18 Kasım 2018 Pazar

VER BİR KIZLI RAKI


Hatırlarsınız.
Atatürk ve İnönü'yü ima ederek "iki alkolik" demişlerdi.
Cumhuriyeti kuranları hep içki içmekle eleştirmişlerdi.
Hem de "Kızlı erkekli içiyorlar" diye suçlamışlardı.
"Kızlı erkekli" demekle neyi ima ediyorlardı bilinmiyor ama ecdadımız
Osmanlı'nın "Kızlı Rakı" içtiğini biliniyor.
Hem de erotik kızlı.
*.  *.  *

Kızlı Rakı Osmanlı döneminin en tutulan rakısıydı.
Bizim Yeni Rakı gibi..
"Kızlı Rakı" nın şisesinin üzerinde, üzüm salkımına oturmuş erotik bir kız resmi bulunuyordu.
Üstelik kızın üzerinde bedenini gösteren şeffaf bir elbise vardı ve bir göğsü de meydandaydı..
O yüzden "Ver bir şişe kızlı rakı" denilirdi.
Ecdadımız, şişenin üzerindeki bu kıza baka baka demlenirdi.
*. *. *

Ecdadımızda içki kültürü çok yaygındı.
11. Yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it Türk adlı eserine göre çeşit çeşit şarap vardı bu toplumda.
Bunlar  süçik, çağır, bor ugut, agartgu, begni ve buhsum'du.
Osmanlı'da da devam etti bu kültür.
Bir çok padişah şaraba çok düşkündü.
Topkapı'daki şarap mahzenlerinin keşke bir dili olsa da anlatsaydı.
Şeyhülislam, tarihçi ve müderris Hoca Sâdeddin Efendi, şarap içen ilk padişahın 1.Beyazıt olduğunu söyler. 
"Bu öyle bir altın sudur ki dünyanın bütün hazinelerine üstündür.  Bir dilenciyi cihangir; kudretsiz bir adamı İskender yapar." diyen Ayyaşların Piri Bekri Mustafa döneminin Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi de,  bir şiirinde şöyle yazıyordu.
"Mescitte riya pişeler etsin ko riyayı.
Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai."
Türkçesi.
"Mescitte ikiyüzlüleri bırak,  ikiyüzlülük etsinler 
Sen meyhaneye gel, ne ikiyüzlülük var, ne ikiyüzlü"
Saray şairlerinden Fuzuli, Baki gibi isimler de bir çok şiirinde içki sofralarından, şaraptan söz ederdi.
Rum Diyarının Mevlanası (Mevlana Celalettin Rumi) nİn  şarapla ilgili şiirleri duyguluydu.
*.  *.   *
Peki din adamları, padişahlar içer de toplum durur mu?
Zaman zaman yasaklansa da, Osmanlı toplumunda akşamcılık yaygındı.

17. Yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde o dönemin İstanbul'unu şöyle anlatırdı.
"İstanbul'un dört çevresinde meyhaneler çoktur ama çokluk üzre Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanı'nda, Cibali kapısında, Fener kapısında, Balat kapısında ve Hasköy'de bulunur. Karadeniz Boğazı'na varınca her iskelede meyhane bulunur ama Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar ve Kadıköy'de tabaka tabaka meyhaneler vardır." 
Evliya Çelebiye göre  o yıllarda İstanbul'da tam 2.623 meyhane var ve bu meyhanelerde  11.639 kişi çalışmakta.
Alkol büyük bir sektördü.



Ecdadımız Osmanlı'da içkinin ne kadar yaygın olduğunu anlatan daha onlarca örnek var.
Bakın dünyaca ünlü İslam Düşünürü, yazar, bilim adamı  İbni Sina ne diyor?
“Şarap gerçekten ruhun gıdasıdır..
Onun rengi ve kokusu gülün rengini ve rayihasınıi bastırır.
Tad bakımından baba öğüdü gibidir; acı fakat yararlıdır.
Şarap içmek cahile göre batıl, bilgin yanında haktır.
Aklın fetvası ile âlime helal olmuştur..
Şeriat hükümlerinde ahmak olanlar için haram sayılmıştır..
Cahili şeytana, bilgeyi tanrıya yöneltir.”

14 Kasım 2018 Çarşamba

O ILGIN AĞACI



Anadolu’da bir köy.
Dağ başında üç beş hane.
Sürdürüyor uzun sözün kısasını deli divane. 

Bir gün UFO (kimliği belirlenemeyen uçan cisim) gibi bir genç geldi bu köye.
Neyin nesi, kimin fesi, soran – bilen yok.
O sırada köyün bir sığırtmaca ihtiyacı vardı.
Bizimkinden iyisi mi olacak?
Kendisinin tavuğu bile yoktu ama köyün davarını – naharını (küçükbaş ve büyükbaş hayvan sürülerini) o güdüyordu.
“Garip Çoban” diyorlardı ona.
Gel zaman git zaman, bizim Garip’in fakir gönlü, köyün tek zengin adamının kızına konmaz mı?
Ulan oğlum; sen bir garipsin; sen kiim, ağa kızı kim?
Ama Garip’in de olsa, gönül bu.
Yasak, ferman dinler mi?
Bizimki, dere kıyısından bir kamıştan yedi delikli bir kaval yaptı.
Kara sevdasını, kavalın yanık sesiyle dillendiriyordu.
Bir gün, bizim köyün güzelini, çayın öte yakasının ağasının oğluna istediler.
Dediler ki “Bahçenizdeki güle dermeye geldik, prensesinizi prensimize istemeye geldik.” 
“Eh, düşünelim, nasipse” falan denildi.
Arası soğumadan söz, nişan derken, sıra geldi düğüne.
İki köyde toy dernek kuruldu.
Zurna öttürüldü, davula vuruldu.
Derken, geldi çattı gelin alma.
Gelin ata bindi, “ya nasip” dedi.
Nasip olmadı.
Gelin alayı yürüdü, çayın yanında duruldu.
Zira, deli çay, büsbütün dellenmiş, üzerindeki köprüyü yıkmıştı.
Ama, gelin, baba evine dönemezdi.
“Deh” ettiler gelinin atını dereye.
Birkaç adım attı atmadı, deli dalgalar atı devirdi; at bir yana, gelin bir yana.
Herkes çayın kıyısında “koşun, “kurtarın murad almamış gelini” diye bağırıyordu ama, bir Allah’ın kulu suya atlayayım demiyordu.
Vaziyeti, bayırın yükseğinden gören Garip Çoban, yel oldu esti, sel oldu aktı.
“Savunun bre gavatlar” deyi suya atladı.
Gelini tuta yazdı ama, gür bir dalga, ikisini boz bulanık suya gömdü.
Aldı da vermedi geri.
O günden sonra ikisini de gören tutan olmadı.
Yalnız, ertesi yaz, o derede birisi beyaz, diğeri pembe iki ılgın çıktı.
Dediler ki o köyün söz bilenleri;
"İşte, şu pembe çiçekli ağaç bizim murad almamış gelinimiz, ak çiçekler açan da Garip Çoban.”
*. *. *

Mitolojiyi şiire döken Prof. Dr. Şadan Gökovalı Anadolu Efsaneleri’nde böyle anlatır Ilgın Ağacı’nın hikayesini.

Şimdi gari sizin de yolunuz Datça Mesudiye’ye düşürse, Ovabükü’nde deniz kıyısında Nil Pansiyon’nun önündeki ılgın ağacının altına uzanın.
Akdeniz ve Ege’nin damıtılmış rüzgarlarında Garip Çoban ile Gelin kızın seslerini duyacaksınız.

13 Kasım 2018 Salı

RODOS MÜFTÜSÜ VE BİZİM DİYANET İŞLERİ BAŞKANI


İkinci Dünya Savaşı günleriydi.
Nazi Almanyası sonunda Yunanistan'ı işgal etmiş, Ege Adaları'na saldırıyordu.
Junkers bombardıman uçakları taş taş üstünde bırakmıyordu.
Yıl 1943'tü.
Naziler Rodos'u da ele geçirmişti.
Ve ilk işleri adada yaşayan yahudileri fişlemek oldu.
Tüm yahudileri yakında toplama kamplarına götürmenin hazırlığıydı bu.
Ardından sinegogları, yahudi mahallerini bastılar.
Altın, gümüş değerli ne varsa el koydular.
Yahudi din adamları çaresizdi.
Ellerinde 800 yıllık kutsal kitapları tevratlar vardı.
Toplama kamplarına giderken, bu tevratları yanlarında götüremezlerdi.
Naziler hemen el koyardı.
Sinegoglarda gizleseler, Almanlar mutlaka bulurdu.
Ayrıca Sinegoglar bile bombalanıyordu.
Kutsallarını adada emanet edecek kimse de yoktu.
Hahamlar günlerce tartıştı, kafa yordu.
Ama çare bulamadılar.
Mecburen tevratları Naziler'e vereceklerdi.
İşte o anda bir müslüman din adamı çıktı ortaya.
Rodos müftüsü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu.
Ölümü göze alarak, yahudi din adamlarına "Tevratları bana verin, Murad Reis Camii'nde minbere saklarım. Nazilerin camileri bombalama riski az ve minberde tevrat olacağını asla düşünemezler" dedi.
Rodoslu yahudiler 800 yıllık kutsal kitaplarını Müftü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu'na teslim ettiler.
Sonra kampa götürüldüler.
Günler, haftalar, yıllar geçti.
Savaş bitti.
Toplama kampından Rodos'a giden 1673 yahudiden sadece 151'i geri dönebildi.
Onları limanda karşılayanlar arasında Rodos Müftüsü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu da vardı.
Emanete gözü gibi bakmıştı.
Tevratları yahudilere teslim etti.
Müftü Kaşlıoğlu, aynı adada, aynı havayı soluyan, aynı suyu içen, aynı mahallede yaşadığı insanların kutsallarına, farklı dinden olsalar bile saygı göstermenin onurunu yaşıyordu.

*.   *.  *

Yıl 2018.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, cumhuriyete, kurtuluş savaşına, kuvvayi milliye, Atatürk'e hakaret ederek, milyonlarca insanın değerlerini, kutsallarını aşağılamaya çalışan meczup Kadir Mısıroğlu'nu ziyaret etti.
Objektiflere boy boy poz verdi.
Hem de 10 Kasım'dan bir gün önce.
Fesli meczup Mısıroğlu'nu tasdik edercesine.

1943'ten 2018'e.
Dinin ve din adamının nereden nereye geldiğini görebiliyor musunuz?
Bir Rodos'ta ölüm tehlikesini göze alarak, mahallesindeki yahudilerin kutsalını camide gizleyecek kadar hoş görülü Müftü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu'na bakın.
Bir de, kendi vatandaşlarının, kendi dindaşlarının değerlerine, kutsallarına hakaretler yağdıran fesli meczubu ziyaret eden Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'a.
İrtica ve yobazlık budur işte.

12 Kasım 2018 Pazartesi

ENGİN ARDIÇ VE GENELEV KADINLARI


"10 Kasım'da her yer kapalıydı, genelevler kapalı mıydı bilmiyorum?" diyen her devrin iktidar borazanı, sözde gazeteci ve yazar Engin Ardıç, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın duygularına, değerlerine hakaret etmekle kalmadı, genelev kadınlarını da aşağıladı.
Zamanında Turgut Özal'a aşık olan, sonra Cem Uzan'a sevdalanan, ardından AKP'ye yavuklanan bu zavallı, namusun bacak arasında değil, beyinde olduğunu bilmeyecek kadar bir zır cahil.

İşte bu zihniyet 1960'lı yıllarda genelev kadınları kadar namuslu olamadı.
O yıllar Amerikan emperyalizminin Türkiye'yi kuşatmaya başladığı yıllardı.
6. Filo İstanbul'u ziyaret ediyordu,
İktidarın emriyle İstanbul genelevlerinin duvarları beyaza boyanıyor, süsleniyor ve Beyoğlu'ndaki Abanoz Sokak'ta girişe İngilizce "Hoşgeldiniz" yazdırılıyordu.

Devlet, Amerikan askerinin seks ihtiyacının en iyi şekilde karşılanması için adeta seferber olmuştu.
Ancak, Missouri Zırhlısı'ndan inen cebi paralı Amerikan askerlerini büyük bir şok bekliyordu.
Devletin Yanki'ye pazarlamak istediği hayat kadınları, "Biz işgalci Amerikan askerini eğlendirecek kadar namussuz değiliz" diyerek greve gittiler.
6. Filo gidene kadar da çalışmadılar.
Bu dünya tarihinin en ilginç grevlerinden biriydi.
Yanki şok olmuştu.
Ancak, genelev kadınlarının devlete karşı gelmelerinin bedeli de ağır oldu.
Kısa bir süre sonra Abanoz Sokak'taki tüm genelevler kapatıldı.
O yıllarda 6. Filo'ya ve Amerikan askerine pezevenklik yapılmasına karşı çıkan akademisyenler, öğrenciler, ilerici gençler cezalandırıldı.
İktidar şakşakçıları ise hep kollandı.





Engin Ardıç  yazısında genelevleri cumhuriyetin açtığına dair bir algı da yaratmak istiyor.
Oysa Türkiye'de genelev açılmasına izin veren ilk kişi, Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamit.
Sonra da Abdülaziz.
Bu iki padişah döneminde ülkede seks sektörü o kadar büyüyor ki, Ernest Hemingway İstanbul notlarında "Avrupa'daki refah döneminin en çılgın yılları bile buradaki fuhuşla yarışamaz" diye yazıyor.
Tarihçi Mustafa Galip'in kayıtlarına göre de o yıllarda İstanbul'da 175 genelev ve beş bine yakın seks işçisi var.

Bir insan Atatürk'ü sevmeyebilir.
Cumhuriyet rejimini benimsemeyebilir.
Eleştirebilir de.
Ama, hakaret, aşağılama asla kabul edilemez.
Engin Ardıç denen bu zavallıya en güzel cevabı veren ve sosyal medyada çok dolaşan Temel Sağıroğlu'nun yazısıyla noktalayalım. 

"10 KASIM’DA GENELEVLER AÇIKTI ENGİN


"Madem ki bilmediğini yazarak sormuşsun ben sana cevap vereyim ENGİN

Eskiden 10 Kasım’da Genelevler kapalı olmazdı. Böyle bir yasa veya kanun hükmünde kararname yoktu ENGİN
Genelevdeki kadınlar kendi iradeleri ile o gün çalışmazlardı. Çünkü o kadınların bedenleri satılık ruhları ise bakireydi ENGİN

Genelevdeki kadınlar döneklik nedir bilmezler.
Bedenleri için bir tarife mevcut olsa da değişmez ilkeleri, sarsılmaz prensipleri vardır ENGİN
Özal döneminde saksafon, Çiller döneminde klakson, Ecevit döneminde akordiyon çalmazlar ENGİN

Birçok insanla para karşılığı yatsalar da sadece 1 kişiyi sever ona bağlanırlar ENGİN
Aşkı da sevgiyi de iyi bilirler. Ruhlarını sadece sevdiği erkeğe verirler. Gazetelere makale değil, kokulu kağıtlara aşk sözcükleri yazarlar.
Kalemleri arkadan önden çalışmaz ENGİN
*
Ben seni çok iyi tanırım ENGİN
Devran senin devranın bitmeden keyfini çıkar ENGİN
Bir soru da benden
Genelevdeki o kadınların sahip olduğu onura sahip misin ENGİN?"


10 Kasım 2018 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL'İN EN SADIK DOSTLARI.



Bizim resmi tarih, devlet büyüklerinin insani yönlerini pek yazmaz.
Özellikle yazmaz.
Sanki onlar etten kemikten değildir.
İnsanüstü varlıklardır.
Korkmazlar,ağlamazlar.
İlahtırlar.
Yüce ve uludurlar.
Tek adam yaratan sistemlerde bu yöntem çok işe yarar.
Oysa onlar da bizim gibi insandır.
En büyük devrimleri yapanlar da, ülkelerini uçuruma atanlar da etten kemikten insanlardır.
İnsana ait iyi, kötü ne varsa tüm duygulara sahiptirler.

*. *. *

Bugün 10 Kasım.
Mustafa Kemal'in ölüm yıldönümü.
Bugün klişe sözleri, ezber sloganları, tapınmayı bırakıp Atatürk'ün fazla bilinmeyen bir yönünü yazalım isterseniz.
Mustafa Kemal bir hayvanseverdi.
İyi bir hayvansever.
Yaşamı boyunca 3 köpeği oldu.
Üçü de sadık dostuydu.
İlkinin adı Alp’ti.
1.Dünya Savaşı'nda doğu cephesinde savaşırken sahiplendi..
Mustafa Kemal izin vermeden Alp çadıra girmez, kimseyi de içeri sokmazdı.
Gözünün içine bakar, ondan talimat beklerdi.
Tam bir bekçiydi.
Çok yaşamadı.

*. *. *

İkinci köpeğinin adı, Alber’di.
Kurtuluş Savaşı'nda esir bir Yunanlı generalin köpeğiydi.
Mustafa Kemal köpeği görür görmez yanına aldı.
Beyaz sarı renklerde bir avcıydı.
Hareketli, oyuncu ve söz dinlerdi.
Öldüğünde Atatürk'ün çok üzüldüğü söylenir.



Mustafa Kemal’in son köpeği ise Foks’tu.
En büyük aşkıydı.
Bir Alman Pointerdi.
Avcı köpeği yani.
Yalova’da fotoğrafçı Hasan Efendi’den 50 liraya satın almıştı.
Kahverengi bir erkekti.
Sevimli ama dik başlıydı.
Hırçın ve kıskançtı.

Atatürk’ten başkasını dinlemez, hatta bazen ona da dişini gösterirdi.
Foks’u çok sevdi Mustafa Kemal.
Yemeğiyle, bakımıyla bizzat kendi ilgilendi.
Çiftleşeceği partnere kadar.
Yıllarca yanından ayırmadı.
Yurtgezilerinde, trende, vapurda, otomobilde hep yanındaydı.
Resmi görüşmeler de bile.
Geceleri Atatürk’ün karyolasının dibine konan özel yastıkta uyurdu.
Foks, Türkiye Cumhuriyetinde Mustafa Kemal’e en yakın canlıydı.


1933 yılında Gaziantep gezisinden sonra Atatürk’ü elinden ısırdı, Foks.
Daha önce bir kaç kez daha ısırmıştı.
Hatta bir keresinde Mili Eğitim Bakanı Reşit Galip’in pantalonunu parçalamıştı.
Bir de Osmanlı geleneklerinden gelen bir valiyi fena korkutmuştu.
Vali korku içinde kaçarken, odadakiler kahkahaya boğulmuştu.
Atatürk “Fenalık yapmak için ısırmadı” dese de, çevresi “Sahibini ısıran köpek iflah olmaz” diyerek Foks’u çiftliğe götürüp iğneyle uyuttu.

*. *. *

Atatürk’ün Foks’tan çok etkilendiği söylenir.
Foks uyutulduktan sonra Atatürk Orman Çiftliği’nin baytarları tarafından derisi soyuldu.
İçi dolduruldu ve gözlerine mavi renkli cam konarak, bir camekan için korundu.
Atatürk kendisine sunulan Foks’un kurutulmuş haline bakamadı ve geri çevirdi.
Foks yıllarca Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesinde kaldı.
Çok çok sonra da anıtkabire devredildi.
Bugün Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde sergileniyor.

6 Kasım 2018 Salı

ÖLÜM YALAN DÖN GEL ÇOCUK


Tarih 7 Kasım 1980'di.
38 yıl önce.
12 Eylül darbecileri ülkede nefes aldırmıyordu.
Hergün yüzlerce insan evlerinden, işyerlerinden alınıp cezaevine konuyordu.
Askerler bir yayınevini bastılar.
Onlarca kitabın arasında Engels'in "Doğanın Dialektiği" de vardı.
Basımevinde bulunan iki kardeş hemen tutuklandı.
Mamak Askeri Cezaevi A Blok'a götürüldüler.
Fişlendiler.
Saçları sakalları kesildi.
Önden, yandan fotoğrafları çekildi.
Sonra C bloka götürülmek için tekme tokat cezaevi arabasına bindirildiler.
Arabada dört muhafız asker vardı.
Astsubay Şükrü Bağ tutuklulara bağırdı.


"On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu."
Sonra askerlere döndü, emri verdi.
"Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım."
A-Bloktan 200 metre uzaklıktaki  C-Bloka gidecek araç  hareket etmeden iki  kardeş hazırola geçirildi.
Sonra dört er, cop, tekme ve tokatla dövmeye başladı.
Onlar tutukluları döverken, astsubay Şükrü Bağ tekrarlıyordu.
"Analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım."
Nihayet araç hareket etti..
Kardeşlerden küçüğü yüzü koyun yere düştü.
Astsubay bağırdı.
"Kaldırın, dövün."
Yol boyunca dövdüler.
C-Blok F koğuşu önünde araçtan indirildiler.
Uygun adım koğuşa götürülüyorlardı.
Astsubay yine bağırdı.
"Geri getirin onları ulan"
Küçük kardeş yeniden dövüleceklerini anlayınca astsubaya "Sabah kızımı uyandırmadan evden çıktım..Bir suçumuz yok, bizi bırakın."
"Bunu daha önce düşünecektiniz" dedi astsubay.
Sonra askerlere yine emir verdi.
"Hala analarını ağlatmadınız, birazdan sizin ananız ağlayacak."
Askerler yine çullandılar iki kardeşin üstüne.
İki kardeş birbirine yaslandı, elleriyle başlarını korumaya çalışıyordu..
Askerler olanca hırslarıyla vuruyordu.
Başına jop darbesi alan küçük kardeş yine yüzü koyun yere yığıldı.
Zorlukla kaldırdılar.
Komutan bağırdı.
"Durun."
Sonra bir sigara yaktı.
İki kardeşi, C-Blok F Bölümü'nün tel örgüleri önünde hazırola getirdiler.
Bir süre esas duruşta beklettiler.
Astsubay sigarası bitince yine bağırdı..
"Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patla­tırlar!" 
Askerler iki kardeşin üstüne yine çullandı.
Dakikalarca dövdüler.
Sonra F bölümünün avlusuna soktular.
Avluda deftere siyasi görüşleri yazıldı.
"Solcu komünist"

*  *   *

Cezaevi binasına girdiler.
Işığın yandığı demir parmaklıklı kapıya doğru yürüdüler.
Ancak sağdaki karanlık kapıya doğru yürümelerini söylendi.
İki kardeş o kapıya yöneldi.
Astsubay yine bağırdı.
"Kaçmayın lan itoğlu itler"
Askerler kapının giriş boşluğuna sıkıştırdıkları iki kardeşi yeniden dövme­ye başladılar.
Kardeşlerin sırtları duvara dayalıydı.
Kollarıyla yüzle­rini darbelerden korumaya çalışıyorlardı.
Küçük kardeş aldığı darbeyle yine yüzü koyun yere düştü.
Alnını yere çarptı.
Sonra güçlükle doğruldu.
Tekme tokat koğuşa soktular.
Girişteki tahta sıraya oturttular.
Büyük kardeş koğuştakilerden su istedi.
Kimse yerinden kıpırdamadı.
Yine istedi.
Yine ses çıkmadı.
Korkudan herkes sinmişti.
Bu arada küçük kardeş yüzü kan içinde oturduğu yerden kalktı avluya bakan pencerenin önüne doğru gitti.
Koğuştakiler koştular,  yerine oturmasını söylediler.
Oturdu.
"Midem bulanıyor, kusacağım!" diye bağırdı.
Sonra yere yığıldı.
Hemen bir ranzanın üzerine yatırdılar.
Nefes almıyordu.
Tıp öğrencisi Vahap nabzını yokladı.
"Ölmüş bu" dedi.
Sıcak bedenini bir battaniyeye sardılar, koğuştan çıkardılar..
Tek suçu kitap yayınlamaktı..

*.  *.  *

Soruşturmayı  yürüten askeri savcı, kardeşleri döven dört erden birinin muhafız görevi olmadığını saptadı..
Bu er Etlik'te sağ militan olarak ünlenmişti.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı dört er hakkında kasten adam öldürmek, astsubay hakkında ise kasten adam öldürmeye azmettirmek suçlarından dava açtı.
Yargılama 7 yıl sürdü.



Görevli üç er, ayrı ayrı 10 yıl 8 ay ağır hapis cezası  aldı.
Özel amaçla arabaya binmiş olan sağ görüşlü ere 8 yıl hapis cezası verildi.
Astsubay Şükrü Bağ, önce 10 yıl 8 ay hapis cezası  aldı.
Bu ceza Askeri Yargıtay Genel Kurulu'nda onaylandı ve kesinleşti.
Ama astsubayın, şoför mahallinden dövülme olayını duymasının ve görmesinin olanaksız olduğu görüşüyle Askeri Yargıtay 5. Dairesi, yargılamanın yeniden yapılmasına karar verdi.
Astsubay Şükrü Bağ'a bu kez görevi ihmalden ve üst sınırdan 3 yıl hapis cezası verildi..
Askeri Yargıtay 5. Dairesi kararı bozdu; bu kez 6 ay hapis cezası verildi.
6 aya kadar olan ve cezaların temyizi, yalnızca sıkıyönetim komutanının takdirine ve yetkisine bağlıydı.
Sıkıyönetim  komutanı kararı tasdik etti.
Dosya kapatıldı.



Dövülerek öldürülen küçük kardeş yayıncı İlhan Erdost'tu.
Ağabeyi ise Muzaffer Erdost.
Kardeşinin öldürülmesinden sonra ismini "Muzaffer İlhan Erdost" yaptı.
Abi kardeş Sol ve Onur Yayınlarının sorumluluğunu üstlenmişlerdi.
O kitaplar iki kardeşten birinin canına maloldu.
Leman Sam'ın Ağıt türküsü İlhan Erdost içindi.

"Ne oldu çocuk sana.
Yok olup gittin birden.
Nasıl kıydılar sana,,
ne zor büyüttüm seni ben

Ninni çocuk uyu çocuk.
Ölüm yalan dön gel çocuk.



Zincirlerde çiçek açmış.
Ellerinin yarası.
Sevgisiz kefensiz kaldın.
Soğuktur şimdi orası.

En kolay katlanılan.
Başkasının acısı.
Ben anayım agzımdaki.
Tükürdüğüm kan tadı.

Ninni çocuk uyu çocuk
Ölüm yalan dön gel çocuk."





4 Kasım 2018 Pazar

"SPARTAKÜS İLE ŞEYTAN"IN HİKAYESİ.



Futbolun Spartaküsü'ydü, GalatasarayMetin Kurt.
Yeşil sahalarda önceleri yaşanmamış bir hikayenin yazarıydı.
Bu kahpe sömürü düzenine ilk başkaldıran futbolcuydu.
Bugünün yaldızlı yıldızlı futbolcularından değildi.
Geldiği yeri hiç unutmamış, hep halkının içinde olmuştu.

1970'lı yıllarda "Çizgi Metin" diye tanınırdı.
Özellikle çizgide oynardı.
Bunu da şöyle açıklardı.
"Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynuyorum."

Galatasaray'da başarılı olduktan sonra milli takıma seçilmişti.
İstese milyonları cebine indirirdi.
Ama onun derdi başkaydı.
Her meslekte olduğu gibi futbolda da sömürü vardı.
Futbolcular hayvan pazarında gibi alınıp, satılıyorlardı.
Hiç bir güvenceleri yoktu.
Kaderleri kulüp başkanın iki dudağı arasındaydı.
İsyanı bunaydı.

"Türkiye’de spor denince akla futbol, futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmekte.. Sermayenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlar kazanan elit futbolcularla, spor emekçilerinin genelini özleştirmek, sermayenin sınıf çıkarları gereği ortaya koyduğu bilinçli bir propagandadır. Bu durum spor ve sporcu gerçeğini yansıtmamaktadır." diyordu.

Onun için "Futbol borsada değil, arsada güzeldi."
Galatasaray'da para alamadıkları için ilk grevi başlatan adam oldu..
Milli Takımda tüm futbolcuların imzaladığı, basını kınayan bildirinin önderiydi.
"Atılan her gol emekçinin kalesine girmeyecek, önce sahada ter dökenler kazanacak" diyerek, ilk futbolcu sendikasını kurdu.

Rahmetli İslam abinin (İslam Çupi) ifadesiyle, "Boş mukavelelere atılan imzalara ve insan uyanışının çok gerisini tarif eden manzaralara flaş ve kalem patlatanlar için Metin Kurt, futbolumuzda esmeyen kafaların üzerinde çalan bir alarm zilidir.. Metin Kurt, renk aşkı denen bir sosyal körlüğün, sırt sıvazlama denen afyonun günümüzde insan mutluluğu için yetmeyen ‘donmuş haklar’ olduğu şuuruna varmış bir isyanın kişisidir. Metin Kurt, Türkiye’de ‘futbolcu aklı aut çizgisine kadar devam eder’ şeklinde tarif edilen saha inşasının haklarına birtakım boyutlar kazandırmak istediği için sivri adam olmuştur.”

Sivri adam oldu.
Önce Galatasaray'dan ardından Milli Takımdan kovuldu.
Medya kör sağır oldu.
Mücadelenin sol açığı egemenlere yenik düştü.
Tek suçu Avrupalı futbolcuların bugünkü haklarını, 40 yıl önce dile getirmiş olmasıydı.

*.   *.   *

Metin Kurt'un Galatasaray'da solaçık oynadığı yıllarda Aydın'ın Nazilli ilçesinde mahalle aralarında top koşturan bir sağaçık vardı.
Fırtına gibi eserdi.
Büyüdükçe ünlendi.
Nazilli Sümerspor'dan Muğlaspor'a, Muğlaspor'dan Boluspor'a, ardından da Sarıyer'e transfer oldu.
Müthiş yetenekliydi.
Çok zekiydi.
Galatasaray ve Fenerbahçe'nin hedefindeydi.
1987'de Galatasaray'a transfer oldu..
Parayı aldı, formayı giydi.
Gazetelere boy boy poz verdi.
Sonra birden ortadan kayboldu.
Bir kaç gün sonra anlaşıldı ki, Fenerbahçe'ye transfer olmuştu.
Milyonları cebine koymuştu.
Asrın çalımını atmıştı.
Şeytan dediler ona.
Şeytan Rıdvan.



Metin Kurt ile Rıdvan Dilmen futbolumuzun iki unutulmayan çizgi futbolcusuydu.
Spartaküs ile Şeytan.
"Solaçık Spartaküs" aforoz edildi.
"Sağaçık Şeytan"  baştacı oldu.

Şili Ulusal Stadyumu'nda şöyle bir pankart vardır.
"Un Pueblo Sin Memoria es Un Pueblo sin Futuro"
Yani.
"Hafızası olmayan bir halkın geleceği de olmaz."

3 Kasım 2018 Cumartesi

NAZIM HİKMET VE FUTBOLUN EDEBİYATI



Dünya şairi Nazım Hikmet futbola meraklı mıydı?
Meraklıysa hangi takımı tutuyordu?
Hiç maç yaptı mı?
Futbol üzerine şiir yazdı mı?
Bu soruların hepsinin cevabı, evet.

*. *. *

Nazım Hikmet elbette futbolla ilgilendi.
Hatta gazetelere futbolla ilgili yorumlar bile yazdı.
Ünlü şair 1936 yılında Müjdat Gezen’in babası Nejdet Gezen'in yönettiği Fenerbahçe-Galatasaray derbisini Akşam Gazetesi'nde bakın nasıl kaleme aldı?

"Geçen gün bir dostum "İlle de gidip Fenerbahçe-Galatasaray maçını seyredelim" dedi. Ben de kıramadım dostumu, gidip maçı seyrettim.
Futbol maçı denilen şey, dört bir yanında binlerce insanın toplandığı bir meydanda yapılıyor. Meydanı, teker teker saydım, yirmi iki delikanlı çıkartılıyor. On birinin üstünde sarı kırmızı yollu yollu gömlekler, öteki on birindeyse lacivert sarı fanileler. Ama yirmi ikisi de kısa pantolonlu ve kocaman ayakkabılı.
Meydanın iki başında iki kale var. Mesele topu bu kale denilen direklerin arasından geçirmekmiş.
Her ne hal ise, okuyucularımın çoğu bu hususta benden çok bilgili oldukları için fazla tafsilat vermeyelim.
Birdenbire bir düdük öttü ve oyun başladı.
Yirmi iki delikanlı kan ter içinde ha babam ha koşuyorlar.
Toptan ziyade basıyorlar tekmeyi, atıyorlar çelmeyi, vuruyorlar kakmayı birbirlerine. Bir taraf, "Topu ille ben sokacağım sizin kaleye" diyor, öte taraf "Hayır, bu marifeti ben göstereceğim" iddiasında.
Ne yalan söyleyelim bu hengamede ben de heyecanlanmadım değil.
Fakat benim heyecanlanmam, etraftaki binlerce seyircinin coşkunluğu yanında devede kulak kabilinden.
Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfrü basar bir durumda.
Herkes istediğini söylüyor, herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti, alabildiğine.
Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi, dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu'na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak heyecanlı bir iki saat geçirdim orada."

*. *. *

Nazım Hikmet'in futbolla ilgisi sadece bunlar değil.
Şiiri bile var, 1923'te futbol üzerine.

"Futbolda eski kurdum.
Fenerbahçenin forvetleri
mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken
ben
en ağır hafbekleri yere vururdum.
Fulbolda eski kurdum.
Santırdan alınca pası
çakarım
Hooooooooooooooooooooooooop!
5 numro top
açık ağzından girer golkipin karnına.
Bana mahsustur bu vuruş
futbol potinlerim
kurşun kalemimden öğrendi bu zanaatı!
O kurşun kalemim ki
9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra
işkembenizde taş.
Şairiz be,
şairiz dedik ya be arkadaş."

*. *. *

Hangi takımı tutuyordu?
Bunu da 1931 yılında Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısından anlıyoruz.

"– Fenerli misin, kardeşim?
– Eyvallah Fener’deniz!..
– Galatasaraylı mısın, monşer?
– Natürelman!..
– Ben, iki gözüm ne “Eyvallah” Fener’denim, ne de “Natürelman” Galatasaray’dan…
Ne yalan söyleyeyim, kardeşim, Taksim Stadyumu’nun eşiğini geçmemişim hani!…
Kumar oynamam, at yarışına meraklı değilim, horoz dövüşünden anlamam!..
İster sinema olsun, ister atletizm, yıldızların tercüme-i halini ezbere bilmem, anacığım…
Bütün bu işlerin cahiliyim ama, bu son günlerde, kanım biraz Fenerlilere kaynıyor gibi…
Galatasaray’ı alt etmişler, diye değil alimallah!..
Bilakis be, iki gözüm…
Bu işe biraz kızıyorum bile! Demokrasiya devrinde her sene Fener’in şampiyon olması doğru mu ya.
Hem sonra, efendim, mağluba yardım, şanımızdandır. Malum a! Fener’e kanımın kaynamaya başlaması başka sebepten…
Son yaptığım içtimai, felsefi, harsi, kozmografi tetkikat neticesinde, anladım ki, Fener, İstanbul, Kadıköy, filan semtlerinin mümessilidir… Galatasaray Beyoğlu, Şişli semtlerinde taraftar sahibidir… Fener’in kaptanı Sirkeci’de dükkan açmış… Galatasaray’ınki Beyoğlu’nda.
Ben, iki gözüm, spordan anlamam ama, şimdi neden, Fener’in taraftarı, Galatasaray’ın balosu, müsameresi çoktur bunu anladım işte.
Sporda da olsa, halka dayanalım vatandaşlar!. Halka, kapılarımızı geniş açalım iki gözüm!"

*. *. *

Peki Nazım Hikmet hiç futbol oynadı mı?
Oynadıysa nasıl bir futbolcuydu?
Bunu da Orhan Kemal'den öğreniyoruz.

" Bursa hapishanesinin bahçesi futbol için adam akıllı müsaitti. Bizden evvel de zaten adetmiş, oynarlarmış. Başgardiyanın gönlü edilip, top oynamaya izin koparıldığı ikindi üzerleri, iki takım halinde bahçeye inerdik…(Ben) okulu futbola değişecek kadar bu işin tiryakisiydim. Uzatmayalım, günün birinde aramıza uzun boylu, sarı saçları kıvır kıvır, kırk yaşlarında, mavi gözlü bir de şair karıştı… Hem de takımın en zor yerinde oynuyordu: Ortahaf!… Şiirdeki kadar usta, yahut nefesli olmadığı için, onu ve ona dayanan defansı kolaylıkla geçer, onu
çıldırtırdık. Öyle sinirlenirdi ki… Kurşuni kasketinin siperini hırsla geriye çevirir, santrafora geçer, beklere , haflara (kanat oyuncularına) çıkışır, oyuncuların yerlerini değiştirirdi ama, oyun başladıktan az sonra her şeye rağmen… İnerdik kalelerine ve… GOOOOL!.. İfrit olurdu… Kıpkırmızı yüzü, masmavi gözleri ve yüzünün kırmızılığında kaybolan sarı kaşları… Hele çalım yapar yutturursak öyle içerlerdi ki, sahada bir faul kralı kesilir, elle, kolla, tekmeyle girişirdi...Bir gün esaslı bir tekmesini yemiştim, hani laf aramızda, çok nefis bir tekmeydi.”


1 Kasım 2018 Perşembe

TARİHTEN BİR YAPRAK


“Yurttaşlar! 
İtalya’da yaşayan her vahşi hayvanın yatacak ve kafasını sokacak bir ini var. Ancak İtalya için savaşan ve bu uğurda canını veren kahramanlar, soluduğumuz şu hava ve güneşten aldığımız şu ışıktan başka hiçbir şeye sahip değiller. Evsiz ve yurtsuz bir şekilde eşleri ve çocuklarıyla İtalya’nın bir yerinden bir başka yerine sürüklenip duruyorlar.
Sizin, savaşırken kutsal tapınaklarınızı, atalarınızın mezarlarını ve baba ocağınızı koruduğunuzu iddia eden komutanlarınız var ya, açıktan yalan söylüyor ve sizi aldatıyorlar.
Çünkü siz, savaşçı kahramanlar, hiçbirinizin savunabileceği ne bir kutsal toprağı ne de bir baba ocağı var...
Sizler başkalarının serveti ve debdebe içindeki hayatlarını savunmak için savaş alanlarına sürülüyorsunuz. Size sözüm ona ‘dünyanın efendileri’ denmektedir, halbuki kafanızı sokacak dört duvarlarınız bile yok.”
Tiberius Grachus (MÖ 133- Forum Romanum’da yaptığı bu konuşmadan sonra soylular tarafından linç edilerek öldürüldü ve cesedi Tiber nehrine atıldı.)

SANATÇI


MÖ 4'ncü yüzyıldı.
İki ünlü ressam rekabet içindeydi.
Biri Atinalı Zeuxis.
Diğeri Efesli Elanor oğlu Perrhasios.
Bahse girdiler.
Hangisi daha iyi ressamdı?
Kimin resimleri daha gerçekçiydi?
Birer resim yapacaklar ve kesin kararı vereceklerdi.
Halk da sonucu merakla bekliyordu.
Resimler yapıldı, üzerlerine perdeler kapatıldı.
Önce Zeuxis'un atölyesine gittiler.
Zeuxis eserini göstermek için perdeyi açtığında, tuvalde üzüm salkımları vardı.
Sanki gerçek üzüm salkımları.
Öyle ki, üzümleri yemek isteyen bir kaç kuş resmin üstüne kondu.
Tabloyu gagalamaya başladılar.
Resim muhteşemdi.
Bundan iyisi yapılamazdı!
Kazandığını zanneden Zeuxis kibirli bir ifadeyle Perrhasios'a "seninkini görelim" dedi.
Perrhasios'un atölyesine gittiler.
Perrhasios Zeuxis'e "işte benim resmim" diyerek bir perde gösterdi.
Zeuxis resmi görmek için merakla perdeyi açmayı denedi, olmadı.
Bir kez daha denedi, yine olmadı.
Çünkü Perrhasios'un yaptığı resim zaten bir perdeydi.
Sanki gerçek bir perde.
Zeuxis fark edememişti, resmi perde sanmıştı.
Perrhasios'un elini sıktı ve tarihe geçen şu sözleri söyledi.
"Ben kuşları kandırdım, Perrhasios beni kandırdı. En iyi ressam Perrhasios'tur."

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...