30 Nisan 2021 Cuma

DOĞAL YAŞAM FOTOĞRAF SERGİMİ İZLEMEK İSTER MİSİNİZ?



Onlar aynı gökyüzü altında, aynı havayı soluyup, aynı suyu içtiklerimiz.
Dünya dediğimiz bu tek yuvamızda birlikte yaşıyoruz.
Uzaydan gelecek kozmik bir tehlike ya da bir iklim krizinde aynı kaderi paylaşıyoruz.
Ama uzağız birbirimizden.
Bizler doğayı terkedip, beton duvarların ardına sığınınca, hem özümüzden, hem onlardan uzaklaştık.
Oysa yıllar önce aynı mahalledeydik.
Şimdi yabancı gibiyiz.
Yabancıdan öte onların gözünde düşmanız!
Çünkü kapitalizm denen bu kahrolası sistem rant uğruna her gün doğayı biraz daha katlederek, onların yaşam alanlarını yok ediyor.
Pandemi günlerinde Datça Kırsalında onların fotoğraflarını çekmeye çalıştım.
Kimini saatlerce bekledim, kimi profesyonel bir model gibi poz verdi.
Hepsiyle arkadaş oldum adeta.
Hani Navaho Kızılderililerinin şarkılarında söylediği gibi
“Yeryüzünün sonuna gittim, gökyüzünün sonuna...
Dağların sonuna gittim.
Sonuna gittim, ormanın.
Ağaçların sonuna...
Arkadaşım olmayan bir şey bulamadım.”
Gerçekten doğa ve orada yaşayanlarla arkadaşız aslında.
İşte o arkadaşlarımızın fotoğraflarından çevrimiçi bir sergi hazırladık.
Sergide çok büyük katkıları olan Hüseyin Bayer dostuma yürekten teşekkür ederim.
Sağolsun, varolsun.
Dinleyeceğimiz müzik Can Atilla'ya ait.
Parçanın adı Mara Despina.
Ulaşabilseydim, kullanmak için izin isteyecektim ama serginin ticari bir amacı olmadığı için hoşgörüsüne sığınıyorum.
Aşağıdaki internet adresini tıkladıktan sonra galeri açılacak, play tuşuna basarak sergiyi gezebilirsiniz, karşınıza bir kapı çıktığında, açmak için fare ile üstünü tıklamanız yeterli.
Ayrıca manuel de fotoğraflara bakabilirsiniz.
İyi seyirler.









































18 Nisan 2021 Pazar

İŞTE DATÇA'NIN BAŞ BELASI



Tarih öncesiydi.

Yeryüzünde  devler ile tanrıların savaşı vardı.

Ege(Arşipel)  ve Akdeniz'de (Mare Nostrum) büyük çarpışmalar yaşanıyordu.

Datça’nın 9 mil açıklarında, Knidos’un tam karşısında Deniz Tanrısı Poseidon,  Dev Polyvotis ile savaşıyordu.

Polyvotis yenileceğini anlayınca kuzeye doğru kaçmaya başladı.

Poseidon devin kaçmasını önlemek için Kos Adası’ndan bir parça koparak üzerine attı.

Mitolojiye göre egenin karanlık sularında, dev kayanın altında kalan Polyvotis ölmedi, acı içinde her inleyişinde üzerinde oluşan adayı  sarstı.

Nisyros dediler bu adaya.

Homeros’un İlyada’sında da adı geçen Nisyros, meşhur 12 adadan biri.

Bizler İncirli Adası diyoruz.
Nisyros 41 kilometrekarelik çok küçük, şirin bir ada.

Ama çevresi için çok tehlikeli.

Çünkü volkanik.

Santorini gibi volkanik hattın tam üzerinde yer alıyor.

Ortasındaki Stefanos Krateri 300 metre çapında ve Avrupa'nın en geniş krateri.

Ayrıca lav tabakası sadece 4 kilometre aşağıda.

Fokur fokur kaynıyor.

Dumanlar, kükürt kokuları kraterden çevreye yayılıyor,

Antik çağdan bu yana sürekli volkan ve deprem üretiyor Nisyros ve çevresi.

Kayıtlara Rodos depremleri diye geçiyor.

Ve her şiddetli sarsıntıda Datça, Bodrum dahil çevresine her açıdan büyük zarar veriyor.

Örneğin MÖ 360’lı yıllarındaki depremin Datça yarımadasında haritayı bile değiştirdiği sanılıyor.

Türkiye’de uzmanlaşmış İngiliz Arkeolog George Bean ile meslektaşı John Cook 1949 ile 1955 yılları arasında yarımadada yaptıkları çalışmalar sonrası Datçalılar’ın bu deprem nedeniyle Burgaz’dan(Paleo Knidos) ayrılarak, Tekirburnu’nda Yeni Knidos’u kurduklarını savundular.

              Burgaz'daki eski Knidos limanları

MÖ 390’lı yıllarda federal para basacak kadar zengin olan Knidos’un deprem sonrası çok fakirleştiğini de belirtiyorlar.

Depremlerle birlikte gelen sismik dalgaların Burgaz’daki limanları sular altında bıraktığı, tektonik yükselmeyle taşan derelerin moloz yığınlarını Eski Knidos’un üzerine yığdığını savunuyorlar.

Tarihe “Büyük Rodos Depremi” olarak geçen ve Datça Yarımadası ile Bordum dahil tüm çevreye büyük zarar veren sarsıntının da Nisyros kaynaklı olabileceği belirtiliyor,

MÖ 199 yılındaki depremde de yine çevrede hasar çok büyük ve tarihçi Justinus bunu “Sarsıntı sonrası Thera ile Therasya arasında aniden bir ada ortaya çıktı” diye anlatıyor.

Justinus’un sözünü ettiği ada Santorini, tıpkı Nisyros gibi volkanik.



Nisyros bilinen en büyük patlamasını 1422 yılında yapmış.

Bu patlamanın Knidos’tan izlendiği tarihi kayıtlarda var.

Stefanos kraterindeki son hareketlenme ise 1800’lü yılların ortaları. 

Ürettiği son büyük deprem 1933 yılında,

Yarımadaya büyük zarar verdiği 400’ten fazla evin harap olduğu, depremin tsunami yarattığı o günün gazetelerinde yer alıyor.


Hatta 26 Nisan 1933 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin haberinde Nisyros un battığı bile belirtiliyor.


Datça son bir aydır sürekli sallanıyor.

Polyvotis acı içinde inliyor.

Nisyrosve çevresinde günde 100’den fazla deprem oluyor.

Tam bir fırtına.

Çoğunu hissetmiyoruz ama şiddet 5’i geçince ürperiyoruz.

Ve uzmanlar uyarıyor.

Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir iki gün önce tsunami tehlikesine dikkat çekti.

Sözbilir şöyle dedi.

“Datça açıklarında  hem volkanik etkinlik anlamında aktif volkanlar söz konusu hem de ciddi anlamda diri faylar mevcut. Bölgedeki depremler 10 gündür sürüyor. ‘Nisyros’ adlı volkanın güneyinde sürüyor. 5 ve 4 büyüklüğünde çok sayıda deprem oldu. Deprem fırtınası şeklinde gerçekleşiyor, Nisyros eski yıllarda da ciddi aktivitesi olan bir yer. Adada bir kaldera var. Bu kalderanın içinde de gaz çıkışları devam ediyor. Dolayısıyla diri bir volkan sınıfında değerlendiriliyor. Burası bu volkanizmaya bağlı depremsellik niteliği taşıyorsa bölgedeki depremler sürerse deniz altında heyelanlar devreye girebilir. Belki de Datça’da güney kesimlerinde tsunami tehlikesine yol açabilir.”

Bilimin söylediği bu.

Öyleyse sorulacak soru da şu.

“Datça depreme hazır mı?"


 Datça Yarımadası'nı etkileyen büyük depremler





13 Nisan 2021 Salı

KARGI'YI SAVUNMAK, YAŞAMI SAVUNMAKTIR.




Datça’nın en güzel koylarından Kargı’da 128 dönümlük bir arazinin otel ve otopark yapılması için Cumhurbaşkanlığı kararıyla Özelleştirme İdaresi’ne devredilmesi koruma altındaki Akdeniz Folkları (Monachus monachus) için de çok büyük bir tehdit.
Çünkü Kargı Koyu Akdeniz Foklarının yaşam alanlarından biri.
Söz konusu arazinin çok yakınında bir denizaltı mağarasında yuvalandıkları da biliniyor. Geçtiğimiz yıllarda o bölgede fotoğrafı bile çekildi
Üstelik Birleşmiş Milletler Çevre Programı Akdeniz Eylem Planı çerçevesinde Türkiye’nin Akdeniz Fokları’nı Korumak için Ulusal Eylem Planı bile var.
Orman Bakanlığı ile Sualtı Araştırmaları Derneği Akdeniz Foku Araştırma Grubu’nun (SAD-AFAG) hazırladığı eylem planında, Datça Yarımadası en ucundaki Knidos Burnu’ndan Kargı Koyu dahil Datça İlçesi batı girişine kadar olan kıyılardaki yerleşim yerleri ve kıyı tesisleri dışında kalan yapılaşmamış ve el değmemiş tüm kıyılar Akdeniz Fokları’nın yaşam alanı olarak gösteriliyor.
Eylem planında fokların korunması için sıralanan maddelerde şu ifadeler çok dikkat çekiyor.

"Önemli Akdeniz Foku Yaşam Alanlarının içinde bulunan Milli Parklar, Özel Çevre Koruma Bölgeleri ve SİT Bölgelerinde yasadışı biçimde inşa edilen turistik tesisler, özel ev ya da yazlıklar veya yeni yol yapımı, başta Valilikler olmak üzere Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ilgili bölge müdürlükleri yetkilileri tarafından izlenmelidir. Yasadışı kıyı yapılaşmasının olduğu tespit edildiğinde bu tip yapılar durdurulmalı ve yıkılarak habitatın geri kazanımı sağlanmalıdır.” *

Bilimsel araştırmalardan ve eylem planından anlaşılıyor ki, Kargı’da yapılması düşünülen otel ve turistlik tesisler koyun habitatına büyük zarar verecek ve zaten sayıları az olan Akdeniz Fokları’nın yaşam alanını gasp edecek.
Ve bu suları terkedecekler.
Buna kimsenin hakkı yok.
Bu yüzdendir ki, Kargı’yı savunmak Akdeniz Foklarını savunmaktır.
Fokları savunmak Datça'yı savunmaktır.
Datça’yı savunmak, doğal yaşamı savunmaktır.
Bırakın Datça doğal kalsın.
Bırakın Akdeniz Fokları yaşasın.

#DatçayıSavunuyoruz
#DatçaDemokrasiPlatformuKentSavunması


(*) 
https://www.researchgate.net/publication/338108426_Akdeniz_Fokunun_Monachus_monachus_Turkiye%27de_Korunmasi_Ulusal_Eylem_Plani 

11 Nisan 2021 Pazar

NEYZEN TEVFİK VE KARGI KOYU


Dünyanın halini sordular benden,
Halimiz hal değil ne gelir elden,
Yama dikiş tutmaz giren iğneden
Ben böyle halin ..... ........

Bozuk bu dünyanın düzeni kaydı,
Bu düzen zulmünü her yere yaydı,
Düzen değişse de düzülen aynı,
Ben böyle düzenin ..... .......

Devletin malına deniz demişler
Yemeyen garibe domuz demişler,
Utanmayıp içine de etmişler,
Ben böyle denizin ..... ......

Haramiler her şeyi yeyip bitirmiş,
Malı hamuduyla alıp götürmüş,
Doymamış, donuna da göz dikmiş,
Ben böyle malın ..... .......

Helal-haram paraları kapmışlar,
Çok gelince keselere tıkmışlar,
Dantelli kefene cep yaptırmışlar,
Ben böyle paranın ..... .......

Beylerin elinde ateşten kırbaç,
Umurunda değil, niceleri aç,
Yiğitler olmuş, soğana muhtaç,
Ben böyle kırbacın ..... .......

Efendiler yapar saraylarda vals,
Bize kalan ise çakallarla dans,
Onlara kız yağsa, bize düşen Hans,
Ben böyle dansın ..... .......

***

Diyeceksiniz ki, nereden aklına geldi Neyzen Tevfik.
Sevgili Mustafa Atamer'in çektiği Kargı Koyu fotoğraflarına bakıyordum.
Birden aklıma geldi.
Eskiler anlatır.
Derler ki, üstad en güzel neylerini yapmak için İstanbul'dan yola koyulup Datça'ya gelir ve Kargı Koyu'ndan kargı toplarmış.
O güzelim manzarada, içer içer döktürürmüş.
Yaşasaydı ve bugünleri görseydi neler derdi acaba?
Kargı Koyu'nun sermayeye peşkeş çekilmesine sessiz kalır mıydı?
Kim sanmam.
#KargıKoyuDoğalKalsın
#DatçayıSavunuyoruz.


10 Nisan 2021 Cumartesi

TEHLİKEDEKİ KARGI KOYU VE KARGI'DA DOĞMUŞ BİR DATÇA TÜRKÜSÜNÜN HAZİN ÖYKÜSÜ


Fotoğraf: Mustafa Atamer



1930lı yıllardı.
O yıllarda Datça köylüsü için Kargı Koyu ve özellikle Kargı Deresi odun deposuydu.
Derenin etrafında büyüyen Pinar ağaçları (Kel Palamut) soğuk kış günlerinin kurtarıcısıydı.
Eski Datça halkı dini bayramlardan bir kaç gün önce nacakları (balta) alır, eşekler ve at sırtında şarkılar ve türküler eşliğinde Kargı’ya gider, Pinar odunu keserdi.
Bu bir gelenekti.
İşte böyle bir bayram öncesi Eski Datçalı gençler sabahın erken saatlerinde kalkıp, eşek ve at sırtında Kargı Deresinin yolunu tuttular.
Neşeleri yerindeydi.
Hep birlikte söyledikleri türküler Kargı vadilerinde yankılanıyordu.
Gençlerin arasında Osman da vardı.
Osman yakışıklı, kara kaşlı, ela gözlü, kibar ve güçlü kuvvetli bir delikanlıydı.
Nişanlısı Nergise çok tutkuluydu ve onu hiç aklından çıkarmıyordu.
Dereye vardıklarında herkes gözüne kestirdiği bir Pinar ağacında kesime başladı.
Osman da bir yandan baltayı savuruyor, bir yandan Nergisi düşünüyordu.
Ama o bir anlık dalgınlık yok mu?
Osman yanlışlıkla baltayı dizine kaydırdı.
Acı bir feryatla ve kanlar içinde yere yıkıldı.
Baltayı o kadar güçlü vurmuştu ki, bacağı dizinden koptu topacaktı.
Gençler hemen Osmana koştular.
Bir eşeğin sırtına bindirerek Eski Datçaya yola koyuldular.
Ama ne yazık ki Osman, yolda aşırı kan kaybından can verdi.
Eski Datçaya vardıklarında artık yaşamıyordu.
Haberi duyan yasa boğulmuştu.
Özellikle de Osmanın nişanlısı Nergis.
Feryadlar içinde kendini yerlere atıyordu.
Ve orada, o anda ağıdını yaktı.

“Kargı Deresinin Piynar Odunu
Nacaklar mı yardı yavrum, senin budunu.
Aman gel kaçalım.
Arabacı yol ver geçelim.(1)

Nergisin bu ağıdı kısa zamanda dillere pelesenk, Muzaffer Sarısözenin türküsüne derleme oldu.
O yıllarda Kargı Deresi değirmencisi Hakkı Çavuş, bu türküyü dilinden düşürmüyordu.
Bir gün Bodrumdan gelen dostları Müsgebi(Ortakent) köyünden kemancı Köroğlu(Hasan Hüseyin Salım) ile kardeşi tamburi Fatmaya Osman ile Nergisin hikayesini anlattı ve defalarca bu türküyü söyledi.
Türkü, kemancı Köroğlu ve tamburi Fatma tarafından Bodruma taşındı ve orada da halkın en sevdiği türkülerden biri oldu.(2)




Bu türkü Eski Datçanın türküsüdür.
Gerçek bir olayın öyküsüdür.
Kargının tarihi, geleneği, geçmişidir.
Datçada özel bir yeri vardır ve düğünlerde oyunu oynanır.

Bugünlerde Kargı Koyu gündemde.
Ne yazık ki, tarihiyle, kültürüyle, türküleriyle değil katledilme tehlikesi ile gündemde.
Biliyorsunuz, bir kaç gün önce bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla Kargı Koyunun 128 dönümlük en güzel arazisi Özelleştirme İdaresine devredildi.
Kamuya yani Datça halkına ait arsa bir işadamı satılacak ve oraya dev gibi beton yığını bir otel dikilecek.
Geçmiş uygulamalardan çok iyi biliyoruz ki, o otel kısa sürede Kargı Koyu'nu da halka kapatacak, oradaki küçük esnafa da yaşama hakkı tanımayacak.
Buna seyirci kalamayız.
Buna göz yumamayız.
Türkülerimizi susturmak istiyorlar.
Yusuf Hayaloğlu diyor ya;

Türküleri yakmayın!
Türküler çicektir, en umutsuz zamanda açar.
Kavgayı uzatmayın kardaş.
Yüzyıllardır tuz döke-döke
Çürüdü bu yaralar.
Kanatmayın diyorum, kanatmayın.”

Yeter artık.
Bırakın Kargı Koyu Doğal Kalsın.
Bırakın Türkülerimiz Susmasın.
Sözü yine Yusuf Hayaloğlu ile bitirelim.
"Türküleri dövmeyin
Türküler gözyüzüdür karanlığa çakar
Üstümüze gelmeyin kardaş."

Kaynaklar.
(1) Avukat Yusuf Ziya Özalp(Datça tarihi yazıları) 
(2) Mehmet Uslu(Türkülerin sözleri, yorum, öykü ve anıları)

NOT 1: Bu bilgilere ulaşmamda isim ve kaynak veren GÖKÇER KARAAĞAÇa teşekkür ederim. 
NOT 2: Paylaştığım Türküyü söyleyen Mesudiye'de yaşayan müzisyen Ender Kasal'dır

7 Nisan 2021 Çarşamba

ÇİÇEKLER AĞLAR MI? DATÇA'DA AĞLIYOR!



MÖ 400'lerdi.
Ege ve Akdeniz'i kucaklayan Korint Şehir Devleti'nde güzeller güzeli bir kız yaşardı.
Kentin en güzeliydi.
Evlilik çağına gelmişti.
Bekar Korintliler onu kendilerine eş etmek için birbiriyle yarışıyordu.
Ama onun gönlünün bir sahibi vardı.
Genç ve yakışıklı bir gençti sevgilisi.
Aşkları dillere destandı.
Evlenmeye karar verdiler ve dört tarafa haber saldılar.
Tam düğün hazırlıkları başlamıştı ki,  genç kız salgın bir hastalıktan vefat etmez mi.
Korint yasa boğulmuştu.
Ailesi görkemli bir mezar yaptırdı talihsiz kıza. 
En sevdiği eşyalarla dolu bir hasır sepeti de başucuna koydular.
Ayrıca yağmur ve rüzgardan etkilenmemesi için de sepetin üzerini geniş bir tuğla ile kapattılar.

*.  *.  *

Aylar geçti.
Dönemin ünlü yontucusu Callimachus'un yolu mezarlığa düşmüştü.
Gözü bir anda genç kızın mezarına takıldı.

Ailesinin bıraktığı sepet raslantı sonucu bir bitkinin üzerine konmuştu.
Bahar gelince bitki ortadan filizlenerek yaprak vermiş ve sepetin kenarlarında gelişen yapraklar kiremidin ağırlığı altında kıvrılarak uçlarda volütleri oluşturmuştu.
Heykeltraş Callimachus bu görüntüden çok etkilenmişti. 
Dakikalarca seyretti.
Sonra tüm ayrıntılarla kağıda çizdi.
Ve atölyesine gider gitmez çiceğin yapraklarını mermere yonttu.
O günden itibaren Korinth usulü tüm yapıların sütun başlıklarında kullanıldı.
Yüzlerce yıl her dikilen Korith tapınaklarında bu sembol artık vazgeçilmez olmuştu.
Belki de heykeltraş Callimachus evlilik çağında ölen o genç kızı ölümsüz yapmak istemişti.

*.  *.  *

Callimachus'un genç kızın mezarında görüp mermere yonttuğu ve yüzlerce yıl sembol olarak kullanılan o bitki Acanthus'tu.
Bizler "Ayı Pençesi" diyoruz
Antik dönemin önemli tarihçisi Plinius’a göre
Datça'nın doğa harikası Kargı Koyu’ndaki antik kentin ismi de Acanthus’tu.
Bu cennet koyun bir zamanlar Acanthus’larla dolu olduğu söylenir.
Hatta tıpkı Korintli genç kızın mezarından fışkırdığı gibi, Acanthus Kentinin nekropolündeki mezarları da yüzlerce yıl bu çiceklerin süslediği belirtilir.
Kargı Koyu kuzey yamacı dağlarla çevrili olduğu için kuzey rüzgarlarından (Zeyphrus) etkilenmez.
Bu nedenle denizi çoğunlukla durgundur.
Deniz mavinin binbir tonunu barındırır.
Cevat Şakir’in anlatımıyla "Altı yedi bin yıl önce kayığı ilk yüzdüren dalgalar ve dalgalara ilk binen kayıklar hep buralıydılar."
Ancak, Kargı Koyu sadece denizi ve manzarasıyla değil, doğası ve tarihiyle de Datça yarımadası’nın en değerli yerlerinden biri.
Antik Karya yolunun geçtiği yer.
Her yıl binlerce turist Datça’dan Kızılova’ya doğa yürüyüşlerinde bu yolu kullanıyor.
Yazın papatyalarla, gelincikle dolu bir bölge.
Onlarca endemik bitkiye ev sahipliği yapıyor.
Yürürken insan 2000 yıl öncesine gidiyor adeta.
Toprak yüzüne çıkmış kalıntılar, sarnıçlar, antik dönemden kalma testi parçaları, mermer sutunlar, mezarlar.
Bu nedenle koyun bir bölümü arkeolojik, bir bölümü de doğal sit alanı.
İddia ediyorum. 
Edirne’den dışarıda başka bir ülkede olsa, çivi çaktırmazlar.
Milli Park ilan ederek betona, inşaata kapatırlar.
Ama bizde?
Fotoğraf: Mustafa Atamer(Dron)

Bugün geldi kötü haber.
Bu güzelim koyun en nadide köşesinde bulunan 128 dönümlük kamuya ait bir hazine arazisi, yine bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla, üstelik hukukçulara göre yasalara uygun olmayan bir şekilde Özelleştirme İdaresi’ne devredildi.
Medyada yer alan haberlere göre bu cennet araziye otel ve otopark yapılacakmış.
Acanthuslar, Papatyalar, Gelincikler sökülecek, yerine beton dikilecek.
Binlerce yıllık antik Karya Yolu bir otelle kapatılacak.
Ve yine birileri başta Datçalılar'ın, hatta hepimizin hakkı olan bu cennetten rant sağlayacak.
Yazıktır, günahtır, zulümdür.
Korintli genç kızın mezarında fışkıran, binlerce yıl mermer sütunların başlıklarını süsleyen ve Datça'nın Kargı Koyu'ndaki antik kente ismini veren Acanthus Çicekleri ağlıyor.
Hıçkırıklarını duyan var mı?

Fotoğraf: Mustafa Atamer(Dron)


14 Mart 2021 Pazar

İMHOTEP'DEN GALENOS'A BİR TIP MASALI.



Mitoloji ile Tıp birbirlerine çok uzak görünseler bile çok güçlü bir ilişki içindeler.  Mitoloji, tanrılarla, tanrıçalarla, doğaüstü güçlerle süslenmiş halk hikayeleri.

Tıp ise araştırma, deneme, gözleme, mantık ve kanıtlara dayalı çok önemli bir bilim. O halde Mitoloji ile Tıp nasıl ilişki içinde.Anlatalım.

Tıp kelimesinin Antik Mısır Tanrısı Amon’un şehri, dönemin en önemli sağlık merkezi Teb’den (Thebai) geldiği kabul edilir. Bu kentte dönemin en ünlü hekiminin adı da İmhotep.

Tıbbın sembolü iki yılan ise Sümerler’in Gılgamış Destanı’na dayanıyor. Yılanlardan biri zehiri, diğeri panzehiri temsil ediyor.
Baldırımızın arka bölümündeki kas grubunun topuk kemiğine birleşmesini sağlayan Aşil Tendonu’nun ismi, Homeros’un İlyada’sındaki Troya Savaşı'nın en önemli figürlerinden biri olan Akhilleus’dan (Aşil) kaynaklanıyor. Bilindiği gibi efsanede Aşil topuğundan yediği okla öldürülmüştü.

Mitoloji ile Tıbbın birlikteliği o kadar güçlü ki. 
Mesela zararlı bakterilere Stafilokok adı veriliyor. Yunan Mitolojisi’nde Aitolia kralı Oinos’un keçilerini otlatan çobanın adı “Staphylus”dur. Staphlyus bir gün
ottattığı keçilerden birinin sürekli sürüyü geç katıldığını fark edince, keçiyi izliyor ve keçinin sürüden ayrılır ayrılmaz bir asma bahçesinde asma yediğini görüyor. Antik Yunanca’da Stapilok üzüm, Oinos ise şarap anlamına gelmekte. Bu nedenle mikroskopta üzüme benzeyen bu bakterileri çoban Staphylus’tan esinlenerek “Stafilokok” deniliyor.

İnsan dışkısında bulunan ipliksi, düz, kıvrık ve küre biçiminde şekillenen Proteus bakterilerinin de mitolojiye dayanan böyle bir hikayesi var.
Yine mitolojide tanrıların yalanlarını ortaya çıkaran ve kanatlı melek olarak betimlenen İris, gökkuşağının sembolüdür. Tıpta gözün rengini veren tabakaya bu nedenle “İris Tabakası” deniliyor.
Bir başka Tıp ile Mitoloji buluşması vücut ateşinde görülüyor. “Febris” Yunan Mitolojisi’nde “ateş ve sıtma” tanrıçasıdır. Tıpta da “Febris” deyimi yüksek ateşli hastalıklarda kullanılan bir terim.
Yine tıpta çift cinsiyetli kişilere “Hermafroditizm” tanısı konuluyor. Bu isim de Afrodit ve Hermes’in çift cinsiyetli olduğu için günahkar kabul edilen oğullarından kaynaklanıyor.
Psikiyatride insanların korkularını ifade etmek için “fobi” sözcüğü kullanılır. Örneğin kapalı yer korkusu “Klostrofobi”, hayvan korkusu “Zoofobi
Fobi sözcüğü de mitoloji kaynaklı. “Phobos” savaş tanrısı Ares’in yardımcısı olan ve korku ile dehşeti simgeleyen bir varlık. Fobi kelimenin kaynağı.
Tıp ile mitoloji ilişkisinde bunlar gibi daha onlarca örnek verilebilir.
Ancak fazla uzatmadan mitolojik bir öyküyle Tıp Bayramı’nı kutlayalım.

Ünlü hekim Bergamalı Galenos döneminde, bu toprakların en önemli tıp merkezi Asklepion’a bir hasta getirilir. Uyku odasına alınır, sayıklamaları, rüyaları gözlemlenir. Ancak hastalığına bir teşhis konulamaz. Umut yoktur.
Hekim Galenos bakar ki, tıp çaresiz, hastanın Asklepion’un giriş kapısının dışına çıkarılmasını ve ailesine haber verilerek evine gönderilmesini ister. Çünkü, Bergama’daki Asklepion’un kapısında “Buradan içeri ölüm giremez” yazmaktadır.
Ölümle boğuşan hasta dışarıda akrabalarını beklerken, aynı kaseden içtikleri sütü kusan yılanları görür. Yılanlar sütün başında kavga ederken, birbirlerini ısırarak süte zehir bulaştırırlar. Ümitsiz hasta bir an önce canına kıyma düşüncesiyle sürüne sürüne süte yaklaşır ve soluksuz içer.
İçer içmez de bayılıp yere düşer.
Ancak, bir süre sonra bir  mucize yaşanır.
Hasta iyileşerek ayağa kalmıştır. 
Hemen hekim Galenos’a haber verirler.
Galenos yıllarca aradığı zehire karşı panzehiri bulmanın sevinciyle hastayı kucaklar ve Bergama Asklepionu'nun kapısına aynı kaptan içtikleri sütü kusan iki yılan kabartmasının betimlendiği bir sütun diktirir.

*.  *.  *

Bugün 14 Mart.
Tıp Bayramı.
Tüm sağlık çalışanlarımıza saygılarımızla.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...