6 Mayıs 2018 Pazar

BİR FESTİVALDEN DAHA FAZLASI..



Geçtiğimiz Cuma günü Datça pazar yerindeyiz.
Can Yücel Kültür Sanat Festivali’nin afişlerini asacağız.
Cengizhan Güngör, Ferhan Umruk, Ekrem Sami Kızıltan, Turan Yıldız ve ben.
Tam Hızırşah Piknik Alanındaki etkinlikle ilgili afişi asarken, bir pazarcı geldi yanımıza.
55-60 yaşlarında.
Adı Mustafa.
Atadan Batırlı.
Hızırşahlı yani.
Afişe dikkatli dikkatli baktı ve başladı sohbete.
-Bizim burada festival yapıyormuşsunuz. Tolga Çandar geliyormuş.
-Evet.
-Ama piknik alanında su yok. İsterseniz ben bir tanker içme suyu gönderirim.
-Biz su sorununu çözmeye çalışıyoruz, eğer çözemezsek size söyleriz. Peki, bir tanker suyun ücreti ne kadar?
-Suyun ücreti mi olur?  Siz bizim köyde festival yapacaksınız, sizden bir de su parası mı alacağım. İmeceye benim katkım da bu olsun.

*.  *.  *

Dün akşam saatlerinde telefonum çaldı.
Bilmediğim bir numara.
Genel de açmam ama bunu açtım.
İyi ki de açmışım. 
Kibar bir ses.
“Sedat Bey merhaba. Ben Oğuz Bozkurt. Flow Datça Surf Beach Hotel’den arıyorum. Telefonunuzu Antik Anfora Otel’den Süleyman beyden aldım. Festivale nasıl katkımız olabilir? Dayanışmaya nasıl destek verebiliriz? Yapabileceğimiz bir şey varsa, lütfen söyleyin!”

*.  *.  *

Messenger’da istekler diye bir bölüm var.
Facebook’ta arkadaş olmadıklarınızın mesajları oraya düşüyor.
Dün baktım.
Onlarca mesaj. 
Müzisyen, şair, yazar, sıradan vatandaş.
O kadar çok mesaj var ki.
Hepsi de festivale katkıda bulunmak istiyor.
Ne kadar güzel şeyler yazmışlar.
Duygulanmamak elde değil. 
Hele hele bir dostun yazdıkları.
“Festivalde araç vb gibi her türlü görevi alırım. Evimde de misafir konuk edebilirim. Gönlümle,  emeğimle sizlerle birlikteyim.”

*.  *.  *

Biliyorsunuz..
İzmir’de yayınlanan HaberHürriyeti Gazetesi’nde yazıyorum.
Gazetenin başında en az 35 yıllık iki eskimeyen arkadaşım var.
İbrahim Irmak ve Oğuz Örnek.
Dün aradılar ve çok sevindirici bir haber verdiler.
Ege bölgesinden 300 bisikletçi, 300 kitapla Can Yücel Kültür Sanat Festivali’ne gelecek.  Kitapları da Datça Kültür Sanat Dayanışması’na hediye edecekler. Kimbilir belki ileride bir Can Yücel Kütüphanesi açarsınız.”
Sonra bu etkinliği organize eden Türkiye’de bisiklet dünyasının önemli ismi Muhlis Dilmaç aldı telefonu.
“300 arkadaş 8 Mayıs’ta Muğla toplanıp, bisikletlerle yola çıkıyoruz. Her arkadaşımızda bir kitap var.  Rotamız Milas, Bodrum ve Datça.  11 Mayıs günü sabah Bodrum’dan feribotla Datça’ya geçip festival alanında olacağız ve sizlerle kucaklaşacağız.”

*.  *.  *

Geçen hafta karargahımız Dado Kafe'deyiz.
Toplantı halinde.
Bir bayan geldi yanımızı.
Güleryüzlü, sempatik.
El sanatları ile uğraşıyormuş.
Taş boyama da.
Şans getirsin diye bir eserini hediye etti.
Şöyle yazıyor üzerinde.
"Festival var dediler, geldik"

*.  *.  * 

1700'lü yıllardı.
Hollandalı psikolog Dr. Daan, Güney Afrika'da insan davranışlarını araştırıyordu.
Zulu kabilesinin çocuklarını bir meydana topladı.
Onlara şöyle seslendi.
"İlerideki büyük ağacın altına meyveler koydum. Şimdi hep birlikte koşacaksınız. Ağaca ilk ulaşan tüm meyvelerin sahibi olacak. Tamam mı?".
Çocuklar hep bir ağızdan bağırdı.
"Tamam"
Dr. Daan startı verdi; Haydi o zaman, koşun."
Çocuklar önce elele tutuştu, sonra birlikte ağaca koştular ve meyveleri hep birlikte yediler.
Hollandalı psikolog şaşkına döndü.
"Neden böyle yaptınız?"
Çocuklar "Ubuntu yaptık" dediler,"biz birbirimizle yarışsaydık, sadece birimiz meyveleri yiyecekti. Diğerleri mutsuz olacaktı. Oysa biz ubuntu yaparak, hepimiz mutlu olduk."
Psikolog merakla sordu.
"Ubuntu nedir?
Zululu çocuklar açıkladı.
"Ubuntu, “Ben biz olduğumuz zaman Ben olurum”
demektir.

Ubuntu bir Afrika felsefesiydi..
Kökü hümanizme, imeceye dayanıyordu..
İlkel denilen kabilelerde kadim bir anlayıştı
Özü, "Ben, ben olduğum için sen, sensin" demekti.
Bireyin kimliği, hem ötekinin ve hem de toplu halde tüm diğerlerinin kimliklerine saygı göstererek şekilleniyordu.
Birinin acısı diğerinin mutluluğu olamazdı..
Acı ve mutluluk birlikte yaşanmalıydı.
Bu felsefede toplumun bir üyesi tüm topluma aitti.
Birey toplumun bir parçasıydı ve topluma katkıda bulunmak zorundaydı.
Herkesin bu felsefeyi benimsemesi toplumda müthiş bir sinerji oluşturuyordu.
Ubuntu'ya inanan bir insan tüm insanlara olumlu yaklaşırdı.
Diğerleri iyi ve yetenekli olduğunda kendisini tehdit altında hissetmezdi.
Diğerleri aşağılandığında, küçük düştüğünde, zulüme uğradığında ya da ezildiğinde kendisini de aşağılanmış hissederdi.
Ubuntu sadece bir hayat felsefesi değil, aynı zamanda sosyal davranış geleneğiydi.
Emperyalizm Afrika'ya girip, insanları kolonileştirince önce "Ubuntu" ile savaştı.
Sömürücülerin "Parçala, Böl, Yönet" taktiği, bu kadim felsefeye büyük zarar verdi.

*.  *. *

Bugün ülkemiz çok farklı değil.
İmece kavramını unutturdular bu topluma.
Kolektivizmi suç gibi gösterdiler.
Toplumsal birlikteliği, dayanışmayı, kardeşliği baltaladılar.
İnsanı insana kırdırttılar. 
Buna karşı durmak gerekiyordu.
İşte “Can Yücel Kültür Sanat Festivali”nin imece usulüyle organize edilmesinin büyük bir nedeni de buydu.
Ve bu karşı duruşta yüzlerce insan yer aldı.
Alıyor.
Kimi cebiyle.
Kimi emeğiyle.
Kimi de yüreğiyle.
Ayakkabı boyacısından şirket sahiplerine kadar kocaman bir aile oluyoruz.
Çünkü birlikte yaşamayı seviyoruz.

*. *. * 

Bir şaman öğretisi şöyle der.
"Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendileri için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.”

Doğanın anayasasında ilk madde budur.
Herşey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur.
İyi pazarlar. 

5 Mayıs 2018 Cumartesi

CAN YÜCEL'DEN 8 YAŞINDAKİ TAKO'NUN HİKAYESİ


Soyadı: Tako
Öz adı: Hürmüz
Takma adı: Elif
Sahte adı: Seher
Suçlular arasındaki adı: Piç
Anasının adı: Zehra
Babasının adı: Abdi
Milliyeti: Türk
Doğumu: 1957
İşi: Hırsızlık
Vücut boyu: 1,31
Vücut Cesameti: Nârin
Vücut Bünyesi: İnce
Vücut Vaziyeti: Öne eğik
Omuzları: Düşük

(*)Sevgili Yurttaşlarım,
Şimdi size okuduğum belge, sekiz yaşındaki, Tako adlı kardeşimizin polisteki eşkâl kâğıdıdır.
Tako, bugün Türkiye’de kaldırıma düşmüş, toplumun koruyucu elinden ırak, çoğu da suçlu, dört yüz elli bin Türk çocuğundan biridir. 
Elinden tutacak kimi kimsesi yoktur ama hırsızlık ederken yakayı ele verdiğinde, Tako’yu kolundan tutup cezaevinin sübyan koğuşuna atacak bir hükümeti vardır. 
Tako’nun doğum tarihi vardır ama insan gibi yaşadığı yoktur. 
Tako’nun sabıkası vardır ama geleceği yoktur. Tako’nun onu seven bir atası vardır, Tako’nun “Halkın öğretimi ve eğitimini sağlama, devletin başta gelen ödevlerindendir” diyen bir anayasası vardır ama Tako’ya babalık edecek devlet babası yoktur.

Kardeşlerim,
Eskiler “Çocuktan al haberi!” demiş. Biz de çocuktan, Tako’dan alıyoruz memleket haberini. Çocuk Bayramı’nı.
Sayın İnönü’nün 1943’de söylediği gibi, Millî Hâkimiyet, Ulusal Egemenlik Bayramıyla birleştirmemiz bir tesadüf değildir. Birleşik Amerika’ya verilen üslerle ulusal egemenlik sarsıntılar geçirirken, Tako da ya sübyan koğuşunda ya da köprü altında kutlayacaktır elbet çocuk bayramını. Büyükleri, gelecek denen umut kasamızı zorlarlarken, Tako’nun oyuncağı da maymuncuktan başka ne olabilir ki?
Kardeşlerim,
Memleket çocukları arasında bir de nöker çocukları var. Doğu köylerinde süregelen yaygın bir kölelik düzenidir bu. Köle demezler de nöker derler, parayla satılan bu insanlara. Nöker çocukları, fukara çocuklar, kimsesizler anadan doğma nöker sayılırlar. Nöker çocuklarına da köle gözüyle bakılır. Genellikle ahırda yatar kalkarlar. Yatakları yüzsüz yorgan, eski bir hasırdır. Urbalarını açmaz, çarık çoraplarıyla girerler yatağa. Gecenin her saatinde tetik olmaları gerekir. Yazları güneşi dağların ardında görürler. Yemeklerini ahırda yerler. Ev halkı yemek yerken nöker el pençe divan durur.
— Su getir.
— Kapıya bak.
— Köpek niye havladı?
— Ahırda bir ses var.
Yemek bittikten sonra sofranın artıkları verilir nökere. Onu da bir rahatça yiyemez.
— Uyuzlu danaları çimdirdin mi?
— Atın yarasını yıkadın mı?
— Mor inek kaç güne doğar?
— Yıkık yerini yaptın mı samanlığın?

Yurttaşlarım,
Biz de altına devletimizin de imza koyduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Beyannamesi’ne soralım bakalım, ne diyor bu işe: Diyor ki, “Çocuk ihmal, zulüm ve istismarın bütün şekillerine karşı korunacaktır. Çocuk herhangi bir şekilde ticaret metaı olamaz.
Evet. Bu güzelim topraklar üstünde gülüp oynamaya doğmuş körpecik çocukların ticaret metaı haline gelmesine göz yumanlar, toprak altındaki madenlerimizi, petrollerimizi yabancılara haydi haydi peşkeş çekeceklerdir. 
Kendi parçası, kendi kanından, kendi canından kopma vatan evlâtlarına hayrı dokunmayanların memlekete ne hayrı dokunabilir ki? Bir tek hayırları varsa, o da bu adamlara denecek koskocaman bir “Hayır”dır. 
Dış politikası NATO’ya araç, ahlakı vur kaç, ekonomisi kapkaç olan partilerin, gününü gün etmekten başka bir şey düşünmeyen devlet adamlarının yurdun yarını, ulusumuzun geleceği olan çocuklarla ne ilgisi olabilir ki?
Amerikan Çocuk Hastalıkları Akademisi Başkanı Profesör Fişer, “Bugün Türkiye’de bir milyona yakın sakat çocuk olduğunu tahmin edebiliriz” diyor. Bu yurdu yönetenlerin sakat tutumuna, sâkim politikasına bu bir milyon çolak, kambur, kör, kötürüm, sağır, dilsiz, topal, sakat çocuktan daha sağlam kanıt, delil olabilir mi? “Kalkınıyoruz, kalkındık, malkındık” diye her palavra savuruşlarında, bu bir milyon sakat çocuk, “yalan” diye bağırıyor yüzlerine. Çünkü onların başlarını çıkarlarının masasından kaldıracak vakitleri yok ki, bu yurdu kalkındırabilsinler. Kendi koltuklarından başka bir şey düşünmeyenlerin sözüm ona donattığı okullarda bir lokmacık çocuklar bir sıraya tabii beş kişi oturacak, tabii sabahtan akşama kadar bir on beş santimlik yere çakılacaklardır. Kentlerimizde çocuklarımız viraneliklerde, çöplüklerde günlerini gâvur ediyorlarsa, yurdu milyonerler için bir Hilton parseli, lüks otel arsası belleyenlerin hesabında halk çocuğu için çiçek bahçesine, çocuk bahçesine yer olamaz da, ondan. Halkın yuvasını yapanlar işçi çocukları için yuva kurarlar mı hiç?

Kardeşlerim,
İşçi Partisine kızıl diye lâf atanlar Erzurum’da yavrularımızın kızıldan, kızamıktan kırılması karşısında kıllarını bile kıpırdatmamış olanlardır.
Canlarım,
İşçi Partisi’ne “Camilerin kapısına kilit takacaklar” diye çirkef atanlar, her doğan bin çocuktan yüz altmış beş tanesinin süt bebesiyken ölüp gitmesi karşısında vurdumduymazlık eden Allahsızlardır. İşçi Partisi’ne, “Dükkânınızı, evinizi, barkınızı, bir avuçluk tarlanızı elinizden alacak” diye leke sürmeye kalkışanlar halkın eğitimi için tek toplu çare olan köy enstitülerini halkın elinden alıp, kapatanlardır.
Yurttaşlarım,
İşçi Partisi’ni “Kökü dışarda” diye arkadan vurmaya özenenler halk evlerinin dibine incir dikenlerdir.

Kardeşlerim,
Türkiye İşçi Partisi’nin kökü Türk işçisinin, Türk köylüsünün, Türk aydının, Türk küçük esnafının, dar gelirli Türk memurunun insan gibi yaşama özlemidir. Türkiye İşçi Partisi yurtta tek bir aç, tek bir çıplak yurttaş kalmayıncaya kadar didinmeye ant içmiş yurtseverlerin ocağıdır. Bu özlemle ve bu kararla beslenen bu ağaç şimdilik körpedir ama Anadolu’muzun dört köşesine yayılmış ulu çınarlar kadar Türk’tür. Ve halkımızın göz nuruyla, alın teriyle sulanarak, gelecek yıllarda serpile serpile bütün Türkiye’yi yeşillere salacaktır. Türkiye İşçi Partisi’nin bir tek kaynağı var: sevinç, sevgi, halkın yanında ve halktan olmanın verdiği sevinç ve sevgi. Bir tek aracı ve pusatı var: bilim ışığı. Bu sevinç ve bilim ışığıyla bu yurdu öyle bir donatacağız ki o zaman işte ulusal egemenlik ve çocuk bayramlarını yan yana, ama bu sefer sahiden kutlayacağız.
Analar, babalar, kardeşler, sandık başlarına giderken çocuklarınızı, kardeşlerinizi de yanınızda götürün. Götürün ki görsünler İşçi Partisine oy verdiğinizi. Çünkü o oylardır ki çocuklarınıza, kardeşlerinize sütü ile mamasıyla, yuvasıyla, çiçek bahçesi, çocuk bahçesiyle, doktoru, denizi, güneşiyle, renkli oyuncakları, gül gibi okulları, güpgüzel kitapları, yiğit öğretmenleri ve haktan yana olduğu için mutlu ana babalarıyla zengin ve dopdolu bir çocukluk sağlayacak ve yine çocuklarınıza, kardeşlerinize aydınlık bir gelecek, iş, sosyal adalet, toprak, ekmek, güven, eşitlik, özgürlük, insan onuru ve pırıl pırıl bir hayat kazandıracaktır.
Yeter ki gönlünüz ve kafanız doğru yolda ve oylarınız İşçi Partisinden olsun ve yeter ki, yurttaşlarım, gazanız mübarek olsun.
Türkiye İşçi Partisi’nin işareti, tırtıklı kirtişli bir teker, yâni bir çark ve üstünde eğik duran bir başaktır. 
İçinde de iki satır yazı vardır. 
Köylüye toprak, herkese iş.

(*) 1965 Milletvekili Genel Şeçimlerinde Türkiye İşçi Partisi adına Can Yücel’in yaptığı radyo propaganda konuşması.
Bu adresten dinleyebilirsiniz: 
http://www.tustav.org/gorsel-isitsel/can-yucelin-konusmasi-1965/

ÖYLE ŞİFRELİ BİR TÜRKÜ YAZDI Kİ, DENİZLER'İ ASANLAR ŞAŞTI, KALDI.


Yıl 1940'dı.
Cumhuriyetten 17 yıl sonra.
Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek Köyü.
Köyün sahibi tek kişiydi.
Bir ağaydı.
Köylü milletin efendisi değil.
Ağa köylünün efendisiydi.
Herkes ona çalışmak zorundaydı.
Üstelik boğaz tokluğuna.
Böyle bir ortamda doğdu, Şerif Çırık.
Daha çocukken gördü; ezen ile ezileni.
Köye asker geldiğinde ağanın sofrasında ziyafet verilirdi.
Yutkunarak izlerdi, yemek yiyenleri.
O masada olmayı çok isterdi.
Belki de o yüzden büyüyünce asker olmak istedi.
Askeri okula gitti.
Çok başarılı oldu.
Ama o günlerde bir İtalyan kadına tutuldu.
Evlendi.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nde yabancı ile evlenmek yasaktı.
Attılar ordudan.
Artık işsiz, güçsüzdü.
Elinden gelen tek şey saz çalmaktı.
O da saz çaldı.
*. *. *
Kısa sürede nam saldı.
Ozan oldu.
Türküleri dillere destan oldu.
Ama öyle etliye sütlüye karışmayanlardan değil.
Haksızlığa başkaldıranlardandı..
Ersen ve Dadaşlar, Edip Akbayram,Cem Karaca, Selda Bağcan ve niceleri onun türküleriyle ünlendi..
O artık Aşık Mahzuni Şerif'ti..
Aşık Veysel'in deyimiyle, "Pir Sultan"dı.
Sazı sivri telliydi.
Ağzı da sivri dilli.
Türkülerinde puşt da derdi.
Ana avrad küfür de ederdi.
Ama insanı severdi..
Çok tutuklandı, yargılandı.
Hapisler yattı..
Türküleri toplatıldı.
Pes etmedi.
Herkes ona komünist derdi..
O ise kendisini Atatürkçü olarak tanımlardı..
"Samsun'dan gel, sarı saçlım, mavi gözlüm" derdi.
Hatta, komünist diyenlere bir türkü ile cevap verdi.
"Kim diyorsa Mahzuni'ye komünist,
Onun imanından şüphe etmeli.
Böyle bir millete kim etse gasid
Yedi sülalesin topa tutmalı"
*. *. *
Yıl 1972 idi..
12 Mart askeri muhtırasıyla Süleyman Demirel hükümeti devrilmişti..
Yerine Nihat Erim başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu..
Bu hükümet de sol kesime karşı şiddetli baskı uyguluyordu..
Sol nefes alamıyordu..
Kitaplar, türküler toplatılıyordu..
Üstelik Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan daha yeni asılmıştı..
Mahir Çayan vurulmuştu..
O günlerde bu isimlere değil türkü yakmak, adlarını anmak yasaktı..
Büyük suçtu..
Hemen içeri atarlardı..
İşkencede inim inim inletirlerdi..
Ama Aşık Mahzuni durur mu?
Aldı bağlamayı eline.
Mızrabı vurdu, sazın teline..
*. *. *
"Köşkün sarayın yıkılsın
Erim erim eriyesin
Umudun suya dökülsün
Erim erim eriyesin
Çölden çöle sürünesin
....
Musa isen Tur-i Sinan
Haktan gelmiş idi İnan
Yesin seni yılan Çayan
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin
....
Aslan pençesi vurulsun
Çayın Deniz’de kurusun
Gözlerin yansın çürüsün
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin"

Türkü kısa sürede dillere düştü.
Plakları kapış kapıştı.
Ankara önce bir şey anlamadı türküden.
Ama Mahzuni sevdalıları anlamıştı.
Türküde şifreler vardı.
Erim erim eriyesin; NİHAT ERİM'e.
Musa isen Tur-i Sinan; SİNAN CEMGİL'e.
Haktan gelmiş idi İnan; HÜSEYİN İNAN'a.
Yesin seni yılan Çayan; MAHİR ÇAYAN'a.
Aslan pençesi vurulsun; YUSUF ASLAN'a.
..Ve
Çayın Deniz’de kurusun; DENİZ GEZMİŞ'e yazılmıştı..
(Dinlemek için; https://m.youtube.com/watch?v=lQoLGdIrujc&feature=youtu.be )

Egemenler bir süre sonra uyandılar..
Mahkemeye verdiler..
Mahkemede türküyü dinleyen hakimler bile tempo tuttu..
Ama 10 ay hapis yattı.
Mahzuni Şerif 13 yıl önce bir mayıs sabahı aramızdan ayrıldı..
Geride 400’e yakın plak, 50’nin üzerinde kaset ve şiirlerini yazdığı 9 kitap bıraktı.
Malum önümüzde seçim var.
Büyük Ozan'ı kendi mısralarıyla analım..
"Yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara
İnsana kıyanlara,
Yazık şu uyuyanlara"

(Sedat Kaya)
-----------------------


Sözün özü:
"Bu toprağın türkülerini yakanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür."

30 Nisan 2018 Pazartesi

1 MAYIS VE HARAMİLERİN DÜZENİNE KAFA TUTAN BİR KADIN

Türkiye'de 1 MAYIS'a şiir yazan ilk şairdi


Adı Zeliha'ydı.
Beş çocuklu yoksul bir ailenin kızıydı.
Hayatları çok zordu.
Bir yandan açlık, bir yandan hastalık.
Hastalıklar kardeşlerini birer birer elinden aldı.
Ailenin tek çocuğu kaldı.
Yaşasın diye ismini değiştirdiler.
Yeni adı, Yaşar Zeliha oldu.


*.  *.  *


6 yaşında annesini kaybetti.
Artık yatalak bir teyze ile sarhoş bir babanın himayesindeydi.
Kendisini sokaklara attı.
Küçük yaşta, emeği, sömürüyü, haksızlıkları gördü.
Okumaya karar verdi.
Ama babası izin vermedi..
Babasından gizli gitti okula; "Ben öksüzüm hoca efendi, beni okutunuz." dedi.
Kayıt oldu.
Bunu duyan babası evden kovdu.
Komşuları sahip çıktı.




Sadece bir yıl okulda kalabildi.
Sonra hocasız kendi başına okudu.
Çalışıyor, kazanıyor, kitap alıyor, okuyordu.
Kuranı hatim etti.
Başörtüsünü hiç çıkarmadı.
Şiire merak sardı.
Osmanlıca'yı iyi kullanıyordu.
Cumhuriyet ile birlikte yeni alfabeye de uyum sağladı.
Şiirler, kitaplar yazdı.
Eğitimsiz olmasına ragmen yazıları büyük ilgi gördü.
Çok eğitimli yazardan daha etkiliydi.
Hep yazdı.
Halkı yazdı.
Emeği yazdı.
Muhalif dergilerde sömürüyü yazdı.
Yazdıkça başı derde girdi.
1925-1927 yıllarında defalarca tutuklandı.
Nazım Hikmet gibi dönemin ünlü sosyalistleriyle aynı şekilde sorgulandı.
Amele Derneği'ne üye oldu.
Grevleri destekledi.
Nerede haksızlık var, kalemi oradaydı.
Hiç eğilmedi, hiç bükülmedi.
O yüzden de soyadı kanununda "Bükülmez" soyadını aldı.


*.   *.   *


1 Mayıs geldi yine.
İşçinin, emekçinin bayramı.
Yine tutuklamalar, yine engellemeler.
Yaşar Zeliha Türkiye'de 1 Mayıs'ın işçi bayramı olarak kutlanması için çok mücadele etti.
Özellikle Cumhuriyet döneminde 1 Mayıs'ın yasaklanmasına çok büyük tepki gösterdi.
1 Mayıs'ın isminin "Bahar ve Çicek Bayramı" olarak değiştirmesine isyan etti.
Yine yazdı, hep yazdı.
Türkiye'de 1 Mayıs için şiir yazan ilk şair oldu.
1923 yılında kaleme aldığı o şiirin mısraları şöyleydi.

"Ey işçi…
Bugün hür yaşamak hakkı seninken,
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden..
Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
Kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?
Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
Lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.
Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.
Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden.
Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün.
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.


Ey işçi…
Mayıs birde bu birleşme gününde

Şüphe bugün kalmadı bir mani önünde…
Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
Ta’zim ile, hürmetle sana başlar eğilsin.
Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi.
Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi.
Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
Sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say.
Birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü.
Ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü.
Sayende saadetlere mazhar beşeriyet;
Sen olmasan etmezdi teali medeniyet.
Boynundan esaret bağını parçala, kes, at
kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat."


*.  *.  *


Üç kez evlendi.
İlk eşi Yaşar Zeliha ismini beğenmedi.
Yaşar Nezihe oldu.
İlk eşini kaybetti, diğerlerinden boşandı.
Hem sosyalist, hem başörtülüydü.
İlkelerinden hiç taviz vermedi.
Ama bedeli de ağır oldu.
Hayatının son günlerinde çok geçim sıkıntısı çekti.
Geliri sadece babasından kalan 42.5 kuruşluk emekli maaşıydı.
Aç kaldı.
Sonunda dayanamadı Ankara'ya bir isyan mektup yazdı.


"Rahmetli pederimden emanet kağıt para olarak 42.5 kuruş, kırk on beş de para veriyor. Bu para ile bu hayatı sürüklemek mümkün değil. İhtiyar bir kadınım, evvelki gibi çalışamıyorum. Gözlerim görmüyor. Yağsız en kuvvetli makineler bile işlemez. Hayatım daima açlık ve acılar içinde geçiyor. Açlık alçaklık değildir. Uzun müddet bu hale tahammül mümkün değil. Bir gün haber-i vefatım işitilirse açlıktan öldüğüme herkesin vicdanı emin olsun."


Ankara'dan ses çıkmayınca, bu mektubu gazetelere yolladı.
Bir kaç muhalif gazete yayınladı.
Olay oldu.
Ankara çok kızdı.
Hakkında soruşturmalar açıldı.
5 Kasım 1971’de sefalet içinde öldü.
Sessiz sedasız Küçükyalı Altıntepe Mezarlığı’nda gömüldü.
Uğruna mücadele verdiği milyonlar adını bile duymadı.
Özellikle duyurulmadı.
Yaşar Zeliha Bükülmez
sanki hiç yaşamamıştı.

21 Nisan 2018 Cumartesi

BİR AVUÇ BOZUK PARA


Yoğun bir gündü yine.
Yine toplandık Dado Cafe’de.
Malum gündemimiz Can Yücel Kültür Sanat Festivali.
Son hazırlıklar.
Son kontroller.
Her detay gözden geçiriliyor.
Etkinliklerde kimler görev alacak?
Festivale katılacak müzisyen, sanatçı, kültür insanı konuklarımız nerede kalacak?
Nerede yemek yiyecekler?
Ulaşımları nasıl sağlanacak?
Afişlerin, broşürlerin hazırlanması ve basımı?
Stantlara başvurular ne durumda?
Etkinlik alanlarındaki teknik ihtiyaçlar neler?
Mali durumumuz ne?
İmeceye katılım nasıl?
Tam bir beyin fırtınası.
Her kalem, her detay tek tek masaya yatırıldı yine.
Biliyoruz yük ağır.
Ancak o ağır yükü kaldıracak inancımız daha ağır.
Neden mi?
Anlatayım.

Datça’da bir ayakkabı boyacısı arkadaşımız var.
Güler yüzlü, hoş sohbet, çalışkan ve sempatik.
Her gün boyadığı 5-10 ayakkabı ile ekmeğini çıkarmaya çalışır.
Zaman zaman toplantılarımıza şahit oluyor.
Sokakta birinin ayakkabısını boyarken bize kulak kabartıyor.
İki gün önce sabah saatlerinde sokaktan geçerken, bizim karargah Dado Cafe’ye uğruyor ve sevgili Umut Baran Sümer’e cebinden çıkardığı bir avuç bozuk parayı veriyor.
Umut doğal olarak soruyor.
“Bir şey yemedin. içmedin. Bu neyin parası?”
Ayakkabı boyacısından hiç ummadığı bir cevap.
“Can Yücel Kültür Sanat Festivali’ni imeceyle düzenliyorsunuz. Bu dayanışmada benim de katkım olmasını istiyorum.”
Bir avuç demir lira.
Bir miktar bozukluk yani.
Ya da üç beş metelik.
Hepsi bu mu, deyip geçmeyin!
O para, milyonlardan değerli bir para.
O para, dünyaları satın alacak bir para.
Neler yok ki o parada.
Sevgi var.
Kardeşlik var.
Dayanışma var.
Güven var.
En önemlisi kalp var.
Şimdi neden inançlı olduğumuzu anladığınız mı?
O bir miktar bozuk para.
Bizi sonsuz dünyalara götüren, mutluluktan gözlerimizi yaşartan para.
İmecenin güzelliği bu işte.
Kollektivizmin yüceliği bu.
Bu işte dayanışma.

YA KEBİKEÇ


Osmanlı alimleri, kitapları tahta kurtlarından korumak için bir tılsıma inanırdı.
Kütüphanelerdeki tüm kitapların üzerine “Ya Kebikeç” yazarlardı.
İnanışa göre “Ya Kebikeç” zararlı böcekleri yöneten bir melekti.
Kitabın üzerinde bu meleğin ismini gören tahta kurtları, sayfalara zarar veremiyordu.
İnanç işte.
Aslında kitaplara haşarelerden daha çok kültür düşmanları zarar vermiyor mu?
Yüzyıllarca ne çok kütüphane talan edildi.
Milyarlarca kitap meydanlarda yakıldı.
Yazarlar tutuklandı.
Kitaplar suç delili sayıldı.
İnsanlar yazılmamış kitaplardan yıllarca zindanlarda tutuldu.
Son örnek Ahmet Şık'tır.
Bugün ülkemizi “kitap bombadan tehlikelidir” diyen bir zihniyet yönetiyor.

Renklerin hükümdarı ressam abim Ibrahim Ciftcioglu, Datça ile ilgili yazılarımı bir kitapçık haline getirmemi istedi.
Ona hayır demek olur mu?
Hazırladık.
İbrahim abinin rituelini yerine getirip, her birine kırmızı mürekkeple parmak izimizi bastık.
Yazar arkadaşım Ozgur Mutlu da sağolsun, çok yardımcı oldu.
Adı; Bir Nefes Datça.
Kırmızı Kapı Yayınevi baskıları tamamladı.
İbrahim Çiftçioğlu hepsinin üzerine “Ya Kebikeç” mührünü vurmayı ihmal etmedi.
Ancak bu mühür kitap kurtlarını kaçırmak için değil.
Kitap düşmanlarından korunmak için.
“Bir Nefes Datça” Can Yücel Kültür Sanat Festivali’nde okuyucuyla buluşacak.
Fiyatı mı?
Cepten değil, gönülden.


18 Nisan 2018 Çarşamba

İŞTE İŞİN SIRRI


Datça Kültür Sanat Dayanışması olarak hergün toplanıyoruz.
Dado Board Game Cafe karargahımız oldu.
Umut ve Gökay sağolsunlar.
Kapılarını bizlere sonuna kadar açtılar.
Hemen hergün oradayız.
Gündem belli.
Can Yücel Kültür Sanat Festivali.
Biliyorsunuz bu festival ticari değil.
Konserler dahil, tüm etkinlikler halkımıza bedava.
Stantlardan bile ücret alınmıyor.
Üç günlük programda paranın hükmü yok.
Çünkü ticaretin kültür ve sanatı bile satın aldığı bir dünyayı kabul etmiyoruz.
Bizimkisi başka bir dünya.
Topluma empoze edilenin dışında bir dünya.
Hayallerimiz büyük.
Kimilerine göre sermayesiz bu hayallerin gerçekleşmesi imkansız.
Bizce imkansız değil.
Ne demişti Şeh Bedrettin?
"Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlayamazlar."
Bizim dünyamız büyük.
Peki nasıl başaracağız?
Bilet satmadan, stantlardan para almadan, bir kaç büyük sponsorla anlaşmadan bu yükün altından nasıl kalkacağız?
Cevap çok basit aslında.
Unuttuğumuz bir kelime.
İmece.



Bir zamanlar bu toplumun en güzel davranışlarından biriydi imece.
Birlik, beraberlik, sevgi, kardeşlik ve dayanışmanın en güzel haliydi.
Özellikle unutturuldu.
Can Yücel Kültür Sanat Festivali ile yeniden canlanıyor.
Nasıl mı?
Festivale onlarca müzisyen, sanatçı, şair, edebiyat insanı karşılıksız geliyor.
Datça Kültür Sanat Dayanışması'nın bir çok gönüllüsü bu etkinlik için gecesini gündüzüne katıyor.
Datça'nın duyarlı, paylaşımcı  işadamları "çorbada benim de tuzum olsun" diye katkıda bulunuyor.
Oteller konukları ağırlamak için odalarını açıyor.
Lokantalar da menülerini.
Dostlarımız, arkadaşlarımız, gönüldaşlarımızın yüreği bizimle atıyor.
Mesela çok beğenilen festival afişini Türkiye'nin önemli grafik tasarımcılarından Savaş Çekiç yaptı.
Dostluktan.
Mesela, Uğur Dündar, Levent Üzümcü, Hayko Bağdat, Kemal Göktaş, İlkay Akkaya, Sevinç Eratalay, Servet Kocakaya gibi isimler festivali sosyal medyada duyurmak için seferber oldu.
Gönülden.
Mesela milletvekilleri Fikri Sağlar, Atilla Sertel, Candan Yüceer ve Dr.Ceyhun İrgil, Twitter'da festivali tanıttılar.
Vefadan.
Mesela İzmir'de yayınlanan ROLLlife Dergisi festival ilanını tam sayfa yayınladı.
Dayanışmadan.
Gazeteciler, yazarlar, şairler, kitapevleri ve yüreği dayanışma ile atan insanlarla gönül birlikteliğimiz var..
Sivil toplum örgütleriyle paydaşlığımız var.
O kadar büyük bir aileyiz ki.
Ve her geçen gün daha da büyüyoruz.
Hergün hepimize ülkenin çok yerinden mesajlar yağıyor.
Her meslekten, her yaştan.
Kitabıyla, belgeseliyle, oyunuyla festivale karşılıksız katılmak isteyen o kadar çok ki.
Etkinliklerde bizzat görev alarak yardımcı olmak isteyenler o kadar fazla ki.
İşte işin sırrı bu.
İmece.
Bugünkü toplantıda İbrahim Çiftçioğlu çok doğru bir şey söyledi.
"İmeceyi unutturmuşlardı bu topluma, bu festival yeniden hatırlatıyor."
Filozof der ki;
"İnsanlığın  en büyük buluşu ne ateş, ne tekerlek, ne motor, ne de paradır. İnsanoğlunun en büyük buluşu, anlaşarak, yardımlaşarak, dayanışma içinde  ekip halinde çalışmaktır."
Çünkü yüreklerini betimsiz sevdalarla dolduranlara paranın hükmü yoktur.
Selam olsun, "Can Yücel Kültür Sanat Festivali"ne omuz verenlere.
Selam olsun yüreği "Datça Kültür Sanat Dayanışması" ile atanlara.
Bin selam.

10 Nisan 2018 Salı

CAN YÜCEL KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ ETKİNLİK PROGRAMI


CAN YÜCEL KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ BİLDİRGESİ


“Gelin Can’a can katalım”

Mitoloji, "olağanüstü nitelikler ülkesi" diye söz eder Datça'dan.
Nitelik Datça'nın sadece do
ğal güzelliğinde değil, aynı zamanda kültürel ve sanatsal etkinliğindedir.
Bu yarımada binlerce yıl kültür ve sanatla yo
ğruldu.
MÖ 4'ncü yüzyılda bile burada bahar 
şenlikleri düzenlenirdi.
Knidos’un da içinde yer aldı
ğı Dor Şehir Birliği, görkemli festivallerle doğanın yeniden canlanışını bu topraklarda kutlardı.
Bu festivallerde kültür ve sanat hep ön plandaydı.
Şarkılar söylenir, şiirler okunur, oyunlar sergilenirdi.
"
Coğrafya kaderdir" sözü tartışılır ama bu coğrafyanın kültür ve sanat birikimi tartışılmaz.
Nice sanatçılar yeti
şti, nice festivallere imza atıldı burada.
Yakın geçmi
şte Can Yücel Festivalleri ve benzerleri bu birikimin devamıydı.
Bu yüzden son yıllarda ara verilen bu festivallere yeniden ba
şlamak gerekiyor.
Bu gereklilik, bu co
ğrafyada yaşayan hepimize yüklediği tarihsel bir görev aslında. Günümüz dünyasında artık ülkeler değil, kentler ön planda En etkili tanıtım da kültür ve sanatla yapılıyor.
Önümüz bahar.
Bahar sevginin, a
şkın, kardeşliğin mevsimidir.Pablo Neruda der ki; "Tüm çiçekleri kopartabilirler ama baharın gelmesini asla engelleyemezler."Baharın gelmesi engellenemez.
Çünkü bahar uyanı
ştır, yeniden doğuştur.
Bahar karakı
şa karşı koyuştur."Datça Kültür Sanat Dayanışması" olarak, bu karşı koyuşta "biz de varız" diyor ve Mayıs ayında "Kültür Sanat Festivali"nde halkımızla kucaklaşıyoruz.
Tıpkı Can Yücel'in 
şu mısralarındaki gibi.“Ak pembe bahar yelkenleriyle
Güne
şin rüzgarına gerilmişbir badem ağacı gibi,İçimdeki karanlığı patlatacağım."İçimizdeki karanlığı patlatmak istiyoruz.
Üstümüzdeki kara bulutları da
ğıtmak istiyoruz.Şarkılarla coşup, kültürle yoğunlaşıp, sanatla kucaklaşmak istiyoruz.
Bu 
şölende sizleri de aramızda görmek istiyor ve diyoruz ki;

“Gelin Can’a can katalım.”


CAN YÜCEL KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ 
ETKİNLİK PROGRAMI









Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...