13 Temmuz 2018 Cuma

YAVUZ HIRSIZ



Dört yıl önce.
21 Eylül 2014 tarihinde bir yazı kaleme almıştım.
“Rum Tohumu”
Milli Takımın ve Fenerbahçe’nin efsane golcüsü Lefter Küçükandonyadis’in etnik kimliği nedeniyle nasıl zulüm gördüğünü, karakolda nasıl tokatlandığını yazmıştım.
O günlerden kalma bir gazete haberiyle de olayı belgelemiştim.
Bu yazım bir kaç gün sonra Haber Hürriyeti Gazetesi’nde yayınlandı.
Ayrıca dört yıl boyunca zaman zaman sosyal medyada da dolaştı, durdu.
Futbol Federasyonu bu yılki futbol sezonuna “Lefter Küçükandonyadis” ismini koyunca, tekrar gündeme geldi.



Önceki gün AhvalHaber’in internet sitesine bakarken, yazım çıktı karşıma.
Kelimesi, virgülüne aynı.
Ama yazan ben değilim.
Nazar Büyüm.
Olacak iş değil.
Yazı kopyala, yapıştır yapılmış, üzerine imza konmuş ve yayınlanmış.
Bir de Ahval Haber Copyright ibaresi koymuş!
Yani diyor ki, kaynak gösterilmeden kullanılamaz!
Gözlerime inanamadım.
Ertesi gün aynı yazım bu kez T24’te yayınlandı.
Yine kelimesi, virgülüne aynı.
Yine yazan ben değilim.
Yine Nazar Büyüm.
Pes arkadaş.

*. *. *

Nazar Büyüm zaman zaman okuduğum ve bazı görüşlerini benimsediğim bir yazardı.
İyi bir reklamcıydı.
Yazılarından anladığım kadar, o emek hırsızı olamazdı.
Kendisine bir mail ile ulaştım ve yazının bana ait olduğu, neden kendi imzasıyla
kullandığını sordum.
Aldığım cevap inanılmazdı.
Şöyle yanıtladı Nazar Büyüm mailimi.

Sedat bey, yazıda açıkça belirttim, o öykü benim 40 yıldır tanıdığım bir arkadaşımdan bana geldi. Öyküyü önemli bulduğum için, tanık olduğum iki olayla birleştirerek yazdım. Emeğe saygı bana söyleyebileceğiniz söz değil. Siz olaya, onun önemine, taşıdığı anlama öncelik verin, saygı duyun. Eğer size aitse bu öykü, bunu paylaşmış olmanın hazzı size yetmiyor mu?
Neler oluyor, neler yaşanıyor, yaşıyoruz! Bunu düşünün.
nb”


Gerçekten pes.
Nazar bey diyor ki, yazıyı sen yazmış olabilirsin ama ben paylaştığım için haz duy!
Bu ne egodur?
Bu ne üstten bakıştır?
Bu resmen narsizm!
Dört yıl önce kaleme aldığım yazıyı Nazar Büyüm kendi imzasıyla paylaştığı için haz duyacakmışım.
Güler misin, yoksa okkalı bir küfür mü edersin?
Neyse.
Biz yine empati yapalım ve Nazar Büyüm’ü 40 yıllık arkadaşı yanılttı diye düşünelim.
Demek ki kendisi değil, arkadaşı emek hırsızı!
Ama kim demişti, "bana arkadaşını anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim" diye?
Bu arada Nazar bey bir soru sormuş.
Şöyle diyor.
“Neler oluyor, neler yaşanıyor, yaşıyoruz! Bunu düşünün.”
Düşünmeme gerek yok Nazar bey.
Yavuz hırsız ev sahibini bastırmaya çalışıyor!
Daha ne olsun?

12 Temmuz 2018 Perşembe

ONURLARI İÇİN ÖLÜMÜ SEÇENLERE...


MÖ 42’lerdi.
Fethiye’nin dağlık bölgeleri kan gölüne dönmüştü.
Oklar, mızraklar havada uçuşuyordu.
Kılıçlar elma keser gibi baş kesiyordu.
Savaşın tam ortasında Xanthoslu genç bir kadın boynunu ilmiğe geçirmiş,  kendisini asmaya çalışıyordu.
Bir elinde kendi elleriyle öldürdüğü çocuğu vardı.
Diğer elindeki meşaleyle de evini yakıyordu.
Kararlıydı.
Ne kendisini, ne çocuğunu, ne de evini düşmana bırakmayacaktı.
Düşman Roma İmparatorluğu’ydu.
Para ve güç için Akdeniz’e inmişti.
Onbirlerce askerle Likya’nın başkenti Xanthos’a saldırdılar.
Komutan Brütüs, atın üstünde kendisinden ve ordusundan emin zaferi bekliyordu.
O anda gözü intihar eden kadına takıldı.
Dondu kaldı.
Sonra etrafına bakındı.
Gözlerine inanamadı.
Xanthoslular teslim olmuyordu. Kaybedeceklerini anladıkları için kadın erkek bir bir intihar ediyorlardı.
Brütüs hemen askerlerine emretti.
“Bu onurlu insanları öldürmeyin!.”
Ama iş işten geçmişti. 
Yunanlı tarihçi Plutarkhos’un anlatımına göre Likyalılar sağ teslim olmamak için önce çocuklarını, eşlerini kendi elleriyle öldürüp, sonra bir bir intihar etmişlerdi.
Son nefeslerini verirken de herşeyi yakmışlardı.
Savaş bitinci Brütüs’e sadece harabe bir kent kalmıştı.



Xanthoslular’a bu bağımsızlık aşkı atalarından geçmişti.
Ataları da onurlarını korumak için defalarca böyle topluca intihar etmişlerdi.
Tarih MÖ 545’di.
Pers komutanı Harpagos emrindeki yüzbine yakın askerle Xanthos’u kuşattı.
Xanthoslular dev düşman karşısında sadece 6 bin kadardılar.
Günlerce direndiler, kahramanca savaştılar.
Ancak, yenilgi kaçınılmazdı.
Gerisini tarihçi Heredot anlatıyor.
“Harpagos Xanthos Ovasına indiği zaman, Xanthoslular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı, az sayıda güçleri ile dövüştüler ve yiğitlikte nam saldılar ama yenildiler. Kadınlarını, çocuklarını, hazinelerini, kölelerini kaleye doldurdular. Alttan ve yandan ateşe verdiler. Öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak, düşmana saldırdılar. Savaşta tek kişiye varıncaya kadar, savaşarak öldüler. Bu ateşten yalnızca başka yerlerde bulunan Xanthoslu 80 aile kurtulabildi. Onlar şehri baştan kurdular.”

Şehri baştan kuranlar, mermerlerin üzerine yaşananları yazmayı da ihmal etmediler.
“Evlerimizi mezar yaptık,
Ve mezarlarımızı kendimize ev.
Evlerimiz ateşe verildi,
Ve mezarlarımız yağmalandı.
Yüksek tepelere sığındık,
Yerin dibine saklandık,
Su içinde gizlendik,
Geldiler ve bizi buldular.
Bizi yaktılar ve yok ettiler,
Bizi yağmaladılar.
Ve biz,
Analarımızın uğruna,
Kadınlarımızın uğruna.
Ve biz,
Onurumuz uğruna,
Ve özgürlüğümüzün.
Biz, bu toprakların insanları,
Topluca intiharı aradık
Arkamızda bir ateş bıraktık,
Hiç sönmeyecek.”



Onurları için ölümü göze alan Xanthoslular’ın arkalarında bıraktıkları ateş hiç sönmemişti.
Bizanslılar’ın, Araplar’ın istilasına uğrayan kentlerindeki yapılar binlerce yıl ayakta kalmıştı.
Heykeller, anıt mezarlar, lahitler hepsi onları ölümsüz yapmıştı.
Taki 1838 yılına kadar. 
Ocak ayıydı.
İngiliz Kraliyet Donanması’na bağlı savaş gemisi H.M.S Beacon, Kınık yakınlarında Eşen Çayı'nın denize döküldüğü bölgeye demir attı.
Gemide arkeolog Charles Fellows vardı. Görevi Xanthoslular'ın düşmana vermedikleri anıtları İngiltere'ye götürmekti.

Üstelik, Osmanlı padişahından izin almıştı.
Sadece izin de değil, kazılarda çalıştıracak köylü de.
Fellows aylarca kazı yaptı, Xanthos’un altını üstüne getirdi. 
Sonunda 90 büyük sandıkta toplanan tarihi eserler öküzlerle savaş gemisine taşındı ve yapıldığı topraklardan kaçırıldı.
Xanthoslular’ın canları pahasına düşmana teslim etmedikleri anıtlar, padişah izniyle British Museum’a götürüldü.
Götürülenler arasında Payava lahti, Nereid Anıtı, Harpy Anıtı, heykeller, figürler, yüzlerle tarihi eser var.
Şimdi Londra’da sergileniyorlar.



Osmanlı padişahının izninden sonra Xanthos defalarca talan edildi.
1998 yılında UNESCO kenti Dünya Miras Listesi’ne almasa belki ören yerinde tek taş bile kalmayacaktı.
Şimdi giden eserlerin tekrar Xanthos’a getirilmesi için çabalar var.
Antalya Tanıtım Vakfı, “Eserler Ait Olduğu Yerde Güzeldir” adı altında bir proje başlattı ve 1 milyon imza ile UNESCO’ya başvurmayı kararlaştırdı.
Verirler mi?
Sanmam.
Adamlar çalmadılar ki, padişahtan izinle götürdüler.
Onurları için ölümü göze alan Xanthoslular’ın bizlere emanet bıraktığı eserler, taht sevdası  uğruna İngilizler’e peşkeş çekildi.
Tarihin babası Heredot yaşasa, acaba bu olaya ne derdi?



11 Temmuz 2018 Çarşamba

HEKATE'NİN GÖZYAŞLARI



Karyalıydı Hekate.
Anadolulu.
Asterie ile Perses'in çocuğuydu.
Gecelerin ve karanlıkların kızıydı.
İsmi "En parlak olan" anlamına gelirdi.
Anaerkil Anadolu'nun en önemli ana tançılarından biriydi.
Ay tanrıçasıydı.
Milyonlar ona tapardı.
Yunan mitolojisine Anadolu'dan geçmişti.
Sonra ünü tüm akdenize yayıldı.
Frigler Pessinus dediler ona.
Atinalılar Minerva.
Kıbrıslılar Venüs.
Giritliler Diana.
Sicilyalılar Proserpine.
Elevsisliler Ceres.
Mısırlılar ise İsis.


*. *. *

Üç bedene sahipti..
O üç beden;  bir kadının kız çocukluğunu, anneliğini  ve aneanneliğini sembolize ederdi.
Hilal şeklindeki ay onu betimlerdi.
Romalı filozof Lucius Apuleius Metamorfozlar adlı eserinde şöyle anlattı, onu..
Ben her şeyin doğal annesi, bütün öğelerin sahibesi ve yöneticisi, bütün dünyalarda insan neslini başlatan, kutsal güçlerin reisi, cehennemdeki her şeyin kraliçesi, cennette yaşayanların önde geleniyim. 
Bütün Tanrıların ve Tanrıçaların göründüğü tek biçim benim. 
Gökyüzünün gezegenleri, denizlerin bütün rüzgarları, ve cehennemin acıklı sessizliği benim irademle idare edilir. Tüm dünyada değişik biçimler, farklı gelenekler ve bir çok adlar altında anılan benim adımdır, tapınılan benim kutsal varlığımdır."
Ozan Hesiodos Thegonia’da şu mısraları yazdı onun için.
"Ölümsüzlerin saygısı büyüktür Ona,
Bütün yeryüzünde kurban kesen her ölümlü
Hekate’nin adını anar yakarışlarında.
Kimin dileğini iyi karşılarsa o tanrıça
Onun elde edemeyeceği bir şey yoktur.
Ona bütün mutlulukları vermek elindedir
Ünlü Gaia ve Uranos’un çocukları
Kendi paylarından pay vermişlerdir ona
Kim hoşuna giderse Hekate’nin
Yardım görür ondan.
Meydanlarda kalabalıklar içinde
Kimi isterse onu parlatır Hekate."


Hekate beş bin yıldan fazla bu topraklarda.
Nerede biliyor musunuz?.
Muğla-Milas yolunda Yatağan’ı geçer geçmez antik Karya kenti  Stratonikeia'nın dini merkezi Lagina bölgesinde.
Bugünkü ismiyle Turgut Köyü'nde.
Ya da eskilerin dediği gibi Leyne'de.
Hekate tapınağı 5000 yıldır tüm ihtişamıyla orada.
Dünyadaki en önemli üç pagan mabetinden biri.
Her yıl yüzlerce turistin uğrak yeri.
M.Ö.81'den itibaren Lagina’da her dört yılda bir festivali yapılırdı..
Bir diğer adıyla “anahtar taşıma festivali."
Hekate tapınağının anahtarı yüzlerce insanın eşliğinde Stratonikeia’ya götürülürdü.



Beş bin yıldır orada ayakta duran bu tapınak yakında yok olacak..
Hekate karalara bürünecek.
Nedeni termik santral.
Kömür çıkaracaklar santrale.
Lagina bölgesini kazacaklar.
Bir tane yetmiyormuş gibi üç santral yapacaklar.
Yeşil Muğla'yı karalara boğacaklar..
300 binden fazla zeytin ağacını kesecekler.
Turgut Köyü'nü yok edecekler..
Eski evleri yıkacaklar..
Osmanlı'nın 1311 yılında yaptığı  İlyas  Bey Camii bile..
Kömür uğruna..
Yandaş sermaye para kazansın diye.
Beş bin yıllık Hekate'yi yok edecekler.
İnsanları kanser edecekler.

*.   *.  *

Bu katliamı durdurmanın tek yolu var..
UNESCO'yu göreve çağırmak..
Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) bunun için yoğun bir kampanya başlattı..
Arkadaş sıra sende.
Sen de yüksek sesini.
Diren..
Yaşamın diğer adı direnmektir.
Bir şey yapamıyorsan, bir imza at.
Hekate'nin gözyaşlarını dindir.
Analar ağlamasın.

http://350turkiye.org/unescodan-ne-istiyoruz/

9 Temmuz 2018 Pazartesi

ÖLÜMSÜZ AŞIKLARIN ÇIĞLIĞI


Tarih MÖ 300'lerdi.
Kral Selevkos Mezopotamya ve Anadolu'da nam salmıştı..
Bir oğlu vardı; Antiokhos.
Ona çok düşkündü..
Bir dediğini iki etmemişti..
Antiokhos'u el üstünde büyütmüştü..
Prens atletik, yakışıklı bir delikanlı olmuştu..
Ama hastaydı..
Yemiyor, içmiyor, aylar haftalar odasından çıkmıyordu..
Kral Selevkos oğlunu iyileştirmek için çalmadık kapı bırakmadı..
Onlarca hekim geldi, gitti saraya..
Ama ne fayda..
Antiokhos'un derdine kimse çare bulamıyordu..
Sonunda ünlü hekim Erasistratos saraya yerleşti.
Aylarca prensi gözlemledi..
Nihayet teşhisi koydu.
Antiokhos bir kadına aşıktı.
O kadın odaya girinde kalbi duracak gibi oluyordu..
Ama kadın sıradan biri değildi.
İmkansız gibiydi.
Hekim Erasistratos bunu krala nasıl söylecekti.
Günlerce düşündü.
..Ve kralın huzuruna çıktı ..
"İmparatorum" dedi, "Oğlunuzun hastalığı sevda..Prens benim karıma aşık.. Maalesef iyileşmez."
Kral Selevkos önce bir yutkundu..
Sonra..
“Aramızda bu kadar hukuk ve kardeşliğe karşı biricik oğlumun iyileşmesi için karınızı vermek özverisini esirgiyor musunuz?” diye sordu.
Hekim Erasistratos istediği cevabı almıştı..
"Kralım" dedi, "Mesela oğlunuz, ikinci karınız Stratonikeia’ya aşık olsaydı, karınızı oğlunuza bırakmak özverisinde bulunur muydunuz ?” 
Kral, “Keşke oğlumun hastalık nedeni bu olsaydı." diye hayıflandı..
"Değil karımı, tahtımı, tacımı da bırakırdım.” 
Hekim Erasistratos artık gerçeği söyleyebilirdi..
"Kralım" dedi, "Oğlunuz üvey annesi Stratonikeia’ya aşık..İyileşmesini istiyorsanız, ikinci eşinizi oğlunuza bırakın."
Kral Selevkos durumu anlamıştı..
Halkı tapınağa topladı..
İkinci eşi Stratonikei ile oğlu Antiokhos'u evlendirdiğini açıkladı..
Üvey annesiyle evlenen Antiokhos, sevdiği kadının onuruna muhteşem bir şehir yaptırdı..
Aşkının yüceliğini simgelemek için de şehre onun adını verdi.
Stratonikeia.

Genç Tunç Çağından günümüze ölümsüz aşkların kenti olarak bilinir, Stratonikeia.
Gezgin yazar Strabon'a göre görkemli yapıları ve anıtlarıyla bir uygarlık sembolüdür.
Onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış, heykelleri, tapınakları, tiyatrosu, hamamı, çeşmeleri, kent kapısı ve gymnasium'uyla bir kültür sanat merkezidir.
Hangi taşı kaldırsan altından tarih fışkırır.
Arkeologlar yıllardır kazıyor.
Kazdıkça tarih fışkırıyor.
Yüce bir aşk için kurulan bu şehir arkeologları ve turistleri kendisine aşık ediyor.

Eskihisar Köyü.
Muğla'nın Yatağan ilçesinin 7 kilometre ilerisinde bir şirin belde..
Stratonikeia'nın kalıntılarının üstünde.
Yakında iş makinaları girecek bu köye.
Kepçe, vinç, buldozer.
Yerle bir edilecekler.
Bir termik santral uğruna.
Tarihi, sanatı, doğayı yok edecekler.
Ölümsüz aşkların kentini öldürecekler.

Hani Hasan Hüseyin Korkmazgil der ya.
"Vatan topraksa eğer,
Ormansa, nehirse, madense vatan..
İşçiyse, köylüyse, aydınsa vatan..
Yani yapıp yaratmaksa her şeyi yeni baştan..
Sevmeyi yeni baştan..
Alkışı yeni baştan..
Bir hesabı vardır bunun sorulur..
Bu hesabı soracaklar bulunur.."

Aynen böyle.
Hiç şüpheniz olmasın..
Bu hesap birgün mutlaka sorulur.


4 Temmuz 2018 Çarşamba

DE BE ASLAN KARAM


1944 yılıydı.
Soğuk bir Mart günü.
Amerika’nın Güney Carolina eyaletine bağlı Alcolu kasabasında iki kız çocuğu ölü bulundu.
Biri 11 yaşındaki Betty June.
Diğeri 7 yaşındaki Mary Emma.
İkisinde de cinsel istismar yoktu.
Ölüm nedenleri, kafalarına sert bir cisimle vurulmasıydı.
Kasaba şoktaydı.
Halk sokaklara döküldü. 
Katil bulunup, hemen idam edilmeliydi.
Emniyet harekete geçti.
İki kız çocuğunun öldürüldüğü yere yakın bir bölgede dolaşan 14 yaşındaki siyahi çocuk George Stinney’i tutukladılar.
Ertesi gün yayınlanan gazetelere göre sorgulamada suçunu itiraf etmişti.
Katil oydu.
Üstelik sadece halk değil, siyasetçiler de ölüm cezasından yanaydı.
Hatta bir milletvekili George Stinney’in polisteki itirafının elinde olduğunu söylemişti.
Çocuk henüz mahkemeye bile çıkmadan toplum kararı vermişti.

Bu Afrikalı, çocuk yaşta bile olsa hemen idam edilmeliydi.
Halkın ve siyasetçilerin baskısı karşısında mahkeme bir günde juriyi seçti.
Hepsi beyazdı.
Duruşma başladığında 14 yaşındaki George Stinney ne olduğunu anlamamıştı.
Ne diyeceğini bile bilmiyordu.
Savunma bile yapamadı.
Mahkeme sadece 3 saat sürdü.
Juri 10 dakika içinde hüküm verdi.
Elektrikli sandalyede idam edilecekti.


Aradan sadece 83 gün geçti.
Tarih 16 Haziran 1944’tü.
Saat 19.30.
Stinney’i hapishaneden alıp Merkezi Düzeltme Enstitüsü’ndeki infaz odasına götürdüler.
Boyu 1.55 cm’di.
Kilosu sadece 40 kg.
Elektrikli sandalyeye oturduğunda boyu kısa geldi.
Elektrotları tutan çerçeveyi başına geçiremiyorlardı.
İnfaz memurları çareyi Stinney’in elindeki İncil’de buldular.
İncil’i ondan alıp, altına koydular ve elektrotları başına taktılar.
Ardından 2.400 voltluk elektrik akımını verdiler.
Stanney 4 dakika içinde can verdi.
Adalet yerini bulmuştu!
İki kızı öldüren cani, acı çeke çeke ölmüştü.
Toplum vicdanı rahatlamıştı.
Artık Güney Carolina’da Amerikan adaletine güven tamdı.


Aradan 70 yıl geçti.
Tarih Aralık 2014’tü.
Stinney ailesinin ve bir grup idealist avukatın baskıları sonucu dava tekrar açıldı.
Yargıç Carmen Mullen, 1944 yılında yapılan duruşmanın dosyalarını inceledi.
Stinney’in itirafı denilen tutanakta ne imza, ne mühür vardı.
Juri tamamen beyazlardan oluşmuştu.

Juride Stinney’in ismini ilk ortaya atan siyah düşmanı bir siyasetçi bile vardı.
Yargıç bununla yetinmedi, yaşayan tüm tanıklarla görüştü,
Ve sonunda Stinney’in cinayetlerle hiç bir ilgisinin olmadığını kanıtladı.
14 yaşındaki çocuk haksız yere idam edilmişti.
Mezar taşına şunlar yazıldı.
"Haksız yere mahkumiyeti ve kanuna aykırı tarzda öldürülmesi, 16 aralık 2014'te mahkeme kararıyla hükümsüz kılınmıştır." 
Bu olay Amerikan adaletinin yüzkarasıydı.

Bugün “idam idam” diye cellatlığa soyunanlara ithaf olunur.

1 Temmuz 2018 Pazar

SİVAS KATLİAMI VE BABAYA AĞIT


Lanet bir gündü, o gün.
İnsanlığın öldüğü gündü.
Yıl 1993’tü. 
Temmuz’un 2’si.
28 yıl önce bugün.
Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri vardı.
Ülkenin aydınları orada toplanmıştı.
Yazarlar, düşünürler, şairler, ozanlar, fikir insanları.
Dönemin valisi özel davet etmişti onları.
Misafirdiler.
Madımak Oteli'ne yerleştiler.
Daha dışarı adım atmadan etrafları sarıldı.
Aziz Nesin'in din ile ilgisi sözlerini bahane eden yüzlerce gerici tekbir sesleriyle önce oteli taşladı.
Gazete okumayan, haber bile dinlemeyen bu insanların Aziz Nesin'den nasıl haberdar olduğunu kimse bilmiyordu
Onlara kimse müdahale etmiyordu.

Sanki Özel Harp Dairesi görevinin başındaydı.
Belki de bugünlerin zemini hazırlanıyordu.
Gericiler her geçen saat daha da kalabalıklaştılar.
Ölüm naraları” atıyorlardı.
Otelin etrafındaki araçları yaktılar.


Kimse onları engellemiyordu.
O cesaretle otelin alt katını yaktılar.
Kısa sürede alevler büyüdü.
Sivas cehenneme dönmüştü.
Otel içindekiler dönemin hükümetine, siyasi parti yetkililerine, Sivas valisine ve emniyet müdürüne ulaşarak yardım istemişti.
Kendilerine “Korkmayın her türlü önlem alındı” denmesine rağmen, hiç bir önlem alınmadı.


Sonunda aralarında Nesimi Çimen, Metin Altıok, Asım Bezirci,Hasret Gültekin ve Muhlis Akarsu gibi aydınların bulunduğu 33 insan ya yanarak, ya dumandan boğularak öldü.
Kurbanlar arasında iki de otel çalışanı vardı.
Aziz Nesin’in de aralarında bulunduğu 51 kişi ise yangın ve linçten kendi imkanlarıyla kurtulmayı başardı.
Çoğu ağır yaralıydı.
Katliamı film izler gibi seyreden devlet 12 saat sonra Sivas’ta sokağa çıkma yasağı ilan etti.
Asker nihayet tüm kentte hakimiyeti ele geçirmişti.
35 can yakıldıktan 12 saat sonra!

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “ağır tahrik var.  Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş.Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır" diye değerlendirmişti,
Dönemin Başbakanı Tansu Çiller  "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir" diyerek adeta  "saldırganlara bir mesaj" göndermişti.
Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ise, olaylar sırasında telefonla Aziz Nesin ile konuşup “En kısa zamanda takviye güç göndereceğiz” demesine rağmen, katliamdan sonra “ne yapayım, yetkim yoktu" ifadesini kullanmıştı.


Olaylardan bir hafta sonra dönemin valisi Ahmet Karabilgin görevden alındı. 
Vali savunmasında “Asker, polis her yerden yardım istedim. Yardım iş işten geçtikten sonra geldi. Kimse taleplerimi dikkate almayanlara dokunmadı. Onlar resmen korundu, kollandı” demişti.

Dönemin yandaş medyasının manşetleri iğrençti.

HÜRRİYET: Sivas’ta “Aziz Nesin İsyanı; 35 ölü
TÜRKİYE: Sivas’ta fitne; 35 ölü
SABAH: Tahrik, İhmal.
ZAMAN; Birliğimize Tahrik Darbesi
MİLLİYET; Kanlı İsyan.
Tek Özgür Gündem Gazetesi’nin manşeti farklıydı.
Devlet Gözetiminde Katliam.
Bu manşetten sonra Özgür Gündem’in başına gelmeyen kalmadı.

O günlerin  anlı şanlı köşe yazarları, Aziz Nesin'i şeytan ilan etmişti.
Yalçın Doğan: Önce, Aziz Nesin’e ‘artık dur’ demek gerekiyor.”
Cengiz Çandar: Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının aptal olduğu kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin'in bu saptamasında doğru bir husus var: Aziz Nesin bunak değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.”
Mehmet Barlas: Laikliği, kitlelerin öfkesine sürmeyelim! Aydın olmak ve laik olmak inançlara saygısız olmak veya inanç sahiplerini küçümsemek değildir.’’ 
Oktay Ekşi: Halkta bir hazırlanmışlık olmasa, Aziz Nesin’in Pir Sultan Abdal şenliklerinde söylediği birkaç münasebetsiz cümle bu kadar tepkiye yol açmazdı. Nihayet, ‘Beyin damarlarının kireçlendiği’ izlenimi veren, öte yandan da bir ‘hırs-ı piri’ ile yanıp tutuşan birinin hezeyanları olarak değerlendirilir biterdi.”
Ertuğrul Özkök: "Aziz Nesin’in hassasiyet yaratan, tahrike varan sözleri, karşı tahrikle birleşiyor ve hepimizi ciddi şekilde endişelendiren bu sonuç ortaya çıkıyor… Ama bir gün tarih yazıldığı zaman, bu katliamı gerçekleştirenler kadar, buna psikolojik zemin hazırlayan insanlar da sorumlu tutulacaktır. Bu, elinde benzinle otel lobisini yakan için de geçerlidir, ne yazık ki, Aziz Nesin için de...” 
Necati Doğru: "Allah’a küfreden, kahrolsun İslam diyen birinin insanca bir yorum ve anlayış sergilediği söylenemez, sözlerine ve eserlerine değer verilemez.” 

Kısa süre sonra 190 kişi tutuklandı.
Dava 9 yıl sürdü.
33 kişi idam cezasına çaptırıldı ama mahkeme bittiğinde Türkiye’de idam cezası kalkmıştı.
Haklarında yakalama kararı çıkarılan 8 sanık hiç yakalanmadı.
Dava zaman aşımına düşünce yargılanmaktan kurtuldular.
Dava düştüğü gün dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, "Milletimize hayırlı uğurlu olsun" demişti.
O gün halkı kışkırtıp olayları tertipleyenlerin avukatlığını yapan Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aşlık, Halil Ürün ve Hüsnü Turan AKP'den milletvekili seçilerek, meclise girdi.

Biliyorsunuz.
Dönemin Refah Partili Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, son seçimlerde Saadet Partisi’nden Cumhurbaşkanı adayı olmuştu.
CHP'liler dahil bir çok kesimden övgüler yağdırılmıştı.
Ne güzellemeler yapılmıştı.
Millet İttifakı'nın içine alınmıştı.
Yüzbinlere umut olmuştu!
Oysa Karamollaoğlu, " “Sivas katliamı demekten imtina ediyorum, çünkü hakikaten katliam başka bir şey. Birisi gidip doğrudan insanları katlettiği zaman katliam olur. Orada bir kişinin gidip birisini doğrudan doğruya katlettiği vaki değil” demişti.


Sivas katliamında kaybettiklerimiz arasında Adanalı Halk Ozanı Nesimi Çimen de vardı.
Yaşamını yitirdiğinde 62 yaşındaydı.
Geride tek bir çocuk bırakmıştı.
O çocuk balerin ve müzisyen Mazlum Çimen’di.
1993’ün 2 Temmuz’unda babasının öldüğünü haberlerden öğrendi.
Yüreği dağlandı.
Dünyası yıkılmıştı.
Yüreğinden babasına şu satırlar döküldü.

“Öyle ağırım ki kendime 
Sen benden gittin gideli. 
Terim küs olmuş tenime
Sen benden gittin gideli 

Öyle bıkmışım ki kendimden 
Kurudum düştüm dalımdan 
Sanki ruhum çıktı canımdan 
Sen benden gittin gideli.

Bir cefam vardı bin oldu 
Aktı gözüm yaşı sel oldu. 
Yaz baharım döndü kış oldu 
Sen benden gittin gideli.”

Bu satırlar Mazlum Çimen’in yüreğinin sesiydi.
Bir süre sonra bu şiiri besteledi.
Türkü Edip Akbayram ile ünlendi.
Kısa sürede milyonların dilindeydi.

Herkes bunu bir aşk şarkısı sanıyordu ama  “Sen Benden Gitti Gideli” aslında babaya ağıttı.



Pinochet faşizmine direnen Şilili devrimcilerin şöyle bir sözü var.
"Un Pueblo Sin Memoria es Un Pueblo sin Futuro"
Türkçesi şu.
"Hafızası olmayan bir halkın geleceği de olmaz.”
Geleceğimiz için Sivas'ı unutma, unutturma.


Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...