20 Mayıs 2021 Perşembe

SOYKIRIMI BİR DE ÇİCEKLERDEN DİNLEYİN



1864 yılının Mayıs ayıydı.
Karadeniz kıyılarında çicek ayıydı.
Çicek umuttur, bahardır aslında.
Ama bu kez karakıştı adeta.
Karahindiba çicekleri beyazlaşmıştı, tüyleri etrafa saçılıyordu.
Rüzgarla gökyüzünü sarıyorlar ve ovaları, dağları, denizleri aşıyorlardı.
Onlar gökyüzünde uçuşurken, yeryüzünde korkunç şeyler oluyordu.
İşkenceler, cinayetler, tecavüzler.
Evler yakılıyordu..
Yuvalar yıkılıyordu.
Anne karnında bebeler süngüleniyor, hasta yatağında yaşlılar öldürülüyordu.
İnsanlar can havliyle kaçarken, yakalananın başı kesiliyordu.
Kesilen başlar, mızraklara geçirilip, sevinç naralarıyla köy köy dolaştırılıyordu.


Yüzlerbinlerce kesik baş daha sonra Karadeniz’e atılıyordu.
Başı kesilenlerin bedenleri parçalıyor, köpeklere veriliyordu.
İnsan cesetlerinden çöplükler oluşuyordu.
Ve o çöplüklere atılmış bir kadının kucağındaki bir bebek, ölmüş annesinin memesinden süt içmeye çalışıyordu.
Karahindiba çicekleri bu vahşete tanık oluyordu.

İşte bu vahşetin adı "Çerkes Soykırımı" idi.
Çarlık Rusyası'nın askerleri Karadeniz’e inmek için Çerkesya’ya saldırmıştı.
Saldırının tek hedefi vardı, Kuzey Kafkasya halkını yok etmek.
Etnik temizlikti bu.
Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç ayırmadan öldürdüler.
Güzelim coğrafyayı kan gölüne çevirdiler.
Kafkasya’yı işgal ettiler.
Bu soykırımda 1 milyona yakın Çerkes öldürüldü.
Yüzbinlerce insan, binlerce yıllık yurdundan kaçmak zorunda kaldı.
Yüzbinlercesi de tehcir edildi.
Yaşanan vahşet o kadar büyüktü ki, Rus edebiyatının simge ismi Tolstoy şunları not etmişti.
“Rus askerinin gecenin kara örtüsü altında gerçekleştirdiği vahşet, o kadar dehşet vericiydi ki, hiç bir rapor görevlisi bunlara aktarmaya cesaret edemezdi.”

Soykırımdan yıllar sonra bölgeye araştırmaya giden tarihçi Simon Canaşia’ya 91 yaşındaki bir Çerkes’in anlattıkları vahşetin büyüklüğünün belgesiydi.
"Deniz kenarında atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem."
Ama dedik ya, Karahindiba çicekleri görmüştü tüm olanları.
Çünkü Kadim Çerkes Kültürüne göre bu çicekler herseyi görür, duyar, not eder, zamanı geldiğinde de herkese anlatırlardı.
Asla yalan söylemezlerdi.
Ve 157 yıldır anlatıyorlar.
Çerkes Soykırımı’nı anlatıyorlar.
Bu yüzden soykırımın simgesi oldular.
Bakın o çicekler Çerkes bir ozanın anlatımıyla bizlere nasıl sesleniyorlar.

"Benim Adım Karahindiba Çiçeği
Binlerce yıldır gökyüzünde uçarım. Ovaları, dağları, denizleri, çölleri aşarım. Sizin duymadıklarınızı duyar.
Sizin görmediklerinizi görürüm. Ben Çerkeslerin 21 Mayıs 1864 tarihinde yaşadığı Soykırım ve sürgünü gördüm ve bu trajedinin şahidiyim. Bundan böyle ben, soykırıma uğramış, sürgün edilmiş, kimliklerini, kültürlerini ve anadillerini yaşatmak için, Onurlu bir şekilde mücadele eden Tüm Çerkeslerin simgesiyim. Bugünden itibaren, Beni nerede, nasıl, ne zaman görürseniz Çerkeslerin SOYKIRIM ÇİÇEĞİ olarak HATIRLAYIN ve HATIRLATIN.”

#ÇerkesSoykırımı 
#21Mayıs1864 
#CircassianGenocide

1 Mayıs 2021 Cumartesi

1 MAYIS VE YERİ GÖĞÜ İNLETEN MARŞIN HİKAYESİ.



Yıl 1974'dü.
Türkiye'de sınıfsal mücadelenin yoğun olduğu günlerdi.
Tiyatro Sanatçısı Rutkay Aziz’in Genel Sanat Yönetmenliğini yaptığı Ankara Sanat Tiyatrosu önemli bir oyun hazırlıyordu.
Bu Bertolt Brecht’in “Ana” oyunuydu.
Maksim Gorki’nin “Ana” romanından uyarlanmıştı.
Oyun müziklerini Sarper Özsan yapacaktı.
Oyundaki tüm şarkı sözleri Bertolt Brecht tarafından yazılmıştı.
Biri hariç.
1 Mayıs 1905" konulu sahne.
Brecht o bölüm için "İşçiler marş söyleyerek sahneye girer” diye yazmıştı.
Ancak ortada ne bir marş, ne de söz vardı.
İşçi rolündeki oyuncuların bir marş söylemesi gerekiyordu.
Sarper Özsan işe koyuldu.
O sahneye uygun marş bulmak için gecesini gündüzüne kattı.
Sonunda başardı.
Ankara Sanat Tiyatrosu’nun oyunu sahnelediği gecede o bölümde o marş söylendi.
Oyuncular sahneye o marşla girdi.
*. *. *
"Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Vermeyin insana izin kanması ve susması için
Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor
Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider."
*. *. *
O sahnede bu marş çalarken, salon yıkıldı.
Oyuncular ve seyirciler tek yürek, tek ses olmuştu.
O tarihten sonra "1 Mayıs Marşı" olarak milyonların önce yüreğine, sonra diline yapıştı.

1976 yılından itibaren meydanlara ulaştı.
Defalarca yasaklandı.
Söyleyenler tutuklandı.
Kasetler toplatıldı.
Yakıldı.
Yıllarca süren baskı ve zulüm bu marşı susturamadı.
O gün, bugün söyleniyor.
Yarın da söylenecek.
Ta ki, emeğin iktidarına dek.

30 Nisan 2021 Cuma

DOĞAL YAŞAM FOTOĞRAF SERGİMİ İZLEMEK İSTER MİSİNİZ?



Onlar aynı gökyüzü altında, aynı havayı soluyup, aynı suyu içtiklerimiz.
Dünya dediğimiz bu tek yuvamızda birlikte yaşıyoruz.
Uzaydan gelecek kozmik bir tehlike ya da bir iklim krizinde aynı kaderi paylaşıyoruz.
Ama uzağız birbirimizden.
Bizler doğayı terkedip, beton duvarların ardına sığınınca, hem özümüzden, hem onlardan uzaklaştık.
Oysa yıllar önce aynı mahalledeydik.
Şimdi yabancı gibiyiz.
Yabancıdan öte onların gözünde düşmanız!
Çünkü kapitalizm denen bu kahrolası sistem rant uğruna her gün doğayı biraz daha katlederek, onların yaşam alanlarını yok ediyor.
Pandemi günlerinde Datça Kırsalında onların fotoğraflarını çekmeye çalıştım.
Kimini saatlerce bekledim, kimi profesyonel bir model gibi poz verdi.
Hepsiyle arkadaş oldum adeta.
Hani Navaho Kızılderililerinin şarkılarında söylediği gibi
“Yeryüzünün sonuna gittim, gökyüzünün sonuna...
Dağların sonuna gittim.
Sonuna gittim, ormanın.
Ağaçların sonuna...
Arkadaşım olmayan bir şey bulamadım.”
Gerçekten doğa ve orada yaşayanlarla arkadaşız aslında.
İşte o arkadaşlarımızın fotoğraflarından çevrimiçi bir sergi hazırladık.
Sergide çok büyük katkıları olan Hüseyin Bayer dostuma yürekten teşekkür ederim.
Sağolsun, varolsun.
Dinleyeceğimiz müzik Can Atilla'ya ait.
Parçanın adı Mara Despina.
Ulaşabilseydim, kullanmak için izin isteyecektim ama serginin ticari bir amacı olmadığı için hoşgörüsüne sığınıyorum.
Aşağıdaki internet adresini tıkladıktan sonra galeri açılacak, play tuşuna basarak sergiyi gezebilirsiniz, karşınıza bir kapı çıktığında, açmak için fare ile üstünü tıklamanız yeterli.
Ayrıca manuel de fotoğraflara bakabilirsiniz.
İyi seyirler.









































18 Nisan 2021 Pazar

İŞTE DATÇA'NIN BAŞ BELASI



Tarih öncesiydi.

Yeryüzünde  devler ile tanrıların savaşı vardı.

Ege(Arşipel)  ve Akdeniz'de (Mare Nostrum) büyük çarpışmalar yaşanıyordu.

Datça’nın 9 mil açıklarında, Knidos’un tam karşısında Deniz Tanrısı Poseidon,  Dev Polyvotis ile savaşıyordu.

Polyvotis yenileceğini anlayınca kuzeye doğru kaçmaya başladı.

Poseidon devin kaçmasını önlemek için Kos Adası’ndan bir parça koparak üzerine attı.

Mitolojiye göre egenin karanlık sularında, dev kayanın altında kalan Polyvotis ölmedi, acı içinde her inleyişinde üzerinde oluşan adayı  sarstı.

Nisyros dediler bu adaya.

Homeros’un İlyada’sında da adı geçen Nisyros, meşhur 12 adadan biri.

Bizler İncirli Adası diyoruz.
Nisyros 41 kilometrekarelik çok küçük, şirin bir ada.

Ama çevresi için çok tehlikeli.

Çünkü volkanik.

Santorini gibi volkanik hattın tam üzerinde yer alıyor.

Ortasındaki Stefanos Krateri 300 metre çapında ve Avrupa'nın en geniş krateri.

Ayrıca lav tabakası sadece 4 kilometre aşağıda.

Fokur fokur kaynıyor.

Dumanlar, kükürt kokuları kraterden çevreye yayılıyor,

Antik çağdan bu yana sürekli volkan ve deprem üretiyor Nisyros ve çevresi.

Kayıtlara Rodos depremleri diye geçiyor.

Ve her şiddetli sarsıntıda Datça, Bodrum dahil çevresine her açıdan büyük zarar veriyor.

Örneğin MÖ 360’lı yıllarındaki depremin Datça yarımadasında haritayı bile değiştirdiği sanılıyor.

Türkiye’de uzmanlaşmış İngiliz Arkeolog George Bean ile meslektaşı John Cook 1949 ile 1955 yılları arasında yarımadada yaptıkları çalışmalar sonrası Datçalılar’ın bu deprem nedeniyle Burgaz’dan(Paleo Knidos) ayrılarak, Tekirburnu’nda Yeni Knidos’u kurduklarını savundular.

              Burgaz'daki eski Knidos limanları

MÖ 390’lı yıllarda federal para basacak kadar zengin olan Knidos’un deprem sonrası çok fakirleştiğini de belirtiyorlar.

Depremlerle birlikte gelen sismik dalgaların Burgaz’daki limanları sular altında bıraktığı, tektonik yükselmeyle taşan derelerin moloz yığınlarını Eski Knidos’un üzerine yığdığını savunuyorlar.

Tarihe “Büyük Rodos Depremi” olarak geçen ve Datça Yarımadası ile Bordum dahil tüm çevreye büyük zarar veren sarsıntının da Nisyros kaynaklı olabileceği belirtiliyor,

MÖ 199 yılındaki depremde de yine çevrede hasar çok büyük ve tarihçi Justinus bunu “Sarsıntı sonrası Thera ile Therasya arasında aniden bir ada ortaya çıktı” diye anlatıyor.

Justinus’un sözünü ettiği ada Santorini, tıpkı Nisyros gibi volkanik.



Nisyros bilinen en büyük patlamasını 1422 yılında yapmış.

Bu patlamanın Knidos’tan izlendiği tarihi kayıtlarda var.

Stefanos kraterindeki son hareketlenme ise 1800’lü yılların ortaları. 

Ürettiği son büyük deprem 1933 yılında,

Yarımadaya büyük zarar verdiği 400’ten fazla evin harap olduğu, depremin tsunami yarattığı o günün gazetelerinde yer alıyor.


Hatta 26 Nisan 1933 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin haberinde Nisyros un battığı bile belirtiliyor.


Datça son bir aydır sürekli sallanıyor.

Polyvotis acı içinde inliyor.

Nisyrosve çevresinde günde 100’den fazla deprem oluyor.

Tam bir fırtına.

Çoğunu hissetmiyoruz ama şiddet 5’i geçince ürperiyoruz.

Ve uzmanlar uyarıyor.

Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir iki gün önce tsunami tehlikesine dikkat çekti.

Sözbilir şöyle dedi.

“Datça açıklarında  hem volkanik etkinlik anlamında aktif volkanlar söz konusu hem de ciddi anlamda diri faylar mevcut. Bölgedeki depremler 10 gündür sürüyor. ‘Nisyros’ adlı volkanın güneyinde sürüyor. 5 ve 4 büyüklüğünde çok sayıda deprem oldu. Deprem fırtınası şeklinde gerçekleşiyor, Nisyros eski yıllarda da ciddi aktivitesi olan bir yer. Adada bir kaldera var. Bu kalderanın içinde de gaz çıkışları devam ediyor. Dolayısıyla diri bir volkan sınıfında değerlendiriliyor. Burası bu volkanizmaya bağlı depremsellik niteliği taşıyorsa bölgedeki depremler sürerse deniz altında heyelanlar devreye girebilir. Belki de Datça’da güney kesimlerinde tsunami tehlikesine yol açabilir.”

Bilimin söylediği bu.

Öyleyse sorulacak soru da şu.

“Datça depreme hazır mı?"


 Datça Yarımadası'nı etkileyen büyük depremler





Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...