilizler'in dev gibi amiral gemisi Queen Elizabeth varken, ondan çok daha küçük AGAMEMNON'u seçmelerinin elbet bir nedeni olmalıydı.
Yoksa bu Anadolu'ya bir mesaj mıydı?

Troya'nın işgalini mi hatırlatıyordu?
Aynı zamanda Çanakkale hezimetinin öcü müydü?
Geminin kaptan köşkünde uzun bir masa vardı.
Masanın bir tarafında İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalistler ve onların maşası Yunanistan.
Diğer tarafında savaşı kaybeden Osmanlı İmparatorluğu.
Gecenin geç saatinde taraflar 25 maddelik anlaşmaya imza attığında Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiş, tarihe karışmıştı.
Ardından Anadolu'nun işgali başladı.
Aç kurt gibi saldırdılar.
İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan Anadolu'yu paylaşıyordu.
Talan başlamıştı.


Ancak tarihin çarkı farklı dönmeye başladı.
Karada işler işgalcilerin umduğu gibi gitmedi.
Anadolu halkları omuz omuza vererek işgalcileri bir bir bu topraklardan attı.
AGAMEMNON bu kez kaybetmişti.

Tarih 29 Ekim 1923 idi.
AGAMEMNON savaş gemisinde imzalanan Mondros anlaşmasının ardından 5 yıl geçmişti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi devletin yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunu tüm dünyaya ilan etti.
Devletin adı da, "Türkiye Cumhuriyeti" oldu.
Peki neden 29 Ekim?

*. *. *

Aradan 2 yıl geçti.
Yıl 1925'di.
Aylardan yine Ekim.
Fahrettin Altay, Çankaya Köşkünde Atatürk'ün konuğuydu.
Yemekler yendi, sohbetler edildi.
Fahrettin Altay birara Atatürk'e sordu.
"Cumhuriyet’imizin ilanının 29 Ekim gecesine gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel, beş gün sonra da olabilirdi. Neden 29 Ekim?."
Atatürk cevapladı.
"Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.” 
Atatürk Çanakkale Zaferi'nden sonra da şu sözü etmişti.
"Troya'nın intikamını aldık."



Troya demişken, bu sene Troya yılı.
Antik kentin UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmasının 20'nci yılı.
Türkiye bu fırsatı iyi değerlendirmeli. 






BAŞAK TARLASI


Miletli(Aydın) Thales antik döneminin en aydın isimlerinden biriydi.
Bilgi hazinesiydi.
Öyle ki.
Felsefenin babasıydı.
Antik çağda "Yedi Bilgeler" diye tanınan filozofların atası.
Herkes depremleri, volkanları, yağmur ve boranları Tanrılara bağlarken, o bunların tanrılarla değil doğanın kurallarıyla ilgili olduğunu söylerdi.
Matematikle, geometri ile ilgilenir, geçmiş kadim uygarlıkları araştırırdı.
Mısır'da büyük piramitin yüksekliğini, gölgesinden hesaplayacak kadar zekiydi.
Gökyüzünü gözlemler, ayın, güneşin, yıldızların hareketlerini kayıt altına alırdı..
Bunlara göre hava tahminleri yapardı.
Büyük ölçüde tuttururdu.
Kışın soğuk, yazın kurak geçeceğini, güneşin hangi ay, hangi gün tutulacağını bile bilirdi.
M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde gerçekleşen Güneş tutulmasını bildi.
Thales'in uyarısına ragmen o tarihte savaşa giren  Lidyalılar ile Persler,  güneş tutulmasını gõrünce ateş kes yapmıştı.

*.   *.  *

Thales tüm bu birikimine ve zekasına rağmen çok mütevazı yaşardı.
Paraya, gösterişe değer vermezdi.
Yoksul bir hayat sürerdi.
Havalı insanları hiç sevmezdi.


Boş konuşmazdı.
Astronomi gözlemleri yapmazken başı eğik yürür, çevresindeki insanlarla ilgilenmezdi.
Bir kış günü agorada gökyüzüne bakarken, ayağı buzda kayıp  yere düştü.
Kentin önde gelen burjuvaları gülmeye başladılar..
Biri alaylı şekilde Thales'e laf attı.
"Çok zeki olduğunu söylüyorlar. Zeki insan zengin olur, senin gibi yokluk içinde yaşamaz."
Thales gülenlerin yüzüne acıyarak baktı.
Tek laf etmeden kalkıp agoradan uzaklaştı.

*.   *.   *

Ama alay etmeleri içine oturmuştu.
Eve gittiğinde karar verdi.
Kendisiyle alay edenler dersini almalıydı.
Havalarını söndürmeliydi.
Bilginin paradan daha değerli ve daha güçlü olduğunu tüm Milet'e göstermeliydi.
Cahil ama gösterişli insanlardan daha üstün olduğunu kanıtlamalıydı..
Hemen harekete geçti.
O kış sürekli gökyüzünü gõzlemledi.
Eski kayıtlarına baktı.
Hava tahminleri  yaptı.



Ona göre gelecek aylar çok yağışlı geçecekti.
Baharda bereket fışkıracaktı.
Özellikle zeytin hasatında rekor kırılacaktı.
O halde bu işe yatırım yapmalıydı.




Karların yağdığı, donların yaşandığı, buz gibi soğuk havalarda çevresindeki tüm zeytin sıkma aletlerini  ucuz fiyatlarla satın aldı.
Bütün parasını buna yatırdı.
Deli dediler.
Ancak bahar geldiğinde Thales haklı çıktı..
Zeytin hasatında rekor kırılmıştı.
Millet zeytinini sıkmak için Thales'in yolunu aşındırmak zorundaydı.
Mecburen gittiler.
Thales çok ucuza aldığı zeytin sıkma aletlerini, çok büyük paralarla kiraya verdi.
Kısa sürede zengin oldu.
Milet'in zenginleri şoktaydı.





Aristo, Thales'in bu hikayesini anlatırken şöyle der.
"Bilge insanlar eğer  isterlerse, zekaları ve pratik bilgileriyle çok para kazanabilir.. Ancak onlar paraya değil,  bilgiye açtır."

*.   *.  *

Çevrenize iyi bakın.
Boş ama havalı, bilge ama mütevazı insanlar göreceksiniz.
Bir yanda günde 50 kelime ile konuşmasına, emojilerle yazışmasına rağmen "herşeyi ben bilirim" havası atanlar.
Diğer yanda çok şey bilmesine rağmen yeni bir şey öğrenmek için çabalayanlar.

Fransız düşünür Montaigne der ki;
“İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.” 
Başak tarlasında dolaşırken eğik başlıları seçin.
Pişman olmazsınız.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...