26 Şubat 2025 Çarşamba

MEDENİYET DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR


Gazze, bir zamanlar çocuk kahkahalarının yankılandığı sokaklarıyla, annelerin ninniler fısıldadığı evleriyle, yaşlıların bilgeliğini paylaştığı avlularıyla insana ait olanın bir yansımasıydı. Şimdi ise, gökyüzü ölümle örtülü, taşlar mazinin hatıralarını haykırıyor, enkazların altında bir kültürün çığlığı var.
On binlerce masum can, savaşın kör karanlığında yitip giderken, dünya, vahşetin soğukkanlı bir seyircisine dönüşüyor. Vicdan, pazarlık konusu ediliyor; ahlak, küresel bir pazarda satılığa çıkarılmış bir mal gibi.
Bir çocuk enkazın altında son nefesini verirken, başka bir yerde, yüksek kulelerin gölgelerinde insanlar bu ölümler üzerinden kar hesapları yapıyor. ABD Başkanı Trump, yapay zeka görselleriyle Gazze’nin geleceğini bir rant alanı olarak tasvir ediyor. Üstelik bir kare var ki, insanın kanını donduruyor: Trump ve Netanyahu, Gazze’nin harabelerinde, bir havuz başında güneş banyosu yapıyor. Bir zamanlar çocukların oynadığı sokaklarda şimdi ölümün soğuk nefesi dolaşırken, bu sahte cennet tabloları hangi akılla, hangi vicdanla resmediliyor?
Aristoteles, “İnsan, doğası gereği erdemli olmaya yönelir,” der. Fakat bugün, erdemin sesi bastırılmış, insanın doğası kirletilmiş gibi. Eğer insanoğlu, bir harabenin ortasında kendi eğlencesini inşa etmeye cüret ediyorsa, medeniyet dediğimiz şey, yalnızca bir yanılsamadan mı ibaret?

Gazze’de çocukların gülüşleri yerini sessiz ağıtlara bırakırken, dünya hangi noktada bu kadar körleşti? Empatinin öldüğü, adaletin susturulduğu, ahlakın yerle bir olduğu bir çağda, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri yazılıyor.
Ne zaman ki bir insanın acısı, diğerinin kar hırsına kurban edilmez, ne zaman ki yıkımın yerine umut inşa edilir, işte o zaman insanlık küllerinden yeniden doğacaktır. Çünkü Herakleitos’un dediği gibi: “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız.” Belki de insanlık, bu çürümüş düzenin sularında kaybolduğunu kabul edip, vicdanın temiz sularında yeniden yıkanır.
"Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir fikrin karşısında duramaz" demişti Victor Hugo. Eğer bugün Gazze’nin enkazlarında, aç bir çocuğun gözlerinde, yetim kalmış bir bebeğin sessiz çığlığında insanlık utancı görüyorsa, belki de bir şeyler değişebilir.
Ne zaman ki insanlar, kayıtsız kalmanın da bir suç olduğunu anlar…
Ne zaman ki savaşın mağdurlarına yalnızca rakamlar olarak bakmaktan vazgeçer…
Ne zaman ki yıkımın yerine vicdanı koyar, nefreti değil sevgiyi besler…
İşte o zaman insanlık, küllerinden yeniden doğacaktır. Ve belki de bir gün, Gazze’nin sokaklarında yeniden çocuk kahkahaları yükselecek, çünkü "Gece ne kadar karanlık olursa olsun, güneş doğmak için bekler."

23 Şubat 2025 Pazar

KOPMUŞ BEDENLER KAYBOLAN HAYATLAR


Onlar, artık eksik olan bedenleriyle savaşa geri dönen adamlar… Kolları ve bacakları kopmuş, ama ruhları hala ayakta. Et ve kemikten yoksun kaldıkları her santimetre, kararlılıkla doldurdukları bir boşluk. Çünkü savaş, yalnızca mermilerle delik deşik olmuş bedenleri değil, ruhları da törpülüyor. Ve onlar, kaybettikleri her uzuvla daha da eksilmelerine rağmen, savaştan geri adım atmayı kendilerine yediremiyor.

Cephede yankılanan patlamalar, göğe yükselen duman, kurşunların ıslık gibi vızıldadığı ölümcül bir melodi... Zaman, Ukrayna topraklarında kanla yazılmış bir döngüye sıkışıp kalmış gibi. Üç yıl boyunca, her yeni gün, yeni kayıpların habercisi oldu. 46.000 asker toprağa düştü, 380.000’i sakat kaldı. Ama asıl dehşet, bu rakamların ötesinde saklı. Kopmuş bacakların, parçalanmış kolların, boşluğa bakan gözlerin ardında yatan hikayeler gerçek trajedi.

Savaş, insanın sadece bedenini değil, zihnini ve kalbini de parçalara ayırır. Ve bu adamlar, cepheye döndüklerinde, sadece bir düşmana değil, bir gölgeye, bir hayalete karşı savaşıyorlar,
kendi kayıplarının, eksikliklerinin ve hayatta kalmanın ağırlığının yarattığı bir hayalete.

Bazıları savaş alanına koltuk değnekleriyle dönüyor, bazıları protez bacaklarla. Ellerini kaybedenler, silahları tutamayınca onları kullanmayı öğrendikleri her yeni yöntemle baştan yaratıyorlar kendilerini. Çünkü onlara göre savaş, bir çift el ya da sağlam bacaklarla verilecek bir mücadele değil, iradenin en büyük sınavı. “Kollar ve bacaklarla dövüşmek herkesin yapabileceği bir şeydir,” diyor içlerinden biri. “Onlarsız dövüşmek ise bir meydan okumadır.”

Ancak her biri hemfikir. Savaş bittiğinde, bu lanetli üniformayı bir daha giymeyecekler. Çünkü hiçbiri asker olarak doğmadı. Onlar, sevdiklerini, ailelerini, çocuklarını korumak için silah kuşanan sivil insanlar. Fakat savaş onları kendine hapsetti; ölüm onları almadan, yaşam onları bırakmadı.

Ve savaş… Bitmek bilmeyen savaş, eksik uzuvları, kopmuş bedenleri, kaybolan hayatları unutarak devam ediyor. Ölüm, bir istatistik; acı, bir alışkanlık; kayıp, bir kader artık. Dünya sessizce izlerken, onlar savaşın derin yaralarını vücutlarında taşıyor, toprağa düşene dek savaşmaya devam ediyorlar.
Kaynak: The Independent

22 Şubat 2025 Cumartesi

1845'TEN 2025'E... PATATESİN ACI ÖYKÜSÜ

Yıl 1845.
Gökyüzü kurşuni bir örtü gibi İrlanda’nın üzerine kapanmıştı. Toprak, bir zamanlar bereket fışkırtan bağrında, şimdi ölüm sessizliği taşıyordu.
Tarihe "Büyük Kıtlık" diye geçen dramda İrlanda halkı, sofralarını süsleyen, karınlarını doyuran patatesin acımasız bir hastalığa kurban gittiğini gördü. Phytophthora infestans adı verilen bir mantar, tarlalarda kök salmıştı ve kısa sürede yalnızca patatesleri değil, umutları da çürütmüştü. İnsanlar artık patates yerine yosun, çimen ve çürümüş lahana yapraklarını yemeye çalışıyordu. Açlık, koca ülkeyi kemiren bir canavara dönüşmüştü.
İngiliz krallığı, güya yardım olarak mısır getirmişti ama toprağı patates için yaratılmış İrlanda’da bu yeni mahsul kök bile salamadı. Hastalık ve açlık, tifo ve kolera gibi belaların kapısını araladı. Yardım merkezleri insan kalabalığıyla doldu, ancak ne bir çare vardı ne de bir çıkış yolu. Açlıktan ölenlerin sayısı 1 milyona ulaşmıştı.

İşte tam da bu zamanlarda, beklenmedik bir yerden, Osmanlı topraklarından bir ışık belirdi. Padişah Sultan Abdülmecid, İrlanda halkının çaresizliğini duyduğunda, hiç düşünmeden beş bin pound yardım etmeye karar verdi.
Bu, İngiltere Kraliçesi’nin yaptığı yardımdan iki kat fazlaydı. Osmanlı Devleti o dönemde kendi sıkıntılarıyla boğuşsa da, insanlık namına bir el uzatmak gerektiğine inanmıştı. Ancak İngilizler, kendi tebaalarına yapılan bu yardımı kendileriyle kıyaslanır bir hale getirmeye çalışarak, Osmanlı’dan miktarı bin pounda indirmesini rica ettiler. Padişah, belki bu ricayı kabul etti ama gönlü daha fazlasını yapmak istiyordu. Bu yüzden altınlarla birlikte üç yelkenli gemi hazırlatıldı. Gemiler patates, ilaç ve tohum doluydu. Osmanlı’nın cömert eli, denizleri aşarak İrlanda’ya uzanıyordu.

Ancak bu merhamet dolu yardım, İngiliz hükümetinin engeline takıldı. Osmanlı gemileri Dublin Limanı’na yanaşamayacak, yüklerini boşaltamayacaktı. Ama deniz insanları vazgeçmezdi. Açlıktan kemikleri sayılan İrlandalıların umudu olmuşlardı bir kere. Gemiler, 30 mil uzaktaki Drogheda Limanı’na yöneldi ve yardım burada dağıtıldı. Patates dolu çuvallar, yoksul insanların ellerinde yeni bir hayatın anahtarı gibi duruyordu.
İrlandalılar bu iyiliği hiç unutmadı. Teşekkür mektupları Osmanlı sarayına ulaştı. Ama asıl vefaları, Drogheda kasabasının armasına ay yıldızı eklemek ve kentin takımı Drogheda United kulübünün formasına da ay yıldız koymak oldu.

Yıl 2025
180 yıl önce açlık içindeki bir ulusu patates ile hayata döndüren bu ülke şimdi patates kriziyle sarsılıyor. Üretici artan mazot ve gübre fiyatları nedeniyle patatesi satamıyor. Binlerce ton patates tarlada, ya da depolarda çürümeye terk edilmiş durumda. Toprak Mahsulleri Ofisi de çiftçinin elindeki patatesi almıyor. Sonuçta halk en ucuz patatesi pazardan 25 - 30 liradan bulabiliyor.
Ne demişti AKP Genel Başkanı.
"Nereden Nereye"

20 Şubat 2025 Perşembe

İŞTE DİPLOMA


MS 1. yüzyılda Anadolu’nun toprak kokan köylerinden birinde, yoksulluk içinde büyüyen Gemellus adında bir çocuk vardı. Çamura bulanmış ayaklarıyla tarlalarda koşarken ne büyük bir savaşçı olacağını, ne de adı binlerce yıl sonra anılacağını bilemezdi.

Gençlik çağına eriştiğinde, ekmek aslanın ağzında değil, doğrudan lejyonların elindeydi. O da kılıcını kuşandı, Roma'nın Ege'deki askeri birliklerine katıldı. Kimi zaman kılıçlarla boğuştu, kimi zaman düşman okları ensesinde ıslık çaldı. Tam 25 yıl boyunca Roma İmparatorluğu’na hizmet etti. Onun için kan, ter ve gözyaşı döktü. Ve nihayetinde, savaş meydanlarından emekliye ayrıldığında, Roma ona bir ödül sundu: Bronz bir diploma!

Bu diploma, yalnızca bir parça metal değildi; aynı zamanda Roma vatandaşı olmanın ve birçok sosyal haktan faydalanmanın anahtarıydı. O dönemde diploma kazanmak için yıllarca mücadele etmek gerekiyordu. Çünkü diploma, bir şerefin, emeğin, çabanın simgesiydi. Öyle kolayca var edilmezdi, uydurulmazdı.

Aradan 2000 yıl geçti,  Gemellus’un diploması Amerika’da ortaya çıktı! Türkiye, bu tarihi belgeyi vatanına geri getirmek için hemen harekete geçti. Büyük çabalar sonucunda, bugün Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

Bir diploma, ne kadar eski olursa olsun, gün yüzüne çıkmanın bir yolunu bulur. Eğer gerçekten varsa, er ya da geç bir yerlerden ortaya çıkar.

Ya yoksa?
İşte onu arkeologlar bile bulamaz.

SONSUZLUĞUN MOR ÜLKESİ


Tarih boyunca renkler yalnızca doğanın bir parçası değil, aynı zamanda medeniyetlerin ve kültürlerin taşıyıcısı oldu.
Bunlar arasında mor, ihtişamı, gizemi ve asilliği temsil eden özel bir renkti. Tarih sahnesinde kralların, imparatorların ve ruhani liderlerin tercih ettiği bir ton olmasının yanında, edebiyat dünyasında da melankolinin, tutkuların ve düşlerin rengi olarak kendine yer buldu.

Antik çağlarda mor, yalnızca en ayrıcalıklı kişiler için ulaşılabilir bir renkti. Fenikeliler tarafından MÖ 1500’lerde keşfedilen ve "Tyrian Moru" olarak bilinen bu renk, deniz salyangozlarından elde edilen son derece kıymetli bir boyaydı. Bir gramı için binlerce salyangoz gerekiyordu ve bu durum moru, Roma İmparatorluğu’nda yalnızca senatörler ve imparatorların giyebildiği bir statü simgesi haline getirdi.

Bizans İmparatorları morun önemini daha da ileri taşıdı. "Porphyrogennetos" yani "Mor Oda’da Doğan" unvanı, kraliyet soyundan gelenlerin yalnızca bu renkle ilişkilendirilen özel bir odada dünyaya gelmesini ifade ediyordu. Mor, aynı zamanda kilise ve ruhban sınıfı için de kutsallığın rengi olarak kabul edilerek piskoposların cüppelerinde kendine yer buldu.

Edebiyat dünyasında mor, çoğunlukla gizemli ve derin anlamlar taşıyan bir renk olarak görüldü. Romantik akımın önde gelen şairleri moru, düşlerin ve ruhsal derinliğin bir ifadesi olarak kullanıldı. Lord Byron, Edgar Allan Poe ve Baudelaire’in şiirlerinde mor, karanlık tutkuların ve melankolinin sembolü olarak sıkça karşımıza çıkar.

Modern edebiyatta ise mor, özgürlüğü ve bireyselliği temsil eden bir renge evrildi. Alice Walker’ın Pulitzer ödüllü "The Color Purple" (Mor Renk) adlı romanı, siyahi kadınların mücadelelerini ve içsel yolculuklarını morun anlam dünyası içinde ele alır. Mor, burada hem acının hem de umudun bir simgesi olarak işlenir.

Bugün mor, hala asaletin, zarafetin ve farklılığın bir simgesi olmaya devam etmekte. Sanatta ve modada, sıra dışılığı ve sofistike bir estetiği temsil ediyor. Aynı zamanda ruhsal dinginlik ve mistisizm ile ilişkilendirilen bu renk, çağdaş edebiyatta ve şiirde de bireyselliği ve özgünlüğü simgelemekte.

Antik dünyanın ihtişamlı renklerinden biri olarak doğan mor, edebiyat dünyasında da melankoliyle, derin tutkularla ve özgürlükle bütünleşti,  hem kralların hem de şairlerin vazgeçilmez rengi oldu.
Ne güzel diyor Adnan Yücel.

Bir tabak yaşam istiyoruz garson.
Şöyle zulümsüz köşesinden.
Biraz umut, bir bardak da mutluluk.
Ama sonsuzluğun mor ülkesinden.”

Ya Hasan Hüseyin Korkmazgil.

"Sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!"

18 Şubat 2025 Salı

SANATIN ASİ DEHASI

Rönesans’ın en büyük heykeltıraşlarından biriydi Michelangelo. Sanatın ışığını yoksulluk içinde büyüdüğü çocukluk yıllarından itibaren içinde taşıdı. Ressam, heykeltıraş ve mimar olarak iz bıraktı.

1501 yılında başladığı Davut heykelini üç yıl içinde tamamladı. Mermerden yontulmuş bu muhteşem eser, insan bedeninin ve ruhunun kusursuz bir ifadesiydi. Rönesans heykel sanatının en görkemli örneklerinden biri olarak kabul edildi. Ancak, Floransa’nın katı gözlemcileri arasında itiraz edenler de vardı.

Heykel sergilendiğinde, Floransa’nın ileri gelen papazlarından biri, ’un burnunun fazla büyük olduğunu söyledi. Küçültülmesini istedi. Michelangelo, bu isteği sessizce kabul etti. Eline bir avuç mermer tozu aldı ve çekiçle merdivenlere çıktı. Papaz aşağıda nefesini tutmuş izliyordu. Michelangelo, çekiçle vuruyormuş gibi yaparken elindeki tozdan azar azar yere serpiyordu. Bir süre sonra papaza döndü:

Şimdi nasıl oldu?”

Papaz memnuniyetle başını salladı. 

Tamam, şimdi çok daha iyi.”

Michelangelo gülümsedi, elindeki tüm mermer tozunu papazın üzerine serpti ve merdivenlerden indi. Davut’un burnu ise en baştaki haliyle kalmıştı.

Bu, onun sanatına olan bağlılığının, başkalarının dayatmalarına karşı duyduğu direncin küçük ama etkili bir ifadesiydi.

Yıl 1534…
Michelangelo, Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını ve duvarlarını boyamak için işe koyuldu. Yedi yıl boyunca sabır ve tutkuyla çalıştı. Dini motiflerle şapelin duvarlarına renk kattı, cenneti ve cehennemi aynı dehşet verici gerçeklikle resmetti.

Ancak özellikle Kıyamet Günü tablosu, dönemin muhafazakâr din adamlarını rahatsız etti. Papa IV. Paulus, çıplak figürlerin bir ibadet mekânında yer almasını uygun bulmuyordu. Onları giydirmesi için Michelangelo’ya baskı yapıldı.

Büyük sanatçı, bu baskıya tarihe geçen şu cevabı verdi:

Bu küçük bir mesele ve kolaylıkla uygun hale getirilebilir. Papaya söyleyin, önce yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirsin, sonra bu tablo da aynı uygunluğa girecektir.”

Sanatın en büyük direnişi burada yatıyordu. Güce, dogmalara, baskılara boyun eğmemek… Sanatçının elleriyle yarattığı bir dünyada özgürlüğünü koruyabilmesi…

Michelangelo, tam 454 yıl önce bugün, 18 Şubat 1564’te, 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. Floransa’daki Santa Croce Kilisesi’nde, Dante Anıtı’nın yanında sonsuzluğa uğurlandı.

Ama eserleri hâlâ dimdik ayakta… İtalya’nın dört bir yanında, zamanın ellerine meydan okuyarak sergilenmeye devam ediyor. Her bakan, onun mermerde saklı ruhunu, tuvaldeki direnişini görebiliyor.

Sanatçının özgürlüğü ve cesareti… Keşke herkesin ilham alabileceği bir miras olsa.

16 Şubat 2025 Pazar

GAZZE'NİN HAYAL SATICILARI


Gazze’nin sokaklarında yankılanan çığlıklar, enkaz altında kaybolan hayatlar, kaybolan çocukların isimleri… Tüm bunlar, dünya için artık sadece rakamlardan ibaret. Ama bazıları için çok daha fazlası: Kârlı bir yatırım fırsatı.

Bir zamanlar insanların sokaklarında kahkahalarla yürüdüğü, avlularında çay içip gökyüzünü izlediği bu kadim şehir, şimdi kağıt üstünde yeniden çiziliyor. Fakat bu kez burayı var edenlerin değil, buraya konmaya hazırlananların kaleminde.

ABD Başkanı Donald Trump, birkaç gün önce mikrofonun başına geçti ve sanki büyük bir müjde verdi: Gazze, “Orta Doğu’nun Rivierası” olacakmış! O güne kadar bombalarla yerle bir edilen şehir, şimdi gökdelenlerle donatılacak, ultra modern teknoloji merkezleriyle doldurulacakmış. Üstelik bu, “hiçlikten refaha dönüş” olacakmış!

Ne büyük lütuf!
Yıllardır açlık, ölüm ve savaş içinde yaşayan bir halk, nihayet modern bir hayatın parçası olabilecek. Tabii, bir şartla: Bu topraklar, artık onlara ait olmayacak.

Trump’ın rüya gibi sunduğu bu vizyonun mimarları arasında Benjamin Netanyahu’nun da olduğu ortaya çıktı. Meğer İsrail, Gazze’yi kimin alıp kimin satacağını önceden belirlemiş. Yapay zekâ destekli muhteşem görüntülerle, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun aylar önce “Gazze 2035” projesini sunduğu öğrenildi. O görsellerde Gazze, artık bir Filistin şehri değil, dev bir ticaret merkezi, yatırımcıların rüya destinasyonu, bir nevi satılık vatan.

Ve tabii ki bu planda, Filistin halkının kendisine yer yok.

Peki bu yeni düzende Gazzeliler nerede olacak? Talan edilmiş şehirleri, bombalanmış evleri, yerle bir edilmiş anıları ne olacak?

Bunun cevabını Trump ya da Netanyahu vermiyor. Ama verdikleri mesaj çok açık: Burası artık sizin değil.

Filistin halkı bombalarla yerinden edilirken, onların evleri gökdelen projelerinin temel kazıklarına dönüşüyor. Anıları, mega şehirlerin otoparkına gömülüyor. Ve tüm bunlar, “barış” ve “kalkınma” adı altında sunuluyor.

Ancak herkesin unuttuğu bir şey var: Bir halk, vatanını kaybedebilir ama hafızasını asla kaybetmez.

Onlara yıkıntılar bırakabilirsiniz, ama o yıkıntıların içinde yeşeren bir mücadele ruhunu yok edemezsiniz. O yüzden, Gazze’nin üstüne çizilen bu yeni haritaların, kimseye kalıcı bir huzur getirmeyeceği çok açık.

Ve tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi: Parayla satılan toprak, kanla geri alınır.

15 Şubat 2025 Cumartesi

ANA TANRIÇANIN KENTİNİ RANTA KURBAN EDECEKLER


Ege'nin bereketli topraklarında, İzmir'in dağlarıyla çevrili bir vadi vardı. Bu vadinin ortasında, rüzgarın eski tanrılardan mesajlar taşıdığı, kuşların tanrılara adanmış şarkılar söylediği bir kent yükseliyordu: Metropolis.
Efsaneye göre, bu kent bir tanrıça tarafından kutsanmıştı. Göğü delen kayalıkların zirvesinde, Ana Tanrıça Kybele hüküm sürerdi. O, toprağın ve doğanın hakimi, bereketin ve yaşamın kaynağıydı. Geceleri vahşi hayvanlarla birlikte dolaşır, ormanların gölgelerinde yankılanan davullar, onun varlığını müjdelerdi.
Bir gün, uzak diyarlardan bir kahraman bu topraklara ulaştı. Adı Metros idi. Onun Apollon’un oğlu olduğu, güneşin parlak ışıkları altında doğduğu söylenirdi. Kybele’nin kutsal vadisine vardığında, tanrıçanın ruhunu hisseden Metros, burada bir şehir kurmaya karar verdi. “Burası, tanrıçanın şehri olacak” dedi. “Onun adı sonsuza dek burada yankılanacak.”
İlk taşlar döşendi, tapınaklar inşa edildi. Her sütun, Kybele’ye bir dua gibi yükseldi gökyüzüne. Ve zamanla, bu şehir Dionysos’un neşesiyle doldu. Şarap tanrısının takipçileri, tiyatrolarda dans ediyor, şenlikler düzenliyor, Metropolis’in adını göklere çıkarıyordu.

Fakat bu kutsal kent, yalnızca insanlara ait değildi. Rivayete göre, Amazonlar, yani savaşçı kadınlar da bu topraklara gelmiş, tanrıçaya bağlılık yemini etmişti. Onların atlarını sürerek vadide kaybolduğu, geceleyin ay ışığında nehir kıyısında kılıçlarını bileyledikleri söylenirdi.
Yüzyıllar geçti, kent kralların, filozofların ve şairlerin yuvası oldu. Fakat her fısıltıda, her eski duvarda, Kybele’nin adı hala yankılanıyordu. Güneş her doğduğunda, rüzgâr vadinin içinden geçerken eski çağların öyküsünü anlatmaya devam ediyordu. Ve Metropolis antik kenti, tanrıların ve kahramanların gölgesinde, efsanelerin sonsuzluğuna adını yazdırdı.

Efsanelere adını yazdıran bu antik kent, rant uğruna yok sayıldı. Olay gerçekten düşündürücü. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Belçikalı Collinet ailesinin sahibi olduğu Carmeuse Grup bünyesinde olan Kimtaş Kireç Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'nin Torbalı’da açmak istediği yeni ocak için ÇED başvurusu yaptı. Toplam 30 hektar alanda patlatma yöntemiyle taş çıkarılacak.

Metropolis antik kenti maden sahasına çok yakın ve patlamalardan olumsuz şekilde etkileneceği bilim insanları tarafından dile getirildi. Buna rağmen bu kentin 271 sayfalık ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporunda
adı bile geçmedi. Adeta hiç yokmuş gibi davranıldı.
Yani, 5000 yıllık bir tarih ve kültür hazinesi rant uğruna görünmez yapıldı.
Kybele’nin gölgesi hâlâ vadide mi dolaşıyor, yoksa sonsuza dek susturulacak mı bilinmez.
Bölge halkı isyanda.
Diyorlar ki, direneceğiz ve rüzgar sonsuza kadar  Metropolis’in efsanesini anlatmaya devam edecek.

KADERE BOYUN EĞME

Bir zamanlar, baharın gelişini müjdeleyen en güzel çiçeklerden Anemon, bir aşkın ve bir kaybın sembolüydü.
Mitolojide, bu narin çiçek, güzellik tanrıçası Afrodit ile yakışıklı avcı Adonis’in hüzünlü hikayesinden doğmuştu.
Adonis, ormanda avlanırken bir yaban domuzu tarafından yaralandığında, Afrodit hızla sevdiğinin yanına koşmuş, ancak yetişememişti. Adonis’in kanı toprağa karışırken, Afrodit’in gözyaşları da onun üzerine yağmıştı. Tanrılar, bu büyük aşkın anısına, kan ve gözyaşlarının birleştiği yerde mor ve kırmızı anemon çiçeklerini filizlendirdi.
O günden sonra anemonlar, baharın ilk ışıklarıyla açarak aşkın hem güzelliğini hem de kaybedişin kaçınılmaz hüznünü hatırlattı. 
Hafif bir rüzgar estiğinde eğilip bükülmeleri, sanki Afrodit’in hala Adonis’in adını mırıldandığını işaret ederdi.
Sanki kadere bir boyun eğmeydi bu.
İşte bu yüzden, bu fotoğraftaki mor anemon da boynunu eğmiş duruyor. Belki de bir zamanlar yaşanmış bir aşkın izlerini taşıyor. Belki de Afrodit’in hiç dinmeyen gözyaşlarıyla ıslanmış gibi, sessizce fısıldıyor.

Aşk güzeldir, ama her bahar yeniden doğsa da, her zaman solmaya mahkumdur.”

12 Şubat 2025 Çarşamba

GAZZE'DE SON AKŞAM YEMEĞİ


Cebaliye, Gazze, 2025
Gökyüzü gri. Bombalanmış binaların isli duvarları arasında soğuk bir rüzgar esiyor. Sokakta, çadırların arasından yükselen duman, pişen yemeğin kokusuyla karışıyor. Menüde un çorbası, patates kızartma ve kuru ekmek var.

Yusuf, küçük elleriyle annesinin pişirdiği çorbanın sıcaklığını avuçlarında hissetmeye çalışırken, gözlerini babasına dikti. Babası, elindeki ekmek kırıntılarını bölüştürüyordu. Yaşlı gözleri, yorgun dudakları vardı. Birkaç gün önce gürültüyle çöken apartmanlarının enkazına bakarken de aynı gözlerle susmuştu.

Annesi, çorba kazanını ateşin üzerinden dikkatlice aldı. Kızı Amina’ya döndü.

Hadi kızım, amcanlara da götürelim, onlar sabahtan beri bir şey yemediler.”

Amina, elindeki ufak metal kaseye çorba doldurdu. Dizlerinin titrediğini hissetti ama annesine belli etmemeye çalıştı. Çadırların arasından geçerken, duvarların arasında kıvrılmış çocukları gördü. Bazıları hiç hareket etmiyordu.

Tam o sırada radyo cızırtılı bir şekilde anons yaptı:

“Trump: Gazzeliler Gazze’yi terk etmeli!…”

Amina bir an durdu. “Terk etmek?” diye düşündü. Gözlerini çadırlarına çevirdi. Burası onların evi değil miydi? Burada doğmuştu, burada büyümüştü. Kardeşinin ilk adım attığı toprak burasıydı. Babası burada marangozluk yapardı, annesi eskiden okulda yemek dağıtırdı.

Babası başını öne eğdi, Yusuf’un sırtını sıvazladı:

Gitmek mi? Biz gidecek yer bulamayız oğlum.”

Yusuf kaşığını yere düşürdü.
Amina ağzındaki kelimeleri yutkunarak tuttu. 

Terk etmek mi?”

Gaza gelmiş bir liderin, sınırlarını aşan birkaç kelimesi, onların yüzlerce yıllık toprağını bırakmalarını mı gerektiriyordu? Bir çadırın içine sığınmak yetmemiş miydi? 
Babası ona hep anlatırdı. Dedeleri de göç etmişti, nineleri de. Ama hep döndüler. Çünkü burası onların evi, kökleri buradaydı.

Annesi gözleriyle çocuklarını süzdü. Gece düşmek üzereydi. Küçük Yusuf’un başını kucağına aldı.

Uyuyun çocuklar, yarın yine güneş doğar.”

Ama ne Amina ne de Yusuf gözlerini kapatabildi. Kendi topraklarında sürgün olmuş bir halk, ne zaman uyanacaklarından emin olamazdı.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...