8 Aralık 2018 Cumartesi

BİR ZAMANLAR FİLİSTİN


Tarih 5 Haziran 1967'di.
İsrail devleti Arap ülkelerine savaş açmış, Filistin'i kuşatmıştı.
Emperyaller İsrail'in arkasındaydı.
Dünya'da sosyalistler hariç kimsenin sesi çıkmıyordu..
Türkiye'deki devrimci gençler de buna kayıtsız kalmadı.
Hemen toplandılar, ortak bir bildiri yayınladılar.
"Bu sa­vaş, yok­sul Arap ülke­le­ri­nin sal­dır­gan İs­ra­il'­e kar­şı yap­tı­ğı ba­ğım­sız­lık sa­va­şı­dır. Bu sa­va­şın kı­sa za­man­da ba­rı­şa ulaş­ma­sı, hak­lı­la­rın sal­dır­gan­lar karşı­sın­da hak­la­rı­nı el­de et­me­si­ne bağ­lı­dır. Bu sa­vaşın uza­ma­sı, Or­ta­do­ğu ül­ke­le­ri­nin de­ğil, pet­rol sö­mü­rü­sü­nü sür­dür­mek is­teyen ve iki ta­ra­fa da si­lah sa­tan em­per­ya­list­le­rin ya­ra­rı­na­dır. Bu nedenle Tür­kiye'de­ki üs ve te­sis­ler, Arap ül­ke­le­ri­ne kar­şı kul­lanıl­ma­ma­lı­dır.”
Devrimci gençler bununla da kalmadı.
Akın akın Filistin halkının yardımına koştular.
El Fetih saflarında işgalci İsrail ordusuna karşı savaştılar.
Gidenler Türkiye İşçi Partisi üyeleriydi.
18-19 yaşında gençler Arap ulusunun bağımsızlığı için can verdiler.
Mustafa Çelik, Abdülkadir Yaşargün ve niceleri.
Filistin topraklarında İsrail askerinin kurşunuyla öldüler.

*. *. *

İki yıl sonrası.
1969'du.
Yine yaz ayları.
Türkiye'den Filistin'e akın sürüyordu.
Devletin yanındaki sağcı müslüman kesim İsrail zulmune sesini çıkarmazken, solcular ezilen Araplar'ın yanındaydı.
De­niz Gez­miş, Erim Sü­er­kan, Fa­dıl Ha­san, Ci­han Alp­te­kin, Ömer Erim, Kuy­dul Tu­ran, Yu­suf Kü­pe­li­ gibi onlarca genç Amman'da Fi­lis­tin De­mok­ra­tik Halk Kur­tu­luş Cep­he­si'ne katıldılar.
Onların ardından Hü­se­yin İnan ve Yu­suf Aslan gibi 3 bine yakın genç soluğu Filistin'de aldı.
Çoğu eğitimden sonra kaldı, savaştı.
Bazıları öldü, bazıları yaralandı, bazıları esir düştü.
Faik Bulut esir düşenlerden biriydi.
Sekiz yıla yakın İsrail zindanlarında yattı.
Onun şu sözleri hiç unutulmadı.
"Bizler Filistin halkı için savaşırken, müslüman çevreler bize terörist diyordu.. Hamas kurulana kadar Filistin umurlarında bile değildi."


Ülkeye geri dönenlerin bazıları jandarma tarafından yakalandı.
Aralarında Hüseyin İnan da vardı.
Diyarbakır cezaevinde ağır işkence gördüler.
O günlerin merkez medyası gençlerin tutuklanmasını, "Di­yar­ba­kır Tıp Fa­kül­te­si'ne sabo­taj yap­mak isteyen teröristler ya­ka­landı." diye duyurdu.
Manşetler kin kusuyordu.
"Teröristler Diyarbakır'ı kan gölüne çevirecekti!"
Medyanın yalan manşetleri üzerine Diyarbakır cezaevindeki gençler bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
"Öncelikle Tür­ki­ye halk­la­rı­na şu nok­ta­yı ke­sin­lik­le açık­la­mak is­te­riz: Bi­zim şura­yı ya da bu­ra­yı bom­ba­la­ya­ca­ğı­mız, sa­bo­taj ya­paca­ğı­mız id­di­ala­rı ya­landır, ka­sıt­lı­dır, ter­tip­tir..
Bu man­şet­ler iş­bir­lik­çi iktidar yet­ki­li­le­ri­nin ve polisin ka­mu­oyun­da­ki maksatlı, asıl­sız suçlamala­rı, ter­tip­le­ri­dir. Hiç şüp­he yok­tur ki, bu tertip­ler de di­ğer­le­ri gi­bi er geç if­las ede­cek­tir..
Gün­ler­ce sü­ren iş­ken­ce­ler ve in­san­lık dı­şı uy­gu­la­malar, ad­li ma­kam­la­ra ‘tah­kika­tı de­rin­leş­ti­ri­yo­ru­z' şek­lin­de yan­sı­tıl­dı. Bü­tün bun­lar, al­tı gün­lük iş­ken­ce, bin­ler­ce cop, so­pa, kü­für ve sa­yı­sız ifa­de­ler, iş­bir­lik­çi­le­rin ve or­tak­la­rı­nın çıkar­la­rı­nı ko­ru­mak için­di.
Biz, dün­ya halk­la­rı­nın baş be­la­sı em­per­ya­liz­me kar­şı çar­pı­şan Or­ta­do­ğu halk­la­rı­nın hak­lı mü­ca­de­le­si­ni des­tek­le­mek için Fi­lis­ti­n'­e git­tik. Ama­cı­mız bir ta­raftan Arap halk­la­rı­nın kurtu­lu­şu­nu des­tek­le­mek, diğer ta­raf­tan Tür­ki­ye­li devrimci­ler ola­rak bi­ze dü­şen gö­rev­le­rin bir kıs­mı­nı ye­ri­ne ge­tir­mek­ti.” 

*. *. *

O yıllarda İsrail'e gidenler arasında ilginç biri de vardı.
Adı; Sa­be­tay Va­ro­l‘­du.
Türk yahudisi bir sosyalistti.
Müslüman Filistinliler'i ezen İsrail devletine karşı savaştı.
"Zulüm bizdense ben bizden değilim" diyenlerdendi.
Çünkü onun için dil, din, ırk, renk ayrımı yoktu.
Sadece "ezen ile ezilen" vardı.
Ezilenin yanında olmayan da dilsiz şeytandı.

*. *. *

Nereden nereye.
Filistin'in bugünleri o günlerde yazıldı.
Türkiye dahil bu coğrafyada binlerce genç Amerikan ve İsrail Emperyalizminin ortadoğuya hakim olması için öldürüldü.
Katiller onların işbirlikçisi iktidarlardı.
Ve seslerini çıkarmayan milyonlar.
Şimdi Amerika ve İsrail bu topraklarda cirit atıyor.
Onlar zulüm kusuyor.
Filistinliler gözyaşı döküyor.
Bizimkiler de tekbir çekip, İsrail bayrağı yakmakla uğraşıyor.

7 Aralık 2018 Cuma

KARGI'DAKİ O ESKİ EV


Az Önce gördüm.
Datça Belediyesi Instagram hesabında paylaşmış bu fotoğrafı.
Berivan Tanrıverdi çekmiş.
Kargı koyuna giderken, hemen solda kayalıkların üzerinde eski bir ev.
Yıkık, dökük, harabe.
Dokunsan yerle bir olacak sanki.
Tam virane.
Bu ev, bu haliyle bile Datça’ya gelen turistlerin uğrak yerlerinden biri.
Çünkü manzarası şahane.
İnsanlar gelip fotoğraf çekiyor buradan.
Selfi yapıyorlar Kargı’nın doğal tablosuna karşı.
Sonra sosyal medyada paylaşıyorlar bu fotoğrafları.
Datça’nın tanıtımına katkı sağlıyorlar.

Oysa, bu yıkık dökük evin tarihi değeri o kadar büyük ki.
Avrupa’nın herhangi bir kentinde olacak, hemen onarılır ve müze yapılır.
Turist dolup taşar.


Çünkü bu evde yıllar önce önemli bir filim çevrilmiş.
Bir iddiaya göre Sovyet devrimci Troçki’nin hayatını konu olan film.
Başka bir iddiaya göre Dr. Zhivago’nun yazarı Rus şair Boris Leonidoviç Pasternak’in hayatının çekildiği ev.
Bir film seti yani.
Filmin çekildiği kesin çünkü yaşayan canlı tanıklar var.
Datça’nın köylerindeki, özellikle de eski Datça’daki bazı evlerin kapı ve pencelerini bu eve taşımışlar.
Kameralar saatlerce çekim yapmış burada.
Üstelik bir çok Datçalı figüran olmuş filimde.
Böylesine önemli bir ev bu ev.
Şimdi ise kaderine terkedilmiş durumda.

İnsan düşünmeden edemiyor.
Çok önemli bir filmin çekildiği bu ev şimdi neden bu halde?
Arazi devletin ayrıca.
Neden onarılmıyor?
Neden eski haline getirilmiyor?
Datça’da görev yapan kaymakamlar neden bir proje hazırlamıyor?
Burası bir müze olsa, o filmden fotoğraflarla, görüntülerle süslense, bir kültür sanat evi haline getirilse, ülkeye ve Datça’ya bir artı değer katmaz mı?
Gerçekten neden?
Kültürden sanattan bu kadar mı uzaklar?
Osmanlı’nın ender aydınlarından, devlet adamı Ziya Paşa ünlü Gazel’inde şöyle demişti.
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm.”

Günümüz Türkçe’siyle.
“Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm.
İslam ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.”

Başka söze gerek var mı?




4 Aralık 2018 Salı

HAK VERİLMEZ ALINIR.


Tarih 5 Aralık 1934.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanıyan yasayı onayladı.
Türkiye'de kadınlar artık milletvekili seçimlerinde oy kullanabilecek, aday olabilecekti.
O çağa göre çok önemli bir karardı..
O tarihte dünyada sadece 25 ülkede kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmişti.
Avrupa'da bile Fransa dahil bir çok ülkede kadınlara bu hak tanınmamıştı.
Hele hele müslüman ülkelerde bırakın oy kullanmayı, kadın evden çıkamıyordu.
Peki, Türkiye'de kadınlar bu hakkı nasıl kazandı?
Erkekler mi onlara bağışladı?
Yoksa kadınlar mı söke söke aldı?

*. *. *

Tarih 15 Haziran 1923'tü..
Kurtuluş Savaşı bitmiş ama cumhuriyet henüz kurulmamıştı.
Dönemin aydınlarından yazar ve öğretmen Nezihe Muhiddin başkanlığında bir siyasi parti kuruldu.
Adı, "Kadınlar Halk Fırkası"ydı.
Bu Türkiye'nin ilk siyasi partisiydi.
Çünkü daha Cumhuriyet Halk Fırkası(Partisi) bile kurulmamıştı..
Kadınlar Halk Fırkası kuruluş bildirisinde Mustafa Kemal’in devrimlerine bağlı olduğunu belirtiyor ve kadınlara siyasal hak istiyordu.

İçişleri Bakanlığına verilen dilekçede savaş durumunda kadınların askerlik yapması gerektiği de öngörülüyordu.
Ancak kadınların bu isteği tepki gördü.
Özellikle gazeteler yorumlarla, karikatürlerle kadınları alaya aldı.
İçişleri Bakanlığı 8 ay beklettiği dilekçeyi Osmanlı'dan kalma seçim yasasına aykırı olduğu gerekçesiyle geri çevirdi.
Bunun üzerine 7 Şubat 1924'te Nezihe Muhiddin ve arkadaşları Kadınlar Halk Fırkası yerine Türk Kadınlar Birliği'ni kurdu.
Birlik programına "Siyasetle ilgimiz yoktur" maddesini õzellikle koyarak amaçlarını şöyle açıkladı.
“Kadınlığı düşünsel ve toplumsal alanlarda yükselterek çağdaş ve gelişmiş bir yere eriştirmek”

*. *. *

Parti kurmalarına izin verilmeyen kadınlar rahat durmuyordu.
Mitingler yapıyor, camilerde toplanıyor ve siyasal haklar elde etmenin mücadelesini veriyorlardı.
Zamanla yurt geneline yayılıp, Denizli, Aydın, Afyon ve Diyarbakır’da şubeler açmışlardı.
1925 yılında İstanbul'da bir milletvekili boşluğu vardı.
Türk Kadınlar Birliği seçme seçilme hakkı olmamasına rağmen o boşalan koltuğun bir kadınla doldurulması için meclise dilekçe verdi.
Bu girişim de büyük tepki topladı.
Cumhuriyet Gazetesi'nde konuyla ilgili yorumda Yunus Nadi, "Türkiye’nin hayatında çok mühim meseleler mevcut olduğu bir zamanda hanımlarımızın mebusluk propagandası veya reklamı ile meşgul olmaları pek ciddiyetsiz" diyordu.

Gazeteler haberlerle , karikatürlerle kadınların bu istekleriyle alaya devam ediyordu.

*. *. *

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Askerlik Kanunu görüşülüyordu.
Giresun milletvekili Hakkı Tarık bey, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi gerektiğini söyleyince, İçişleri Bakanı Recep Bey “Kadınlar Türk vatanıyla bu denli ilgili iseler önce askerlik yapsınlar” diyordu..
Mücadeleden vazgeçmeyen Türk Kadınlar Birliği , Kadın Yolu isminde bir dergiyle sesini daha gür çıkarmaya başladı.
Dergide Enver Behnan, Yaşar Nabi ve Fahrettin Kerim gibi dönemin kadın hakları savunucusu erkek de yazıyordu.
Türk Kadınlar Birliği, 1926’da Cumhuriyet Halk Partisine üye olmak için başvuruda bulundu.
Ancak cevap olumsuzdu.
Kendilerine "kadınların hayır işleri ile uğraşmasının daha doğru olacağı" söylendi.
Kadın Yolu Dergisi ısrarlı yayınlarıyla siyasi iktidar üzerinde etkili olmaya başlamıştı.


1927 yılında Nezihe Muhiddin hakkında kongrede usulsüzlük ve hesaplarda yolsuzluk yaptığı iddiasıyla davalar açıldı.
Gazetelerde yoğun bir itibarsızlaştırma kampanyasıyla Nezihe Muhiddin birlikten uzaklaştırıldı..
Yerine gelen Kadınlar Birliği’nin yeni başkanı Latife Bekir, kadınların siyasi hakları ile meşgul olmayacağını açıklarken, "Biz Nezihe Hanım gibi hayaller peşinde koşacak değiliz.” dedi.
Ancak Nezihe Muhiddin'in başlattığı kadın hareketi 1930 yılında meyvesini verdi..
O yıl kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Kadınlar Birliği de 11 Nisan’da Sultanahmet Meydanında bu karara teşekkür mitingi yaptı.
Ardından Cumhuriyetin 10. yılı şerefine kadınlara köy yönetimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Artık sırada kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının verilmesi kalmıştı.


.Ve 5 Aralık 1934 tarihinde kadınlara milletvekili seçme seçilme hakkı verildi..
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılan oylamada 258 olumlu, 53 çekimser ve 6 boş oy kullanılmıştı.
8 Şubat 1935 tarihinde yapılan genel seçimlerinde 17 kadın milletvekili Meclis’e girdi.
Ardından yapılan ara seçimlerde de bir tane daha kadın milletvekili seçildi ve sayı 18'e ulaştı.
Türkiye'de kadınlar yıllar süren bir mücadele sonunda siyasi haklarını elde ettiler.
Ve bir tarihi gerçeğin altını çizdiler.
"Hak verilmez, alınır"


NOT: Kadın Halk Partisini ve Türk Kadınlar Birliğini kuran Nezihe Muhiddin hakkında çıkarılan iddialar ispatlanamadı. Ancak mahkemelerden af kanunu ile kurtuldu. Tüm kişisel itibarı elinden alınmış biri olarak kabuğuna çekildi. Roman yazdı.. Yıllarca adını kimse anmadı ve 1954’te vefat etti.






21 Kasım 2018 Çarşamba

YA ÇALIŞARAK YAŞAMAK, YA SAVAŞARAK ÖLMEK.




Yıl 1831’di.
Fransa’da fırtına öncesi sessizlik vardı.
Devriminin üzerinden bir yıl geçmişti ama işçiler, köylüler hala eziliyor, hala sömürülüyordu.
Devrim onların hayatını değiştirmemişti.
İşçi sınıfı özellikle Lyon kentinde örgütlüydü.
Çünkü Lyon’da dokuma sanayi çok ilerlemişti.
Kentin nufüsu 65 bine yakındı.
Bunun 30 bini dokuma işçisiydi.
Dokuma işçileri çok zor şartlarda çalışıyorlardı.
Günde 2-3 frank karşılığında 16 saat ter dökmek zorundaydılar.
Üstelik iş bulanlar boğaz tokluğuna çalışırken, iş bulamayanlar sokaklarda dileniyordu.
İşçiler defalarca ücretlerinin artırılma için girişimde bulundu.
Ancak fabrikatörler bu isteklere duyarsız kalıyordu.
Sonunda Lyon Belediye Başkanı girdi devreye.
22 dokuma işçisi ile 22 işvereni bir masada buluşturdu.
Hararetli tartışmalardan sonra taraflar ortak bir ücret konusunda anlaştılar.
Ancak, kısa bir süre sonra işverenler anlaşmayı ihlal etti.
İşçiler greve gideceklerini söyleyince de, lokavt uyguladılar ve birçok iş yerini kapattılar.
Artık ok yaydan çıkmıştı.
Tarih 21 Kasım 1831’di.

Sabahın erken saatlerinde 30 bin dokuma işçişi işyerlerini terk ederek şehir merkezine yürüyüşe geçti.
Önlerinde kara bir pankart vardı.
“Ya çalışarak yaşayacağız, ya da savaşarak öleceğiz!”
Geçtikleri her sokakta da halka bildiri dağıtıyorlardı.
Bildiride de şöyle diyordu.
"Uğrunda savaştığımız sorun tüm insanlığın sorunudur. Fransa’nın mutluluğu, güvenli geleceğidir. Bu sabah özgürlüğün güneşi doğdu şehrimize. Hiçbir gücün onun ışığını yok etmesine izin vermeyeceğiz. Yaşasın gerçek özgürlük!"
İşçiler taşkın sel gibiydi.
Polis güçleri engel olmaya çalışsa da onları durduramadı.
Dalga dalga meydana girdiler.
30 bin kişiydiler.
Lyon’u kuşattılar.
Ancak, bundan sonra ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Siyasi bir programları yoktu.
Fransız burjuvazisini nasıl pes ettireceklerini düşünmemişlerdi.
Devletin sert müdahalesi bekliyorlardı ama buna karşılık vermeye hazır değildiler.
Kentin girişlerini barikatlarla çevirdiler.
Ve beklemeye başladılar.
Üç gün sürdü direniş.
Üç gün sonra 24 Kasım 1831’de Fransız Ordusu 30 bin askerle Lyon’a girdi.
Asker acımasızdı.
Komutanları “vur” emri vermişti.
Karşı çıkanı orada öldürdüler.
Tam 535 işçi öldürüldü.
Binlercesi yaralandı.
Burjuvazi direnişi kanla bastırdı.

Çalışarak yaşamak isteyenler, savaşarak öldüler.



Hani Nazım Hikmet’in Bedrettin için feryadı var ya.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zaruri neticesi bu!
deme bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.”

Fransa’da bu dilden anlamayan yürekler Lyon’da yenilseler bile 1871 Paris Komünü’nün fitilini ateşlediler.
Lyon Direnişi'nde hayatını kaybeden 535 işçinin anısına saygıyla.

40 PARALIK ADAMLAR


Toplumumuzda çok kullanılan bir sözdür.
"Kaç paralık adam ki"
Sanki adamlığın ölçü birimi paraymış gibi.
Parası olana beyefendi denir.
Parası olmayan adam bile değildir.
Yaşlılar daha iyi bilir.
Eskiden öğrenciler de parayla değerlendirildi.
"40 paralık adamlar" denilirdi.
Eylem yapan, hakkını arayan öğrencinin genel adıydı bu.
"40 paralık adamlar"
Peki, neden 10, 20, 30 değil de, 40 paralık adamdı öğrenciler?.

*.  *.  *

Tarih; Teşrinisani 1924'tü.
Yani 1924 yılının Kasım ayı.
Bundan tam 90 yıl önce.
İstanbul'da tramvay şehir ulaşımı Konstantinopol isimli bir Belçika şirketine aitti.
Cumhuriyet kurulduktan sonra yabancı şirketlerle masaya oturulmuş ve sözleşmeye bazı şartlar konmuştu.
Bu şartlardan birine gö

re öğrenciler kimliklerini göstermek şartıyla yarı fiyatına tramvaya binecekti.
Belçika şirketi Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm şartlarını kabul etti..
Tramvayda tam bilet 80 para, öğrenci 40 paraydı.
Ancak Osmanlı döneminde her istediği yapılan Belçika şirketi sorun çıkarıyordu.
Öğrencilerden de tam bilet parası, yani 80 para istiyordu.
15 Kasım 1924'te Tıp Fakültesi öğrencileri örgütlendi.
İstanbul'un tüm duraklarında tramvaya binecekler ve 40 para ödeyeceklerdi.
Harbiye durağından binen bir grup öğrenci 40 para verince biletci kabul etmedi ve tramvayda olaylar çıktı.
Kavganın büyümesi üzerine vatman tramvayı durdurdu.
Olay yerine yetişen şirket işçileri ile öğrenciler arasında arbade yaşandı.
Yoldan geçen bazı vatandaşlar da hakkını arayan öğrencilere tepki gösteriyordu.
"Ne olacak, bunlar 40 paralık adamlar"
Bir anda iki el silah sesi duyuldu ve iki öğrenci vurularak yaralandı.
Silahı ateşleyen polis Harbiye karakolunua sığınarak linçten zor kurtuldu.

*.  *.  *

Ertesi gün İstanbul'daki tüm üniversite öğrencileri ayaklanmıştı.
Belçika şirketinin Beyoğlu'ndaki Metrohan'da bulunan merkezini basıp herşeyi talan ettiler.
Şirket yetkilileri canlarını zor kurtarıp Sirkeci'de bulunan Sansaryanhan'daki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne sığındı.
Polisin ve şirket yetkililerinin tüm girişimlerine ve sözlerine rağmen olaylar 3-4 gün yatışmadı.


Sonunda 21 Kasım 1924'te, yani 94 yıl önce bugün Konstantinopol şirketi pes etti.
Artık öğrenciler her yerde tramvaya 40 paraya binecekti.
Bu, Cumhuriyetin ilk toplu öğrenci eylemiydi ve başarıyla sonuçlanmıştı.
İki öğrenciyi yaralayan  polis memuru Hüseyin Efendi ise, "Silahım kendiliğinden ateş aldı" deyince, hapisten kurtuldu ama meslekten el çektirildi.
Bugün öğrenciler toplu ulaşım araçlarına yarım biletle biniyorsa, bu 1924 yılındaki o "40 Paralık adamlar"ın sayesindedir..
Eskilerin öğrencilere "40 paralık adamlar" demesinin nedeni de budur.

*.   *.    *

Aradan tam 94 yıl geçti.
Bugün üniversite öğrencileri böyle bir eylem yapsa düşünün neler olur?
Biber gazı, toma suyu ve plastik mermi.
Onlarca yaralı, belki de ölü.
...Ve gazetelerde "Vandallar" manşetleri.
'Demokrasimiz ileri gidiyor' diyen kimdi?

19 Kasım 2018 Pazartesi

İNSANLIK NE YANA DÜŞER USTA?


1943 yılının ilkbahar aylarıydı.
İkinci Dünya Savaşı günleri.
Yunanistan'ı işgal eden Nazi Almanyası, Rodos ve Simi adalarını da ele geçirmişti.
Kaçan kaçanaydı.
Kaçanlar en yakın yere, Datça'ya sığınıyordu.
Aralarında asker kaçakları da vardı.
Bir günde Palamutbükü'ne 300 kadar İtalyan, 60 kadar da İngiliz askeri sığınmıştı.
Datçalılar asker kaçaklarına kucak açmıştı.
İtalyanlar'ı köyün camisine, İngilizler'i de ilkokuluna yerleştirdiler.
Köy bekçisi Süleyman Çete, ev ev dolaşıp sığınmacılar için ekmek ve yiyecek topluyordu.
Köylüler sığınmacıların ihtiyaçları karşılamaya çalışıyordu.
Kaçaklar hep korkulu gözlerle bakıyordu etrafa.
Gökyüzünde bir uçak sesi duyulduğunda İtalyan ve İngilizler panik halinde ara sokaklara gizleniyordu.
İtalyan sığınmacıların arasında bir kadın vardı.
Kucağında bir çocuk.
Bir tane de karnında.
Sürekli "Yannimu! Yannimu!”  diye çırpınıyordu.
Bağırmaktan sesi kısılmıştı.
Ağlamaktan gözleri kan çanağıydı.
Köy halkı neden ağladığını bilmeden, merak ve üzüntü içinde kadını izliyordu.
Bir kaç kişi koluna girip, Hüseyin Çavuş’un bahçesindeki evin boş bir odasına götürdüler.
Sonra İtalyanca bilen birini buldular.
Sordular kadına, "derdin ne?"
Anlattı.
O anlattıkça, olay anlaşıldı.
Meğer  İtalyanlar'ın bazıları karşıdaki Tilos Adası'ndan kayıklarla kaçmışlar Datça'ya.
Yolda kayığın biri kaybolmuş.
Kadın, "onlar öldü, boğuldu" diye ağlıyormuş.
Haberi duyan köylüler kadının üzüntüsüne ortak olmuştu.
Ancak, bir kaç gün sonra güzel bir haber geldi.
Battı sanılan kayık Bozburun'a çıkmıştı.
Bir anda Türkler, İtalyanlar ve İngilizler büyük bir sevinç yaşadı.
O zamanlarda hergün 10-20 kaçak Datça'nın köylerine sığınıyordu.
Köylüler sığınmacıların yardımına koşuyordu.

*.  *.  *

Çeşme Köy'ün yerlilerinden Cahit Çete böyle anlatmıştı o günleri Datça Yerel Tarih Derneği Başkanı rahmetli Nihat Akkaraca’ya.
Yıl 2018.
Aradan 75 yıl geçmiş.
Merak ediyor insan.
Yarın 200 Suriyeli mülteci Datça’ya sığınsa ne olur acaba?

18 Kasım 2018 Pazar

VER BİR KIZLI RAKI


Hatırlarsınız.
Atatürk ve İnönü'yü ima ederek "iki alkolik" demişlerdi.
Cumhuriyeti kuranları hep içki içmekle eleştirmişlerdi.
Hem de "Kızlı erkekli içiyorlar" diye suçlamışlardı.
"Kızlı erkekli" demekle neyi ima ediyorlardı bilinmiyor ama ecdadımız
Osmanlı'nın "Kızlı Rakı" içtiğini biliniyor.
Hem de erotik kızlı.
*.  *.  *

Kızlı Rakı Osmanlı döneminin en tutulan rakısıydı.
Bizim Yeni Rakı gibi..
"Kızlı Rakı" nın şisesinin üzerinde, üzüm salkımına oturmuş erotik bir kız resmi bulunuyordu.
Üstelik kızın üzerinde bedenini gösteren şeffaf bir elbise vardı ve bir göğsü de meydandaydı..
O yüzden "Ver bir şişe kızlı rakı" denilirdi.
Ecdadımız, şişenin üzerindeki bu kıza baka baka demlenirdi.
*. *. *

Ecdadımızda içki kültürü çok yaygındı.
11. Yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it Türk adlı eserine göre çeşit çeşit şarap vardı bu toplumda.
Bunlar  süçik, çağır, bor ugut, agartgu, begni ve buhsum'du.
Osmanlı'da da devam etti bu kültür.
Bir çok padişah şaraba çok düşkündü.
Topkapı'daki şarap mahzenlerinin keşke bir dili olsa da anlatsaydı.
Şeyhülislam, tarihçi ve müderris Hoca Sâdeddin Efendi, şarap içen ilk padişahın 1.Beyazıt olduğunu söyler. 
"Bu öyle bir altın sudur ki dünyanın bütün hazinelerine üstündür.  Bir dilenciyi cihangir; kudretsiz bir adamı İskender yapar." diyen Ayyaşların Piri Bekri Mustafa döneminin Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi de,  bir şiirinde şöyle yazıyordu.
"Mescitte riya pişeler etsin ko riyayı.
Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai."
Türkçesi.
"Mescitte ikiyüzlüleri bırak,  ikiyüzlülük etsinler 
Sen meyhaneye gel, ne ikiyüzlülük var, ne ikiyüzlü"
Saray şairlerinden Fuzuli, Baki gibi isimler de bir çok şiirinde içki sofralarından, şaraptan söz ederdi.
Rum Diyarının Mevlanası (Mevlana Celalettin Rumi) nİn  şarapla ilgili şiirleri duyguluydu.
*.  *.   *
Peki din adamları, padişahlar içer de toplum durur mu?
Zaman zaman yasaklansa da, Osmanlı toplumunda akşamcılık yaygındı.

17. Yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde o dönemin İstanbul'unu şöyle anlatırdı.
"İstanbul'un dört çevresinde meyhaneler çoktur ama çokluk üzre Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanı'nda, Cibali kapısında, Fener kapısında, Balat kapısında ve Hasköy'de bulunur. Karadeniz Boğazı'na varınca her iskelede meyhane bulunur ama Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar ve Kadıköy'de tabaka tabaka meyhaneler vardır." 
Evliya Çelebiye göre  o yıllarda İstanbul'da tam 2.623 meyhane var ve bu meyhanelerde  11.639 kişi çalışmakta.
Alkol büyük bir sektördü.



Ecdadımız Osmanlı'da içkinin ne kadar yaygın olduğunu anlatan daha onlarca örnek var.
Bakın dünyaca ünlü İslam Düşünürü, yazar, bilim adamı  İbni Sina ne diyor?
“Şarap gerçekten ruhun gıdasıdır..
Onun rengi ve kokusu gülün rengini ve rayihasınıi bastırır.
Tad bakımından baba öğüdü gibidir; acı fakat yararlıdır.
Şarap içmek cahile göre batıl, bilgin yanında haktır.
Aklın fetvası ile âlime helal olmuştur..
Şeriat hükümlerinde ahmak olanlar için haram sayılmıştır..
Cahili şeytana, bilgeyi tanrıya yöneltir.”

14 Kasım 2018 Çarşamba

O ILGIN AĞACI



Anadolu’da bir köy.
Dağ başında üç beş hane.
Sürdürüyor uzun sözün kısasını deli divane. 

Bir gün UFO (kimliği belirlenemeyen uçan cisim) gibi bir genç geldi bu köye.
Neyin nesi, kimin fesi, soran – bilen yok.
O sırada köyün bir sığırtmaca ihtiyacı vardı.
Bizimkinden iyisi mi olacak?
Kendisinin tavuğu bile yoktu ama köyün davarını – naharını (küçükbaş ve büyükbaş hayvan sürülerini) o güdüyordu.
“Garip Çoban” diyorlardı ona.
Gel zaman git zaman, bizim Garip’in fakir gönlü, köyün tek zengin adamının kızına konmaz mı?
Ulan oğlum; sen bir garipsin; sen kiim, ağa kızı kim?
Ama Garip’in de olsa, gönül bu.
Yasak, ferman dinler mi?
Bizimki, dere kıyısından bir kamıştan yedi delikli bir kaval yaptı.
Kara sevdasını, kavalın yanık sesiyle dillendiriyordu.
Bir gün, bizim köyün güzelini, çayın öte yakasının ağasının oğluna istediler.
Dediler ki “Bahçenizdeki güle dermeye geldik, prensesinizi prensimize istemeye geldik.” 
“Eh, düşünelim, nasipse” falan denildi.
Arası soğumadan söz, nişan derken, sıra geldi düğüne.
İki köyde toy dernek kuruldu.
Zurna öttürüldü, davula vuruldu.
Derken, geldi çattı gelin alma.
Gelin ata bindi, “ya nasip” dedi.
Nasip olmadı.
Gelin alayı yürüdü, çayın yanında duruldu.
Zira, deli çay, büsbütün dellenmiş, üzerindeki köprüyü yıkmıştı.
Ama, gelin, baba evine dönemezdi.
“Deh” ettiler gelinin atını dereye.
Birkaç adım attı atmadı, deli dalgalar atı devirdi; at bir yana, gelin bir yana.
Herkes çayın kıyısında “koşun, “kurtarın murad almamış gelini” diye bağırıyordu ama, bir Allah’ın kulu suya atlayayım demiyordu.
Vaziyeti, bayırın yükseğinden gören Garip Çoban, yel oldu esti, sel oldu aktı.
“Savunun bre gavatlar” deyi suya atladı.
Gelini tuta yazdı ama, gür bir dalga, ikisini boz bulanık suya gömdü.
Aldı da vermedi geri.
O günden sonra ikisini de gören tutan olmadı.
Yalnız, ertesi yaz, o derede birisi beyaz, diğeri pembe iki ılgın çıktı.
Dediler ki o köyün söz bilenleri;
"İşte, şu pembe çiçekli ağaç bizim murad almamış gelinimiz, ak çiçekler açan da Garip Çoban.”
*. *. *

Mitolojiyi şiire döken Prof. Dr. Şadan Gökovalı Anadolu Efsaneleri’nde böyle anlatır Ilgın Ağacı’nın hikayesini.

Şimdi gari sizin de yolunuz Datça Mesudiye’ye düşürse, Ovabükü’nde deniz kıyısında Nil Pansiyon’nun önündeki ılgın ağacının altına uzanın.
Akdeniz ve Ege’nin damıtılmış rüzgarlarında Garip Çoban ile Gelin kızın seslerini duyacaksınız.

13 Kasım 2018 Salı

RODOS MÜFTÜSÜ VE BİZİM DİYANET İŞLERİ BAŞKANI


İkinci Dünya Savaşı günleriydi.
Nazi Almanyası sonunda Yunanistan'ı işgal etmiş, Ege Adaları'na saldırıyordu.
Junkers bombardıman uçakları taş taş üstünde bırakmıyordu.
Yıl 1943'tü.
Naziler Rodos'u da ele geçirmişti.
Ve ilk işleri adada yaşayan yahudileri fişlemek oldu.
Tüm yahudileri yakında toplama kamplarına götürmenin hazırlığıydı bu.
Ardından sinegogları, yahudi mahallerini bastılar.
Altın, gümüş değerli ne varsa el koydular.
Yahudi din adamları çaresizdi.
Ellerinde 800 yıllık kutsal kitapları tevratlar vardı.
Toplama kamplarına giderken, bu tevratları yanlarında götüremezlerdi.
Naziler hemen el koyardı.
Sinegoglarda gizleseler, Almanlar mutlaka bulurdu.
Ayrıca Sinegoglar bile bombalanıyordu.
Kutsallarını adada emanet edecek kimse de yoktu.
Hahamlar günlerce tartıştı, kafa yordu.
Ama çare bulamadılar.
Mecburen tevratları Naziler'e vereceklerdi.
İşte o anda bir müslüman din adamı çıktı ortaya.
Rodos müftüsü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu.
Ölümü göze alarak, yahudi din adamlarına "Tevratları bana verin, Murad Reis Camii'nde minbere saklarım. Nazilerin camileri bombalama riski az ve minberde tevrat olacağını asla düşünemezler" dedi.
Rodoslu yahudiler 800 yıllık kutsal kitaplarını Müftü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu'na teslim ettiler.
Sonra kampa götürüldüler.
Günler, haftalar, yıllar geçti.
Savaş bitti.
Toplama kampından Rodos'a giden 1673 yahudiden sadece 151'i geri dönebildi.
Onları limanda karşılayanlar arasında Rodos Müftüsü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu da vardı.
Emanete gözü gibi bakmıştı.
Tevratları yahudilere teslim etti.
Müftü Kaşlıoğlu, aynı adada, aynı havayı soluyan, aynı suyu içen, aynı mahallede yaşadığı insanların kutsallarına, farklı dinden olsalar bile saygı göstermenin onurunu yaşıyordu.

*.   *.  *

Yıl 2018.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, cumhuriyete, kurtuluş savaşına, kuvvayi milliye, Atatürk'e hakaret ederek, milyonlarca insanın değerlerini, kutsallarını aşağılamaya çalışan meczup Kadir Mısıroğlu'nu ziyaret etti.
Objektiflere boy boy poz verdi.
Hem de 10 Kasım'dan bir gün önce.
Fesli meczup Mısıroğlu'nu tasdik edercesine.

1943'ten 2018'e.
Dinin ve din adamının nereden nereye geldiğini görebiliyor musunuz?
Bir Rodos'ta ölüm tehlikesini göze alarak, mahallesindeki yahudilerin kutsalını camide gizleyecek kadar hoş görülü Müftü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu'na bakın.
Bir de, kendi vatandaşlarının, kendi dindaşlarının değerlerine, kutsallarına hakaretler yağdıran fesli meczubu ziyaret eden Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'a.
İrtica ve yobazlık budur işte.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...