5 Ağustos 2018 Pazar

BAK HELE ŞU ÇOBANIN YAPTIĞINI

Geçtiğimiz hafta bir fotoğraf paylaştım.
Datça’dan Kargı Koyu’ndan.
Metin Tunç çekmiş.
Belediyeden Osman Akın yayınlamıştı.
Kıyıda insan yüzüne benzeyen bir kaya, hüzünlü bir şekilde giden tekneye bakıyor adeta.
İlginç bir fotoğraftı.
Büyük ilgi gördü.
Ve merak uyandırdı.
Mesajlarla, telefonlarla bana ulaşan çok kişi, fotoğrafın montaj olup olmadığını sordu.
Montaj olmadığını öğrenince de Kargı Koyu’nun yolunu tuttular.
Bir fotoğrafın bile tanıtıma ne kadar büyük etkisinin olduğunu göstergesi bu.

*.  *.  * 

Gelen telefonlardan biri farklıydı.
Konya’dan arıyordu.
Bir çoban.
Ahmet Aslan.
Meraklı olanlar, medyayı takip edenler çoban Ahmet’in hikayesini mutlaka okumuşlardır.
Hani doğada insana benzer taşları toplayarak bir müze açmak için canını dişine takan adam.
İşte o güzel insan.
Çoban Ahmet Aslan.
Şanlı Urfa’nın Harran ilçesinde dünyaya gelmiş.
Ekonomik şartlar, yokluklar nedeniyle 10 yaşında ailesiyle Hatay’a göç etmiş.
Okuyamamış tabi.
İlköğretim 3’ncü sınıftan ayrılma.
1999 yılında Konya’da iş bulmuş Ahmet.
Çobanlık.
Koşa koşa gitmiş Gölyazı Beldesi’ne.
Meralarda hayvan otlatmış yıllarca.
Sonra gördüğü bir taşla hayatı değişmiş bir anda.
Herşey bir taşla başlamış.
İnsan yüzüne benzeyen bir taş.
Bir tutku haline gelmiş ardından.
Dere yataklarında, mağaralarda doğanın yüzyıllar boyunca şekillendirdiği insan yüzüne benzer taşları toplamaya başlamış.
Üç, beş, on derken yüzlerce ilginç taş biriktirmiş.
Sonra bir gün TUBİTAK’ın bir dergisi geçmiş eline.
Japonya’da “İnsan Yüzüne Benzeyen Taşlar Müzesi” olduğunu öğrenmiş.
İşte o an karar vermiş.
“Dünyanın ikinci insan yüzüne benzeyen taşlar müzesini ülkemde ben açmalıyım.”
Başlamış kapı kapı dolaşmaya, projesini anlatmaya.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurmuş.
Cevap ret.
Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ne başvurmuş.
Cevap ret.
Yaşadığı bölgedeki belediyelerin kapısını çalmış.
Onlardan da ret.
Sonunda bir belediye el vermiş Ahmet’e.
Edirne Uzunköprü Belediyesi.
Konya nire, Edirne nire!
Uzunköprü Belediye Başkanı Enis İşbilen, çoban Ahmet’in topladığı insansı taşlarla Belediye Kültür ve Sanat Evi’nde bir müze oluşturmuş.
Dünyanın ikinci insana benzeyen taşlar müzesi büyük ilgi görüyor.
Yabancı ve yerli basının da dikkatini çıkıyor.



Çoban Ahmet telefonda bunları anlattı bana.
Hala insansı taşları toplayama devam ediyormuş.
Paylaştığım o fotoğraftan çok etkilenmiş.
“Datça’da bir müze açabilir miyim?” dedi.
“Datça Belediyesi bu konuda yardımcı olabilir mi?” diye de sordu.
Ve de ekledi.
“Bir maliyeti yok. Sadece bir yer gösterecekler, ben taşları getirip sergileyeceğim. Kendime para falan da istemiyorum. Özellikle yaz ayları Datça’ya gelen turistlerin büyük ilgisini çeker.”
İlginç bir fikir.
Ben aracıyım, bu öneriyi Datça Belediye Başkanı Sayın Gürsel Uçar’a ileteceğim.
Karar onların.
Söz belediyeden açılmışken yazmadan geçemeyeceğim.
Maliyenin iki müfettişi günlerdir belediyenin hesaplarını didik didik ediyor.
Etsinler, etmeliler de.
Ama adaletli biçimde.
Sadece muhalif belediyelere değil, yurt genelinde hepsine.
Ayrıca zamanlama manidar geldi bana.
Niye yerel seçimlere 10 ay kala?
Amaç gerçekten hesapları denetleme mi, yoksa seçim öncesi iş yaptırmamak mı?
CHP’li bir çok belediye aynı durumda.
CHP Genel Merkezi bu konuda ne diyor acaba?


Bu arada Çoban Ahmet’in bir yazar ve şair olduğunu biliyor musunuz?
Koyun otlatırken, taş toplarken bir de şiirler yazmış Ahmet.
“Bütün Kuşları Alkışlamaya Gidiyorum” ve “İdil” isimli kitapların yazarı.
Son kitabı da yeni yayınlandı.
“Herşey bir taşla başladı.”
Neden şiir diye sordum.
Şöyle cevapladı.
“Defterimin satırlarını raylara 
ve kelimeleri 
umut yüklü vagonlara benzetiyorum                           
vagonlar hem ağır                                                                   
hem hafif                                                                                
ki şiirdir ancak                                                                      
bu yükü çekecek                                                                    
en güçlü lokomotif”

Telefonu kapatmadan son sözü de şu oldu.
“Derler ki yıldızdır o kayanlar. Bence gökyüzü taş atıyordur sevgilisinin penceresine.”

*. *. *

Hani bir zamanlar magazin dünyasının bir sözde sanatçısı seçimlerle ilgili “Benim oyum ile dağdaki çobanın oyu bir olamaz” demişti.
Ama unuttuğu bir şey vardı.
Dağdaki Çoban Ahmetler’in sayısı çoğalırsa, o güzel kızımıza sanatçı gözüyle bakan kalmayacak!

3 Ağustos 2018 Cuma

DATÇA SEMALARINDA KAHRAMANLARIN DANSI



MÖ 4.yüzyıldı.
Antik çağın en önemli bilim insanlarından geniş göğüslü Platon, gezegenlerin hareketlerinin nasıl açıklanabileceğini tartışmaya açmıştı.
Batı dünyasında tarihin ilk yüksek öğretim kurulu olan Atina Akademisi'nde bu soruya kimse yanıt veremiyordu.
Bir kişi hariç.
Knidoslu Eudoxus.
Eudoxus, bu problemi gezegenleri eş merkezli küreler takımı biçiminde düşünerek çözdü. 
Gökyüzünün görünümüne kürelerin eksenlerini yatırdı ve her birine farklı bir dönme periyodu atadı. 
Böylece gezegenlerin hareketlerini matematiksel olarak tanımlayan ilk insan oldu. 
Ona göre dünya merkezdeydi ve güneş sistemi Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Ay ve Güneş’ten ibaretti.
Knidoslu Eudoxus'un bu tezi modern astronominin temelini oluşturdu.

*.  *.  *

O günden bugüne 2000 yıl geçti.
Eudoxus'un yaşadığı Knidos'tan sadece 20 dakika uzaktayım.
Dün gece O'nun 2000 yıl önce gözlemdiği gökyüzüne baktım.
Ay, gezegenler, yıldızlar.
Uzakta, çok uzakta kuzeydoğu tarafında Perseus Takım Yıldızı'nın  ışıkları geliyor.
İşte 10 Ağustos'tan itibaren o bölgeden  meteor yağacak üstümüze.
Perseid göktaşları girecek atmosfere.
Datça semaları şenlenecek.


Yanlış anlaşılmasın.
Bu göktaşları Perseus Takım Yıldızı'ndan gelmiyor.
Bunlar 133 yılda bir güneş sistemimizi ziyaret eden 109/Swift-Tuttle isimli kuyruklu yıldızdan geriye kalanlar.
10 Ağustos'tan itibaren dünyamızın yörüngesi, bu enkaz yığının yörüngesiyle kesişecek.
Ve kuyruklu yıldızın bıraktığı enkaz atmosferimizden içeri girecek.
Yağmur gibi yağacaklar.
Bir gecede 100'e yakın sayabilirsiniz.
Özellikle 12-13 Ağustos'ta geceyarısı meteor bombardımanı izleyeceğiz.
Tek yapmanız gereken, ışıktan uzak, karanlık bir bölgeye girerek, başınızı gökyüzüne çevirmek.
Teleskopa, dürbüne de gerek yok.
Çıplak gözle seyredebileceğiz.

*.  *.   *

Argoslu Akrisios ünlü bir kahine gidip bir erkek torununun olup olamayacağını sordu.
Kahin ona kızı Danae'nin bir erkek çocuğu olacağını, ancak bu çocuğun onu öldüreceğini söyledi. 
Korkuya kapılan ve kehanetin gerçekleşmesini istemeyen Akrisios, yeraltına tunçtan bir oda yaptırarak kızını oraya hapsetti.
Ancak baş tanrı Zeus tunç odanın tavanındaki bir yarıktan altın damlası şeklinde içeriye sızdı ve genç kızla beraber oldu. 
Bu birleşmeden Perseus doğdu. 
Perseus bir kahramandı.
Gargonlar'ı dize getiren, Medusa'nın kafasını kesen, Andromeda'yı öldüren, deniz canavarlarıyla savaşıp kazanan bir kahraman.
Ünlendikten sonra bir şenlikte fırlattığı disk, tribünde oturan dedesi Akrisios’un başına çarptı ve  öldürdü.
Böylece kahinin kehaneti gerçekleşmiş oldu.
Yunan Mitolojisi’ndeki Perseus, Perseidler'in geleceği yöndeki takım yıldızına verilen isim.
Kahraman anlamında.
Perseidler de kahramanlar.
Özellikle 12-13 Ağustos'ta gökyüzünde kahramanların dansını kaçırmayın.
                                                            Sadece Datça'da değil, tüm Avrupa'da.




2 Ağustos 2018 Perşembe

VE DATÇA SAHİLLERİ MAHKEMELİK OLDU.



“Anadolu’yu bir yere bakar varsaysak, onun ancak denize baktığını düşünebiliriz. 
Anadolu’nun bütün kolları Ege Denizi'ne açılmıştır. Bu kollardan en güneydeki Datça Yarımadasıdır. 
Sanki Anadolu, denize sevgisinden, Ege köpüklerine atılmış ve kırk beş mil uzanan Datça Yarımadasını yaratırken, Kriyo Burnunda, “İşte Arşipel, bak senin koynuna geldim! Çünkü ben, senin Knidos’unum!” diye bağırmıştır. 
Bundan dolayı Datça Yarımadası, Anadolu’nun Knidos’ta şakıyan dilidir."

*.  *.  *

Halikarnas Balıkçısı böyle anlatır, Datça sahillerini.
Gerçekten de Datça Yarımadası Anadolu'nun şakıyan dilidir.
Binlerce yıl ak köpüklerle yıkandı bu sahiller.
Mavi ile yeşilin kucaklaştığı bu sular "ab-ı hayat"tı herkese.
Kadın erkek, yaşlı genç,  yerli yabancı, zengin yoksul  hiçbir ayrım olmadan, herkes tarafından eşit şekilde kullanıldı.
Sınırsız ve duvarsızdı.
Ama bugün büyük bir tehlike altında.
Kıyıları rant yaratma aracı olarak gören "MUÇEV Turizm Ticaret Ltd. Şti." unvanlı bir şirket, sahilleri işadamlarına kiralanmaya başladı.
Bir çok kıyı alanı;  turizm tesisleri, yazlık siteler gibi çeşitli kişi ve kuruluşlar tarafından halkın kullanımına kapatıldı.
Bu koylarda denize fahiş tutarlarda para ödenerek giriliyor.
Şezlong, şemsiye, otopark herşey para.
Bu ücret Bodrum'da 40 ile 200 lira arasında değişiyor.
Eğer, karşı çıkılmazsa, Datça koyları da Bodrum gibi halka kapanacak.
Bu güzelim koylarda da sadece parası olan denize girebilecek.


MUÇEV geçen yıl Mesudiye'nin cennet köşesi  Kurubük Koyu'nu hukuka aykırı şekilde kiralamaya kalkışmış ancak halkın güçlü bir direnişi ile karşılaşmıştı.
Datçalılar şimdi daha bilinçli ve daha güçlü şekilde sahillerine sahip çıkmaya başladı.
Datça Kent Konseyi Kıyı Çalışma Grubu önderliğinde harekete geçen yüzlerce  duyarlı insan,  MUÇEV ile imzalanan işletme protokollerinin tümünün iptali için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurdu.
Ancak bakanlık yüzlerce dilekçenin hiç birine cevap vermedi. 
Bunun üzerine aralarında bulunmaktan gurur duyduğum 45 arkadaşımla bugün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na dava açtık.
Avukatlarımızın elinde örnek kararlar var.
İnançlıyız, umutluyuz ve kararlıyız.
Bu davayı kazanacağız.
Amacımız Datça sahillerinin ranta açılarak, talan edilmesini önlemek.
Binlerce yıldır olduğu gibi bu sahillerin herkes tarafından eşit şekilde kullanılmasını sürdürmek.
Datça'nın yeni bir Bodrum olmasına izin vermemek.

*.  *.  *

Artık son sözü hukuk söyleyecek..
Bu onurlu mücadelede ön saflarda yer alan Datça Kent Konseyi Başkanı Hayriye Yılmaz Balkan'a, Datça Kent Konseyi Kıyı Çalışma Grubu'na, Muğla Çevre Platformu Datça sekreteri Oya Özgüven'e, avukatlarımız Ali Kurt ile Güngür Elçil'e ve birlikte dava açtığımız 44 duyarlı arkadaşıma selam olsun.
Kıyılar halkındır, özelleştirilemez.


1 Ağustos 2018 Çarşamba

KUM ZAMBAKLARININ FERYADI


Yunan Mitolojisi'nin baş tanrısı çapkın Zeus, bir gece vakti canı sıkılınca Olimpos dağından deniz kıyısına indi.
Thebai kentindeydi.
Dolaşırken, Thebai kralı Amphitryon’un eşi Alkmene’ye
hayran kaldı.
Ne yapıp edip bu kadının gönlünü çelmeliydi.
Hatta ondan insanların yardımına koşacak bir kahraman
yaratmalıydı.
Kral Amphitryon’un seferi çıktığı bir gün amacına
ulaştı.
Alkmene’yle birlikte olmayı başardı.
İkilinin bir erkek çocuğu oldu.
Adı Herakles’ti.
Herkül.
Zeus çocuğu alıp tekrar Olimpos’a döndü.
Çocuğu gören eşi tanrıça Hera, olaya büyük tepki gösterdi
ve bu çocuğa bakmayacağını söyledi.
Zeus ise Herkül’ün tanrılaşmasını, yani ölümsüz olmasını istiyordu.
Bu nedenle mutlaka Hera’nın sütünü içmeliydi.
Bir gece yarısı Hera uyurken, Herakles’i onun
kucağına bıraktı.
Günlerce aç kalan çocuk Hera’nın memelerinden öyle
yapıştı ki, süt ağzından taşıp yere döküldü.
Her süt damlası kumda bir çiceğe dönüştü.
Kum Zambağı dediler bu çiceğe.
Latince Pancratium maritimum.
Süt gibi beyaz, soğanlı bir nergis türüydü.
Masumluğun, dişiliğin, doğurganlığın, simgesiydi.
Yunan Mitolojisi’nde böyle yer aldı.



Kum Zambakları kumsallarımızda yetişen bir çicek. 
Maalesef nesli tükenmek üzere.
En büyük düşmanı inşaatlar.
Ve insanların koparması.
Oysa o kadar narinler ki.
Datça’da da büyük tehlike altındalar.
Sayıları günden güne azalıyor.
Ağustos ayı çiceklenme dönemi.
Ekim’e kadar ürüyorlar
Ve bu çiçeği koparmanın cezası 48 bin lira.
Yanlış okumadınız, tam 48 bin lira.
Ayrıca yurtdışına çıkarılması yasak.
Datçalılar..
Datça’ya gelen konuklar.
Kum Zambaklarımıza sahip çıkalım.
Bu güzelim çiceği yok etmeyelim.
Unutmayalım ki;
Çiceklerin açtığı yerde, umutlar da yeşerir.

31 Temmuz 2018 Salı

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞAN DATÇALI'NIN HİKAYESİ



Bir resim.
Yer Knidos.
Tarih 1859.
Bir Roma mezarının üzerinde üç adam oturuyor.
En önde siyah ceketli, sakallı olan İngiliz arkeolog Sir Charles Thomas Newton.
Diğer ikisi de büyük olasılıkla onun ekibinde çalışan Birleşik Krallık Donanması'na bağlı askerler.
Birazdan bu mezarı kazıp askeri gemiye yükleyecekler.
Anadolu'nun eserlerini Londra'ya götürecekler.
Gidenler sadece mermer lahitler, sütunlar değil.
Bu toprağın öyküleri, hikayeleri, yaşanmışlıkları.
Bu resim o kadar çok şey anlatıyor ki.

*.  *.  * 

Yıl MÖ 44'tü.
Günlerden 15 Mart.
Roma Senatosu  tarihe geçen en önemli olayına tanık oluyordu.
Birazdan İmparator Sezar salona girecek ve o heybetli konuşmasını yapacaktı.
Sezar'ın gireceği kapının önü tıklım tıklımdı.
Bir adam imparatora yaklaşmak için yoğun çaba içindeydi.
Elinde küçük bir kağıda yazdığı notu iletmeye çalışıyordu.
Uzun uğraşlardan sonra, itiş kakışla Sezar'ın yanına yaklaşmayı başardı.
Notu verdi ve kulağına fısıldadı.
”Mutlaka okuyun" 
Sezar kağıdı aldı, okumadan cebine koydu ve salona girdi.
Girer girmez cumhuriyetçi senatörlerin saldırısına uğradı.
Arka arkaya bıçak darbeleriyle yere yığıldı.

Öldürücü darbe üvey evladı Brütüs'ten gelmişti.
“Et tu Brütüs!” dedi Sezar.
“Sen de mi Brütüs!" 
O an son nefesini verdi.
Oysa, kapıda kendisine iletilen o notu okusa, belki de tarihin akışı değişecekti.
Çünkü o notta şöyle yazıyordu.
"İmparatorum dikkatli olun, sizi öldürecekler!"
Sezar'ı uyaran kişi Artemidoros’tu.
Kimdi bu Artemidoros?
Nereliydi?

*.  *.   *

Aradan 2 bin yıla yakın zaman geçti.
Yıl 1859'du.
Aylardan yine Mart.
Osmanlı'nın izniyle Knidos'u soymaya gelen İngiliz arkeolog Charles Newton ve ekibi antik kentte keşif yapıyordu.
Onbaşı Spackman deve boynunda çalıların arasında dolaşırken, ayağı toprağa gömülmüş mermerden bir kadın heykeline takıldı.
Hemen Newton'a haber verdiler.
İngilizler heykelin bulunduğu yeri kazmaya başladı.
Toprağın altından çıkan bir Roma aile mezarıydı.
Görkemli bir anıt mezardı.
Üç lahit vardı.
O lahitlerden biri kime aitti biliyor musunuz?
Sezar'ı suikasttan önce uyarmaya çalışan Artemidoros'a.
Artemidoros Knidosluydu.
Tarihin akışını değiştirmeye çalışan adam Datça topraklarında doğup, büyümüştü.
Charles Newton tüm mezarın içindeki değerli eserleri ve yazıtları alarak İngiltere'ye götürdü.
Yazıtların birinde şöyle yazıyordu.
İmparator Sezar'ı MÖ 15 Mart 44'te Roma Senatosu'na girmemesi için uyarmaya çalışan Knidoslu Artemidoros onurlandırılmıştır.”
Newton lahitleri büyüklükleri ve ağırlıkları nedeniyle götüremedi ama zaman içinde onlar da paramparça oldu.
Knidos’a  kala kala sadece temel taşları kaldı.
Artemidoros'un mezarından çıkanlar bugün British Museum'da sergileniyor.


Artemidoros Knidos'un en ünlü ailelerindendi.
Sayılan, sevilen biriydi.
Roma ile ilişkileri çok iyiydi.
Sezar'a suikastı önleyememesine rağmen ödüllendirildi.
Roma Senatosu Artemidoros nedeniyle Knidos'a "Özgür Kent" ünvanı verdi. Vergi affı dahil büyük ayrıcalıklar tanıdı.
Bu ayrıcalıklar nedeniyle Knidos en parlak dönemlerinden birini yaşadı.
Öldükten sonra Knidoslular onu unutmadı, adına şenlikler düzenlediler.
Artemidoros yıllarca Shakespeare dahil bir çok ünlü yazara da konu olmuştu.
Sezar’a suikastı konu alan çok romanda, tiyatro oyununda önemli bir figürdü.

Gelişmiş ülkeler kültür turizmininden milyar dolarlar kazanıyor.
Doğal ve tarihsel kültür varlıklarıyla milyonları ülkelerine çekiyorlar.
Peki biz ne yapıyoruz?
Örneğin Knidos.
Artemidoros’un hikayesi.
Aristokleidas'ın iyilik meleği kızı Lykaithion’un mezarı.
Korint Tapınağı.
Boulakrates Çeşmesi.
Ne haldeler!
Her ne kadar çıkan eserler British Museum’da olsa bile bu mezarın ve Knidos’un genelinin öyle taş yığını halinde durması doğal mı?
En azından bir maketi yapılarak, öyküsü gelen turistlere anlatılamaz mı?
Bu konuda bizim arkeologlarımızdan görüş alınamaz mı?
Onlarla birlikte projeler üretilemez mi?
Mesela Knidos’ta yıllarca kazı çalışması yapan Ertekin Doksanaltı hocadan, Burgaz’ı en iyi bilen isimlerden Numan Tuna hocadan.
Ve de diğerlerinden.
Ertekin Doksanaltı hocanın Artemidoros, Lykaithion gibi Knidos'un bilinmeyenleriyle ilgili çalışmaları müthiş.
Elimizdeki bu değerlerle, bu tarihsel kültür varlıklarımızı dünyaya tanıtamaz mıyız?

*.  *.  * 
Osmanlı'da Asar-ı Atika Nizamnamesi'ne kadar ülke topraklarında bulunan tarihi eserlerin yurtdışına çıkarılması serbestti.
Dönemin önemli aydını Osman Hamdi Bey’in uğraşları sonunda 1884’te kazılarda çıkan eserlerin kamuya ait olduğu yasallaşmıştı.
Peki sonra ne oldu?
Knidos gibi çok yer taş yığını halinde kaderine terkedilmesi mi?
Zaman zaman bizim arkeologlarımızın kazıları bütçe nedeniyle yarıda kalmadı mı?
Güney Ege Kalkınma Ajansı GEKA, bu konuda önemli işler yapıyor ama maalef yeterli olamıyor.
Knidos’a altın dönemlerini yaşatan Artemidoros bugün kentinin ve mezarının halini görse ne derdi acaba?

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...