13 Eylül 2018 Perşembe

RESİMDEKİ GÖZYAŞLARI


Eski bir fotoğraf karesi.
İki güzel insan birbirine bakıyor.
Metin Oktay ile Lefter Küçükandonyadis.
Borsanın değil arsanın futbolcuları.
Şöhretin, paranın çürütemediği iki yürek.
Temizliğin, efendiliğin, dürüstlüğün ve onurun iki temsilcisi.
İki futbol emekçisi.
Sabah bu fotoğrafa baktıkça neler neler geldi aklıma.

*.  *.  * 

Lefter çok yoksul bir lağımcının oğluydu.
Büyükada’nın en yoksulu.
Ne zorluklarla, baskılarla büyümüştü.
Toprak sahalarda ne köseleler çürütmüştü.
O köseleler ki, daha önce başkalarının kullandığı köselelerdi.
50 kez milli forma giymişti.
En fazla milli formayı giyen futbolcu olmaması için dönemin egemenleri Turgay Şeren’i daha çok milli yapmaya özen göstermişti.
İçine atsa da Lefter, hiç küsmemişti.
Milli formayla tam 21 gol atmıştı.
Yunanistan’a bile.
1955 yılının 6-7 Eylül katliamında milliyetçi, gericilerden o da nasibini almıştı.
Evi basılmış, taşlanmıştı.
Linçten zor kurtulmuştu.
Yine de doğduğu topraklara küsmemişti.
Yıllar sonra, o olaylarla ilgili  söyledikleri herşeyin özetiydi.
“Bana bunları sorma, başımı belaya sokacaksın. Tamam sürdüler, babamı da üzdüler. Hâlâ ağlarım babamın anlattıklarına. Babam garibanın tekiydi. 6-7 Eylül’de yaptıkları ayıp değil mi? Olmaması lazımdı değil mi? Nesini konuşacağız.”
*. *. *

Metin Oktay da emekçi bir ailenin çocuğuydu.
Babası makina işçisiydi, annesi ev hanımı.
Kıt kanaat geçinenlerden.
O da arsada yetişti.
Büyüdükçe ezen ile ezileni gördü.
Yüreği hep ezilenden yana oldu.
İşçi Partisi’ne oy verdiğini açıklayacak kadar, Denizler’in idamına karşı imza toplayacak kadar sosyalistti.
Bir defasında Çetin Altan’a, “sen bizleri sosyalist yaptın ama sonra aramızdan çekip gittin” demişti.
70’lı yılların ortalarıydı.
Metin Oktay gazeteci Yavuz Kocaömer ile bir lokaldeydi.
Birlikte tuvalete gittiler.
Çıkışta Metin Oktay, cebinden 500 lira çıkardı ve tuvaletin önünde bekleyen yaşlı kadına verdi.
500 lira o dönem büyük paraydı.
Yavuz Kocaömer şaşırdı.
“Kaptan ne yaptın sen? Kaç para verdiğinin farkında mısın?”
Metin Oktay’ın yanıtı şuydu.
Bana bak, biz her gece buralarda gerekirse sabaha kadar gezip, eğlenip tozuyoruz. Anamız yaşındaki kadınlarsa burada bok kokusu içinde ekmek parasını kazanmaya çalışıyor. Sana vasiyetimdir, bundan sonra en büyük bahşişi tuvalette oturan teyzelere vereceksin."

*. *. * 

Ne güzeldi Cem Karaca'nın şarkısı değil mi?
"Birgün belki hayattan,
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın,
Bak o zaman resmime."




7 Eylül 2018 Cuma

BURGAZADA DİRENİŞİ.


Marmara'da şirin bir ada.
Burgazada.
İsmini Yunanca'dan almıştı.
Burgaz burç, kale demekti. 
Bir zamanlar yaşayanların büyük kısmı Rum'du.
Türkler ve Rumlar orada  birlikte bir hayat kurmuştu.
Komşuydular, arkadaştılar.
Kimse kimsenin dinine, diline, geleneklerine karışmıyordu.
Aynı Allah'a inanıyorlardı.
Adada Türk okulu olmadığı için Türkler Rum okullarında okuyordu.
Şimdi Rumların sayıları bir elin parmakları kadar.
Ayios İonnis Kilisesi de olmasa, binlerce yıllık kültürden eser kalmayacaktı.


1955 yılının 7 Eylül sabahıydı.
Adada sakin bir gündü.
Bir anda açıklarda 10'dan fazla balıkçı teknesi görüldü.
Teknelerde 50'den fazla adam.
Elleri sopalı.
Bağırarak geliyorlardı.
"Gavurlara ölüm."
"Kıbrıs Türktür kalacak, Rumlar ittir it kalacak."
"Bugün malınız, yarın canınız"
Rumlar panik halinde evlerine sığinmaya başladılar.
Tam o anda karakol komiseri Kemal çıktı ortaya.
"Korkmayın" diye bağırdı.
Karakoldaki tüm silahları Rum Türk ayırt etmeden halka dağıttı.
"Yaklaştırmayın" dedi, "önce havaya sıkın, olmadı beyinlerini dağıtın."
Bununla da yetinmedi.
Karakoldaki diğer polisleri adanın etrafına yerleştirdi.
Silahı olmayanın kazma kürek almasını istedi.
Ve emri verdi.
"Bir kişi karaya çıkamayacak."

Tekneler adaya yaklaşıyordu
Linçe, talana gelenlerin iştahı kabarmıştı.
Bir anda martı ve motor seslerine silah sesleri karıştı.
Ada halkı arka arkaya havaya ateş etmeye başladı.
Türk'ü Rum'u, müslümanı hristiyanı omuz omuzaydı.
Saldırganlar şaşkına dönmüştü.
Biraz daha yaklaştılar ama nafile.
Hevesleri kursaklarında kaldı.
Geldikleri gibi geri gittiler.

Marmara'da 6-7 Eylül olaylarından etkilenmeyen tek yer Burgazada'dıydı.
Tek bir Rum zarar görmemişti
Bu direnişin kahramanı Komiser Kemal'di.
Kimdi, nereliydi,  soyadı neydi, bilinmiyor.
Ama bugün bile Burgazadalı Rumlar onu şükranla anıyor.
Komiser Kemal'lerin çoğalması dileğiyle.

3 Eylül 2018 Pazartesi

KEFERE'NİN SESSİZ ÇIĞLIKLARI


Yıl 1955'di.
Eylül'ün 6'sı.
İstanbul'da serin bir sonbahar akşamıydı.
Vural Öger henüz 13 yaşındaydı.
Dayısının elini tutmuş, İstiklal'de yürüyordu.
Rebul Eczanesi'nden limon kolonyası alacaklardı.
Ana cadde ve ara sokaklar o gün çok kalabalıktı.
Çevrede boş boş duran yüzlerce insan vardı.
Birden paltolarının altından kalın sopalar çıkardılar..
Cadde boyunca dağılıp, önce vitrinlere sonra da öfkeyle dışarıya fırlayan dükkan sahiplerine vurmaya başladılar.
Bir Rum başına aldığı darbeyle kan revan içinde çığlıklar atıyordu.
Sonrasını Vural Öger anlatıyor.
"Taksim’den Tünel’e kadar bütün dükkanlar tarumar olmuştu. Bir buçuk metre boyunda kumaşlar, buzdolapları, ev aletleri, çoraplar, sandviçler… Sopalarla dükkanlara giriyorlar, ne varsa kırıyorlar sonra da ‘Rum nerede Rum nerede’ diye dolanıyorlardı. Arkadaşlar anlattı, Taksim’deki kilisenin papazını tutmuşlar sünnet etmişler. Bütün Rum kiliselerine taaruz edildi. 17-18 papaz linç edildi.. Binlerce serseri ellerinde sopalarla Rumlar’ı dövmeye kalktı."


Anastasis Yordanoğlu, Beyoğlu'nda yaşayan bir Rum vatandaştı.
O gün her zamanki gibi mahallesindeki kahveye gitti.
Kahvenin sahibi kendisini çok severdi.
Yavaşça yanına yaklaşıp, kulağına fısıldadı.
"Antoncuğum sen bugün eve gitsen daha iyi olur.’
"Niye" diye sordu Anastasis.


Kahve sahibi tekrarladı.
"Sen beni dinle.. Acele et ve hemen evine git"
Sonrasını Anastasis Yordanoğlu anlatıyor.
" Birkaç cadde ilerledikten sonra ne olduğunu anladım. Baltalarla dükkanların kepenklerini ve evlerin kapılarını kırıyorlardı. Piyanolar, dolaplar camlardan aşağı atılıyordu ve bağırıyorlardı: ‘Bugün malınız mülkünüz, yarın hayatınız!’ "

*.   *.   *                      

İsabella Öztaşçıyan 7 yaşındaydı.
Kefere(*) Misak'ın kızıydı.
O akşam  Büyükada'da papaz olan dayısının evindeydiler.
Hava kararmıştı.
Caddelerinde bir gürültü koptu.
Çöp kamyonunun üzerine çıkmış kişiler  ‘papazı isteriz, papazı isteriz’ diye

bağırıyordu.
Sonrasını İsabella Öztaşçıyan anlatıyor.
"Arabanın tepesine koydukları projektörle evlerin içine ışık tutuyorlardı, biz hepimiz evde yere yattık, ışıkları kapatmıştık ama çok korkuyorduk. Araba bizim kapıya doğru gelip durdu. Sonra birden bizim karşımızdaki evi taşlamaya başladılar, kapılarını pencerelerini kırıp döküyorlardı, içeride kimsenin olmadığını anlayıp gittiler. Ev bizim Türk eczacı komşumuzun eviydi. Sonra anladık ki adaya o gün dışarıdan gelen kişilermiş, zaten bütün ada bizi tanıyor ve evimizin yerini biliyordu, demek ki dışarıdan gelenler bizim ev için tam bir tarif alamamışlar.”

*.   *.   *

İsabella Öztaşçıyan'ın bulunduğu evin hemen yakınındaki Hamam Sokakta Lefter Küçükandonyadis oturuyordu.
Çok yoksul bir lağımcının oğluydu, Lefter.
Ama Milli Takımın ve Fenerbahçe'nin de yıldız golcüsüydü.
Ay Yıldızlı forma ile nice goller atmıştı.

Atina'da Yunanistan ağlarını bile sarsmıştı.
Yunanlılar ona "Turko,Turko" diye tezahürat yapmıştı.
Çöp arabasıyla dolaşan saldırganlar onun da evine geldi.
Araçtan inip taşlamaya başladılar.
"Vurun şu gavura" diye bağırıyorlardı.
Sonrasını Lefter Küçükandonyadis anlatıyor.
"Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım.. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım...En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul'dan emniyet müdürü evime geldi. gece gördüğü manzara karşısında 'aman allahım' demişti."

*.   *.   *

Tuğgeneral Yılmaz Tezkan 1950 yılında Harbiye'ye girmişti.
İlk günden itibaren herkes gibi o da Harbiye Marşı söylemeye başlamıştı.
"Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız."

Harbiye'de onlar bu marşı söylerken, aynı binada Amerikalı yarbaylar bizim generallere  danışmanlık yapıyordu..
Yağmalama ve linç girişimlerinden sonra sıkıyönetim ilan edildi..
Yılmaz Tezkan da olayların yatıştırılması için görev yapan askerlerden biriydi..
Gördükleri karşısında insanlığından utandı..
Rum vatandaşların evleri, bir tanesi bile atlanmadan basılmıştı..
İçindeki eşyalar caddeye atılmıştı.
Sonrasını Tuğgeneral Yılmaz Tezkan anlatıyor.
"Evlerinde oturanlar eşya enkazı içinden işe yarar olanları toplama çalışıyordu. Ufak bir kız çocuğunun bulduğu kolu bacağı kopmuş oyuncak bebeği annesine ‘Mama, Mama, buldum, buldum!’ diye seslenmesi ve gördüklerimiz utanılacak ve unutulmayacak bir manzaraydı."


Olaylar iki gün sürdü..
Azınlıkların yaşadığı tüm mahalle ve semtler talan edildi.
Saldırganların hepsinde aynı tornadan çıkmış sopalar vardı..
Saldırılacak yerlere otobüslerle getirilmişlerdi..
Organize idiler..
Asker ve polis iki gün boyunca saldırganlara hiç müdahale etmedi..
Sonrası..      
15 gayri müslüm öldürüldü.

300 kişi yaralandı..
30'dan fazla kadına tecavüz edildi..
4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi  5317 mekan talan edildi.
Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi..
İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
Rum ,Yahudi ve Ermeni mezarlıkları saldırıya uğradı..
Yıkılan, yağmalanan işyerlerinin  yüzde 59'u Rumlar'a, yüzde 17'si Ermenilere, yüzde 12'si ise Yahudilere aitti.
Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekanlar bile saldırıya uğradı.
Dönemin parasıyla 100 milyon lira maddi hasar oluştu.



İki gün sonunda İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na Tuğgeneral Nurettin Aknoz getirildi..
Aknoz Paşa, ilk iş olarak Harbiye'deki Sıkıyönetim Komutanlığı'na tüm gazetelerin yazıişleri müdürlerini çağırdı.
Gelmeyenin gazetesinin kapatılacağı bildirildi.
Aknoz, toplantıda medyaya resmen emir verdi.
“Baylar, gergin günler yaşadık. Şimdi artık sinirlerin yatıştırılması lazım.. Çok dikkatli olacaksınız. Sizden şunları istiyorum. Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler halkı heyecanlandıracak nitelikte ise yazmayacaksınız. Yokluk ve kıtlık haberlerinin hepsi yasaktır. Örneğin fırınların önünde ekmek almak için sıra bekleyenlerin resimleri yayınlanamaz. Bu tür haberler ülkede panik yaratır. Hükümeti tenkit etmek yasaktır. Böyle bir şey yaparsanız gazetenizi kapatırım.  6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazılar ve yorumlar yasaktır; kapatırım...Olaylarda zarar görenlerin istekleri gibi yazılar yazamazsınız. Heyecana uyandıracak haber yayını yasaktır. Hükümetin icraatını etkileyecek türde yazı yazılması yasaktır. Türklüğe hakaret, bayrak yırtma gibi haberler gazetelere giremez; kapatırım. İkinci, üçüncü baskı yapamazsınız; toplatırım. Basına sansür koymayacağım. Yayıncılığı sizin insiyatifinize bırakıyorum. Doğru kullanamazsanız bana verilen yetkileri kullanırım. Sizin kötü bir alışkanlığınız var, aklınıza geleni yazıyorsunuz, yazamazsınız. Anadolu Ajansı’nın ve Radyonun yayınladığı her şeyi alabilirsiniz. Ona izin veriyorum. Bu başımıza gelenler doğrudan doğruya komünistlerin hazırladığı bir hadisedir.Yazılarınızda bunu gözden uzak tutmayın. Ona göre aklınızı başınıza toplayın. İşimizi güçleştirmeyin.”
Asker sopası etkisini göstermişti.
Türk Medyası artık kör ve sağırdı.
Gazeteler o dönem ülkeyi yöneten Menderes hükümetinin olaylarla hiç ilgisi olamadığı ve hiç bir kusurunun bulunmadığı yazıldı..
Dönemin CHP Başkanı İsmet İnönü, meclis konuşmasında Menderes hükümetine destek verdi.

"Demokrat Parti grubunun, olayları ciddi şekilde tartıştığını tespit ettik. Hükümetin anavatanın büyük bir tehlikede olduğunu idraki, partiler arası rekabete, üstün gelmiştir. "

Sonunda askerin dediği oldu, fatura komünistlere kesildi..
Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu onlarca komünist tutuklandı..
Tutuklananlar üç ay sonra mahkemede suçsuzluklarını kanıtlayınca serbest bırakıldı..
Bir süre sonra dosya kapatıldı..

Yıl 2018.
İki gün sonra 6 Eylül.
Aradan tam 63 yıl geçti.
1955 yılında İstanbul'da sayıları 100 bini bulan Rum nüfusu, şimdi sadece yüzlerle ifade ediliyor.
Tarihimizdeki bu kara lekenin  devlette kimler tarafından organize edildiği ve kaçan Rumlar'ın mallarına kimlerin el koyduğu hala büyük bir sır..
O dönem Özel Harp Dairesi'nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevli olan, daha sonra dairenin başkanlığına getirilen ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekterliği yapan Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu'nun yıllar sonra yaptığı şu açıklama ise hiç unutulmadı.
""6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."


(*) KEFERE: Osmanlı döneminde müslüman olmayanları aşağılamak için kullanılan, kafir anlamındaki Arapça kelime.. Argo dilde "Oynak, güven vermeyen, terbiyesiz, arsız köpek, kötü adam" anlamına geliyor.

28 Ağustos 2018 Salı

DENİZ KIZININ GÖZYAŞLARI



"Napoli'yi gör de öl derler, a gülüm, sen Gökova'yı gör de yaşa"
Halikarnas Balıkçısı

Dünyanın hemen her kültüründe bir efsanedir, deniz kızları.
Gövdesinden yukarısı insan, altı balık kuyruğu görünümdeki dişi hayal canlıları.
Masum ve güzel yüzleri, badem gözleri,  iri ve dik memeleriyle baştan çıkarıcı deniz yaratıkları.
Arşipel'in(*) çocukları "Sirenler" dedi onlara.
Foça'nın açıklarındaki Siren kayalıklarında yaşarlardı.
Güzellikleri ve sesleriyle büyüleyiciydiler.
Homeros'a göre Troya zaferinden dönen Yunanlı gemiciler, deniz kızlarının şarkılarına kendilerini kaptırınca,  gemileri Siren kayalıklarına çarparak batmıştı.
Yüzlerce savaşçı denizde boğularak ölmüştü.
Deniz kızları belki de Troya'nın intikamını almıştı!
Denizcilerin tümü yaşadıklarına inanırdı onların.
Kristof Kolomb Amerika keşfine giderken, Haiti sularında  deniz kızlarını gördüğünü kaydetti, seyir defterine.
Gördükleri belki hayaldi.
Belki de şarabın azizliği.
Kolomb ve adamları uğursuzluk saymıştı onları.
Arşipel'in deniz kızları başka yörelerin aksine birer melekti.
İyilikseverdi.
Denizcilerin dostuydu.
Batan gemilerin yardımına koşarlardı.
İnsanları boğulmaktan kurtarırdı.
İyinin, doğrunun, saflığın sembolüydüler.

*.   *.   *

İşte bu deniz kızlarından biri yıllardır Gökova'daki Okluk Koyu'na gelenleri karşılar, tam koyun karşısındaki kayalıklarda.
Şöyle yazar altında da.
“Bu deniz kızı, düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler, ufuklar aştı. Kıtalar, adalar, koylar dolaştı. Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar."
Dünyanın tüm denizlerini gezen ilk denizcimiz Sadun Boro dikmişti, onu buraya.
Boro, Gökova için "dünyada böyle bir cennet yok" demişti.
Okluk Koyu içinse; cennetin incisi.
Yaşamının son günlerini cennetin incisinde geçirmişti.



İşte Gökova'nın bu en nadide koyu bugünlerde  halka kapalı.
Cenneti gezmek, görmek yasak.
Nedeni,  inşaatı süren Cumhurbaşkanlığı Konutu.
300 odalı olacağı söyleniyor.
Etrafı Çin Seddi gibi, yüksek duvarlarla örülüyor.
Her yere nöbetçi kuleleri dikiliyor.
Onlarca gemi sahile kum taşıyor.
Kıyıda yapay bir kumsal oluşturuluyor.
Koyun sularında sahil güvenlik sürekli devriye geziyor.
Kuş uçurtmuyorlar.
Bunlar henüz inşaat bitmeden alınan tedbirler.
Peki, inşaat bitince ne olacak?
Bu koy tümüyle halka kapanacak mı?
Burada kimse denize giremeyecek mi?
Mavi turlar artık Okluk'ta hoş bir mola veremeyecek mi?
Deniz kızını, Sadun Boro'nun cennetini görmek yasaklanacak mı?
Eğer yasaklanacaksa, "deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir" diyen Anayasanın 43'ncü maddesi çiğnenecek mi?


Gökova.
Sakar'dan bakınca.
Gök mü aşağıda, deniz mi yukarıda, anlayamazsın ilk bakışta.
Hani, Halikarnas Balıkçısı şöyle demişti bir ara.
"Roma'yı gör de öl derler, a gülüm, sen Gökova'yı gör de yaşa"
Tabi bundan böyle yaşatırlarsa.

Soyadı gibi doğma büyüme Gökovalı olan Halikarnas Balıkçısı'nın manevi oğlu Prof. Dr. Şadan Gökovalı hocam da hayatını adayanlardan bu cennete.
Onun şu sözü unutur mu?
"Halikarnas Balıkçısı'nı cennete götürmüşler, hani nerede Gökova demiş."
Ya şu şiiri.
"Benim yarim ipek kilim
Dokur Gökova'da.
Nufüs kütüğüne adım yazılmış,
Şükür Gökova'da.
Ya aşığın sazı,
ya çobanın kavalıyım.
Dünyanın öbür ucuna gitsem.
Ben yine Gökovalı'yım.

"Okluk Koyu'nun karşısındaki kayalıklarda bir deniz kızı var.
Şöyle yazıyor altında.
“Bu deniz kızı, düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler, ufuklar aştı. Kıtalar, adalar, koylar dolaştı. Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar."
Bugünlerde sahil koruma devriyelerini atlayıp, o deniz kızına ulaşırsanız, gözlerine dikkatlice bakın.
Gözyaşlarını göreceksiniz.

(*) Arşipel (Archipelapos) : Ege Denizi'nin antik çağdaki ismi






25 Ağustos 2018 Cumartesi

ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK.



Yıl 2006’dır.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Bodrum’da  "Güvercinlik Turizm Merkezi" olarak belirlenen ormanlık alanı, tesis yapılması amacıyla üç şirkete 85, 80 ve 95 dönüm olarak tahsis eder.
Ancak arazi zümrüt ormandır.
İçinde binlerce çam ağacı, endemik bitki ve doğal yaşam vardır.
Ve devlet bu ormanı korumak zorundadır.
O ağaçlar orada olduğu sürece kimse inşaat yapamaz.

*.  *.  * 

Aradan bir yıl geçer.
Tarih 15 Temmuz 2007’dir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından şirketlere tahsis edilen Güvercinlik’teki Pina Yarımadası’nda ormanda yangın çıkar.
Önce vatandaşların sonra ormanın müdahalesine rağmen 250 hektar orman kül olur.
Yangının çıktığı anda Kuyucak Koyu’nda teknesinde bulunan İstanbullu mimar Soner Danyıldız, sabotaj olduğunu iddia eder.
Danyıldız, “Yukarıda ilk dumanı gördüm, ardından güçlü bir patlama oldu, sonra iki kilometre uzaklıktaki sahilde de dumanlar yükselmeye başladı. Bunun bir kaza ve tesadüf olduğunu söylemek mümkün değil” der.
Ancak, olayın üstü kapatılır.
Dönemin Muğla Orman Bölge Müdürü İbrahim Aydın, “Burası kesinlikle imara açılmayacak ve tekrar yeşillendirilecek” açıklaması yapar.
İbrahim Aydın daha sonra AKP’den Antalya Milletvekili olur.
Dönemin Kültür ve Turizm ile Orman Bakanları da aynı açıklamaları yapar.
"Burası ağaçlandırılacak."



Bir süre sonra yanan arazinin tahsisini alan çeşitli şirketler, Pina Yarımadası önündeki körfezi molozlarla doldurmaya başlar.
Denize dökülen molozlar çıkarılmazken iktidardan aldığı kamu ihaleleri ile dikkat çeken Çankırı İnşaatın yaptığı Amara Island Bodrum Elite adıyla 5 yıldızlı ilk otel faaliyete geçer. 
Ardından Güvercinlik Enternasyonal Otelcilik tarafından yapılan 1298 yataklı ve 556 odalı, 
Titanic Otel ve La Balance Otel inşaatları da tamamlanır.
Sonra bir başkası, sonra bir başkası.



Tarih 25 Ağustos 2018.
Bugün.
11 yıl önce zümrüt ormanlarla kaplı Güvercinlik’teki Pina yarımadası bugün bir beton yığını.
Binlerce odalı, beş yıldızlı oteller, rezidanslar her yeri kaplamış durumda.
Sahipleri milyar dolarlar kazanıyor.
Ya vatandaş?
Yeşile, oksijene hasret Güvercinlik’te ücretsiz denize girecek yer bulamıyor.
Ülkenin çok yerinde olduğu gibi.
Nazım Hikmet  Kuvayi Milli Destanı’nda ne demişti?
“Ateşi ve ihaneti gördük!”


NOT: Eylül ayına giriyoruz. Orman yangıları için en tehlikeli günler bu günler. En küçük bir duman bile görseniz lütfen hemen 177'yi arayın,






24 Ağustos 2018 Cuma

LANETLENMİŞ BİR IRKIN LANETLİ MİRASI


Fotoğraf: Ben Mulder


"Coğrafya kaderdir" demişti İbni Haldun.
Düşünülmesi gereken bir söz.
Gerçekten coğrafya kader midir?
Yoksa coğrafyanın kaderi o coğrafyada yaşayan insanların elinde mi?
Ya da şöyle mi sormak gerekir?
Coğrafya mı insanların kaderini belirler,  yoksa insanlar mı yaşadıkları coğrafyanın kaderini?
Şimdi gelin düşünelim.

Ege ve Akdeniz sahilleri gibi bir cennet hangi coğrafyada var?
Gökova Körfezi, Datça Yarımadası, Fethiye, Köyceğiz, Göcek gibi doğa harikaları.
Dantel gibi işlenmiş koylar, cam gibi berrak sular, uçsuz bucaksız ormanlar.
Kültür ve sanatla dolu antik kentler.
Binbir çeşit endemik bitki.
Bir o kadar yaban hayat.
Dört mevsim güneş.
Mavi turlar.
Gerçekten nerede var?
Yok. 
Sadece bu cennette var.

Ama gel gör ki, bu cennet üzerinde yaşayanlar tarafından cehenneme çevriliyor.
Şehirleri parseleyip satan haramiler, özel çevre koruma bölgesi, sit alanı, orman, doğal yaşam demeden bu coğrafyayı yerle bir ediyorlar.
Sahiller işadamlarına kiralanıyor.
Sit alanları imara açılıyor.
En güzel yerlere termik santraller kuruluyor.
Her yer rüzgar enerji santralleriyle kuşatılıyor.
Kaçak inşaatların önü arkası bir türlü kesilemiyor. (Datça Mesudiye'de imar barışından sonra 8 ayda yapılan kaçak inşaat sayısı 183)
Yatlar, gezi tekneleri bu güzelim, cam sulara sintine bırakıyor.
Ormanlar yakılıyor.
Kısıtlı olan su kaynakları hoyratça kullanılıyor.
Tarihi sit alanları, doğal yaşamın en çok olduğu yerler Dünya Ralli Şampiyonası'nın parkuruna sokuluyor.

Peki, biz sıradan vatandaşlar ne yapıyor?
Kimse kusura bakmasın ama bokun üstüne tüy dikiyoruz.
Pislikleri görmüyor, duymuyor, konuşmuyoruz.
Kimimiz korkudan, kimimiz vurdum duymazlıktan.
Kimsenin sesi çıkmıyor.
Karşı çıkan bir avuç insan da hep yalnız bırakılıyor.
Sanki bitkisel hayattayız.
Felçli gibi dışkımızı tutamıyoruz.
Bugünlerde her yerden kötü haberler, iğrenç görüntüler geliyor.
Bayram tatili nedeniyle tüm sahiller birer çöp alanı adeta.
Yol kenarları, kumsallar, kent içleri  pislikten geçilmiyor.
Cam şiş, pet şişe, sigara paketi, izmarit, çocuk bezi, kadın pedi.
Aklınıza ne gelirse, milyonlar eline geçeni arabadan dışarıya atıyor.
Oysa o cam şişeler o kadar tehlikeli ki.
Orman yangınları çoğu kez o atılan cam şişelerden çıkıyor.
Görenler susuyor.
Görmezden geliyor.
Bir kızılderili atasözü şöyle diyor.
"Yanlışı gören ve önlemek için çabalamayanlar, yanlışı yapanlar kadar suçludur."
Kabul edelim dostlar.
Suçluyuz.
Hepimiz suçluyuz.
Bu cenneti haketmiyoruz.
Üstelik ihanet ediyoruz.
Ve ne acıdır ki, bu ihanetin bedelini çok yakın zamanda çocuklarımıza, torunlarımıza ödeteceğiz.

Sadun Boro yatla dünyayı gezen ilk denizcimizdi.
Girmediği koy, çıkmadığı sahil kalmamıştı.
Ölmeden bir yıl önce Hürriyet Gazetesi'ne şöyle demişti.
"60 yıl dünyanın tüm denizlerinde dolaştım, dolaşmadığım deniz koy ülke kalmadı. Doğasına, denizine, ülkesine böylesine hoyrat kötü ve vahşice davranan millet görmedim. Vahşi dediğimiz yamyamlar bile doğasına böylesine vahşice davranmıyorlardı."

*.  *.  *

İbni Haldun bugün bu coğrafyada yaşasaydı acaba yine "coğrafya kaderdir" der miydi?
Bir zaman makinasına girip 50 yıl sonrasına gittim
Aramızdan birinin yazar olmuş torununun bu coğrafyayı anlatan kitabının başlığı şöyleydi.
"Lanetlenmiş bir ırkın lanetli mirası!"





Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...