20 Kasım 2019 Çarşamba

ZEYTİN AĞACI İLE KARAÇALI'NIN HİKAYESİ.



Geçtiğimiz kış çok yağışlı geçmişti ya.
Bu sene zeytin verdikçe, verdi.
Dallardan bereket fışkırıyor.
Bugünler zeytin toplama günleri.
Datça kırsalında hemen hemen herkes zeytin silkmede.
İnsanlar sabah erkenden kalkıyor, yiyeceklerini yanlarına alıp zeytine koşuyor.
Dağ taş heryerde zeytin hasadı var.
Ürün o kadar çok ki, bu hasat bir iki ay sürecek gibi.
Toplanan zeytinler hemen yağhanelere götürüp sıkılıyor.
Sonra.
Toptancılar üreticiden yağı ucuza alıp, marketler de iki, üç katına satıyor.
Üretici değil yine aracı kazanıyor.
Kaybeden ise tüketici.
Ve zeytin ülkesinde insanlar zeytinyağını pahalıya almak zorunda.
Peki niye?
Niyesi birazdan.

Zeytin bu coğrafyada o kadar kutsal, o kadar değerli ki.
İnsanoğlu'nun tarihi kadar eski bir geçmişi var.
Ya da bir başka değişle, insanlık zeytinle başlıyor aslında,
Efsaneye göre Adem, 930 yaşındayken öleceğini hisseder ve Tanrı’dan kendisini ve tüm insanlığı bağışlamasını dilemeye karar verir. 
Bu konuda oğlu Şit’i görevlendirir ve onu cennete yollar.
Şit cennetin kapısına vardığında bekçi meleğe durumu anlatır.
Melek ona cennetteki üç ağaçtan aldığı üç tohumu verir ve Adem'i gömmeden önce tohumları onun ağzına koymasını söyler.
Adem öldükten bir süre sonra mezarından üç ağaç fışkırır.
Bunlar zeytin, sedir ve servidir. 
Verilen mesaj şudur.
Zeytin, Tanrı ile insan arasında barışı sağlanmıştır. 

Yıllar yılları kovalar.
Ademoğulları yeryüzüne çoğalmaya başlar.
Ancak ayak bastıkları her yere kötülük götürmektedirler.
Tanrı bu işe çok kızar.
Belki de Adem'i affettiğine pişmandır.
Ceza ağır olmalıdır.
Öyle ağır olmalı ki, kendi yarattığı insanları tufanla boğmalıdır.
Bir kişi hariç.
Hemen Nuh'a bir gemi yapmasını söyler.
Ve gemiye her hayvandan birer çift almasını ister.
Nuh gemiyi yapar, içini hayvanlarla doldurur ve yeryüzünü sel götürür.
Gemidekilerin dışında dünyada tek bir canlı kalmaz.
Tufan durulduğu zaman Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercini güneşin battığı yere doğru salar. 
Güvercin ağzında yeni koparılmış bir zeytin yaprağıyla döner.
Bu suların çekildiğinin müjdesidir.
Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı umudun simgesi olmuştur.

Yıllar yılları kovalar.
Nuh'un gemisiyle kurtulan insanlık Mısır'da muhteşem bir medeniyet kurmuştur.
Mısır efsanelerine göre Tanrıça İsis Mısırlılar'a zeytin ağacı yetiştirmeyi ve ürünlerinden yararlanmayı öğretir. 
Bu nedenle eski Mısır'da zeytin tanrısal bir kutsallığa sahiptir.
Firavun Tutankamon'un başındaki zeytin yapraklarıyla örülü taç, adaletin ve aydınlanmanın taçıdır.
3. Ramses, Güneş Tanrısı Ra'ya, zeytin dallarını sunarken şöyle der.
"Senin şehrin Heliopolis'i zeytin ağaçlarıyla süsledim. O zeytin ağaçları ki, meyvelerinden halis zeytinyağı elde edilir. Bu zeytinyağı, senin tapınağını aydınlatan kandilleri besleyen yağdır." 
Zeytin aydınlanmanın simgesi olmuştur.

Yıllar yılları kovalar.
MÖ. 17'nci yüzyıldır.
Arpişel'in (Ege Denizi) batısında kurulan site devleti Atina’yı hangi tanrının koruyacağı gündeme gelir.
Halk kararsızdır.
Bunun üzerine baş tanrı Zeus Tanrılar Meclisi’ni toplar. 
Alınan karara göre bir yarışma düzenlenecektir.
Yarışmada yeni kente en değerli armağanı veren tanrı veya tanrıça Atina’nın koruyucusu olacaktır. 
Deniz tanrısı Poseidon savaşlarda çok işe yarayacak bir at yaratır ve meclisin dikkatine sunar.
At rüzgar kadar hızlı koşabilmesi ve güçlü görünümüyle gerçekten göz kamaştırıcıdır. 
Yarışmada sıra akıl, bilim ve sanat tanrıçası Athena’dadır.
Athena'nın  hediyesi ise bir zeytin fidanıdır. 
Bu ağaç büyüyüp yüz yıllarca yaşayacaktır. 
Meyvesi insanlara şifa verecektir.
Yağı yemeklere lezzet katacak, yaraları iyileştirecek ve geceleri aydınlık saçacaktır.
Ayrıca sıcak havalarda gölgesiyle insanları kucaklacak, soğuk havalarda da  odunuyla onları ısıtacaktır. 
Yarışın galibi Athena olur.
Kente bu yüzden Athena(Atina) ismi konur.
Poseidon’un yarışı kaybetmesi oğlu Halirrothios'u çılgına çevirir.
Halirrothios, bir gün Athena'nın hediye ettiği zeytin ağacını baltayla kesmek ister.
Ancak balta  büyülü bir şekilde  ters döner ve Halirrothios’un kafasını keser.
Zeytin kutsallığın simgesi olmuştur.
Bu nedenle Atina'da Solon kanunlarıyla zeytin ağacı kesmenin cezası ölüm olur.

Yıllar yılları kovalar.
MÖ. 8'nci yüzyıldır.
Anadolulu ozan Homeros Ege sahillerinde dolaşmaktadır.
Bir zeytin ağacının gölgesinde uykuya dalar ve rüyasında ağaçla konuşur.
Ağaç Homeros'un kulağına şunları fısıldar.
"Herkese aidim ama kimseye ait değilim, Siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım."
Zeytin ölümsüzlüğün simgesi olmuştur.

Yıllar yılları kovalar.
MÖ 1'nci yüzyıldır.
Akdeniz'de dev bir İmparatorluk kurulur; Roma İmparatorluğu.
Tanrıçaları Minerva Romalılar'a en değerli meyve denilen zeytini armağan eder.
İmparatorluk zeytin tarımını yaygınlaştırır ve yağ sıkma tekniklerini geliştirir.
Böylece zeytin Akdeniz ticaretinde çok önemli bir kalem olur.
Roma İmparatorluğu'nun güçlenmesinde zeytinyağı ticaretinin etkisi büyüktür.
Zeytin bereketin simgesi olmuştur.


Yıllar yılları kovalar.
MS 2019 yılındayız.
Ege ve Akdeniz kıyılarımız zeytin ağaçlarıyla dolu olmasına rağmen Türkiye dünya zeytin üretiminde İspanya, İtalya, Yunanistan ve Tunus gibi kendisinden çok daha az toprağa sahip ülkelerin gerisinde.
Çünkü üretici kazanmıyor, aracılar kazanıyor.
Yazıya başlarken dedik ya "niye" diye.
Niyesini de bir efsane ile anlatalım.
İncil'den hem de.
Bir gün ağaçlar kendilerine bir kral  istediler ve  zeytin ağacına gidip, ‘gel kralımız ol’ dediler.
Zeytin ağacı, "insanları onurlandırmak için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ diye yanıtladı.
Bunun üzerine ağaçlar bu kez incir ağacına, ‘gel sen kralımız ol’ dediler.
İncir ağacı, "tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ diye yanıtladı.
 Sonra ağaçlar asmaya, ‘gel sen bizim kralımız ol’ dediler. 
Asma, ‘insanlara zevk veren yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ dedi.
Sonunda ağaçlar Karaçalıya, ‘gel sen kralımız ol’ dediler.
Karaçalı, ‘eğer gerçekten beni kendinize kral yapmak istiyorsanız, gelin gölgeme sığının’ dedi ve ekledi.
 ‘Eğer bana sığınmazsanız, karaçalıdan yani benden çıkan ateş hepinizi  yakıp kül edecektir.’
Maalesef karaçalıyı kral yaptılar.

Kıssadan hisse.
Karaçalıyı lider yaparsanız, kendisiyle birlikte tüm ormanı yakar.
Siz siz olun karaçalıları muktedir yapmayın, barışın, umudun, bereketin simgesi zeytine sığının.

19 Kasım 2019 Salı

BOKTAN BİR HİKAYE


Bugün Dünya Tuvalet Günü imiş.
Artık herşeyin bir günü var.
Kenef Günü.
Hela Günü.
Ya da DefiHacet Günü..
O zaman boktan bir hikayeye ne dersiniz?

*.  *. *

İnsanoğlu varolduğu günden beri boşaltım sistemi için yer aramış durmuş.
Bilim adamları, mimarlar, aydınlar yıllarca uğraşmış.
Ne yapsak, ne etsek de, dağlara taşlara sıçmasak!
Sonunda bulmuşlar.
Tuvalet.
Alafrangası var.
Alaturkası var.
Bir de pisuvar.
İster ayakta.
İster oturarak.
Seç, beğen, al.
Biz farklı isimler vermişiz tuvalete.
WC.
Kenef.
Hela.
Abdesthane.
Ayakyolu.
Ve de 100 Numara.
Hepsini anladık da.
Bu yüz numara ne alaka.
Neden tuvalet 100 Numara?.
Gelin tuvaletin kısa tarihine biraz göz atalım.

*.  -*.   *

İlk insanın ihtiyacını hayvanlar gibi çalı çırpının arasında gidermesinden binlerce yıl sonra Sümerliler oturarak defihacet yapmayı keşfetmiş.
Sonra Mısır ve Hindistan'da yaşayanlar.
İhtiyaçlarını gördükten sonra oturağa düşenleri uzaklara dökmüşler.
Ardından Anadolu'da ve eski Yunan'daki antik uygarlıklar bu sistemi geliştirmiş.
Atıklar oturdukları deliğin içine düşüyor, deliğin altından akan su da onları uzağa taşıyormuş.
Selçuk'taki Efes kentinde o tuvaletler hala duruyor.
Bu çözümü Roma Avrupa'yla tanıştırmış.
Ancak ortaçağ karanlığı bilim ve sanata zincir vurunca işin boku çıkmış.
Ortaçağ Avrupası'nda insanlar tuvaletlerini oturaklara yapıyor, sonra dışkıyı camdan sokağa atıyormuş.
Düşününün.
Yolda yürürken üstünüze gökten pislik yağıyor.
Soyluların sokaklarda büyük şemsiyelerle dolaşmasının nedeni buymuş.
Bu olay kentlerde o kadar büyük sorun haline gelmiş ki,  gece sokağa çıkma gafletinde bulunanlar, başına bir oturağın boşaltılmasını önlemek için yürüyüş boyunca “Heed your hand!” (Elindekine dikkat et!) diye bağırmak zorunda kalırmış.
Ama İskoçlar ve Fransızlar İngilizler'den daha kibar insanlarmış.
İskoçlar lazımlığı sokağa dökerken,  "Gardly loo!" diye  bagırırmış.
Yani, "Gelme, dikkat et"
Fransızlar da "Gardez l'eau".

Çok daha kibar olanlar defihacetini yaptıktan sonra eline lazımlığı alır, boca etmeden önce sokağı kolacan eder, sonra kibarca “Alerteee” diye bağırırmış.
Yani "Dikkatttt"
Ayrıca Fransızların parfümü icad etmelerinin nedeni de buymuş.
Parfümlerin üzerinde yazan  “Eau de Toilette” , “Tuvalet suyu” demek.
Fransızlar tuvaletten çıktıktan sonra kokmamak için üzerlerine parfüm dökerlermiş.
Osmanlı'nın Paris elçisi Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi hatıralarında Fransızlar'ın her tuvalet sonrası su gibi parfüm kullandıklarından sözeder. 
Ancak çevreden gelen pis kokularla parfüm kokularının birleşmesi  çekilmez  bir ortama neden olurmuş.
Hani defihacet  ile ilgili dilimize yerleşen bir deyim var.
"Tüy dikmek"
O da Fransa'dan.
Uşaklar, Versailles Sarayı'nda koridor köşelerine yapılan pisliklere  önce bir kaz tüyü dikermiş. Bir kaç gün sonra da tüyden tutarak, sertleşmiş olan dışkıyı pencereden dışarı atarlarmış.
Atarken de bağırırlarmış.
"Alerteeeee!"
İşte "tüy dikmek" deyimi oradan geliyor.
Dilimize sokan da Mehmet Çelebi.
Bazı uyanık girişimciler bu sokağa dökülen dışkılar nedeniyle güneşlik kısmı geniş şapkalar üretmişler.
Zenginler bu şapkaları giyerek gökten yağan idrar ve dışkıdan korunurmuş.
Fötr şapkanın hikayesi bu herhalde.
Ancak ilginçtir.
Aynı tarihlerde İslam öncesi Arap toplumlarında ve Çin'de tuvalet kağıdı kullanılıyormuş.
Avrupa tuvalet kağıdına yıllar sonra geçmiş.
Bugün kullandığımız tuvaletler de daha yeni sayılır.
Avrupa 20'nci yüzyılın başlarında modern dediğimiz bu tuvaletlerde işini görmüş.



Gelelim bizdeki tuvalet isimlerine.
WC İngilizce "Water Closet"in baş harfleri.
Yani su dolabı demek.
Klozet kelimesi Fransızca  "küçük kapalı yer” anlamında.
"Hela, kenef, abdesthane"yi zaten biliyoruz.
Peki 100 Numara ne iş?.
İşte o tam Turkish.
Fransızlar otellerde  her odaya bir numara verirken, tuvaletler karışmasın diye kapılarına "00" koymuşlar..
Yani numarasız.
Fransızca "Sans numero”
Ancak Fransız dilinde 100 Numara da aynı şekilde telafuz ediliyor.
Cumhuriyet dönemi Fransa'ya giden bizim bürokratlar ve zenginler "00" yani "sans numero"yu, "cent numero” yani 100 numarayla karıştırmışlar.
Ülkeye döndükten sonra tuvalete 100 Numara demeye başlamışlar.
İşte böylece 100 yıllık hela bir anda olmuş "Yüz Numara
"Dil ishal oldu mu, söz kenefe düşermiş!" derler ya.
Ne yapalım!
Bizim yazı da bugün kenefe düştü.
İdare edin gari.

17 Kasım 2019 Pazar

AHMET KAYA'YI ANARKEN



Bugün Ahmet Kaya'nın ölüm yıldönümü.
19 yıl önce sürgünde kaybettik özgün ve protest müziğin usta ismini.
Ahmet Kaya adı her anıldığında kendi mesleğimle ilgili bir utanç, bir kahpelik  gelir aklıma.
Şöyle ki.
Derler ya, satılık kalemler bazen karanlık güçlerin silahı olur, karalar utanmaksızın insanlığı.
Bu da öyle bir örnek işte.

Yıl 1999'du.
Ahmet Kaya'nın "Kürtçe bir klip çekeceğim, televizyonlar yayınlamasın da göreyim" dediği için afaroz edildiği günlerdi.
13 Şubat günü Türk Basınının sözde amiral gemisi Hürriyet Gazetesi, 1. sayfasında "Ayıp Ettin Gözüm" manşetiyle bir haber yayınladı.
Haberde, Ahmet Kaya'nın 1993 yılında Berlin'de Kürdistan haritası önünde konser verdiği yazıyordu.
Yanında da koskocaman bir fotoğraf vardı..
Fotoğrafta Ahmet Kaya sazı kucağında, ellerini açmış, arkasında da dev gibi bir Kürdistan bayrağı..
Üstelik fotoğrafın öyküsü bile yazılmıştı.
Hem de neler neler yazılmıştı.
Haber büyük infial yarattı.
Toplum ayaklandı.
Gösteriler başladı.
Küfürler, tehditler.
Havada linç kokusu vardı.
..Ve Ahmet Kaya çareyi yurtdışına çıkmakta buldu.

*. *. *

O Fransa'da iken, eşi Gültan Kaya Hürriyet Gazetesi'ni mahkemeye verdi.
Ahmet Kaya'nın o konsere katılmadığını söyledi.
Haberin yalan, fotoğrafın da montaj olduğunu ileri sürdü.
Mahkeme Hürriyet Gazetesi'nden fotoğrafın aslını istedi.
Ne acıdır ki, Hürriyet dokuz sutuna manşet yaptığı o fotoğrafın aslını mahkemeye sunamadı.
Çünkü o fotoğraf bir hayal ürünüydü.
Bir fotomontaj, bir kahpe tuzaktı.
Sadece mahkemeye resmi bir yazıyla "Elimizde böyle bir fotoğraf bulunmamaktadır" demekle yetindiler.
Fotoğraf sözde kaybolmuştu.
Aslında kaybolan insanlık onuru ve gazetecilik mesleğinin ilkeleriydi.

*. *. *

Malcolm X'in bir sözünü hatırlamakta var.

"EĞER DİKKAT ETMEZSENİZ, GAZETELER MAZLUMLARDAN NEFRET ETMENİZE, ZALİMLERİ SEVMENİZE NEDEN OLUR"

15 Kasım 2019 Cuma

VE TANYA SALLANDI İPİN UCUNDA.




1942 yılının Ocak ayıydı.
Moskova buz kesmişti.
Öyle soğuk bir yel esiyordu ki,
Ölüm bile üşüyordu.
Moskova yakınlarında bir cenaze töreni.
Gömülen 18 yaşında bir genç kız.
Sessiz sedasız.
Gencecik bedeninin üstü buzlu toprakla örtülüyordu.
Mezarın başındaki tahtada şunlar yazıyordu.
Zoya Kosmodemyanskaya.
Doğum 1923
Ölüm 1941
Kimdi bu Zoya Kosmodemyanskaya?
Niye ölmüştü?

*. *. *

Zo­ya, “ya­şa­m” de­mekti.
1923 doğumluydu.
Rusya'da eğitimli bir ailenin kızıydı.
Babası kütüphaneci, annesi öğretmendi.
Kitaplarla büyümüştü.
Daha 15'nde Puşkin'i, Tolstoy'u, Cervantes'i, Goethe'yi, Shakespeari'yi okumuş,Be­et­ho­ven ve Çay­kovs­ki din­le­mişti.
16'sında Sov­yet­ler Bir­li­ği Ko­mü­nist Par­ti genç­lik ör­gü­tü “Kom­so­mo­l”­a ka­tılmıştı.
1941 yılının Haziran ayıydı.
Nazi Almanyası Rusya'ya saldırmıştı.
Hergün yeni bir yer işgal ediliyordu.
Zoya 18'ine yeni basmıştı, gönüllü olarak askere yazılmıştı.
Annesi karşı çıkmıştı.
Ama dinlememişti.
“Düş­man bu ka­dar ya­kın­ken baş­ka ne ya­pa­bi­li­riz?” demişti.
Kısa süreli bir silah eğitiminden sonra Partizan'a katıldı.
Kod adı Tanya oldu.
Saçlarını kestirdi.
Gören erkek sanıyordu.
Görevi Moskova çevresinde işgal altındaki köylerde Naziler'e baskın yapmaktı.

*.   *.   *

Tarih 25 Kasım 1941 idi..
Tanya Al­man sü­va­ri ala­yı­nın karargah kurduğu Pet­risc­he­vo'yu basacaktı.
Köye gizlice sızdı.
At ahır­la­rı ve Rusların kaldığı ev­le­ri ate­şe ver­di.
Tam uzaklaşacak bir Rus iş­bir­lik­çi­si­nin ih­ba­rıy­la ya­ka­lan­dı. 
Elbiseleri çıkarılınca kadın olduğu anlaşıldı..
Naziler gece boyunca işkence ve tecavüz ettiler.
Sordular.
Bilmiyorum dedi.
Sordular.
Söylemem dedi.
Sordular.
Konuşmam dedi.
Sır vermedi.
Sadece kod adını söyledi.
Tanya.
Naziler çılgına döndü.
İşkence ve tecavüz sabaha kadar sürdü.
Ertesi gün kar üstünde yürürttüler Tanya'yı.
İşkenceden tüm bedeni mosmordu.
Köy meydanında dar ağacını kurdular.
İki makarna kasası.
Yağlı urgan ve cellad.
Tanya tabureye çıkarken gülüyordu.
Urgan boynuna takılmadan kendisini izleyen yurttaşlarına bağırdı.
“Yol­daş­lar! Ne­den bu ka­dar kas­vet­li­si­niz? Öl­mek için kork­mu­yo­rum! Hal­kım adı­na öle­ce­ğim için mut­lu­yum!
Sonra Nazi askerlerine döndü.
"Siz beni şimdi asıyorsunuz ama yalnız değilim.Biz iki yüz milyon insanız.Hepimizi asamazsınız."
Cellad tabureyi çekti.
Tanya 18'inde ipin ucunda can verdi.



Naziler ibreti alem için Tanya'nın cansız bedenini haftalarca idam sehpasında asılı tuttular.
İki aya yakın her önünden geçen Nazi askeri cansız bedeni dipçikledi, tekmeledi.
Soğuk havada beden çürümedi ama morardı ve şişti.
Sovyet Ordusu 1942 yılının Ocak 20'sinde bölgeyi ele geçirince, idam sehpasından indirildi ve gömüldü.
Tanya'nın idamı tarihte bir dönemeçti.
Naziler'in yenileceğinin müjdesiydi.
Gömülmeden çekilen fotoğrafları tüm Sovyet askerlerine dağıtıldı.
Ve emredildi.
"Düşmana saldırırken, Tanya'yı düşünün."

*.   *.   *

Nazım Hikmet şöyle yazdı Tanya için.

"Tanya, 
Senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi,
Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim..
Tanya,
Sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım."

*.  *.  *

Deniz Gezmiş'in en çok sevdiği şiir de bu şiirdi..
Asılmadan önce Mamak'ta son kez okuduğu şiirdi.
“Sa­bah ol­du Tan­ya­’yı giy­dir­di­ler.
Göğ­sü­ne bir de ya­zı yaz­dı­lar:
Par­ti­zan.
Kö­yün ala­nı­na ku­rul­du da­ra­ğa­cı.
At­lı­lar çek­miş kı­lı­cı, hal­ka ol­muş pi­ya­de as­ke­ri.
Zor­la sey­re ge­tir­di­ler köy­lü­le­ri.
İki san­dık üst üs­te, iki ma­kar­na san­dı­ğı.
San­dık­la­rın üs­tü­ne
yağ­lı ur­gan sal­la­nır,
ur­ga­nın ucu il­mik.
Par­ti­zan kal­dı­rı­lıp çı­ka­rıl­dı tah­tı­na.
Par­ti­zan,
kol­la­rı bağ­lı ar­ka­dan
dur­du ur­ga­nın al­tın­da dim­dik.
Naz­lı, uzun boy­nu­na il­mi­ği ge­çir­di­ler…
Tan­ya ses­len­di kol­hoz­lu­la­ra il­mi­ği­nin için­den
‘Kar­deş­ler, üzül­me­yin.
Gün yi­ğit­lik gü­nü­dür.
So­luk al­dır­ma­yın fa­şist­le­re,
ya­kın, yı­kın, öl­dü­rün…’
Kol­hoz­lu­lar ağ­lı­yor­du. Cel­lat çek­ti ipi.
Bo­ğu­lu­yor naz­lı, boy­nu ku­ğu ku­şu­nun.
Fa­kat di­kil­di ayak­la­rı­nın ucun­da par­ti­zan
ve ha­ya­ta ses­len­di in­san:
“Kar­deş­ler
hoş­ça ka­lın.
Kar­deş­ler,
kav­ga so­nu­na ka­dar.
Du­yu­yo­rum nal ses­le­ri­ni
ge­li­yor bi­zim­ki­ler!”


Vatanı için canını feda eden tüm yurtseverlere selam olsun.

26 Ekim 2019 Cumartesi

BİR ZAMANLAR BİR LİG TV VARDI



Elimde bir fotoğraf karesi. 
Boş masalar, boş sandalyeler.
2001 yılına ait.
Show Tv'nin Maslak'taki binasında spor servisinin ofisiydi orası.
Şansal Büyüka ve arkadaşlarının çalıştığı yerdi.
O ofiste spor haberciliğinin yanı sıra efsane Maraton ve Televole programları yapıldı.
Türk Futbolunun kalbi o ofiste attı.
Türkiye sporla ilgili ilk haberleri o ofisten yapılan yayınlarla öğrendi.
Rating rekorları o ofiste kırıldı.
Ve yine o ofiste Lig Tv kuruldu.



Bir hafta ortasıydı.
Show Tv'nin sahibi Mehmet Emin Karamehmet Süper Lig maçlarının yayın haklarını almıştı.
Ancak maçların başlamasına da 3 gün kalmıştı.
Televizyon yönetimi 3 gün içinde naklen yayınların yapılacağı  şifreli bir kanal kurulmasını istedi.
3 günde bir televizyon kanalı kurulabilir mi?
Kuruldu.
Evet 3 günde bir televizyon kanalı kuruldu.
Bir sabah vakti Şansal Büyüka'nın odasında toplandık.
Oğuz Tongsir, Ercan Taner, Ferhan Tezcan, Aybars Hünalp yönetmen Musa Çözen ve bendeniz.
Hemen programlar belirlendi.
Yayın akışı hazırlandı.
İş bölümü yapıldı.
Ve Lig Tv kuruldu.

İşimiz zordu ama başaracağımıza inanıyorduk.
Çünkü yanımızda onlarca emekçi arkadaşımız vardı.
Ve hepsi Türkiye'nin en iyileriydi.
Birlikte gülen, birlikte üzülenler geceli gündüzlü, bayram tatil demeden yoğun bir çalışma sonrası haberleriyle, programlarıyla ve naklen yayınlarıyla Lig Tv’yi kısa sürede Türk Futbolu'nun adresi yaptılar.
Sporseverlerin buluştuğu tek kanaldı.
Digiturk platformunun lokomotifiydi.
Üye sayısı milyonlara ulaşmıştı.
2001 yılından 2017 yılına kadar başarılı yayınlarıyla adını Türk Televizyon tarihine altın harflerle yazdırdı.
Katarlılar alınca da Lig Tv adı 2017 yılında Beinsports olarak değiştirildi.

Bazı isimler yıllar geçse de unutulmaz.
Çünkü buzun üzerine yazılmamışlardır.
Gönüllere kazınmışlardır.
Lig Tv ismi de hafızalardan silinmedi.
Bugün hala Beinsports isminden daha çok Lig Tv ismini kullanılıyor.
Zaman içinde bu kanalı kuran insanlar bir bir ekipten koptu.
Benim yolum 2011 yılında ayrılmıştı.

Son Şansal Büyüka kalmıştı, o da geçtiğimiz günlerde görevi bırakmış.
Böylece kurucu kadrodan kimse kalmadı.
Denilebilir ki, Lig Tv artık tarihe karıştı.
Katılmam.
Çünkü Lig Tv bir okuldu ve bu okuldan yetişen bir çok televizyoncu hala çeşitli kanallarda, etkin görevlerde yayın hayatlarına devam ediyor.
Kimi genel müdür, kimi haberci, kimi spiker, kimi yönetmen.
İnanıyorum hepsi de o günleri özlemle anıyor.
Yeni çalışma arkadaşlarına o günleri örnek gösteriyor.

Sosyal medya paylaşımlarında gördüm
Lig Tv çalışanları Şansal Büyüka'nın yemeğinde buluşmuş.
Ne güzel bir buluşma bu.
Eski dostlarım, eski çalışma arkadaşlarım var o fotoğraflarda.
Hepsi mutlu, hepsi heyecanlı.
Yıllar sonra biraraya gelmenin mutluluğu bu.
Gözlerinin içi gülüyor.
Belli ki hasret gideriliyor.
Çok sevindim.
Gerçi kurucu kadrodan bazı önemli isimleri göremedim.
Belki işleri vardı.
Belki unutuldular.
Belki de gözden uzak, gönülden ıraktılar.
Fotoğraflara baktıkça eski anılar canlandı gözümde.
Zorlu günlerdi o günler.
Adrenalinin yüksek olduğu günlerdi.
Ama güzel günlerdi.
Çünkü ekip ruhu vardı.
Dayanışma, paylaşım, dostluk, kardeşlik vardı.
En önemlisi vefa vardı!
Vefanın sadece bir bozacı markası olmadığını bilenlere Datça'dan selam olsun.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...