9 Aralık 2019 Pazartesi

CAN YÜCEL TÜRBESİ.



Ağustos sıcağıydı.
Öğle saatleri.
Güneşin altında pişen Eski Datça evlerinin taş cepheleri ısıyı her saat artırıyordu.
Nem de öyle.
O gün bir hayli turist doluydu sokaklar.
Çoğunluk İstanbul ve Ankara'dan.
Genelde okumuş insanlar.
Sabahtan beri müşteri ile ilgilenmiş, iyi hasılat elde etmişti.
Öyle bir yoğunluk olmuştu ki, öğle yemeğini ayakta bir tostla idare etmek zorunda kalmıştı.
Bir an rahatlayınca işlek caddedeki dükkanının önündeki bir gölgeliğe sandalyesini  attı.
Orta şekerli kahvenin  yanında Bitlis tütününden sarma sigarasını yaktı.
Sokaklardaki insanların hemen hepsinin elinde cep telefonu vardı.
Kimi selfi çekiyor, kimi canlı yayın yapıyor, kimi de konuşuyordu.
Gelen gideni izlerken, bir turist yaklaştı.
"Can Dündar'ın evi nerede acaba?"
Şaşırdı.
 "Can Dündar'ın burada bir evi var da, ben mi bilmiyorum" diye düşündü önce.
Ama sonra olayı anladı.
"Can Yücel'in evi demek istiyorsunuz herhalde?"
"Evet" dedi turist mahçup bir ifadeyle.
Tarif etti.
Kısa bir süre sonra bir başka turist sormaz mı?
"Uğur Yücel'in evini arıyorum, yardımcı olur musunuz?"
Bu kez şaşırmadı.
Gülümser bir ifadeyle "Can Yücel'in evini arıyorsunuz sanıyorum."
O turist de mahçup bir şekilde başını salladı.
Ona da tarif etti.
Turist daha köşeyi dönmeden 3 tane başörtülü kadın belirdi karşısında.
Sıkılgan ve ürkekçe sordu birisi.
"Pardon biz Can Yücel'in türbesini arıyorduk, yardımcı olur musunuz?"
"Hoppala" dedi içinden.
"Can Yücel ve türbe!"
Gülmek istedi, gülemedi.
Kızsa kadınları kıracak,
"Bilmiyorum" dese hem turiste ayıp, hem kendisine yakıştıramaz.
"Can Yücel'in türbesi yok" dedi, "evi var, görmek istiyorsanız ileride soldaki ilk sokağa girin."
Kadınlar gidince derin bir off çekti, "tanrım ne günlere kaldık" dedi, kendi kendine.
Sonra baktı ki, bu işin sonu yok.
Önüne gelen, önüne gelene adres soruyor.
Uğur Dündar'ın evini bile soran var.
Sinirlenmemek elde değil.
Sandalyeyi kaptığı gibi dükkanına geri girdi.
Dışarıda oturup bir yığın yanlış ismin doğru adresini tarif etmektense, içeride sıcağa katlanmak daha iyiydi.

*.   *.   *

Akşam serinliğinde dükkanı kardeşine bırakıp kahveye gitti.
Bir grup arkadaşına yaşadıklarını anlattı.
Güldüler.
"Aslında gülmek yerine düşünmemiz lazım" dedi, "toplum Can Yücel'i maalesef iyi tanımıyor.Çoğunluk sosyal medya paylaşımlarından sahte gerçek şiirlerinden adını biliyor.Felsefesinden, dünya görüşünden haberleri yok. Bizim Datça'da yaşayanlar olarak Can Yücel'i daha iyi tanıtmamız gerekmiyor mu?"
Masada bir gürültü koptu.
Yüksek sesle itiraz edenler oldu.
"Böyle bir misyonumuz yok. Can Yücel'i daha fazla tanıtıp, Datça'ya daha çok insanın yerleşmesine mi neden olacağız. Burası yeteri kadar doldu zaten. Tanıyanlar bize yeter, fazlasına gerek yok!" dediler.
Çayından bir yudum, sigarasından bir duman aldı.
Kalktı evine doğru yola çıktı.
Yürürken aklından geçen soru şuydu.
"Ne olacak bu memleketin hali?

5 Aralık 2019 Perşembe

ÇILGIN AT, KARA TEPELER, HIRSIZLAR VE EV SAHİPLERİ



Yıl 1840'tı.
Amerika'nın tam göbeğinde doğdu.
Güney Dakota'da.
Tashunka Witko koydular adını.
"Çılgın At" demekti.
Dakota Siouxlar'ın ana vatanıydı.
Kutsaldı bu topraklar onlar için.
Ulu manitu onlara emanet etmişti.
Özellikle Rushmore Dağı'nın zirveleri.
Kara Tepeler diyorlardı o zirvelere.
Orada atalarının ruhlarının yaşadığına inanırlardı.
O tepelerde av yapmazlar, kartallarla dans ederlerdi.
Ölülerini o tepelerde akbabalara sunarlardı.
Onlar bir yaralı ya da yaşlı Buffalo avladıklarında akbabanın hakkını aldıklarına inanırlardı.
Bu nedenle ölüler akbabalara bırakılırdı.
Çünkü ruh nasıl olsa bedenden çıkmıştı.
Kara Tepeler'in etrafı uçsuz bucaksız ovalarla sarılıydı.
O ovalarda dev çam ağaçları altında gürül gürül nehirler akardı.
Turkuaz renginde onlarca göl buffaloların su kaynağıydı.
Çılgın At böyle bir ortamda doğdu.
Küçük yaşta doğayı tanıdı.
Doğada yaşayan her canlının birbiriyle ilişkisi olduğunu öğrendi.
Onun dünyasında ne insanlar hayvanlardan, ne de hayvanlar insanlardan üstündü.
O yüzden her canlıya saygı duyardı.
Bir buffaloyu avladığında, önce onun ruhundan özür diler, sonra etinden kemiğine kadar hiç bir parçasını ziyan etmezdi.
Delikanlı çağına geldiğinde o güne kadar yaşadığı cennet cehenneme döndü.
Çünkü Amerikan devleti o topraklara göz koymuştu.
Vatanlarını işgal etmek istiyordu.
Özellikle de kara tepeleri.
O tepelerde altın vardı.
Amerikan devletinin duyurusuyla yüzlerce göçmen altın bulma hayaliyle kara tepelere akın etti.
Ve onları koruyan askerler..
Sioux'lar için sadece iki seçenek kalmıştı.
Ya direnecekler, ya esir düşeceklerdi.
O yaşa kadar hep barıştan yana olan Çılgın At, artık bir savaşcıydı.
Oturan Boğa ile birlikte halkının lideri oldu.
Amerikan ordusuna karşı nice zaferler kazandı.
Kendilerinden kat kat fazla olan orduların üzerine korkusuzca saldırdı.
Özellikle Little Big Horn savaşında Birleşik Devletlerin 7. Suvari Alayı'na karşı  tarihe geçen kahramanca bir savaş verdi.
O savaşta Amerikan Ordusu'nun en önemli generali Custer da öldürüldü.
Tüm askerlerin bedenleri paramparça edilirken, birine dokunmamışlardı.
Üstelik onun cesedini bir buffalo kürküyle örtmüşlerdi.
O, 7.Suvari alayının borazancısıydı.
Mermisi bitince süngüsüyle, süngüsü düşünce borazanıyla direnmişti.
Kızılderililerin onu buffalo kürkü ile örtmelerinin nedeni, son nefesine kadar verdiği direnişe duydukları saygıdandı.
Bu savaştan sonra Çılgın At tüm kızılderili ulusları için bir şaman, bir kahramandı.
Birleşik devletler için de bir asi, bir terörist.
Waşington, savaş alanında yenemediği kızılderilileri teslim almak için acımasız sinsi bir plan kurdu.
Tüm buffalolar yok edilecekti.
Buffaloları yok edilirse, kızılderililer de yok edilirdi.
Çünkü buffalo kızılderililerin herşeyiydi.
Eti, kürkü, kemiği onların yaşamıydı.
Birleşik devletler buffaloları yok etmek için kürkünü bir dolardan alacağını duyurdu.
Haberi duyan binlerce avcı kısa sürede yüzbinlerce buffaloyu katletti.
Katliam o kadar büyüktü ki, kürkü için öldürülen buffalo iskeletlerinden dev tepeler oluştu.
Kızılderililer artık çaresizdi.
Buffalo'nun yokluğu açlık demekti.
Karakışta donmak demekti.
Sonunda teslim oldular.
Çılgın At da teslim oldu..
Amerikan devleti  can güvenliği garantisi vermesine rağmen 1877 yılının 4 Aralık günü, 142 yıl önce bugün kahpe bir pusuyla silahsız olan Çılgın At'ı  katletti.



Amerika'nın tam merkezinde,  Güney Dakota'daki Rushmore Dağı'nın kara tepelerinde sabah rüzgarları hüzünlü bir hikaye anlatır dağa taşa, kurda kuşa.
Bir ulusun nasıl canice yok edildiğinin hikayesidir bu.
Ve bu caniliği  yapanlar, kızılderililerin kutsal kabul ettikleri o kara tepelere Amerika Birleşik Devleti'nin dört başkanı George Washington, Thomas Jefferson, Theodore Roosevelt ve Abraham Lincoln’ün dev heykellerini kazıdılar.
Alay edercesine.
Çılgın At ölmeden önce şöyle demişti.
"Birilerimiz hayatta kalmalı ki, bu hikayeyi çocuklarımıza anlatsın."
Kızılderililer o hikayeyi çocuklarına, torunlarına anlatmak için yıllarca bir uğraşın içinde.
Kara Tepeler'deki 4 Amerikan başkanının heykelinin karşısına dev bir Çılgın At anıtı yapıyorlar.
Amerikan Devleti'nin yardımlarını kabul etmeden, kendi imkanları ile uğraşıyorlar.
Bu yüzden dağı yontma işi onlarca yıldır sürüyor.
Kara Tepeler'in  gerçek sahipleri tarafından kutsal olarak kabul edilen anıt ince işçilik kullanılarak imar edilmekte.
Kayalar özenle yontuluyor.
Anıtın Yüksekliği 195 metre, genişliği ise 172 metre olacak.
Tamamlandığında 4 Amerikan başkanının heykellerinden 9 metre daha yüksek olacak.

Ziyaret edenler hırsızları ve ev sahiplerini görsün diye.

30 Kasım 2019 Cumartesi

SİYAH BİR GÜL VE DEV GİBİ BİR İSYAN


Hayır.
Basit bir sözcük gibi görünüyor aslında.
Oysa öyle değil.
Hayır binlerce "evet"ten öte bir kelime.
Herkes "hayır" diyemez.
Çünkü "hayır" demesini bilmeyen insan özgür değildir.
Güçsüzdür.
Güçsüz insanın "evet" demesinin de aslında pek bir anlamı yoktur.
Bazen bir "hayır" sözü devrim yaratır.
Zaten dünya tarihindeki tüm devrimler "hayır" diyebilenlerin eseridir.

Yıl 1955'ti.
64 yıl önce bugün.
Aralık ayının ilk günü.
Amerika'da Alabama’nın merkezi Montgomery’de 42 yaşında siyah bir kadın "hayır" dedi.
Sadece "hayır"
Yer yerinden oynadı.
Sonrası devrim oldu.
Adı Rosa Lee Parks'tı.
Bir konfeksiyon atolyesinde terzi olarak çalışıyordu.
O gün iş bitimi yorgun vaziyette atölyeden çıktı.
Evine gitmek için belediye otobüsüne bindi ve siyahlara ayrılan koltukların en önüne oturdu.
O yıllarda toplu taşıma araçlarında siyahlarla beyazların oturacağı bölümler ayrıydı.
Beyazlar ön koltuklara, siyahlar en arkalara.
Eğer otobüste koltukların hepsi dolar da, bir beyaz ayakta kalırsa, siyahlar ona yer vermek zorundaydı.
O gün de öyle oldu.
Üç beş beyaz yolcu ayakta kaldı.
Şoför Rosa Parks ve yanındaki siyahların kalkmasını emretti.
Rosa'nın yanındaki üç erkek hemen kalkıp yerlerini beyazlara verdiler.
Rosa kalkmadı.
Şoför bir kez daha emretti.
"Sen de kalkacaksın!"
"Hayır" dedi Rosa, "hayır."

Şoför dahil otobüsteki tüm beyazlar şaşırmıştı.
Olacak iş değildi bu.
Bir siyah bir beyaza ilk kez hayır demişti.
Hemen polis çağırdılar.
Rosa Parks'ı orada tutuklattılar.
Rosa 4 gün gözaltında kaldı, sonunda 14 dolar para cezasına çarptırılarak serbest bırakıldı.
Emniyetten çıkarken söylediği tek sözcük vardı.
"Hayır!"

İşte bu tek sözcük, bir kaç gün içinde binlerce insanın diline dolandı.
"Hayır" kulaktan kulağa yayıldı.
Siyah rahip Martin Luther King'in önderliğinde Montgomery’deki tüm siyahlar ayaklandı.
Sayıları 40 bin kadardı.
Bu Amerikan tarihinin ilk sivil direnişiydi.
Siyahlar toplu taşım araçlarını boykot ettiler.
İşyerlerine yürüyerek gittiler.
Arabası olan siyahlar diğerlerine ücretsiz ulaşım desteği verdiler.
Taksiler otobüs bileti parasına yolcu taşıdılar. 
Direniş bir yıldan fazla sürdü.
Montgomery'de hayat felç oldu..
Sonunda Federal Yüksek Mahkeme 13 Aralık 1956’da otobüslerde ırk ayrımcılığını yasakladı.
Ve direniş sona erdi.
Rosa Parks'ın bir "hayır" sözcüğü Amerika'da bir insanlık dışı uygulamanın sonu olmuştu.
Bu bir devrimdi.
Rosa gül demekti.
Siyah bir gül, dev gibi bir isyanın nedeniydi.

Rosa Parks 2005 yılında  92 yaşında hayatını kaybetti. 
Defnedileceği gün şehirdeki bütün belediye otobüslerinin koltuklarına siyah kurdela takıldı. 
Ve şu sözleri tarihe kazındı.
"Ben sadece diğerleri ile aynı şeyleri yapmak, aynı şeyleri yaşamak istemiştim."

Herkes sınırları kadar özgürdür.

"Hayır" diyebilenler otoritenin belirlediği sınırları yıkıp, kendi sınırlarını çizenlerdir.
Özgür insan "hayır" diyebilen insandır.

28 Kasım 2019 Perşembe

ŞÜKRAN GÜNÜ DEĞİL UTANÇ GÜNÜ



Yıl 1620'ydi.
Britanya çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu.
Dini, siyasi ve ekonomik baskılar ötekileştirilenleri canından bezdirmişti.
Özellikle İskoçyalı protestanlar için ada artık yaşanamaz durumdaydı.
102 İskoçyalı önce Hollanda'ya sığındı.
Sonra Mayf Flower isimli bir gemiyle Amerika'ya gittiler.
İskoçyalı göçmenler 1621 yılında soğuk bir kış günü bugünkü Boston şehri yakınlarındaki bir  bölgeye çıktılar. 
New England dedikleri bu topraklarda “Plymouth Kolonisi”ni kurdular.
Oysa bu topraklar Wampanoag kızılderililerine aitti.
Wampanoaglar iyi niyetli, barışcı ve misafirperverdi.
Şefleri Massoit’ti.
Aylar süren yolculuk sonrası aç kalan ve yorgun düşen İskoçyalılar'ı dostça karşıladılar.

Onlara mısır, hindi ve pekmeze benzer maple şerbeti verdiler.
Kendi gelenekleri olan kış festivalini birlikte kutladılar.
Kızılderili inancında festivaller büyük ruha şükür etmek için düzenlenirdi.
Tohum atma festivali, çilek festivali, mısır festivali, harman festivali onların atalardan kalan gelenelekleriydi.
Göçmenler bu festivalleri kızılderililerden öğrendi.
Ağır kış şartlarında bu festivallerde kurulan muhteşem sofralarda karınlarını doyurarak hayatta kalabildiler.
Ancak beyaz adam doymak bilmedi.
Wampanoaglar'ın topraklarına İngiltere'den akın akın yeni göçmenler geldi.
Gelenler aç gözlü ve acımasızdı.
Kızılderililerin topraklarına el koymak için her türlü caniliği yaptılar.
Esir aldılar.
Esirleri köle yaptılar.
Hayvan pazarlarında çiftlik sahiplerine sattılar.
Ve öldürdüler.
1637 yılında 700 Kızılderili’yi kadın, erkek, çocuk ayırmadan diri diri yaktılar.
Wampanoaglar'ın şefi Masoit yemeğini paylaştığı beyaz adamın zulmüne dayanamadı, üzüntüden öldü.
Yerine oğlu Metacomet geçti.
Metacomet halkını ve topraklarını korumak için savaşmaktan başka çareleri olmadığını biliyordu.
Tüm Wampanoaglar'ı savaş dansına çağırdı.
Artık ok yaydan çıkmıştı.
Bunca zaman her türlü dostluğu gösteren kızılderililer artık beyaz adamın düşmanıydı.
Göçmenler büyük bir direnişle karşılaştılar.
Tarihe Kral Philip Savaşı diye geçen direniş bir yıl sürdü.
Ama kanlı bir şekilde sona erdi.
Beyazlar Şef Meteacomet'in kafasını kesip bir kazığa geçirdiler.
Bu vahşi görüntüyü Wampanoaglar'ın kutsal topraklarında yıllarca sergilediler.
Bir eli kesilip Boston’daki İngiliz yetkililere, bir eli de İngiltere’ye gönderildi.
Ailesine ve geride kalan kızılderililere tecavüz edildi ve köle olarak satıldı.

Dün Amerika'da "Şükran Günü"ydü.
Thanksgiving Day.
Amerikalılar hindi yiyerek verdiklerini nimetler için tanrılarına şükranlarını sundular.
Oysa bu geleneğin din ile hiç ilgisi yok.
Beyaz adam bunu kızılderililerden öğrenmişti.
O yüzdendir ki, şükran günü hristiyan dünyasında sadece Amerika ve Kanada'da kutlanıyor.
Beyaz adam kızılderililerin  sadece topraklarını değil geleneklerini de çaldı.
Amerika karanlık tarihini unutturmak için Utanç Günü'nü Şükran Günü yaptı.

Kızılderili Nez Perce ulusunun lideri Şef Joseph’in tarihe geçen şu sözlerini unutmamak gerek.
“Bir çok söz duydum ama hiçbiri yapılmadı..
Güzel sözler uzun sürmedikçe bir şey ifade etmezler…
Sözler benim ölülerimi geri getiremez…
Beyaz adam istila ettiği ülkemin karşılığını ödeyemez…
Onlar babalarımızın mezarlarını korumaz…
Atlarımız ve hayvanlarımızın değerini ödemez…
Güzel sözler bana çocuklarımı geri vermeyecek ve onlar ölümleri durdurmayacak…
Güzel sözler halkıma istedikleri yerlerde özgür ve mutlu yaşamaları için bir vatan vermeyecek…
Konuşmaktan yoruldum ve bunlar kalbimi yaraladı..
Bir çok güzel söz ve yerine getirilmeyen söz hatırlıyorum.
Bunlar konuşmaya layık olmadıkları halde konuşanların sözleriydi.”

27 Kasım 2019 Çarşamba

PHOKAIA'NİN KÜLLERİ.



MÖ.6.Yüzyıldı.
İzmir'in kuzeyinde şirin bir İon kentiydi, Phokaia.
Bugünkü Foça.
İsmini Akdeniz foklarından alıyordu.
Çünkü Akdeniz fokları Phokaia sularında yuvalanıyordu.
Phokaialılar denizci insanlardı.
Hem de çok iyi denizci.
Sağlam gemiler yapabiliyor, uzun yolculuklara çıkabiliyorlardı.
Deniz ticaretiyle ünlüydüler.
Bir gün bir düşman dayandı, kapılarına.
Persler.
İstilaya geldiler.
Kendilerinden çok kalabalık ve güçlüydüler.
Artık Phokaia'da kalamazlardı.
Ya köle olacaklar, ya özgürlüğe kaçacaklardı.
Bir seher vakti yelkenleri fora yaptılar.
Günlerce haftalarca Akdeniz'i turladılar.
Yeni bir yurt aradılar.
Sonunda bugünkü Fransa'nın Cote d'Azur(gök mavisi) bölgesinde karaya çıktılar ve Avrupa'nın en eski kentini kurdular.
Massilia.
Bugünkü Marsilya.

*.  *.  *

Aradan 2600 yıl geçti..
Marsilya bugün Akdeniz'in en büyük ticari limanlarından birine sahip..
Fransa'nın Paris'ten sonra ikinci büyük yerleşimi.
Avrupa'nın kültür merkezi.

Ya Foça.
Son günlerini yaşayan bir eski zaman kasabası adeta.
Phokaika antik kenti yerle bir ediliyor.
Binlerce yıllık mezarlar, lahitler parçalanıyor.
Folkların nesli tükendi, tükenecek.
Zeytin ağaçları sökülüyor.


Hava soluyanı zehirliyor.

Bu kez istilacı Persler değil.
Termik santraller.
Demir-Çelik fabrikaları.
Petro kimya tesisleri.
Gemi söküm şirketleri.
Siyasetçiler.(Partisi fark etmiyor)
Rantçılar.
Haramiler.
Foça ve çevresini cehenneme çeviriyorlar.

Tarihçi Heredot Phokaialılar için şöyle demişti.
"Onlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz 
en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular."


En güzel gökyüzünü ve en güzel iklimi karalara boyayanlara lanet olsun



.

ANGUT


ANGUT"Angut adamın biri" derler sevmediklerine.
Ya da "Angut gibi bakma" derler, aptal demek istediklerine.
Angut sözü hakarettir toplumda.
Aşağılamak için kullanılır.
"Vay angut vay."
"Angut'a bak."

Bir bakıma salak demektir.
Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan için "O bir anguttur" demişti.
Mahkemelik oldu.
Erdoğan önce 100 bin lira manevi tazminat istedi, sonra davayı geri çekti.

*.   *.    *

Oysa Angut dünyanın en sevgi dolu canlısı.
Bir kuş cinsi.
Ördekgillerden.
Tek eşli
Eşine çok sadık.
Erkek olsun, dişi olsun Angut Kuşu eşine ihanet etmez.
Eşi ölürse üzüntüye boğulur.
Saatlerce, hatta günlerce gözlerini ölen eşinden ayırmaz.
Yanına yırtıcılar, avcılar gelse bile kıpırdamaz.
Gözlerini kırpmaz, başka yere çevirmez..
Angut Kuşu aşkın ve sevginin kanatlarıdır.

*.   *.   *

İnsanoğlu gerçekten bir garip değil mi?
Angut gibi sevgi dolu bir kuşun ismini aşağılamak için neden kullanır?
Tıpkı yağmuru seviyorum deyip, şemşiye açmak gibi.
Ya da güneşi seviyorum deyip, gölgeye kaçmak  gibi.
Sevgiden kaçmayın.
Çünkü, sevginin olmadığı topraklarda kin ve nefret yeşerir..
İnanmayan gazetelere, televizyon ekranlarına baksın..
Zorbaların gözlerinde kini ve nefreti görebilirler.
Sevgisiz kalmayın.

25 Kasım 2019 Pazartesi

AYVAYI YEDİK ABİ...


Keos (Kos) Adası'nın en yakışıklı delikanlısıydı, Akontios.
Bekardı.
Genç kızlar peşindeydi.
Ama o aradığı güzeli henüz bulamamıştı.
Artemis şenliklerini izlemek için Delos Adası'na gitti.
Delos, Santorini'nin hemen yanında ilahların yaşadığı bir adaydı.
Tapınakları, heykelleri, tiyatroları vardı.
Genelde zenginler yaşardı.
Akontios Delos'ta güzeller güzeli Kydippe'ye rastladı.
O an vuruldu.
Aşık oldu.
Ama Kydippe Delos'un en soylu ailesinin kızıydı.
Akontios soylu değildi.
Asla Kydippe'yi kendisine vermezlerdi.
Düşündü taşındı, bir hileye başvurdu.
Hem Kydippe'yi, hem Tanrıça Artemis'i kandıracaktı.
Bir ayva aldı, üzerine iri iri yazdı.
"Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben Akontios'a varacağım!"

Sonra Kydippe tapınakta dua ederken, ayvayı attı, bağırdı.
"Oku."
Kydippe ayvayı tuttu.
Antik çağda yazılar yüksek sesle okunurdu..
O da herkesin duyacağı şekilde okudu.
"Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben Akontios'a varacağım!"
Bir anlam veremedi.
Ayvadan bir diş aldı, yere attı, sonra tapınaktan ayrıldı.
Ama yemini artık yemin sayılmıştı.
Herkes gibi Tanrıça Artemis de duymuştu.
Ertesi gün Akontios, ailesinden Kydippe'yi istedi.
Vermediler.
Vermemekle kalmayıp Kydippe'yi üç kez zengin insanlarla nişanladılar.
Ama Tanrıça Artemis, üçünde de araya girdi, evliliğe izin vermedi.
Sonunda babası çaresiz Kydippe'yi Akontios'a verdi.
Çünkü Kydippe ayvayı yemişti!
Akontios'tan başkasına yar olamazdı.

Antik çağdan beri "Ayvayı  yemek" deyimi güç durumda kalmak, kötü duruma düşmek anlamında kullanılır.
Bu, binlerce yıllık bir Ege deyimidir.

*.  *.   *

Datça Pazarı'ndan ayva aldım.
Nefis.
Ekmek ayvası derler ya..
Ondan.
Aydın'dan getirmiş pazarcı.
"Devamı var mı, haftaya da olur mu?" diye sordum.
"Var abi, var da, bu kış ayvayı yedik!" demez mi?
Anadolu'da ayva bol olursa kışın sert ve uzun olacağına inanılır.
Gerçi istatislikler bunu desteklemese de, köy insanı "ayva-kış ilişkisi"ni böyle yorumlar.

Kasım ayının sonundayız.
Son baharın son demleri artık.
Sonrası kış.

Kış soğuk mu, kurak mı geçer bilmem ama halkın ayvayı yediği bir gerçek.
Elektiriğe bir yılda yüzde 74 zam yapıldı.
Doğal gaz desen ateş pahası.
Mazot öyle.
Bir traktör odun 800 lira.
Ayvayı bile 5-6 liradan aşağı bulamazsın,
Ey Kydippe... 
Haline şükret!

24 Kasım 2019 Pazar

6 BİN YIL ÖNCE 6 BİN YIL SONRA ÖĞRETMEN



1940’lı yıllardı.
Dünyanın en tanınmış Sümerologu Samuel Noah Kramer, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bir Sümer tabletinde bir öğretmen ile öğrencisinin hikayesini buldu..
MÖ 3200 yılına ait çivi yazısı bir okul günlüğü gibiydi.
Tablette yazılanlar derslerine çalışmadığı için okuldan atılan bir çocuğun olayı babasına anlatması ve babanın da öğretmeni eve çağırmasıyla ilgiliydi.
Çivi yazısında şöyle deniliyordu.

"Öğretmen okuldan getirildi ve evde baş köşeye oturtuldu. Öğrenci ona hürmet etti, hizmette bulundu ve yazma sanatı hakkında öğrendiği her şeyi babasına bir bir saydı... Babası öğretmene şarap ikram etti, ziyafet verdi, yeni giysilerle donattı, bir yüzük armağan etti."
Bu ilgi ve cömertlik karşısında çok mutlu olan öğretmen, öğrenciden ders çalışması için söz aldı ve onu affetti. 
Sonra öğretmen şiirsel sözcüklerle gözü yükseklerde olan öğrencisine şunları söyledi
“Delikanlı, sözlerimi tuttuğun, kulak ardı etmediğin için, yazmanlık sanatının zirvesine erişesin, hakkıyla bu sanatın üstesinden gelesin… Kız kardeşlerinin önderi sen olasın, arkadaşlarının başı sen olasın, öğrencilerin en yükseği sırasına yerleşesin… Okul etkinliklerini çok iyi yerine getirirsin, bir bilgi adamı olasın."

*. *. *

Tablette öğretmene sunulanlar bir rüşvet olarak algılanabilinir.
Ancak, arkeolojik kazılarda çıkan veriler, Sümer uygarlığında öğretmene büyük saygı gösterildiğini kanıtlıyor.
Sadece rahipler ve katipler öğretmen oluyordu ve bunlar krallar tarafından kollanıp,korunurdu.
Her öğretmene sarayda bir oda verilirdi..
Bir Sümer yazıtında okul ile ilgili bir bilmecede şöyle der.
"O ev ki cennet gibi.Gözü kapalı giren, gözü açık çıkar."
Bu topraklarda 6 bin önce öğretmenin değeri buydu.
Ya şimdi?.
-OECD ülkeleri içinde en çok çalışan, en düşük maaş alan öğretmenler Türkiye'de.
-Bugün öğretmenlerin  kazançlarıyla kendilerini yetiştirmeleri ve geliştirmeleri mümkün değil.
- 350  bini aşkın işsiz öğretmen kadrolu olarak atanmayı beklemekte.
Nereden nereye.
6 bin yıl önce öğretmenleri koruyup kollayan, sarayda oda veren  krallar.
6 bin yıl sonra 500 bin öğretmenine iş bulamayan iktidarlar.
Kendinden olmayanı bir KHK ile işsiz bırakan muktedirler.

Hz. Ali'ye göre "Öğretmenlik Allah sanatıdır."
Kitaba "bomba", heykele "ucube", arkeolojiye "çanak çömlek" diyen bir zihniyetten Allah'ın sanatına sahip çıkması beklenemez elbette.

Yine de Öğretmenler Günü kutlu olsun.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...