18 Ekim 2018 Perşembe

AFRODİSİAS'IN ÇIĞLIĞI


Yıl 1958.
O günlerde 30 yaşında bir foto muhabiriydi.
Gazetesi görev vermişti.
Başbakan Adnan Menderes'in Aydın'da yapacağı baraj açılışını görüntüleyecekti.
Aydın valisine gitti, derdini anlattı.
Vali şoförlü bir araba tahsis etti kendisine.
Yola çıktılar.




Şoför "kestirme bir yol biliyorum, oradan gidelim mi" diye sordu.
Bölgeyi bilmiyor ki, ne desin.
"Tamam" dedi, "kaptan sensin." 
Kestirme yoldan giderken kayboldular.
Ne yönlerini biliyorlar, ne gittikleri yeri.
Saatlerce gittiler, nafile.
Her yer kayalık.
Biri yok ki, sorsunlar.
Sonunda güneş battı, etraf zifiri karanlık oldu.
Saatler sonra ileride bir ışık gördüler.
Nihayet insana ait bir şey.
Bir yerleşim yeriydi burası.
Bir kahve.
Girdiler kahveye.
Etraf lüks lambalarıyla aydınlanıyordu.
Köylüler domino oynuyordu.
Ancak bir ilginçlik vardı.
Kahvede masa yoktu.
Köylüler mermer sütun başlıklarını masa yapmışlar üzerinde domino oynuyorlardı.
Sordu "nereden buldunuz bunları?"
Köylülerin cevabı ilginçti.
"Etrafta bunlardan yüzlercesi var."

O gece zorunlu olarak köyde konakladı.
Sabah gün ışıdığında gördüklerini inanamadı.
Bir antik kentin içindeydi.
Mermer yapılar, lahitler, heykeller, tiyatro, stadium, odeon.
Gördükleri harabe değildi.
Tarih ve bugün iç içe yaşıyordu.
Köylüler mermer sütunları evlerinde kullanıyor, lahitlerin içinde üzüm eziyordu.
Çocuklar binlerce yıllık tiyatroda saklambaç oynuyordu.
Hemen fotoğraf makinasına sarıldı.
Her yeri fotoğrafladı.
Geyre köyüydü burası.
Osmanlı öncesi ismiyle Karya.

İstanbul'a döndüğünde tanıdığı arkeologlara fotoğrafları gösterdi.
Kimse buranın neresi olduğu bilmiyordu.
Türkiye'nin bu antik kentten haberi bile yoktu.




Bunun üzerine fotoğrafları Time Dergisi'ne gönderdi.
Dergi siyah beyaz fotoğraflarla yetinmedi.
Renklilerini de istedi.
Hemen renkli fotoğrafları da çekip tekrar gönderdi.
Kısa bir süre sonra fotoğraflar dünya basınında yayınlandı.
.

Yer yerinden oynadı.
Amerikalı arkeologlar gelip, antik kenti incelediler.
Burası Afrodisias'tı.
Adını aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit'ten almıştı.
Afrodit'e adanan bir kentti.
Tarihi MÖ 5000'lere kadar gidiyordu.
Topraklarında onlarca kültür barındırmıştı.
Antik dönemin sanat, mimarlık ve heykeltraş merkeziydi.
Bir dünya harikasıydı.
Kent geçen sene UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'ne girdi.
Bu antik kenti bulan kişi dün kaybettiğimiz ünlü fotoğrafçı Ara Güler'di.
O günlerde çektiği fotoğraflarını yıllar sonra "Afrodisias Çığlığı" isimli bir sergide kamuoyuyla paylaştı.
Anısına saygıyla.


























15 Ekim 2018 Pazartesi

ÖLÜLER DAĞI'NDA BİR GECE VAKTİ


Hafta sonu Mesudiye'deki dostlarım Özbilen ve Burcu ile düştük yollara.
Rotamız Toroslar.
İlk durak Fethiye'nin zirvelerindeki Nif Köyü.
Nif eski bir Rum yerleşim yeri.
İsmi de Rumca'dan geliyor zaten.
Gelin demek.
Gerçekten gelin gibi bir köy.
Kiraz ve ceviz ağaçlarıyla, sincaplarıyla, dağ keçileriyle, dereleriyle şirin bir dağ köyü.
Zirveler akçam ağaçlarıyla dolu.
Çam dayanıklı ağaçtır.
Nice kara kışlara direnir.
Ama bu zirvelerde kış aylarında kar o kadar yoğun ki, ağırlığı akçamların dallarını bile eğmiş.
Köyün doğası harika.
Havası da.
Yörük kültürü hakim.
Datça'dan yola çıktığımızda sıcaklık 24 dereceydi, Nif'e vardığımızda 4 dereceye indi.
Ve tipiye benzer bir dolu yağışı karşıladı bizleri.
Saatlerce sürdü yağış.
Bir anda her yer bembeyaz.
Ardından gökkuşağı.
Üstelik ikili.
Zirvede bu mevsim, bu yağışa denk gelmek büyük mutluluk.
Ama beklenmedik bir sürpriz oldu bize.
Çünkü planlarımızı bozdu.
Toprak ıslandı, dağ yolları bozuldu.
Üstelik kaya düşme riski arttı.



Üç dört gün Toros zirvelerini gezmeyi  planlarken, vazgeçmek zorunda kaldık.
Gece Nif'ten biraz daha yukarıda Kırıkpınar'da konakladık.
Çivi gibi bir hava.
Soğuk.
En kalınından yünlü yorgan ile yatılıyor.
Sıkı giyinmezsen hasta olmamak elde değil.
Dışarıda domuz ve çakal sesleri.
Ve kangalların havlamaları.
Kaldığımız köy evinin sahibİ Hilmi amca ve eşi yaşlı insanlar.
Ama bizleri muhteşem ağırladılar.
Sabah krallara layık bir kahvaltıdan sonra ver elini Akdeniz kıyıları.
Kekova Üçağız'a gideceğiz.
Balıkçı Telemen'in evine.


Ama yol üzerinde bir yer var ki, görmeden geçilmez.
Kragos dağı.
Likya dilinde Pinale.
Ya da Pinara.
Oval demek.
Gerçekten de oval bir alana kurulmuş fantastik bir Likya kenti.
Halk arasındaki adıyla ölüler dağı.
Bugünkü Babadağ.
Likya'nın başkenti Xanthos'ta nufüs artınca köyün yaşlıları karar vermiş.
"Bizler savaşamıyoruz, bizler üretemiyoruz. Çocuklarımız ve torunlarımız kent hizmetlerinden daha iyi yararlanması için gitmeliyiz."

Ve gitmişler.
Xanthos'u terkedip, Pinale'yi kurmuşlar.
Kragos dağını kendilerine mezar yapmışlar.
Beni her zaman çok etkileyen yerlerden biri burası.
Özbilen de yıllar önce arkeolog Prof. Ahmet Tırpan ile gezmiş bu kenti.
O da çok etkilenmiş.

Ne ilginç biliyor musunuz?
Elin oğlu uzak diyarlardan sırf bu kenti görmek için geliyor, bu ülkenin çocuklarının Pinale'den haberi yok.
İki saate yakın bir yolculuk sonrası Pinale'deyiz.
Ölüler Dağı'nda.
Bir dağ düşünün.
Üzeri delik deşik.
Binlerce kaya mezarı var.
Acaba hangi mezar ustaları açtı bu delikleri?
Hangi aletleri kullandılar?
Kimler yattı o mezarlarda acaba?
Likyalılar onurlu insanlardı.


Teslim olmayı  asla kabul etmeyen insanlar.
Teslim olmak yerine topluca intiharı edecek kadar özgürlüklerine düşkündüler.
Hani Nazım Hikmet der ya.
"Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele."
Likyalılar böyleydiler.
İki kez onurları için öldüler.
Bir Pers istilasında, bir de Roma kuşatmasında çocuk çoluk tüm halk kendilerini yaktılar.
Düşmana ne ganimet, ne esir bıraktılar.
Ve mermerin üzerine şunları yazdılar.

“Evlerimizi mezar yaptık,
Ve mezarlarımızı kendimize ev.
Evlerimiz ateşe verildi,
Ve mezarlarımız yağmalandı.
Yüksek tepelere sığındık,
Yerin dibine saklandık,
Su içinde gizlendik,
Geldiler ve bizi buldular.
Bizi yaktılar ve yok ettiler,
Bizi yağmaladılar.
Ve biz,
Analarımızın uğruna,
Kadınlarımızın uğruna.
Ve biz,
Onurumuz uğruna,
Ve özgürlüğümüzün.
Biz, bu toprakların insanları,
Topluca intiharı aradık
Arkamızda bir ateş bıraktık,
Hiç sönmeyecek."


Bunları konuşurken hava karardı Pinale'de.
Gece olsa bile ayrılamıyor insan buradan
Gökyüzü yıldız yorgan.
Ay ışığı mezar odalarına vururken, vadiden gelen rüzgar sesi bu mezarlarda yatan binlerce onurlu Likyalı'nın çığlığı gibi.
Kamp ateşinin kıvılcımları samanyoluna yükseliyor.
Yanan odunun çatırtısı, domuz ve tilki seslerine karışıyor.
Ve insan zamanın ötesine gidiyor.
Acaba kaç Likyalı böyle ateş başında  dua etti?

"Ey tanrı Kakasbos.
Biz Pinaleliler çocuklarımız ve torunlarımızın daha rahat yaşayabilmesi için evlerimizi mezar, mezarlarımızı ev yaptık.
Artık çocuklarımız ve torunlarımız sana emanet.
Duy sesimizi."



Ertesi gün yolculuğun son durağındayız.
Kekova'da.
Telemen'in Evi'nde.
Telemen Üçağız Köyünde bir güzel insan.
Tepeden tırnağa balıkçı.
Eşi Hülya ile Köy evlerini turizme açmışlar.
Hem gezi teknesi, hem balıkçı teknesi var.
Ailesiyle bizi çok iyi karşıladılar.
Özbilen ve ben balık tutmayı seviyoruz ya, Telemen durur mu?
İki günlük av planı yaptı hemen.
İlk gün olta balıkçılığı.
İkinci gün ağ.
Gündüz gezi, gece balıkçı teknesiyle.
Kekova koylarında full balık tuttuk.
Zifiri karanlıkta sığ koylara girdik.
Milyonlarca dalyan kefali dans etti yanıbaşımızda.
Belli ki üreme zamanları.
Ve 2 metre boyunda bir köpek balığı.
Teknenin etrafında resmen meydan okudu.
Dua etsin o an zıpkın yoktu.
Gerçi bu sularda çok dolaşıyormuş camgöz.
Ama daha insana saldıranı görülmemiş.
Neyse.


Ağları çekmeye başladığımızda Datça ile Kekova'nın farkı da çıktı ortaya.
Burada çeşit bol.

Gözleri fosforlu karidesler, mavi yengeçler, her cins balık.
Hatta çinekop bile.
Telemen her yıl yeni yeni balıkların geldiğini söyledi.
Çinekop bu sene görülmüş Akdeniz sularında.
Afrika barbunu da.
Bakalım daha neler gelecek? 

İki gün karnımızı doyuracak balıkları tuttuk.
Telemen deniz suyunda temizleri hepsini.
Sonra odun ateşinde pişirdi.
Birgün tava, birgün ızgara.
Halil İbrahim Sofrası gibi doldu masa.
Ve ailesiyle birlikte yedik denizden yeni çıkmış balıkları.
Tıka basa deniz ürününe doyduk.
Sonra demli bir çay.
Ve ardından geç saatlere kadar sohbet.

Sabah vedalaşırken sözleştik Telemen ile.
En yakın zamanda deniz kıyısındaki bir başka Likya kentinde çadır kuracağız.
Sabahlara kadar hem balık tutup, hem onurlu Likyalılar'ı konuşacağız.



11 Ekim 2018 Perşembe

MAVİ SULARIN MİMOZA ÇİÇEĞİ


Bir yelkenli düşünün.
Denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde.
Adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. 
Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor.
Bir türlü kıyıya yanaşmıyor.
Denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor.
“Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba.”
Selin Tekin böyle anlatıyor onu.
Gerçekten "merhaba" demeyi çok severdi.
Girdiği her insan topluluğuna, ağaçlara, çiceklere,  havyanlara, doğaya gördüğü herşeye "merhaba" derdi.

"Merhaba, rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur. Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde..”
Yelken denizi çağrıştırıyordu.
Ve o denize aşıktı.
Ondan Halikarnas Balıkçısı koydu kendi ismine.

*. *. *

1945 yılıydı.
Yazar, sanat tarihcisi ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu'na bir mektup geldi.
Bodrum'dan gönderilmişti.
Gönderen Halikarnas Balıkçısı Cevap Şakir'di.
Şöyle diyordu mektupta.
"Bir kaç arkadaşını topla güneye gelin, güzelliğin ne olduğunu anlayın."
Toplandılar.
Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi, Erol Güney, Sabahattin Ali, Samim Kocagöz, Fuat Erol Keskinoğlu ve Necati Cumalı İzmir'de Cevat Şakir ile buluştular.
Yanlarına peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak ahtapot avcısı Paluko'nun teknesine bindiler.
Güneye indiler.

Yolculuğun kuralları vardı.
Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacaktı.
Dünya ile ilişkilerini keseceklerdi.
Öyle de oldu.
Mavi cennette kayboldular.
Sonra bu geziler her yıl tekrarlandı.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, ilk gezide başlayarak farklı yıllara ait on iki defter hazırladı.
Defterlerin adı "Mavi Yolculuk"tu.
O gün bugün Ege ve Akdeniz’de tekne ile çıkılan ve günlerce denizde kalınan gezilerin adına ‘mavi yolculuk’ deniliyor.
Bu yolculuklar bugün turizme milyarlar kazandırıyor.
Tek farkı var.
O günlerde cebi boş aklı dolular çıkardı bu turlara, şimdi cebi dolu aklı boşlar.
Mavi yolculukların fikir babası Cevat Şakir'di.

*. *. *

Sadece denize değil.
Doğaya da aşıktı.
Yine yıllar öncesiydi.
Cevat Şakir, Prosper Merime'nin Karmen'ini Türkçe'ye çevirirken İspanyol kızın tütün fabrikasına saçlarına mimoza demetleri takarak girdiğini okuyunca düşündü.
"Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar!" 
Gerçekten ne güzel olurdu?
Mimozalar Bodrum'u sarıya boyardı.
Ama Türkiye'de mimoza yoktu.

Cevat Şakir hemen harekete geçti.
Paris'ten tohum getirtti.
Her tarafa ekti.
Bir süre sonra Bodrum'da her yerde mimozalar yetişti.
Yıllar sonra bir gün sokaktan geçen düğün alayında Bodrumlu esmer kızların saçlarına mimozalar taktıklarını görünce haykırdı.
"Mimozayı onlar için yetiştirmiştim." 
Bugün Bodrum denilince akla mimoza, mimoza denilince akla Bodrum gelir.

*.  *.  *


Sadece mimoza değil elbette.
Palmiye, Greyfurt, begonvil, narienciye
50’ye yakın çicek, meyve, agaç.
Hepsi onun eseriydi.
Ve okaliptüs.
Yıl 1938'di.
O yıllar Ege'nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu.
Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı.
Yörede nam salmıştı.
Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı.
Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler.
Ancak, bölge bataklıktı.
Tüm ova sivsinek yuvasıydı.
Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti.
İnsanlar ölüyordu.
Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4'ü maalesef ölmüştü.
Son çocuğu erkek doğdu.

Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi.
O bataklık kurutulacaktı.
Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı.
İnsanlar yaşayacaktı.
Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi.
Muhtar ve köylüler valiye çıktılar.
Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar.
Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi.
Bilim insanlarına danıştı.
Sonunda çare bulundu.
Bataklığı besleyen sularını kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı.
Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu.
O girdi devreye.
Avusturalya'dan yüzlerce okaliptüs getirildi.
Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu.
Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi.
Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu.
Sivrisineklerin ve hastalıkların da kökü kazındı.

Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu.


Bugün Marmaris'e ya da Datça'ya karayoluyla gelenler, Sakar'dan Gökova'ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır.
Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir.
Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler.
İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer.
Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir.
İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar.
Şimdi birer dev oldular.
Bazılarının boyu 20 metreyi geçti..
O muhtar Gökova köyü muhtarı Mehmet Gökovalı.
O dönemin valisi Recai Güreli.
O fidanların Avusturalya'dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar da  Cevat Şakir'di.
Muhtarın oğlu da, Halikarnas Balıkçısı'nın manevi evladı Prof. Dr. Şadan Gökovalı'ydı.

*. *. *

Arkeolojiye de meraklıydı.
Mitolojiye de.
Mitolojiyi şiire döken insandı.
Çağdaş Homeros'tu.
Yaşam ustasıydı.
Gazeteciydi.
Yazardı.
Şair, rehber, araştırmacıydı.
Anadoluculuk akımının hümanist kolunun baş temsilcisi ve fikir babasıydı.
Ona göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştı. 
Batı kültürünü benimsemek de doğru değildi. 
Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir senteziydi. 
Anadolu, hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı.
O yüzden de Cevat Şakir Kabaağaçlı Anadolu'nun sesiydi.
1973 yılının 13 Ekimi'nde, İzmir'de dilinden düşürmediği o sözcüğü taşıyan Merhaba Apartmanı'nda 87 yaşında aramızdan ayrıldı.
Manevi evladı Şadan Gökovalı'ya verdiği vasiyeti üzerine Bodrum'a gömüldü.
Geriye sadece onlarca eser değil, o mimozaları, begonvilleri, çicek bahçelerini de bıraktı.
Anısına saygıyla.

KARŞIYAKA VAPURUNDA O MAHUR BESTE



Büyük şair Attila İlhan'ın bugün ölüm yıl dönümü.
Attila İlhan denilince akla yürekten Atatürkçü, devrimci bir vatansever gelir.
Bir de o mahur beste.

Tarih 6 Mayıs 1972.
Denizler'in asıldığı gün.
Attila İlhan İzmir'dedir.
Radyodan duyar kahrolası haberi.
Dünyası yıkılır.
Kendini sokaklara atar.
Sonra soluğu Karşıyaka vapurunda alır.
Sessiz sessiz ağlar vapurda.
Bir yandan gizlediği gözyaşları, bir yandan şu mısralar dökülür.

"Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız.
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız.
Gitti dostlar, şölen bitti, ne eski heyecan ne hız.
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız..
O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız."

Attila İlhan vapurda yalnızdır..
Sözünü ettiği Müjgan bir kadın değildir.
Müjgan Farsça kirpik demektir.

*. *. *
Yıllar sonra Ahmet Kaya, Attila İlhan'ın bu mısralarını şarkı yapar.
Kendisiyle İstanbul'da buluşur ve Taksim'de bir Cafe'de dinletir..
Attila İlhan şarkıyı dinlerken, öyküsünü anlatmayı da ihmal etmez..
..Ve "O Mahur Beste" Ahmet Kaya'nın en sevilen şarkılarından biri olur.

*. *. *

Bugün bir anket yapılsa Attila İlhan severlerin bir kısmı Ahmet Kaya'ya vatan haini der..
Oysa ikisinin de çok iyi birer dost olduklarını bilmezler.
Yaşarken o kadar yakınlardır ki birbirlerine, Attila İlhan Ahmet Kaya'ya "Deli Kara Çocuk" der.

*. *. *
Hatırlıyorsunuz değil mi?
Yıl 1999'du..
Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül törenine katılan Ahmet Kaya birsözü nedeniyle linç edilmişti..
Ahmet Kaya'nın Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıklaması üzerine, törene katılanların hemen hepsi elinde ne varsa kürsüye fırlatmıştı..
Yuhlamalar, küfürler, üstüne yürümeler..
Kaya'yı adeta salondan kovan bir çok ünlü daha sonra sahneye çıkarak hep bir ağızdan Ayten Alpman'ın "Bir Başkadır Benim Memleketim" Şarkısını söylemişlerdi.

"Havasına suyuna taşına toprağına
Bin can feda bir tek dostuma.
Her köşesi cennetim..
Ezilir yanar içim.
Bir başkadır benim memleketim."


Söyledikleri bu şarkı aslında bir Yahudi folk müziğiydi..
Adı da Rabbi Elimelekh'ti.
Kendi topraklarında konuşulan bir dille şarkı söylenmesine karşı çıkanlar, bir Yahudi folk müziğini bağıra bağıra söylüyordu.
Çoğu müzisyen, televizyoncu, gazeteciydi ama müziğin evrensel olduğundan habersizdi.
Gerçekten bir başkaydı benim memleketim!.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...